Bir başka şekildedir Hazreti Kelîmullah’ın sergüzeştisi.. dünyaya teşrifleriyle daha beşikteyken ırmağa salınışı.. can alıcı hasımlar tarafından belli bir yaşa kadar korunup kollanışı.. bir kaza hadisesinden sonra maskat-ı re’si olan Mısır’dan ayrılışı.. ve bir başka diyarda dâussıla duygusu ve hâmîsiyle yaptığı mukavelenin gereklerini yerine getirirken adeta bir seyr u sülûk-i ruhânî yaşaması.. günler, haftalar değil senelerce erbaînlerden geçmesi.. selefleri gibi hep çile ve ızdırapla oturup kalkması… Hâsılı, “أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ– Belanın en çetin ve altından kalkılmazı enbiyanın kaderidir.”[1]fehvasınca hep çekmişti; sürekli çekiyordu ve gelecekte de hep çekecekti ama bela-i dertten âh etmeyecekti.

Onun, ilk iç dökme, Hakk’a teveccüh ve kendiyle yüzleşmesi, bir kaza yumruğuyla yere serdiği bir Kıptî’nin ölümüyle olmuştu. Vicdan azabı çekmeye durmuş; “Ya Rab! Ben bir zulmettim kendime, affeyle beni!” demiş, Allah da onu yarlıgamıştı. (Kasas sûresi, 28/16) “Rabbim bana lütufların hakkı için, suçlulara asla arka çıkmayacağım.”(Kasas sûresi, 28/17) diyerek içini döküp inlemişti.

Böyleydi o yüce kametlerin hal ve düşünceleri. Bizim küçük gördüğümüz veya hiç görmediğimiz şeyleri onlar birer büyük günah gibi görüyor ve hemen afv u mağfiret kurnalarına koşuyorlardı.. ve Allah da onları hep arı-duru kalma ufkuna yönlendiriyordu.

Hazreti Musa aleyhisselâm’ın bir misyonu vardı; çağının tiranına Allah’ı anlatmak ve İsrailoğulları’nı toparlayıp güvenilir bir yere götürmek. Fakat o günlerde Mısır’ın kaderine hükmeden mütemerrit Firavunlar vardı. Bunlar kendilerine muhalif gibi gördükleri herkesi -çağın Amnofisleri gibi- ya öldürüyor veya hapse atıyorlardı. Zordu Hazreti Kelîmullah’ın Tûr-i Sînâ’da aldığı emirleri yerine getirmek. Ne var ki emir O’ndan olunca “Hayır” demek de mümkün değildi. Bu itibarla hem peygamberlik misyonu yerine getirilecek hem de İsrailoğulları şeytana rahmet okutturan o zalimlerin tahakküm, tasallut ve tagallüplerinden kurtarılacaktı. Ruh-i seniyyeleri vahy-i semavî ile henüz taçlandırılmıştı ama o gözünü kırpmadan yürüdü işin üzerine Hakk’ın emriyle, ağabeyi Hazreti Harun’u da yanına alarak. Yürüdü Yaratan’ın inayet ve riayetine güvenerek çeşitli badirelerin üzerine.

Karşılaştığı problemler sadece mütemerrit idarecilere de münhasır değildi: Allah’ı açıktan görmeden kendisine iman etmeyeceklerini söyleyenler vardı.. kısa bir süre aralarından ayrılmasını fırsat bilen şeytan dürtüleriyle buzağıya tapanlar vardı.. “Sen gelmeden maruz kaldığımız şeylere maruz kalıyoruz!” diye mırıldanan bîvefa taraftarlar vardı.. gaileler aşılıp da emin bir sahile çıktıklarında, putperest bir kavmin yaptıklarına takılıp “Bize de bir put yap!” diyen densizler vardı.. girilmesi için savaş verilmesi gereken bir yere girmemede direnip “Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturup dinleniyoruz.” diyebilen ayarsız kimseler vardı… Vardı, vardı ve vardı ama o ağabeyini de yanına alarak Hak’tan gelen mesajları realize etmekten asla geri durmadı; nihayet Tîh’teki ikamet günlerinde de ruhunun ufkuna yürüdü. Münasebetsiz muhataplarını -Kıptîler dâhil- Allah’a havale ettiği olmuştu ama yüklendiği önemli misyonu ciddi bir tevekkül, teslim ve tefvîz hissiyle yerine getirmekten de asla dûr olmamıştı.

[1]Ahmed b. Hanbel, Müsned45/10.