Kâinatta canlı ve cansız bütün varlıkların üzerinde bir sanat sergilenmekle beraber, canlı mahlûkat üzerinde hem derece hem de mahiyet bakımından çok daha yüksek seviyede, bir manada akılları hayrette bırakacak bir mükemmellik ve çok ince hesaplara dayanan hikmetli bir estetik sergilenmektedir. Canlıları inceleyen bilim dalı olarak biyoloji sahasında, mikroskopların gelişmeye başladığı 1600’lü yılların başlarından itibaren her gün bu sırlı dünyaya ait yeni güzellikler ve hikmetli işleyişler gözler önüne serilmekte, mikroskopların büyütme gücü arttıkça bakteri hücresinden yosunlara, mantarlardan bitkilere ve hayvanlara kadar her varlık, ilim adamlarının araştırma laboratuvarına girmektedir.

İnsanlığın bilgi seviyesinin henüz ham malumattan oluştuğu ve bir ilme dönüşmediği ilk çağlardan, günümüzdeki bilgi birikiminin ortaya koyduğu bütün anlayışlara kadar hayatın kaynağı ve başlangıcı hakkında yapılan araştırmalar ve ortaya konulan hipotezler elden geçirilip bir kavrama dönüştürüldüğünde, kâinatta bir düzen, nizam, sistem ve sonsuz bir ilmin eseri olan hikmetli planları işleten bir “Faili” göstermektedir. Semâvî dinlerle ortaya konulan bu Allah inancının tam aksi ise muhteşem hikmetli sanatları akılsız ve şuursuz tabiat kuvvetlerine, sebeplere ve tesadüflere dayandıran kaotik, başıboş kâinat anlayışı ve bunun da tabiî neticesi olarak materyalist düşünce ve ateizmdir.

İnsan zihni, yaratılışının ve sahip olduğu düşünce üretme kabiliyetinin neticesi olarak her bir hâdisenin, oluşun, hareketin arkasında bir sebep, güç ve fail arama eğilimindedir. Canlı yapıların sahip olduğu yapıya ve işleyişe ait anatomik ve fizyolojik bilgi birikiminin dayandırıldığı sebepler zincirinin her bir seviyesinde, matematikle ifade edilebilen bir nizam ve planın işlediği ortaya konulmaktadır. Bu hikmetli ve sanatlı işletilen varlık âleminin arkasında fail olarak Sonsuz bir İlim ve Kudretin bulunması gerektiği, bütün akıl sahiplerinin kabul ettiği bir gerçektir.

Bilimlerin alabildiğine ince detaylara nüfuz edebildiği çağımızda, araştırmaların neticelerini matematik denklemlerle ifade etme gayretleri dikkat çekmektedir. Bütün ilimlerin dayandığı en temel ifade dili olarak görülen matematik sayesinde diğer bilimler saygınlık kazanır. Bir ilim ne derecede matematik ile ifade ediliyorsa o kadar sağlam bir bilim kabul edilir. Avrupa’da bilimde deney ve gözlem anlayışının yerleşmeye başladığı Ortaçağ sonrası dönemde, Galileo’nun “Allah, kâinatı matematik diliyle ifade edilebilecek biçimde yaratmıştır” ifadesi, her dönemde farklı bilim insanları tarafından dile getirilmiştir. Eski Yunan filozoflarından Platon da bu görüşe sahip olmalı ki kendi kurduğu sosyal ilimler akademisinin kapısına “Geometri bilmeyen içeri girmesin” yazdırmıştır. Matematik, Mısır ve Babil’de başladığına inanılan yolculuğundan sonra Antik Yunandan, Müslümanlara ve günümüz bilim insanlarına gelinceye kadar farklı dönemleriyle bütün kavimlerin alâkasını çekmiştir.

Matematik, mücerret dünyasıyla bizlere geniş bir saha açar. Kâinattaki, kaotik gibi görülen, ama aslında idrak edebileceğimizden çok daha kompleks olmasından dolayı izahında zorlandığımız hâdiseleri ifade etmekte en müessir vasıta matematiktir. Gerçek dünyada her şeyin şu anda bir karşılığı olmamasına rağmen, Rus matematikçilerden NikolaiLobacevski’nin (1792–1856) “Matematiğin hiçbir dalı yoktur ki ne kadar mücerret olursa olsun, bir gün gerçek dünyada tatbik sahası bulmasın” şeklindeki ifadesi ile matematiğin gerçekliğine vurgu yapılır. Bu yüzden matematikçiler, çalıştıkları alanla alâkalı olarak, gerçeklik saplantısına çok fazla takılmadan, çalışmalarına devam ederler. Nitekim bugün gelinen noktada, artık kaos diye bir şey olmadığı, bizim kaotik gibi gördüğümüz olayların arka plânında çok sayıda ince ve derin matematik denklemlerin bulunduğu konusunda çalışmalar artmaktadır.