<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>108 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/108/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Sun, 01 Mar 2026 15:31:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>108 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Başyazı &#8211; BAYRAM &#8211;</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/basyazi-bayram/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:31:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318334</guid>

					<description><![CDATA[Ruhlar bir aylık Ramazan’la tam kıvamını bulur, derinleşir, meyvenin çiçeğe yatışı gibi olgunlaşır ve yeni bir oluşum bekleyişine geçer; derken bayram ufukta bir güneş gibi beliriverir. Bayram, bütün bir Ramazan’ın, hatta geçmiş bütün Ramazanların özü, usaresi gibi bir duyguyla gelir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Ruhlar bir aylık Ramazan’la tam kıvamını bulur, derinleşir, meyvenin çiçeğe yatışı gibi olgunlaşır ve yeni bir oluşum bekleyişine geçer; derken bayram ufukta bir güneş gibi beliriverir. Bayram, bütün bir Ramazan’ın, hatta geçmiş bütün Ramazanların özü, usaresi gibi bir duyguyla gelir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği âlemlerin şefkat ve duyarlılığını ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi. Biz, bütünüyle onun, o da bütünüyle bizim olur.. ve gitmeyecek gibi okşar kâküllerimizi.. dönüp gelecekmiş gibi öper alınlarımızdan.. ve veda tavafı edasıyla uzaklaşır bizden.</p>
<p style="font-weight: 400;">Biz, bayramın bu ses ve soluklarını, bu şive ve bu nazını, meleklerle hemdem olmuş, peygamberlerle yaşamış olanlarımızın, gönüllere inşirah veren, dinlendiren, mutlu eden ve ebedî mutluluğa giden yolları açan sihirli uğultuları gibi duyarız.. duyar ve Müslüman olarak yaratılmış bulunmanın hazlarıyla tâli’lerimize tebessümler yağdırırız.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayramı duyup dinlemek, ruhlarımızda her zaman Kevser çağıltıları hissini uyarır. Gönüllerimizi onun yumuşaklardan yumuşak esintilerine çevirdiğimiz andan itibaren, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, kendimizi, gidip ta semalara kadar uzanan aydınlık bir geçmişin ışık kaynağının ortasında buluruz. Öyle ki atalarımızın arkada bıraktığı her şey, bizden kopup giden bütün değerler ve varlığımızı onlara borçlu bulunduğumuz bütün dinamikler yeniden bizim olur.. derken, <em>Ak Çağ</em>’ın o nazlı, hülyalı günleri bir kere daha ufkumuzda tüllenir.. bizimle münasebeti olan her şey, İsrafil’in diriltici soluklarını duymuş gibi dirilir.. ve atalarımızla beraber kendimizi sırlı bir haşrüneşr arasatında buluruz; buluruz da, eski günlere ait bütün zaman parçalarıyla beraber, geleceğin yaşanmaya açık zaman dilimlerini aynı anda iç içe duyar ve yaşarız. Hatta imanın aydınlık dünyasında, zikr ü fikr, tesbih u tehlillerin çağrıştırmasıyla henüz yaşamadığımız, görmediğimiz, hatta hatta tasavvur bile edemediğimiz ve dünyevî hayat normlarını aşan hatıralarla dolar taşarız.. bugüne kadar henüz tanışmamış olduğumuz lezzetlerin, saadetlerin ak ikliminde dolaşır, bilhassa günümüzde, herkesin boğulup bunaldığı dünyanın karanlık tünellerinde, âdeta Cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi, var olmanın, insan olmanın, mü’min olmanın en erişilmez zevklerini duyarız&#8230; Kulaklarımızda: “İman mânevî bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.” hoş âvâzı, gönüllerimizde ebediyet arzusuyla meshur; tıpkı rüyalarda her gördüğümüz şeye ulaşmamız, her duyduğumuz nesneye sahip olmamız, her düşündüğümüz zevki kolayca elde etmemiz gibi hâlden hâle intikal eder, şekilden şekle girer ve hazdan hazza uçarız.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayram, dost-düşman hemen herkese kendini en yumuşak şekilde kabul ettirir ve daha önceden planlanmış bütün nizamları, intizamları, dizaynları bozar, ileriye-geriye atar, onların yerine kendi ahengini kurar. Evet, başka düşüncelere, başka ahenklere programlanmış bütün ruhlar, onun meltemlerini duyunca, Asâ-yı Musa ve Yed-i Beyzâ (Hz. Musa’nın asâsı ve ışık saçan eli) karşısında büyüsü bozulmuş sihirbazlar gibi, hemen gerçek kıbleye yönelir ve Firavun’a karşı dedikleri gibi <em>“Artık nasıl hüküm vereceksen ver.”