Hepimizin vazgeçilmezi olan, yanımızdan ayırmadığımız, bazen sevdiklerimize ulaşmak için bir araç, bazen kafamıza takılanları sorup cevabını bulduğumuz bir bilgi havuzu, okumak istediğimiz kitaplara bizi bir dokunuş kadar yaklaştıran muazzam bir kütüphane olan ve hatta şu an Genç Çağlayan’dan haberdar olmak için kullandığınız cep telefonlarımız olmasaydı ne yapardık? Bizler çok şanslıyız ki zaten epeyce yol kat etmiş olan teknolojinin olduğu bir zamanda doğduk. Hatta şu an birçok insan, “Cep telefonum olmadan nefes bile alamam.” diyecek kadar bütünleşmiş durumda ellerindeki küçük cihazlarla.

Peki, hiç düşündünüz mü cep telefonları olmadan önce insanlar sevdikleri ile ya da çevresiyle nasıl haberleşiyordu?

Çocuk denebilecek bir yaştaydım. Misafirimiz gelmişti. O yıllarda henüz cep telefonları pek yaygın değildi. Sabit telefon denilen ev ya da iş yeri telefonu ile veya dışarıda isek ankesörlü veya kontörlü telefonlarla iletişim kuruluyordu. O gün evimize gelen misafirimizin kemerinin yanında el ayasını geçmeyecek büyüklükte siyah bir kutucuk vardı. O küçük kutucuk birden tiz bir sesle ötmeye başladı “bip bip”. Daha önce görmediğim bu cihaz dikkatimi çekmişti. Bir arkadaşından çağrı geldiğini ve hemen çıkması gerektiğini söyleyince çok şaşırmıştım.

Bundan yaklaşık 40 yıl öncesine kadar insanlar “çağrı cihazı” adı verilen minik ve çoğunlukla belde taşınan cihazlar ile iletişim kuruyordu. Ancak bu cihazların büyük çoğunluğu tek yönlüydü. Yani sadece bir yönden mesaj alabiliyordu. Aynı anda karşılıklı iletişim kurabilen ve aynı zamanda cevap verebilen cihazlar için farklı bir vericiye ihtiyaç duyuluyordu. Bir kişi, bir tanıdığına ulaşabilmek istiyorsa onun çağrı cihazına bir mesaj bırakıyordu. Bazen bu mesaja bir telefon numarası da ekleniyordu. Mesajı alan kişi de o kişiye, nota eklenen numaradan ulaşabiliyordu. Bazı modellerde çağrı gönderebilmek için mesafe önemliydi. Kapsama alanının dışına çıkıldığında mesaj iletilmiyordu. Zamanla mühendisler çift yönlü bir çağrı cihazı da geliştirdiler. Çağrı cihazlarının bu özelliği bana hep insanları hatırlatır. Hepimizin sol yanında taşıdığı “çağrı cihazlarımız,” bir pirinç tanesi kadar iken bile annemize çağrılar bırakmıyor mu? Dünya gözüyle ilk havayı teneffüs ettiğimiz andan itibaren bu çağrılar artık çift yönlü olmaya başlıyor ve doğru frekansta buluşabildiğimizde, iletişim kesilmiyor.

Günümüzde bu eski tip cihazlar elbette tercih edilmiyor, ancak yine de hâlâ kullanıldığı yerler var. Sağlık çalışanları, acil durumların söz konusu olduğu sektörlerde çalışanlar ve restoranlardaki garsonlar, bir “bip” sesi ile çağırıldıklarını anlıyor.

O yıllarda insanlara, “Gün gelecek bu “bip” sesinden başka bir işlevi olmayan cihazlar gidecek, yerlerine sevdiklerinizi görebileceğiniz, evinizdeki süpürgeye çalış komutu verebileceğiniz, perdelerinizi ve klimanızı açıp kapatabileceğiniz, hatta sizi kalın kitapları taşıma zahmetinden kurtaracak minik ama fonksiyonel cihazlar üretilecek, hem de çok değil, 20–25 yıl sonra.” denilseydi muhtemelen garipseyecek ve belki de inanmayacaklardı. Zira o küçücük çağrı cihazı, o insanlar için teknolojinin son harikasıydı.

Önümüzdeki yıllarda kim bilir hangi teknolojilere imza atılacak.