Habîbullah, Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem); veliyyullah ise Aliyyü’l-Murtaza idi. O hayata gözlerini açtığı andan itibaren, istikbalin haydar-ı kerrârı, fatih-i Hayber’i, damad-ı Şehinşâh namzedi olduğuna emare bir iffet abidesi olarak neş’et etmiş ve üzerine asla toz kondurmamıştı. Hayat sergüzeştisi itibariyle, Nebiler Sultanı’na damat olma, şah-ı evliya payesini ihraz etme, olmayacak gaileleri göğüsleme ve Canlar Canı’na can fedada bulunma gibi hususlara namzet olduğu, tavırlarından sürekli basiretlere aksedip duruyordu…

O da hemen her zaman, selefleri gibi, kendiyle yüzleşmede ve Hakk’a iç dökmede Rehnümâ-i âlem’in dediklerini diyor, O’nun gibi inliyor ve O’nun çizgisinde yürüyordu. Ama bir gün kendini değişik gaileler sarmalı içinde görünce, -Hakk’a teveccühte temel disiplinlere bağlılık mahfuz- ister kendi kendini sorumlu tutmanın, ister şartlar ve konjonktürün gereği, kendini derin bir tazarru ve niyaz, iç döküş ve sızlanışa saldı. Artık bir taraftan karşı karşıya kaldığı hadiselerden sıyrılma, diğer yandan da kendini sorumlu tutma adına çok daha farklı Hakk’a iç döküşler sergilemeye durdu.

Zamanın boz bulanık bir hal alması, kahredici seylapların seylapları takip etmesi ve bunlar karşısında ızdırabın gönülde kümelenip dile dökülmesiyle sızlanışta farklı renk ve desen oluşmaya başlamıştı. Bu garip ve yeni durum onu öncekilerden ayrı bir dil kullanmaya sevk ediyordu; ediyordu ve o zengin, engin beyan gücüyle haleflerine de malzeme mahiyetinde farklı bir yakarış ve sızlanış üslubu miras bırakıyordu. Hayat-ı seniyyeleri hep bir âh u vâh çağıltısıyla geçiyor, Hakk’a niyaz ve teveccühleri bir inilti zemzemesi şeklinde cereyan ediyor ve gaile fasit dairelerinin bitip tükenme bilmezliği şah-ı evliyayı farklı renk ve desende değişik niyaz, tazarru ve iç döküşlere yönlendiriyordu.

O, en içten duygularla sürekli Hak dergâhına yöneliyor ve halini Rabb-i Rahîm’ine şöyle arz ediyordu: “Allah’ım! Sen, Senden başka ilah olmayan biricik melik ve mâliksin ve Sen benim Rabb-i Kerîm’imsin; ben Senin kapında bir kulum.. pek çok kötülük işledim. -Ben buna “hâşâ” diyorum.-Nefsime zulmettim.. huzurundayım ve günahlarımı itiraf ediyorum. -Ah bir bilsem neye günah dediğini!..-Ey Gafûr, Şekûr, Hakîm, Rabb ü Rahîm! Bağışla günahlarımı! Yoktur Senden başka günahları affedecek.. başıma gelmesi muhtemel bütün zararlardan, her şeyi kaybetme haybetine uğramaktan, beni mahcup edecek ahvale dûçâr olmaktan, gam ve değişik tasalara maruz kalmaktan, iç içe negatif hadiseler karşısında çaresiz bulunmaktan Sana sığınıyorum; Beni koruyup kollayacak yalnız Sensin.”-Bilmem ki çocukluğunda dahi günahın rüyasını görmemiş bu dırahşan çehre neye günah diyor ve hangi halinden dolayı böyle âh u vâh edip inliyordu?!. Keşke bu mülahazaların bir damlası da bizler gibi günah hammalı sergerdanlarda bulunabilseydi!..-