</em><a name="_ftnref1"></a><u>[1]</u> derler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayram bize, her zaman söylenmesi çok zor şeyler fısıldar, ruhlarımıza ifadesi imkânsız mânâları duyurur.. ve daha ne gizli emellerimize su serperek onları birer filiz hâline getirir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayramdaki temcid, salâ, ezan ve gizli-açık her yanda duyulan evrâd u ezkâr kulaklarımıza âdeta gök kapılarının gıcırtılarını aksettirir; tebrikler, tes’idler, el öpmeler, ziyaretler ise şanlı geçmişimizden köpürüp köpürüp gelen ruhu ve mânâyı andırır. Evet, öteler buudlu bu lâhutî ses hevenkleri, bu mazi renkli töre ve merasimler, sanki ruhlarımızın, anlatmak isteyip de anlatamadıkları sevinçlerini, neş’elerini veya hasretlerini ve hicranlarını söylüyor gibi gelir bize&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayram, hemen her zaman oldukça şümullü bir dil kullanır ve anlatılması gerekli olan her şeyi anlatır: İnsanın toprak gibi hiçliğini ve ayaklar altında oluşunu.. yağmurun toprağı kucakladığı gibi rahmetin de onu kucakladığını.. arı kovanından daha canlı, kuş yuvalarından daha yumuşak yuvalarımızın şefkatini.. ruhlarımızın ötelerle olan alâkalarını, emellerini.. kalblerimizin huzur ve itminanını.. fert planında insanın bir bilinmez noktadan başlayıp ve bir türlü bitmeyen sırlı yolculuğunu.. yolculuğun sevindiren veya ürperten son durağını.. toplum planında milletimizin doğuşunu.. çağlar ve çağlar boyu mücadelesini.. kültür ve medeniyetini.. örf ve âdetini.. üslûp ve şivesini, hem de senede bir iki defa ve toplumun bütün katmanlarına en beliğ bir dille anlatır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu güzel dünyanın güzelliklere namzet çocukları olan bizler, kendi ruhlarımızın ifadesi olarak bayramlarda duyup dinlediklerimizi, coşup haykırdıklarımızı ve yaşayıp anladıklarımızı, evet, maziden bize miras kalan varlığımızın ruh ve mânâsını daha sağlam blokajlara oturtmalı, daha sağlam seralara alarak korumalı, geliştirmeli ve yaşatmalıyız. Zira bu bayramlar ve bayramlara ait ruh ve mânâların gönüllerimize sinmesi, bütün bir millete mâl olması, bunca his, bunca hayal, bunca düşünce ile bütünleşmesi için kim bilir ne kadar zamana ihtiyaç olmuş; uğrunda ne büyük gayretler gösterilmiş ve ne tahammülfersa şeylere katlanılmıştır!? Bizim o geçmişten, o sa’y ve o gayretten haberimiz olmayabilir.. bayramları, iyi senarize edilmiş bir şehrayinin birkaç başarılı aktörle canlandırılması şeklinde seyredebiliriz.. oysaki bayram, bütün bunları aşan bir temaşa zevki, bir televvün derinliği ile gelir. O, gökteki ilk aşılamadan sonra, yeryüzünde çağlar ve çağlar boyu sürüp gelen mukaddes bir hamileliğin en bereketli ürünüdür.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayram, hayatın içinde, fakat hayattan daha derin, daha güzel ve dünyada gerçekleşmesi imkânsız gibi görünen bir rüyayı canlandırır ve bir gaye-i hayali düşlemeye dair enteresan ipuçları verir.. gönüllere istedikleri, bekledikleri günleri vaad eder.. ve insan vicdanının gizli gizli arzu ettiği fakat bir türlü elde edemediği ebedî saadet ihtiyacına, kendine mahsus bir lisan kullanarak cevaplar verir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Biz hepimiz, bir ölçüde ümit ve endişenin çocukları sayılırız. Hemen hepimiz, ileride şimdikinden daha fazla mesut olacağımız mutlu günler bekler ve saadet sarayları hülyası ile yaşarız. Bu beklenti ve bu hülyaların gerçekleşmesini gösteren emareleri temaşa ettikçe ümitlenir, göremeyince de endişeye kapılırız.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, bütün bir ömür boyu kulluk dünyamızda, Cennet’e doğru uzayan yollarda önümüzü kesen sıkıntı, meşakkat ve çeşit çeşit gailelerle; Cehennem’e çeken tünellerde pusu kurmuş bekleyen türlü türlü arzular, iştihalar ve şehvetlerle mücadele ede ede Cennet yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz gibi, iyi bir imtihan verip hayatımızı <em>“Hak rızası”</em> çizgisinde yaşayarak geçirdiğimiz veya geçireceğimiz Ramazan’dan sonra da öteler adına önemli adımlar atmaya muvaffak olduğumuz mülâhazasıyla, muvaffak eden Zât’a karşı içimizde rahmet buudlu bir kısım beklentilerin hâsıl olması, –sinelerimizde o beklentileri hâsıl eden, niyetlerimizi dua yerinde kabul buyurup umduklarımızla bizleri şereflendirsin!– gayet normal ve hatta Allah’a inanmış olmanın gereğidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ramazan ve bayramlar, diğer gün ve aylardan farklı olarak sanki yağmur yüklü bulutlar gibi gelir.. eteklerindeki hayrat ve hasenat cevherlerini başımıza boşaltır.. günahlarımızı çer çöp gibi önüne katar, gufran denizlerine sürükler ve bize tekrar ber tekrar:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>  “Mevlâ bizi affede, bayram o bayram olur</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>  Cürm ü hatalar gide, bayram o bayram olur”</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>                                                 (M. Lütfi Hazretleri)</em></p>
