İftira, ilk münafıklardan günümüze kadar aciz, zayıf ve basit insanların kullanageldiği bir saldırı aracı olmuştur. O, tabiatları itibarıyla daima korkak ve ikiyüzlü olan münafıkların kalkanı ve maskesidir. Açıktan açığa müminlerin karşısına çıkmaktan çekinen ve korkan nifakın temsilcileri, inanan insanlara duyulan güveni sarsmak ve onları yok etmek için Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar bu silahı kullanmışlardır. Bu gayretleriyle İslam toplumuna muvakkaten zarar vermiş olsalar da Allah’ın (celle celâluhu) inayeti ve müminlerin basireti ile başarılı olamamış, kirli el ve dudaklarıyla ortada kalakalmışlardır. Siyer-i Nebevîde bunun birçok örneğini göstermek mümkündür. Bunlar arasında en çarpıcı olanı, İfk Hâdisesidir.

İfk Hâdisesi

Mustalıkkoğulları gazvesinden dönülüyordu. Yorgun düşen ordu bir müddet istirahat ettikten sonra tekrar harekete geçmişti. Ordu ayrıldıktan sonra ortalığı kontrol etmekle görevli Safvân ibn-i Muattal ise son kontrolleri yapıyordu. Zira unutulan veya kaybedilen eşyaları alıp sahiplerine teslim etme görevi ona tevdi edilmişti. Çevreyi tararken az ileride, bir ağaçın altındaki karaltı dikkatini çekmişti. Az yaklaşınca birisinin uyuyakaldığını gördü. Biraz daha yaklaşınca bir anda “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyerek istircada bulundu. Zira bu, bütün müminlerin annesi Âişe Validemiz’den (radıyallahu anhâ) başkası değildi.

Âişe Validemiz hâdisenin devamını şöyle anlatmaktadır: “Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur ne de ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn’ ifâdesinden başka ondan bir kelime işitmişimdir. Bundan sonra Safvân, devesini ıhdırdı. Bineyim diye ayağını devesinin ön ayağına bastı. ‘Binebilirsiniz!’ dedi ve kendisi geri çekildi. Hemen kalkıp deveye bindim. Devenin yularını çekerek askere yetişmek için süratle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik. Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan, beni ordunun konakladığı yere ulaştırabildi.”[i]

Yolculuk esnasında Âişe Validemiz’in konaklama mekânında unutulduğu ancak geldiği görülünce anlaşılmıştı. Meğer o, ordu hareket etme hazırlığı içindeyken ihtiyacını gidermek üzere uzaklaşmış, döndüğünde ise gerdanlığını düşürdüğünü fark etmişti. Aramak için gittiğinde ise ordu hareket etmiş, içinde seyehat ettiği hevdeç, deveye yüklenirken yokluğu farkedilmemişti. Gerdanlığı bulup konaklama yerine geri dönen validemiz, ordunun ayrıldığını görünce oradaki bir ağacın altına oturmuş ve yokluğunun anlaşılıp geri gelinmesini beklemeye başlamıştı.

Hâdisenin aslı buydu. Ancak olayları çarpıtmada ve gizli emelleri için kullanmada mahir olan münafığa bu kadarı da yeterdi. Bu olay, onlar için bulunmaz bir fırsattı. Zaten münafık, fırsatçı aynı zamanda da şeref ve itibar suikastçisiydi; yalandan ve iftiradan beslenen hastalıklı bu ruh, zaman, zemin ve fırsatını bulduğu yerde hemen devreye girecek ve fırsatı kaçırmayacaktı. Zira Mustalıkoğulları yurdunda ortalığa öyle fitneler salmıştı ki ilk defa Ensâr ile Muhâcirîn’i karşı karşıya getirmiş, birbirleri için canlarını verecek ölçüde kardeşliğe kilitlenen iki mübarek kitleyi bile karşı karşıya getirecek oyunlar sergilemişti. Üstelik Efendimiz’e de (sallallahu aleyhi ve sellem) en ağır hakaretler etmiş, tehditler savurmuştu. Yaptıkları fark edilip de çevirdiği entrikalar gün yüzüne çıkınca da herşeyi inkâr etmiş ve kendini kamufle etme yarışına girmişti. Ne var ki dönüş yolunda Münâfikûn Sûresi inmiş ve İbn-i Selûl’ün maskesini düşürüvermişti! İyice sıkışmış, kendini kurtaracak yeni bir gündem arayışına girmişti; çünkü kurduğu tuzak ve çevirdiği tezgâhları gün yüzüne çıkan her mücrimin başvuracağı en tesirli silah, iftira idi ve bu, ilk defa olmuyordu; Hazreti Yûsuf’u odaya kapatıp süflî emellerine alet etmek isteyen ve suçüstü yakalanan kadın, iffet âbidesi Hazreti Yûsuf’a iftira atmış, ortada duran delil, kurulan mahkeme ve aleyhinde verilen net hükme rağmen bu iftirasından geri durmamıştı! İbn-i Selûl de bu fırsatı kaçırmadı; hemen içindeki nifakı kustu ve üzerinde yoğunlaşan gündemi değiştirebilmek için iffet âbidesi Âişe Vâlidemiz ile Safvân İbn-i Muattal’a iftirayı yapıştırıverdi!

            Medine’de Büyütülen Fitne

İbn-i Selûl’ün bu iftirası, ordudan önce Medîne’ye ulaşmıştı. Münafıkların keyfine diyecek yoktu; reislerinden gelen bu haberi köpürtüyor, kendilerince iz kaybettiriyorlardı! Fırsatını yakalamışlardı ya, haklılıklarını ispat edebilmek için samimiyetin karartılması gerekiyordu ve buna dört elle sarıldılar. Tuzaklarının bir daha boşa çıkmaması için sefer yolunda yaşanan bu olayı ağızlarına sakız yapmış, dilden dile aktarıyorlardı. Kartopu gibi büyüyen bir fitneydi bu.

Bütün bunlar olurken Âişe Vâlidemiz’in (radıyallahu anhâ), olup bitenden hiç haberi olmadı; zaten yorgun düşmüş ve dönüşte hastalanmıştı. Bu arada Ramazan ayı da girmiş, onca hastalığına rağmen kendini ibâdet ü taâta vermiş, hücresinde istirahat ediyordu.

İftiranın üzerinden yirmi gün geçmişti. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu apaçık yalan ve iftiraya değer vermiyordu ama ortada hız kesmeden devam eden bir problem duruyordu. Gerçi, herkes eteğindekini dökmüş ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, Mescid-i Nebevî’de kamufle olan yüzlerdeki maskeler de düşmüştü! Bu vesileyle saflar daha bir netleşmiş, mümince duruşa sahip olanların safında kenetlenme yaşanırken kalbinde maraz taşıyanlar da rengini belli etmişti.