Kelimeler harflerin bir araya gelmesiyle oluşur. Dolayısıyla harflerin sırları bir araya gelerek kelimelerin sırlarını doğurur. Arapça harflerde bu daha da enteresan bir hâl alır.[1] İbn Arabî Hazretleri bu konuda “Bu harflerin sırlarından ve hakikatlerinin gereklerinden söz açmış olsaydık, el yorulur, kalem yaya kalır, mürekkep kurur, Levh-i Mahfûz bile olsa kâğıt ve levhalar yetişmezdi.”[2] der. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim; harflerinde, kelimelerinde, ayetlerinde, sûrelerinde önce kalbe konuşur denebilir.

Her karşılaştığı olguyu anlamlandırmaya meyilli yaratılan insan, Kur’ân’ın kalbe düşürdüğü mânâların açıklamasını akıl yoluyla bulmaya çalışır. Akıl bunu yapabilecek kabiliyette olsa da hiçbir zaman kalbin hissettiğini tam anlamıyla izah edemez. Çünkü onda saklanmış sırlar vardır; bu sırlara akıl erdirilemez. Duyulur, sezilir ve tadılır. Akıl, kendini koca kâinatın bütün inceliklerini anlayabilecek kabiliyette sanır, ama kalbin ufacık meselelerinde kör ve topal kalır. Belki de bu yüzden yaratılışı, varoluşu anlama çabasında, aklı kalbin önüne koyalı beri debelenir durur insan.

Akıl elbette ki sormalı, kâinatta saklı açıklamaları yarıp almalı. Nitekim buna kabiliyeti vardır. Karşılaştığı her bilinmezlikte işaretleri takip ederek ona bir anlam yükleyebilir. Aklın bu yolculuğuna kutsiyet katacak şey, bulduğu nüktelerin kalbe duyuracağı mânâdır. Bu akıl kalb tamamlayıcılığında yalnızca aklın peşine düşenler bu mânâyı duyamadıklarından, ulaştıkları hiçbir sonda tam anlamıyla tatmin olamayacaklar, edindikleri hazların geçiciliği fikriyle baş edemeyeceklerdir. Nihayetinde aşk gibi onlarca inkâr edilemeyecek olguyu duyma kabiliyeti yalnızca kalbe verilmiştir. Yalnızca kalbin peşine düşenler ise geçici manevî zevklerde eğleşecek, hazzı yeterince duymadıkları yerde terk edeceklerdir.

Kur’ân’ın fısıldadığı mânâlara en büyük haksızlığı secdeye kalbsiz varanlar yapar. İbadetlerine ruhsuz bir şehâdetle başlar ve İslam’ı kuru bir ibadet törenine dönüştürürler. Kalblerinde duyabildikleri yalnızca vazifelerini eda etme hazzıdır. Nurettin Topçu bu kimseler için “Kalp ile okunmayan Kur’an’dan kim ne anladı? Cenneti fâni isteklerden sıyrılmış saf kalpte aramayıp da bazı beden hareketlerinin karşılığı olarak satın almaya hazırlananlar, gâfil tüccarlara benzerler. Onlar kalpteki cennet neşvesini hiçbir zaman tatmayacaklardır.”[3] der.

Yazıktır ki bugün Kur’ân, hikmetinden habersiz akıllarla anlatılır, mânâdan habersiz kalblerle tefsir edilir oldu. Yaşadığı bu gurbet daha ne kadar sürecek bilinmez, ama bugün ona inananlara düşen, aklı hikmet dürbünüyle baktırmak, İslam’ı bütün kalb incelikleriyle hazmedip zarafetle taşımak ve kalbi baştan önce secdeye vardırmaktır. Bu sırrı Kur’ân fısıldar:

“O gün insana fayda sağlayan tek şey, Allah’a teslim ettiği arı duru bir gönül olur.” (Şuara, 26/89).

Biz de Yunus gibi deriz:

Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı

İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise

Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san

Dört kitabın mânâsı budur eğer var ise

 

Dipnotlar

[1] Muhyiddin İbn Arabî. Fütûhât-ı Mekkiyye. Çev. Ekrem Demirli. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017.

[2] www.ilimvetasavvuf.com/Tasavvuf%20ve%20Harflerin%20S%C4%B1rlar%C4%B1.htm

[3] Nurettin Topçu. Var Olmak. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013, s. 126.