<p style="font-weight: 400;">dedirtir. Hislerimizin sınırsızlığı, hülyalarımızın sonsuzluğu, sanki bekaya açık bu fâni günleri ebedîleştirmenin büyülü formülüymüş gibi onların içine girince, bize sonsuzun sırlı kapılarını aralamış ve gönüllerimize ebediyet duygusunu bir kere daha duyurmuş olur.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsan ne zaman bayramı ve bayramla gelen sesi, soluğu dinlese, o günlere göre çok tekerrür eden o en güzel kelimelerden, en enfes ifadelerden, en mânâlı davranışlardan, hatta o güne ait duygu ve düşüncelerden fışkıran en latif iksirleri içer; içer de, saadetlerin en erişilmezini elde eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayramlar o kadar büyülüdür ki, gelişi bütün bir yıl beklenir ve gidişindeki keder de ancak böyle bir ikinci geliş ümidiyle hafifler; tasa iken sevinç olur, hüzün iken beklenen bir sürura inkılap eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bayramlar, biraz da namazlarla bayramdırlar. İş gelip namaza dayanınca, bayram artık yeryüzü işi olmaktan çıkar, semavî bir mânâ ve tesire ulaşır. Öyle ki o gün, Allah’a karşı vazife ve sorumluluklarını yerine getirmeye azmetmiş bütün ruhlar, camiye adımlarını atar atmaz âdeta vecde gelir, her biri Allah’la münasebetine göre sonsuza yelken açar ve basiretlerine aralanan menfezlerden ukbayı temaşa ediyor gibi olurlar. Gönüllerinin bütün rikkatiyle duyup hissettiklerinden lezzet alan bu insanlar, hâlleriyle, dilleriyle, davranışlarıyla saygı duydukları bir huzurun hakkını eda ediyor gibi ağlar, inler ve kıvranırlar.. söylemek için söz arar.. matlubu yakalamak için hâlden hâle girer.. his ve heyecanını haykırmaya çalışır, dilleri kelimelerin yetmezliğine takılır, yutkunur yutkunur ve “lâ havle&#8230;” çekerler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hele bir de insan, minberde ve mihrapta aradığı sesi bulursa, sanki duyduğu, duyup yudumladığı şeylerle gençleşiyor, ebedîleşiyor, zaman ve mekân üstü bir keyfiyete ulaşıyor gibi olur. Sonra da Allah’ın gönlüne saldığı ezelî vaadlerle kanatlanmaya başlar. Bütün benliğini saran bu derinleşmenin vecd ü sekri içinde Cennet’e gidiyor gibi, Cennet ehline inkılap ediyor gibi, yer yer Yaratan’ın karşısında ter döker, zaman zaman da beraatı elinde köprüyü aşmış gibi neş’eyle köpürür.. ve öyle bir büyüye kapılır, öyle bir istiğraka kendini salar ki, bir daha da uyanmak istemez&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><a name="_ftn1"></a><u>[1]</u>   Tâhâ sûresi, 20/72.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><em>Sızıntı, Nisan 1993</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ramazan&#8217;ın Diriltici İklim</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/ramazanin-diriltici-iklim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:30:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318332</guid>

					<description><![CDATA[Her sene bir kere sinelerimizde ayırdığımız gönül tahtına uğrayan ve birlikte yaşadıktan sonra yolcu ettiğimiz Ramazan ayının kuşatıcı iklimi ile yine müşerref olduk. Oruç ve teravih namazıyla öne çıkan Ramazan ayında yaptığımız ibadetlerin kulluk gereği olduğunun şuurundaki bir Müslüman tabiî ki bu ayda icra edilen bütün faaliyetlerin Allah rızası için olduğunu ve asıl mükâfatın ahirette [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Her sene bir kere sinelerimizde ayırdığımız gönül tahtına uğrayan ve birlikte yaşadıktan sonra yolcu ettiğimiz Ramazan ayının kuşatıcı iklimi ile yine müşerref olduk. Oruç ve teravih namazıyla öne çıkan Ramazan ayında yaptığımız ibadetlerin kulluk gereği olduğunun şuurundaki bir Müslüman tabiî ki bu ayda icra edilen bütün faaliyetlerin Allah rızası için olduğunu ve asıl mükâfatın ahirette alınacağını bilmektedir. Dinin namaz ve oruç gibi emirleri imtihan gereği insana bazen zor gelebilir; bu ayın bereketinden istifade edilsin diye verilen fitre ve zekât daha da zorlar insanın nefsini.