Peygamberler yolunda hareket eden ve bunu içtenleştirerek değişmez hayat çizgisi haline getirebilenler, topyekûn varlığın, eşya ve hadiselerin mübeccel bir fihristi seviyesine yükselmiş olurlar ki, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ“Ben ins ü cinni başka değil, sadece (Beni bilsin) Bana kullukta bulunsunlar diye yarattım.”(Zâriyât sûresi, 51/56) ferman-ı sübhânîsince, insan olarak yaratılmanın gayesi de bu olsa gerek. Bu ufkun âbid-i âşıkları hem Hakk’ın matmah-ı nazarı, hem ilahî tecellîlerin öyle birer saray-ı pür-nurudurlar ki, ihtimal ruhanîler bile Kâbe’yi tavaf ediyor gibi o metâf çevresinde döner dururlar.

Böyle biri, bütün bunları ihsan edene karşı sürekli minnetle soluk alır verir.. her şeyi “mâ hulika leh”inde kullanma heyecanıyla oturur kalkar.. bir ârif-i âşık olarak varlığını yokluğa bağlar.. vücudunu ziya-i vücûd-i Hakk’ın zılli sayar.. tabiatının bir derinliği haline getirdiği yok olup silinip gitmeyi O’nun tecellisi için olmazsa olmaz kabul eder, bu mülahaza adesesiyle kendine bakar.. ve “fenâfillâh”, “bekabillâh” kevserlerinden neler yudumlar neler yudumlar!..

Aksine,

“Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu,

Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan.”

Bilmez ve daraltıp sığlaştırdığı ten mahbesi içinde çırpınır durur. İdrak edemez gerçek var olmanın lezzetini.

Evet, insan “üns” iştikakıyla ele alındığında, o bir “enîs ü celîs” mihmânı haline gelir; “nisyan” ‘müştakkun minh’i gafleti içine daldığı zaman ise, nisyanla malul olmaya namzet, yolzede bîbaht biri durumuna düşmüş olur. İmrendirirken birinci yönü itibarıyla arz u sema sakinlerini; tiksindirir nisyana yuvarlanma haliyle şeytanı ve ervah-ı habîseyi. Birinci şıkta o, üns-i ruhanî ve “bî kem u keyf” maiyyet-i rabbaniye sayesinde, ötelerin ve ötelerin de ötesinin tecellî ve tezahür meltemleriyle her an ayrı bir humâr yaşar ve bu sermestiyle kendinden geçer; cismâniyetine takılıp ikinci duruma düştüğünde de iç içe küsuflar yaşayarak dünyaları kendine zindan eder.

Birincilerin ufkuna açılma azm ü ikdamı ve cismâniyetten sıyrılma gayretleri, üns kahramanlarını meleklerin uçuştuğu istikamete doğru kanatlandırır; onlara mazhariyetlerinin hedefini gösterir, zevk ettirir ve onların Hazreti Mâlikü’l-Mülk’e karşı fakr u ihtiyaç duygularını uyarır. Diğer taraftan da bütün varidatların kaynağını ihsas ile onlara nasıl bir mevhibeler çağlayanı başında bulunduklarını duyurur; duyurur da kendilerini bir Ganiyy-i Ale’l-Itlak’ın mazhar-ı feyz-i etemmi görerek koşarlar O’nun huzurunda el-pençe divan durmaya, iki büklüm olup tazim ü tekrîm tavırları sergilemeye, içlerini O’na dökmeye ve kurbet kevserleri yudumlamaya…

Bu ufka eren kutsal yol yolcusunun birbirinden farklı ahvaliyle şaşırtan görüntüler sergilemesi de söz konusu olur ki, çok defa bunları zıtlarını tetikleyen durumlar olarak yorumlamak da mümkündür. Kabz u bast, havf u recâ, vahşet ü üns, itmi’nan ü endişe… gibi hususlar bunlardan bazılarıdır. Teveccüh şart-ı adi, bu hususları duyma ve muvakkat tesirlerinde kalma mukteza-i beşeriyet tezahürleridir ve bir kısım tecellî esintilerine ve insanın câmiiyetine ait özelliklerdir. Bütün bunlar insana ait birer hususiyet; birbirini tetikleyen bu ahval-i tabiiye bir manada hem bir imtihan ve test hem de müspet neticeleri itibarıyla “ahsen-i takvîm”e mazhariyetine renk ve desen farklılığıyla bir utûfet-i ilahiyedir; en azından bazı Hak erlerinin yorum ve tefsirleriyle bu böyledir. Onlarca gece-gündüz, yaz-kış tenavübîliği şeklinde bu değişim ve dönüşüm insanoğlunun Hazreti Zât-ı Akdes’in câmi bir aynası olmasına mahsus bir keyfiyettir.

Bu konuyu, إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ (وفي رواية: عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ) “Allah, insanı, Rahmâniyeti aksettiren bir mir’ât-ı mücellâ şeklinde yaratmıştır.”[1]hadisiyle isnatlandırarak, onun bütün cismânî ve nurânî varlıklar üstü fâikiyetini ifade ediyor şeklinde yorumlamışlardır. Bu arada, böyle bir mütalaada bulunurken de bütün bu hususiyetlerin mazhar-ı etemmi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) biricik insan-ı kâmil olduğunu vurgulayarak konuyu noktalamayı ihmal etmemişlerdir; etmemiş ve bir Hak dostunun şu latîf beyanıyla mevzuu kafiyelendirmişlerdir:

[1]Buhârî, isti’zan 1; Müslim, birr 115; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 12/430.