Ceset bütün muhtevasıyla âlem-i halk’a ait insana bir emânet-i rabbâniye; kalb-i cismânînin ruhu mahiyetindeki latîfe-i sübhâniye ise, tıpkı ruh-u insan gibi zîşuur bir kanun-u emrîdir. Bu itibarla da Zât-ı Akdes’in münezzehiyetine münasip espri içinde, akıl, mantık ve muhakemeden daha ziyade bu latîfe-i sübhâniyenin ihsas ve ihtisasları sayesinde “Bildim!” mülahazası soluklana gelmiştir. Bu konuda, hassas bir marifet sarrafının, “Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak; kalb ve ruhun derece-i hayatiyesine yüksel!..” beyanı, lâl ü güherden bir anahtar mahiyetindedir. Öyle anlaşılıyor ki meseleye bu zaviyeden bakmayınca لَا يَسَعُنِي سَـمَائِي وَلَا أَرْضِي وَلٰكِنْ يَسَعُنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ “Yer-gök ihâta edemez Beni, ama mü’min kulumun kalbi (bir meclâ, bir mazhar olarak) öyle değil.” ifadesi de anlaşılamayacaktır. İbrahim Hakkı hazretleri ise pek çok kalb ve ruh âbideleri gibi bu hususu şöyle dillendirir:

“Sığmam dedi Hak arz u semaya,

Kenzen bilindi dil madeninden.”

Cenâb-ı Zât-ı Bârî’i bu kıstaslar çerçevesinde bilmek ve bu bilme rasathanesiyle, görülüyor olma ihsasından görüyor olma ufkuna müteveccih bulunmak gaye-i insan-ı kâmil olagelmiştir. Bazıları, iradelerinin hakkını vererek azm u ikdamla bu ufka ermeyi sürekli heceler durur.. bazıları bir kısım ekstra vâridâtla o rüya ile oturur kalkar.. bazıları da gönüllerinde pırıl pırıl parıldayıp duran aşk u iştiyak eksenli marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî heyecanıyla hep dil döker;

“Ya Rab, belâ-yı aşkınla kıl mübtelâ beni,

Bir an belâ-yı aşktan eyleme cüdâ beni!..”

der, inler.