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dinin bu nefse ağır gelen emirlerinin ahiret mükâfatı dışında hikmetleri ve dünyevî faydalarının bulunduğunun bilinmesi bu imtihanı hafifletici olabilir ve şeytanın vesveselerine karşı bir dayanma gücü sağlayabilir. Diğer semâvî dinlerle kıyaslandığı zaman İslamiyet’in dünya-ukbâ dengesini tesis ettiğini gösteren en önemli göstergelerden birisi müstakilen Ramazan ayıdır. Bakara sûresinin 184. âyetinde geçen <em>“…işin gerçeğini bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”</em> ve 185. âyetinde de <em>“O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren…” ve “…Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez…” </em>şeklindeki ifadeler bir açıdan orucun beden ve ruh sağlığı hakkındaki hikmetlerini araştırmaya teşvik ederken, diğer bir zaviyeden de oruç tutmanın aslında kolay olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Fertten Cemiyete Bir Yolculuk</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ramazan, bir takvim ayından çok daha fazlasıdır. Kişinin biyolojisinde bir “metabolik anahtarın” dönmesiyle başlayan bu kutlu zaman dilimi, yaşandığı ölçüde dalga dalga yayılarak zihnimizi, aile bağlarımızı ve nihayetinde toplumun sosyal dokusunu yeniden şekillendirir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ruhta başlayan dönüşüm, metabolik anahtarı çevirir</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ramazan orucu bir aralıklı açlık türü olarak metabolik sistem üzerinde önemli biyolojik değişikliklere yol açar. Bu değişiklikler doğrudan sağlığımız ile ilgili birçok olumsuz belirti ve başlangıçların henüz erken bir vakitte düzeltilmesine imkân verir. Orucun sağlığa olan bu tesirleri geniş bir fasıl teşkil ettiğinden, kısaca şu şekilde özetlenebilir:</p>
<p style="font-weight: 400;">Oruç sırasında beyin normalde kullandığı enerji kaynağı olan glikoz yerine yağları parçalayarak ketonları enerji olarak kullanmaya başlar. Vücudun enerji kaynağı temelden değiştirilir. Yaklaşık 12-18 saatlik açlığın ardından, vücut glikoz yakmaktan yağ yakmaya geçer. Bu geçişe “metabolik anahtar” denir. Karaciğerdeki glikojen depoları tükenince, vücut enerji için yağ dokusundaki yağ asitlerini kullanır. Bu süreçte <em>keton*</em> cisimleri üretilir. Ketonlar daha fazla enerji sağlamak için enerji üretim merkezleri organeli olan mitokondrilerin sayısını artırır. Mitokondrilerin çoğalması daha diri ve canlı bir performansa hazırlanması demektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Glikoz seviyelerinin düşmesiyle, hücre seviyesinde bir “bahar temizliği” olarak bilinen <em>otofaji</em> (hasarlı parçaları geri dönüştürme kapasitesi) tetiklenir, iltihaplanmalar ve oksidatif stres azalır. Makrofaj adı verilen bağışıklık sistemindeki otofaji yaptırılan büyük hücreler uyarılarak bağışıklık sistemi güçlendirilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hasarlı hücrelerin ve bozuk proteinlerin temizlenerek vücudun kendini yenilemesine fırsat verilen bu zaman döneminde kinazlar grubundan mTOR olarak isimlendirilen önemli bir enzimin sinyal yolunun baskılanmasıyla, vücuttaki hem yapım hem de yıkım faaliyeti yeni bir mevsime girer, yeterli gıda ile iktifa etmeyi öğrenir, enerji ve oksijen kullanımının büyüme faktörüyle kontrol edilmesindeki dengeler yeniden düzenlenir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Oruç bağışıklığı azaltır şeklindeki bilgi aslında yanlış bir kanaatin ve değerlendirmenin neticesidir. Ramazanda bağışıklığımızı zayıflatan oruç değil uyku düzenindeki bozulmalardır. Şayet uyku dengesi kurulursa, bağışıklık sisteminde hiçbir sıkıntı çıkmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><strong>Moleküler Seviyede Tamir: Gençlik Genleri ve Beyin Sağlığı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Metabolik anahtarın çevrilmesiyle genlerin sağlıklı çalıştırılması ve hücrenin tamiri düzenlenir, ketonlar enerji kaynağı olmanın yanında aynı zamanda güçlü sinyal molekülleri olarak iki yönlü iş görürler. Diyabet tablosu tersine çevrilir ve insülin hassasiyeti arttırılır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Açlık sırasında gençlik genleri olarak bilinen sirtuin enzimleri, aktif hâle geçer. Bilhassa düşük kalorili diyetlerle aktif olan, sirtuin proteinlerinden yapılmış bu enzimler, hücre yaşlanması, iltihaplanma ve hastalıklarla mücadelede rol oynayarak vücut hücrelerini korumakla vazifelendirilmiş olup; kanser oluşumunu engellemede de önemli rolleri vardır. Oksidatif strese karşı koruyucu yönü sebebiyle yaşlanmayı yavaşlatan önemli bir faktördür.