Uçağın penceresinden bakınca lego taşlarına benzeyen binalar, Phnom Penh şehrine aitti. Güneydoğu Asya ülkeleri arasında yıldızı parlayan, ancak trajik hikayeler de barındıran Kamboçya’nın başkentiydi burası. Nisan ayının ortasıydı. Yılın en önemli bayramı olan “Pi May”in, yani Su Festivalinin yapıldığı, sokakların ve tapınakların yıkandığı günlerdi. Her kültürde suyun temizleyici bir unsur olduğu, bir kere daha bizlere gösteriliyordu. İnsanlar sadece etrafı yıkamıyor, birbirlerini de ıslatıyorlardı. Bugün için özel kıyafetler ve su tabancaları alıyorlardı. Yaşlısından gencine o gün herkes çocuk oluyordu. Bu bir gelenekti ve kendileri de dâhil olmak üzere herkesi ve her şeyi günah ve pisliklerden arındırıp yeni bir yıla girdiklerini kabul ediyorlardı. İşte böyle bir dönemde, piste inen uçağın yağmurla yıkanması da manidardı. Kamboçya’ya “Merhaba!” demeden önce şehrin bana bu kadar tesir edeceğini hiç düşünmemiştim. Buralar, tarihte yaşananlara inat, coşkulu ve hayat doluydu.

Şehrin merkezinde bizi, Fransa’da olduğu gibi, büyük bir Bağımsızlık Anıtı karşıladı. Eski bir Fransız sömürgesi olan Kamboçya’da bu tür etkileri görmek mümkündü. Bu anıt, bağımsızlıklarının bir timsali olarak inşa edilmişti. Biraz ötede, hâlen Kral’ın ikamet ettiği Kraliyet Sarayı görülüyordu. Sarayın bir bölümü halka açık, Kral’ın yaşadığı alan ise turistlere kapalıydı. Dört bölümden oluşan sarayın mimarisinde yer yer Avrupa esintilerini görmek mümkündü.

Güneydoğu Asya ve Uzakdoğu ülkelerinde çok önemli bir husus vardır: Sadece eve girerken değil, bazı iş yerlerinde ve tapınaklarda da saygının ifadesi olarak ayakkabılar çıkarılır. Bu tür mekânlardan biri de Kraliyet Sarayıdır. İçeriye girerken sessizleşen adımlarımla, âdeta tarihte yolculuk yapıyordum. Sergilenenlerin arasında en çok ilgimi çeken, Kamboçya kadınlarının geleneksel kıyafetleriydi. Yedi güne yedi ayrı renkle bezenmiş kumaşlarıyla bu elbiseler göz kamaştırıyordu. Bahçesi de sarayın içi gibi muhteşemdi.

Sarayın önünden, “tuktuk” denilen, üç tekerlekli, minik bir taksiye binip Tuol Sleng Soykırım Müzesine gittik. Adı bile içime bir ürperti düşürmüştü. Zamanın koridorlarında ilerlerken yüzümdeki tebessüm, hüzne, hatta kalp ağrısına dönüşüyordu. Onca masum insanın kanı, sanki bu kızıl topraklara rengini vermişti. Müze olarak adlandırılan bina, aslında bir okul binasıydı. İlim ve irfan yuvası olan bu mekânlar, bir anda acı veren, ölüm kokan karelere şahit olmuştu.Üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen sanki daha dünmüş hissi veren ve içeri girmeden korku çanlarının çalındığıdakikalardaydık. Dönemin zalimi bu sefer karşımıza Pol Pot adıyla çıkıyordu. Bütün diktatörler gibi o da mutlak güç ve hırsları uğruna, her yaştan ve meslekten insana işkence yaptırmış ve ülke nüfusunun yaklaşık dörtte birini, yani iki milyon insanı katletmişti. Gözlüklü olması bile bir insanın tehdit unsuru olarak görülmesi ve öldürülmesi için yeterli olmuştu. İşkence aletleri ve kafatasları ürperti vericiydi. Arta kalan eserlere bakmaya bile tahammül edemezken o masum insanlar bütün bu zulümleri yaşamışlardı.

Bu elim hadiselerin ağırlığını üzerimden atamadan rehberimiz, “Ölüm tarlalarına gideceğiz.” demişti. Bahsettiği yere mesafe iki saat kadardı. Ölen bunca masumun çığlıkları kulaklarımda çınlarken kendime gelmek zaman almıştı. Bu yüzden mesafeyi bahane edip “Şimdilik gitmeyelim.” diyerek ertelemiştim. Bazen gezdiğimiz bir mekân, içinize ferahlık vermeyebiliyor, aksine oranın ağır atmosferini omuzlarınızda hissediyorsunuz.

Binadan çıkınca bahçede bir meyve ağacı gözüme ilişti. Bu büyük ağacın meyvesi de büyük ve farklı gözüküyordu.Zaten dünya literatürüne “ağaçta yetişen en büyük meyve” olarak geçmiş. Dışı taş gibi ve yeşilimsi, içi ise yumuşacık olan bu meyvenin adı “jackfruit” idi. Tadı üç dört farklı tropikal meyveden harmanlanmış gibiydi. Yiyene birden enerjive mutluluk veriyordu. Az önce üzüntüyle baş etmeye çalışırken böyle güzel bir meyveyle tanışmak beni düşündürdü. Başımıza gelen musibetler ve yaşadığımız imtihanların arkasından bir kolaylık lütfeden Allah, burada da keder ve sevinç hislerini iç içe koymuştu.

Akşam vakti yaklaşmıştı. Güneşin yakıcı ışınları, bir nebze olsun azalmıştı. Bu coğrafyada gündüzleri çok sıcak olduğundan insanlar dışarıda çok fazla vakit geçiremiyordu. Genellikle kapalı ve klimalı ortamlarda bulunuyorlardı. Bu yüzden akşamları caddelerde pazarlar kuruluyordu. Yemek stantlarında sizi kızartılıp soslanmış, adını bile bilmediğiniz böcekler karşılıyordu. Tabiî bu menü yerine, biraz ileride bulunan, mangalda muz keyfini tercih ettim. Muzun kızartması, cips hâli, hatta şerbetli tatlısı bile vardı. Bizim mutfağımızda yer alan muzlara benzemiyordu.

İklim ve kültüre göre, herkesin kendi hayat tarzı oluşmuş. Uyum sağlamak zaman alsa da insanın düşünce ufkugenişliyor. Kocamanmış gibi görünen şu dünya, belki de zannettiğimiz kadar büyük değildir. Ne dersiniz?