Güneş tam tepede, âdeta ışınlarını ok yapmış, sağa sola savuruyordu. Adına şarkılar yazılan Akdeniz bütün canlılığıyla yine karşımdaydı. İskenderun’dan olta atmışsın da Marsilya’dan su üstüne çıkmış gibiydi. Kim bilir Akdeniz, kaç nesil görmüş, kaç devir açıp kaç çağ atlamıştı. Sanki Piri Reis’in çizdiği harita bize yol gösteriyordu. Ah Akdeniz! Gözlerim maviliğini görmeyeli uzun zaman olacak ki senden başka bir yere bakamıyordum. Akdeniz sofra bezi gibi açılmış, yerlisine de yabancısına da göz ziyafeti veriyordu. Şehrin içine kadar girmiş balıkçı ve gezi tekneleri, onu biblo gibi süslüyordu.

Marsilya, Fransa’nın güneydoğusunda bulunan ve Akdeniz’e kıyısı olan, sıcacık bir şehirdir. Ülkenin en eski şehri olan Marsilya, gerek ticarî alanda gerekse kültür ve sanat tarihinde çok önemli bir konuma sahiptir. Şehrin merkezine girdiğinizde Eski Liman’la karşılaşırsınız.  Arnavut kaldırımlı caddesinde yürürken size birden sabun ve lavanta kokuları eşlik etmeye başlar. Burası sabun ve lavantalarıyla meşhur bir şehirdir. Sabun fabrikası olması bir yana, dükkân hatta işportacıların tezgahlarındaki renkli renkli, zeytinyağlı sabunların kokularıyla denizin kokusu birleşir. Farklı duyularınıza hitap eden bu özellikler, masalsı bir dünyanın halısını ayaklarınızın altına serer.

Denizin kordonunda ilerlerken şehre göz kulak olan Saint-Jean ve Saint-Nicolas kaleleri, devasa yapılarıyla karşınızda beliriverir. XIV. Louis’nin emriyle 17. yüzyılda inşa edilen Saint-Jean Kalesi, şehri ve halkını koruma görevini asırlar boyunca başarıyla yerine getirmiştir. Hemen yanında bulunan Avrupa ve Akdeniz Medeniyetleri Müzesi, Marsilya’nın Avrupa Kültür Başkenti ilan edildiği 2003 yılında açılmıştır. Müzenin kalede bulunan ikinci bölümünde ise göz kamaştırıcı bahçeler yer alır. Burada zaman geçirebilir ve panoramik sahil manzarasını, tepeden, bir şahin edasıyla seyredebilirsiniz.

Tarihe şahitlik eden bu eserler, yüzyıllarca birbirlerine yârenlik etmiştir. Müzeden çıkınca başka bir eserle karşılaşırız: Eski ve yeni liman arasında kalan sahil şeridine görkem katan Marsilya Katedrali, 1852–1893 yılları arasında inşa edilmiş. Yapımında beyaz ve yeşil renkli kireçtaşının kullanıldığı bu mabet, Romanesk (Roma stili) ve Bizans mimarî üsluplarını başarıyla harmanlamıştır. Üstelik 141 metrelik uzunluğu ile 19. yüzyılda inşa edilmiş en büyük yapı unvanını elinde bulundurur. Katedrale el sallayan Notre-Dame de la Garde bazilikası, Marsilya’nın en yüksek tepesini süsler. Bu yapı, 16. yüzyıldan kalma bir kalenin temelleri üzerine, 1853–1864 yılları arasında yapılmıştır ve Bizans mimarisinden esintiler taşır. İnşa edildiği günden bu yana Katolikler için önemli bir ziyaret mekânı olmaya devam eder.

Sunay Akın’ın, “Bir an önce görülsün diye Akdeniz, Toroslar’da ağaçlar hep çocuk kalır” mısralarına inat Marsilya, bu güzelliği göstermemek için binalar inşa etmiştir sanki. Akdeniz’i sadece İskenderun’un gözünden görmüştüm. Şimdi bir de Marsilya’nın eteklerinden bakmak için, iki saatlik bir tura katılmış, “The Spirit of the Calanques” (Calanque’ların Ruhu) adlı bir gemiye binmiştim. Bölgenin kıyı şekillerinin özel adı olan “Calanque” yerel kültürün özgün bir parçası olan Oksitan dilinden Fransızcaya intikal etmiş ve denizle karanın iç içe geçtiği o derin maviliğe ve dik tepelere işaret eden bir isim olmuştur.

Karasında ayrı, denizinde ayrı göz şenlikleri yaşarken birden Fransız yazar Alexandre Dumas’nın Monte Kristo Kontu adlı eserinde bahsi geçen tarihî yapı Château d’If bana göz kırpıyor. 16. yüzyılda Kral I. François tarafından inşa ettirilen bu yapı, birçok suçsuz mahkumla dolan bir hapishaneye dönüştürülmüştür. Tarih tekerrürlerden ibarettir ne yazık ki…

Fransızcanın şiirimsi ritmine karşılık rüzgâr, denizin dalgalarını artırarak eşlik ediyordu. Akdeniz de eteklerini savura savura dansa başlamıştı. Şimdi hangi pencereden bakarsam bakayım Akdeniz, aynı büyüsüyle beni yine mest etmeyi başarıyordu. Kimsenin duymadığı içimdeki çılgın ses, rüzgâr ve dalgalarla beraber, avazı çıktığı kadar, Marsilya’nın Akdeniz’inden İskenderun’un Akdeniz’ine selam gönderiyordu.