<sup>1</sup></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Kardiyovasküler tesir:</em> Damar darlığı olanlarda beyine giden kan azaldığından sinir hücreleri gıdasız ve oksijensiz kalır ve bu sebepten kronik hastalıklara ve beyin felçlerine zemin hazırlanır. Bunu telafi etmek için tansiyon yükselir. Oruç, bu tansiyonu düşürür ve kolesterolü dengeleyerek inme ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu bir tesir gösterir. Çalışmalar, Ramazan orucunun sağlıklı fertlerde HDL* (iyi) kolesterol seviyelerini artırdığını ve LDL* (kötü) kolesterolünü ise azalttığını göstermiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Keton cisimlerinden beta-hidroksibütirat beyne taşınarak sinir hücreleri (nöronlar) için alternatif yakıt sağlar. Böylece yeni nöronların meydana gelmesi, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların (sinapsların) esnekliği ve hücrelerin streslere direnci artar. Bu da oruçluyu kronik nörolojik hastalıklara karşı korurken, hafızasını güçlendirir. Oruç sırasında insülin benzeri büyüme faktörü seviyeleri düşer. Bu durum kanser hücrelerinin büyümesini yavaşlatabilir ve sağlıklı hücreleri kemoterapinin tahribatından koruyabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Hormonlar ve Beyin Fonksiyonu:</em> Yemek vaktini uyaran aç mideden salgılanan açlık hormonları beynin öğrenme ve hafıza bölümüne müspet tesir eder. Gelişen yeni sinir hücrelerinin <em>(nöroplastisite)</em>, dikkat problemi, bunama ve Parkinson gibi hastalıklardan muzdarip olanlarda bu hastalıkların ilerlemesini engellediği tespit edilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sakinleşen Zihin</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Orucun tesirleri metabolizmayla sınırlı kalmaz, Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme ile beynin duyguları düzenleme merkezlerinde hücre seviyesinde değişiklikler görülür. Beyindeki korku ve endişe gibi menfi duyguların işlendiği merkez olan amigdala’nın faaliyetinde olumlu değişiklikler başlar, böylece beynin endişelere verdiği reaksiyon azalır ve anksiyete (endişe bozukluğu) testinin ölçülmesi sonucunda çıkan puanlarda önemli düşüşler kaydedilir. Orucun düşük yoğunluklu bir biyolojik stres ortaya çıkarmasıyla, bedenin savunma mekanizmaları harekete geçirilir ve psikolojik dayanıklık artırılır.<sup>2</sup></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ortak Sofralar, Güçlenen Bağlar</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fertlerin iç dünyalarındaki mânevî dönüşüm, en yakın halka olan aileye yansır. Modern hayatın getirdiği kopukluklara karşı aile fertlerini bir araya getiren fıtrî bir vesile ortaya çıkar. Değişen yemek düzeni, iftar ve sahur sofraları ailenin buluşma noktalarını teşkil eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ailece kılınan teravih namazları, bilhassa avlusu olan aile dostu camilerde birlikte yaşanan özel hatıralara dönüşür. Okunan mukabeleler ve ortak duaların hâsıl ettiği mânevî atmosfer maddî-mânevî her türlü sıkıntıların aşılmasında önemli bir destek noktası olur. Ortak duygularla yaşanan açlık ve ardından gelen iftar sevinci, aile üyeleri arasında empatiyi ve anlayışı derinleştirir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bayramlaşmadan Barışmaya Ailenin Tamiri</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ramazan’ın aile üzerindeki tesiri bayramla birlikte zirveye ulaşır. Bayram sadece bir kutlama değil, aynı zamanda aile bağlarını güçlendiren bir davranışlar kompozisyonudur. Nesiller arası köprü olan bayramlaşma ile ailenin en büyüklerinden başlanarak geliştirilen tebrikler ve çocukların el öpmeleri, babalarıyla birlikte bayram namazına gitmeleri, onların gelecekteki kültürel sermayelerinin en canlı sahneleri olarak ruh dünyalarında önemli bir yer tutar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ev ev dolaşarak yapılan bayram ziyaretleri, modern hayatta zayıflayan akrabalık münasebetlerini yeniden canlandırır. Bayram, kırgınlıkların ve küskünlüklerin son bulması için ilâhî kaynaklı bir vesile sunar. Çatışma yaşayan eşler ve akrabalar için <em>ilk adımı bayram atmış olur</em> ve taraflar bu mânevî atmosfere uyarak barışırlar. Sadece bu netice bile bayramın en önemli sosyal fonksiyonlarından biri olarak öne çıkar.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Empatiden Aksiyona: İçtimaî Cömertliğin Yükselişi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Oruç vesilesiyle yaşanan açlık tecrübesi, başkalarının ihtiyaçlarına dair empatiyi artırır ve bu his, müşahhas bir fedakârlık çıkışını tetikler. Ramazan ayında yapılan iyiliklerin daha faziletli kabul edilmesi zekât ve fitre gibi mâlî ibadetlerin bu ayda yerine getirilmesini teşvik eder.<sup>3</sup></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Toplum Huzuru ve Suç Nispetleri</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ramazan’ın getirdiği mânevî atmosfer ve güçlenen içtimaî dayanışma doğrudan cemiyetin huzuruna akseder. Geçmiş yıllara ait suç istatistiklerine bakıldığında Ramazan ayı boyunca suç nispetlerinde diğer aylara kıyasla %15-20 arasında belirli bir düşüşün olduğu görülür. Bu düşüşün arkasındaki temel dinamiklerden biri, zekât ve fitreyle birlikte fakirlerin iftara çağrılmasının getirdiği yumuşak iklimin, suçları ortaya çıkaran atmosferi zayıflatmasıdır. Diğer bir faktör de hakkıyla oruç tutulduğunda, sadece aç kalmanın ötesine geçilerek bütün uzuvlara oruç tutturma esprisi içinde ağızdan kötü söz çıkmamasının sağladığı irade eğitimiyle sabır ve fevrî davranışların engellenmesinin, bu suç oranını düşürmede önemli bir yer tutmasıdır.