“Yıl 1897, Paris yakınlarında bir okulun bahçesinde, ahırla patates ambarı arasında bir baraka. İçindeki eşyalar; eskimiş birkaç ahşap tezgâh, kavanozlarda birtakım maddeler, bazı cam ve metal malzeme ile bir kara tahta. Camdan yapılmış çatısı, yağmurun içeri girmesini tam olarak engelleyemiyor. Yazın içerisi bunaltıcı derecede sıcak, kışları ise soba yalnız kendini ısıtıyor…”

İlme adanmış bir hayat hikâyesinin yaşandığı yerdi burası. Marie Curie’nin (1867–1934) “ikinci evim” diye adlandırdığı, radyoaktiviteyle ilgili çalışmalarının temelini attığı laboratuvardır tarif edilen yer. Burası bir nevi radyoaktivitenin doğumhanesiydi. Gelecekte radyoaktiviteyle ilgili dört Nobel Ödülü kazandıracak olan ilk deneylerin, ailecek yapıldığı laboratuvar…

Nobel Ödülü kazanan ilk kadın, iki Nobel Ödülü alan ilk kişi ve eşi, kızı ve damadı da aynı ödülü almış olan bilim insanı unvanlarının sahibi Madam Curie; bu iptidai laboratuvardaki çalışmaları ve başarısıyla asıl olanın gayret ve azim olduğunu ispatlamıştır. Curie’nin hayatı kan kanseriyle son bulmuştur. İlim aşığı bu kadın o kadar çok radyasyona maruz kalmıştır ki; bugün Paris’in Millî Kütüphanesinde saklanan çalışma defterlerinin hâlâ radyasyon yaymaya devam ettiği belirlenmiştir.

Radyoaktiflik

Bazı atomlar; çekirdeklerindeki proton–nötron sayılarının dengesizliğinden dolayı kararsız veya radyoaktif olarak adlandırılır. Kararlı yapıya gelebilmek için dışardan herhangi bir etki olmadan atom çekirdeği parçalanır, yani bozunarak bazı ışımalar yapar. Bu özelliğe radyoaktiflik, buna sebep olan maddelere de radyoaktif madde denir. Radyoaktif olmayan bir atom çekirdeğinin alfa ve nötron gibi taneciklerle bombardıman edilerek kararsız çekirdek haline dönüştürülmesi olayına da suni radyoaktiflik denir.

Bilim tarihinde, şimdiki ismiyle olmasa da radyoaktiviteden yani atomun parçalanabileceğinden ilk defa bahseden Cabir bin Hayyan’dır. Bundan yaklaşık 13 asır önce zamanın en büyük üniversitelerinden olan Harran Üniversitesi rektörü (medrese baş müderrisi) olarak herkesi hayrette bırakan ve gerçek mahiyeti ancak asırlar sonra anlaşılabilecek şu açıklamayı yapıyordu: “Maddenin en küçük parçasında (atom) öyle yoğun bir enerji vardır ki; parçalanınca çok büyük bir güç meydana gelir. Bu enerji Bağdat’ın altını üstüne getirebilir…” O zamana kadar bilinen, Yunan bilginlerinin atomun parçalanamayacağı yönündeki iddiasının aksine söylediği bu sözlerle çok dikkat çekmiştir.

Modern bilim tarihinde radyoaktiflik; 24 Şubat 1896 tarihinde Henry Becquerel’in uranyumdan yayılan ışınların fotoğraf plaklarına etki ettiklerini gözlemlemesiyle keşfedilmiştir. Marie Curie ise bu ışınları yayan elementlere radyoelement, ışınlara da radyasyon adını vermiştir. Radyoaktif elementlerle çalışmak hem tehlikeli hem de çok zordu. Mesela “pekblend” mineralinden yarım gram radyum elde edebilmek için bir ton bu mineralden, elli ton su ve yaklaşık altı ton da diğer kimyevi maddelerden gerekiyordu. Fransa’da çalışmalarını yapan ve ülkesine hasret olan Curie; keşfettiği radyoaktif iki elementten birine “Polonyum” adını vermiştir.