Yemeğe oturduğumuzda veya herhangi bir meyveyi yemeye başladığımızda, pek çoğumuz farkında olmadan, çok hızlı bir şekilde, sanki yangından mal kaçırır gibi önümüzdeki nimeti bitiriyoruz. Acaba bu sırada nimetin asıl Sahibini hatırlamamız için gerekli olan tefekkürü yapabiliyor muyuz? İsterseniz bir baklava dilimini veya bir elmayı yerken her zamankinden farklı bir anlayışla, tefekkür etmeye fırsat tanıyarak, yavaş yavaş yemeye başlayalım…

Ağzımıza aldığımız baklavanın unu, içindeki tereyağı ve cevizi veya bir elmanın rengi, kokusu, etli kısmını teşkil eden vitamin ve minerallerin lezzet verecek şekilde hassas terkipler halinde hazırlanıp sunulması ile birlikte bunları algılayacak koklama, tat alma duyularının uygunluğu nasıl da tam uyum içinde yaratılmıştır… Şayet gıdaların iştah açıcı görüntüleri ve lezzetleri olmasaydı veya dilimize ve burnumuza bu özellikler verilmeseydi, muhteşem bir tablonun yarısının eksik kalması gibi olmaz mıydı?

Aslında meseleyi ilk başlangıcından almak, kâinat, insan ve Allah arasındaki münasebetin bütünlüğünü anlama açısından daha faydalı olacaktır. Yokluk âlemlerinden, daha doğru bir ifadeyle, Rabbimizin sonsuz ilmine dayanarak esir maddesinden, atom altı parçacıklardan geçerek yaratılan bir karbon atomunun kimliğine bürünerek bu akıl yürütmeyi atomun kelâm-ı nefsi ile kendi kendine konuşmasıyla da sürdürebiliriz.

Karbon Atomu Konuşursa

Rabbim beni elementler içinde çok hususi bir konumda yaratmış. Çekirdeğimin etrafında hareket eden elektronlarımın en dış yörüngesinin sekiz elektron olması gerekirken, sadece dört elektron yerleştirmesi sayesinde dört ayrı atomla bağ yapabilmem mümkün kılınmış ve böylece bütün organik bileşiklerin kaynağı olma hususiyetine sahip olmuşum. Oksijen, hidrojen, azot, kükürt veya başka karbon atomlarıyla sonsuz sayıda terkipler meydana getirme, suyla ve havayla birlikte hayatın maddî temelini teşkil etmiştir. Aklınıza gelen bütün canlıların teşkilinde, benimle beraber saydığım diğer elementler istihdam edilir. Canlıların temel yapıtaşı olan hücrelerin duvarlarından temeline ve bütün organellerine kadar her şey, protein, karbonhidrat, yağ ve vitamin gibi organik bileşiklerin kullanılmasıyla yaratılmaktadır. Tabiî ki toprak, hava ve su dışındaki, hayatın temelindeki dördüncü unsur olan Güneş’i unutmamalıyız. Çünkü Güneş olmasaydı; toprak, su ve havadaki atomlar olarak, çok büyük organik moleküller inşa edebilecek enerjiyi bulamadığımız için küçük moleküller hâlinde kalır ve hayata vesile olamazdık. Güneş’in ışınlarını teşkil eden foton denilen enerji paketçikleri benim diğer moleküllerle yaptığım kimyevî bağlarda enerji olarak tutulur. Yeşil bitkilerin yapraklarındaki klorofil molekülü vesilesiyle yaratılan bu fotosentez hadisesiyle, topraktan gelen su ve mineraller ile havadaki karbondioksit bir araya getirilerek, akılları durduracak mükemmel bir reaksiyon zinciriyle önce glikoz şeklindeki nispeten basit şekerler sentezlenir. Daha sonra her bitki kendine verilen özel metabolizmasıyla bu glikozu daha büyük moleküller olarak yağa, proteine ve diğer organik bileşiklere çevirirler. Meselâ zeytin, fındık ve fıstık bitkileri glikozu yağa dönüştürebilirken, nohut, fasulye ve mercimek proteine, buğday, pirinç ve patates ise nişastaya dönüştürür, başka bir ifadeyle, Kerim Rabbimizin hikmetli ihsanlarında birer memur gibi hizmet ederler.