<sup>4, 5</sup></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bağımlılıklarla Mücadelede Ramazan</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ramazan ayındaki irade eğitimi sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklar üzerinde de tesirini gösterir. Üniversite öğrencileriyle yapılan bir çalışmada Ramazan ayındaki davranış değişiklikleri incelendiğinde, sigara kullanımının özellikle erkek öğrencilerde daha belirgin biçimde azaldığı; alkol kullanan öğrenci topluluğu üzerinde yapılan bir çalışmada ise öğrencilerin %85 gibi yüksek bir oranla bu ayda alkol tüketimini azalttığı belirtilmiştir.<sup>6</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün bu veriler, Ramazan’ın sadece inançların yaşandığı ve ibadetlerle zirveleşen mânevî dünyaların terakkisine vesile olmasının ötesinde, ferdî ve içtimâî sağlığı her seviyede iyileştiren; toplum, aile ve fert temelinde bir ağ şeklinde tesir eden bütüncül bir mekanizma olduğunu göstermektedir. Ramazan’ın bütün bu hususiyetlerinden kaynaklanan dönüştürücü gücünün tesirini görebilmemiz için, gerçekten bütün uzuvlarıyla oruç tutan ve <em>“Ramazanlaşan”</em> insanlar olma yolunda iradenin kullanılması; herkesin <em>kendi kalbinin zümrüt tepelerinde</em> istifadeli ve neticesi hayırlı bir yolculuğu başarması dileklerimle.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>___</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>* Keton: </em>Vücudun enerji ihtiyacını karşılamak için glikoz (şeker) yerine yağların parçalanmasıyla karaciğerde üretilen alternatif yakıt molekülleridir.</p>
<p style="font-weight: 400;">* <em>HDL:</em> Yüksek yoğunluklu yağ ve proteinden yapılmış moleküller.</p>
<p style="font-weight: 400;">* <em>LDL:</em> Düşük yoğunluklu yağ ve proteinden yapılmış moleküller.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol>
<li>Devran, B. B., Saka, M. (2023): Aralıklı Açlık (Intermittent Fasting). Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi. Cilt 8, No: f, s. 62-72.</li>
<li>Huo, L., Li, Y., Fu, Y., Yang, Z., Jia, L., Li, C., Zhang, B. (2025): Effects of Intermittent Fasting on Anxiety and the Functional Connectivity of the Amygdala in Healthy Adults. Alpha Psychiatry. Jun 30; 26 (3): 44384.</li>
<li>Uğur, Z. B. (2020): Does Religion Nudge People to Donate? Evidence from Ramadan. Journal of Economics, Management and Religion Vol. 01, No. 02, 2050007.</li>
<li>Akpınar, İ. (2024): “Dindarlık ve Suç” / “Religiosity and Crime”. Bilar: Bilim Armonisi Dergisi, Eylül/September 7 (1): 5-18. doi: 10.37215/ bilar.996962. Antalya İl Millî Eğitim Müdürlüğü. Antalya, 07100 Turkey.</li>
<li>Çalışkan, M. (2016): Kutsal Günlerin Suç Olgusu Üzerine Etkileri (İstanbul ve Sakarya Örneği). Doktora Tezi. Sakarya Üniversitesi Sosyal Bil. Enst.</li>
<li>Çalıyurt, O., Molla, S., Vardar, E., Abay, E. (2005): Effects of Ramadan Fasting on Self Esteem, Cigarette and Alcohol Use in College Students. Journal of Dependence; 6: 3-8.</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;"><em> </em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em> </em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk “Işık Ev”in Açılmasına Vesile Olan İnsan: Ahmet Karakullukçu</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/ilk-isik-evin-acilmasina-vesile-olan-insan-ahmet-karakullukcu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:27:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318330</guid>

					<description><![CDATA[“Bugün aydın nesiller yetiştiren bütün müesseseler; bir dönemde yokluğun bağrına atılan bir küçük çekirdekten meydana gelmiş devasa bir ağaca benzetilebilir. Evet, karanlıkların birbirini takip ettiği bu dönemde yakılan bir mum misali, iki-üç insanın ancak sığdığı kulübecikler, ardından Ahmet Yesevî ruhu taşıyan ‘Işık Evler’ ve daha büyük kompleksler tıpkı Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">“<em>Bugün aydın nesiller yetiştiren bütün müesseseler; bir dönemde yokluğun bağrına atılan bir küçük çekirdekten meydana gelmiş devasa bir ağaca benzetilebilir. Evet, karanlıkların birbirini takip ettiği bu dönemde yakılan bir mum misali, iki-üç insanın ancak sığdığı kulübecikler, ardından Ahmet Yesevî ruhu taşıyan ‘Işık Evler’ ve daha büyük kompleksler tıpkı Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunun bir tohum mahiyetinde ilk sebep olarak bütün arz ve semanın esasını teşkil ettiği gibi, o nur-u a’zamın vesayetinde aynı şeyi yapmışlardır.”</em><sup>1</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu paragrafta geçen <em>“Işık Evler”</em> ifadesi; <em>“Allah’ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler&#8230;” </em>(Nûr, 24/36) âyetiyle irtibatlı, daha doğrusu bu âyetle yakın bir münasebeti olduğu düşünülen bir tabirdir ki; bu yaklaşım hem Nur müellifi Bediüzzaman Hazretlerine hem de Hocaefendi’ye ait bir düşüncedir.<sup>2</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">İşte, Müslümanlığın bir kez daha yeniden gönüllere duyurulmasında âdeta minare şerefeleri gibi bir vazife gören, rüşeym halindeki bu evlerin çimlendirilmesinde ilk teklifi yapan bahtiyar insan bu biyografinin de konusu olan Eski İzmir Müftüsü Ahmet Karakullukçu’dur.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Doğumu ve Eğitimi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Ahmet Karakullukçu, 1933 yılında Konya&#8217;nın Beyşehir ilçesi Doğanbey bucağında doğdu. İlkokuldan sonra tahsil hayatına İstanbul’da devam etti. İstanbul İmam-Hatip Okulu ikinci devre mezunlarındandı. İlk resmî görevine 1 Ocak 1953 tarihinde İstanbul Molla Hüsrev Camii müezzini olarak başladı. Daha sonra Eminönü Çandarlı Ahmet Çelebi Camii İmam-Hatibi olarak devam etti ve ardından yedek subay olarak askerlik hizmetini tamamladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Asker dönüşü Erdek ilçe Müftülüğüne atandı. Daha sonra 24 Şubat 1966 tarihinde ise İzmir İl Müftülüğüne tayin edildi. 12 Mart 1971 Muhtırasında bu vazifeden alınarak Çanakkale İl Müftülüğüne gönderildi. Kısa süre sonra (1972) Manisa Merkez Vaizi olan Müftü Bey, 1975’te de İzmir Merkez Vaizliğine getirildi. 1982 tarihinde emekli olan Karakullukçu evli ve 2 çocuk babasıydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Damadı Atik Akkaya; onun her gün bir <em>hadis</em> ezberlediğini, sonra da bunu her sabah Murat Reis Camii’nde cemaate anlattığını, ayrıca onun talebe yetiştirme sevdalısı olduğunu ve bu maksatla Murat Reis, Tatari ve Başçı vakıflarının kurulmasına da öncülük ettiğini aktarmış. Onun başlattığı güzelliklerden bir diğeri ise kimse rencide olmasın düşüncesiyle camilerde ilk defa zarf usulüyle para toplamayı başlatmasıydı.<sup>3</sup></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ahmet Karakullukçu ve Işık Evler</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İlk “Işık Ev”in hikâyesi de şöyle başlamıştı. 30 Ocak 1968’de Diyanet İşleri Başkanlığı üç kişiyi Hac vazifesi için görevlendirdi. Bu üç kişiden biri de Fethullah Gülen Hocaefendi olup 18 Şubat 1968 günü Hac için yola çıktı. D</strong>önüşte İzmir Müftüsü beraberinde bir imam ile onu karşılamaya Ankara’ya geldi. Aynı gün geri dönmek zor olacağı için Ankara’da bir akşam misafir oldular. O zamanlar Ankara’da Bediüzzaman’ın talebesi Bayram Yüksel Abi’nin üniversite talebeleri için açtırdığı ve adına “<em>Medrese</em>” denen evler vardı. Bu talebelerin bulunduğu evlerden birinde o akşam 35 kadar üniversite talebesine sohbet etmesi için Hocaefendi davet edildi. Hocaefendi, bu davete Müftü Bey’le beraber gitti. O zamanlar, bu kadar talebenin böyle evlerde kalması ve kendilerini dinî müeyyidelere uygun yetiştirmeleri çok büyük bir hadiseydi. Dolayısıyla Müftü Bey, bu öğrencileri görünce çok duygulandı ve ertesi günü yola çıktıklarında şöyle dedi: “<em>Fethullah Hocam, biz de böyle bir ev açalım. İzmir&#8217;e gidişte ilk işimiz bu olsun. Siz bir ev tutun, talebeleri de yerleştirin, kirasını ben temin edeyim.</em>”<sup>4</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Hocaefendi, onun bu cömertçe teklifini bir yerde şöyle yâd eder: “<em>Ahmed Karakullukçu&#8217;nun bu hizmeti unutulacak gibi değildi. O bunları söyleyince dünyalar benim olmuştu. O gün için beş yüz liraya tuttuğumuz bu evin bir sene kadar kirasını İlim Yayma Cemiyeti&#8217;nden alarak ödedi. Ve İzmir&#8217;de bu türlü hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evle atıldı. Burası iki katlı bir binaydı. Üstünde de bir çekme kat vardı. Fırsat buldukça ben de bu eve gidip geliyordum</em>.”<sup>5</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Kiralanan bu evin ilk mukimleri <em>Abdullah Aymaz, Ali Candan ve Mehmed Atalay Hocalardı</em>. Aynı evde kalan <em>Hüseyin Rençber </em>isimli talebe ise Tıp Fakültesinde okuyordu. Hocaefendi o evle ilgili bir hatırasını ise şöyle anlatmış: “<em>Kestanepazarı’nda idareci olduğum dönemde, Tepecik’te bir ev tutmuştuk. Orası bir yönüyle kötülüklere açık bir mahalleydi; fakat o evde hikmetini bilemediğim bir ruhanîlik vardı. Bazı geceler geç vakitlere kadar orada kalır ve arkadaşların arasında zamanı ihya etmeye çalışırdım. Yine mübarek gecelerin birinde, İşârâtü’l-İ’câz’dan okumaya başlamıştık. Birkaç saat sonra arkadaşlardan bazıları istirahate çekilmişlerdi. Biz iki kişi müzakereye devam etmiştik. Tam, “Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib” ifadesini okurken, evin duvarlarından bir inilti gelmeye başladı. Ben dört-beş defa o hicran dolu sesi duydum. Duvardan etrafa yayılan ses “Off.. off!” şeklindeydi&#8230; Size kasem ederim; duvar adeta bir insan gibi vuslat hasretiyle inliyordu.</em>”<sup>6</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, <em>“ruhanî”</em> bir veçhesi bulunan bu ilk evin harcı Müftü Bey’in teşvikiyle atılmıştı. O bahtiyar insan, yapılacak bu hayırlı hizmetlerin sadece malî yönünü temin etmekle kalmaz, aynı zamanda Kestanepazarı talebeleri için lojistik destekte de bulunurdu. Çünkü Kestanepazarı Kursu aynı zamanda İzmir Müftülüğü bünyesinde hizmet veren bir müesseseydi. Dolayısıyla Hocaefendi, yaz dönemi Buca Kaynaklar Köyü yakınlarında talebelerin yetişmesi için bir kamp planladı. Bu kamp yeri şehirden uzak olup yakın civarda pazar veya market de yoktu. İşin garibi İzmir merkezden alınacak erzakı kamp yerine taşıyacak araç da yoktu. Ancak Merhum Akif’in; “<em>Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir ‘Yok!’ der sadâ yok mu?</em>” dediği gibi de değildi. Zira İzmir Müftüsü vardı. O, ihtiyaçların karşılanması adına müftülüğün bünyesinde bulunan Skoda marka minibüsü talebelerin ihtiyaçlarını gidermek için tahsis ederdi ki bu o gün itibariyle gökte ararken yerde bulunan bir nimetti.<sup>7</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Müftü Bey’in bir başka özelliği ise insaf ve hakkaniyet ölçüleri içinde işi erbabına havale etmesiydi. O, ülkemizin üçüncü büyük şehri İzmir’de müftü olduğu dönemde diyalektik mantıkla hareket eden materyalizm yükselişteydi ve özellikle üniversite okuyan inançlı öğrenciler bu anlayışla baş edememekteydi. Bunlardan birisi de 1967 yılında üniversiteye başlayan Muammer Türkyılmaz idi. İnandığı hakikatleri anlatamamanın ızdırabını ve eksikliğini vicdanının derinliklerinde duyduğu bir gün, kendi kendine, “<em>Niçin acaba arkadaşlar, benim anlattıklarıma inanmıyor ve kulak vermiyorlar? Acaba ben eksik mi anlatıyorum yoksa ihmal ettiğim bazı meseleler mi var?</em>” diye düşünmeye başlamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte, bu düşüncelerin ahtapot gibi zihnini sardığı günlerin birinde Müftü Bey’e gitti ve <em>“Hocam, benim birkaç sorum var, bunları cevaplayabilir misiniz”</em> dedi. <em>“Nedir soruların?”</em> deyince <em>“Bunlardan ilki bana Rabbimizi anlatın; ikincisi İslam’ı ve Hazreti Peygamber’i (sallallâhu aleyhi ve sellem); üçüncüsü de ahiret gününü anlatın ki ben de okulda arkadaşlarıma anlatabileyim</em>.<em>”</em> dedi. Onu dinleyen Müftü Bey; <em>“Oğlum, ben senin sorularına tatmin edici cevap veremem. İzmir’e Fethullah Hocaefendi adında âlim bir zat geldi; sen git bu soruları ona sor, o sana gerekli cevabı verir. Cuma günleri Kestanepazarı’nda vaaz verir. Sen git, onu ara bul</em>.<em>”</em><sup>8</sup> dedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, onun böyle demesi fazilet ve kadirşinaslık açısından takdir edilecek bir davranıştı. Aslında bir hakkın teslim edilmesiydi bu. Herkes bunu yapamayabilirdi. Tevazu ve ilmî nezaket sahibi olan Müftü Bey, insaf ve hakkaniyetin gereği, bu meseleyi işin ehline havale etmede de hiçbir zaman bir Müslümana yakışmayacak kıskançlık ve haset girdabına düşmedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">O, sırtındaki cübbenin ağırlığını ve başındaki sarığın leke götürmediğini bilen, her yönüyle saygın bir insandı. Vazifede olduğu yıllarda Murat Reis Camii ve Vakfı aracılığıyla birçok programda yer almış olup ömrünün yaklaşık 60 yılını din hizmetlerine adamıştı. Kendisi, başta İzmir olmak üzere yurt genelinde binlerce talebenin yetişmesine vesile oldu. Fakat yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçivermişti. Talebe yetiştirme aşkıyla koşuştururken yaşı farkında olmadan 74’e gelmişti ki <em>“Her nefis ölümü tadıcıdır.”</em> (Ankebût, 29/57) âyeti gereği o da 23 Ekim 2006 tarihinde “hayatın lezzetlerini acılaştıran ölümü” tatmıştı. Naaşı, Murat Reis Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Menderes ilçesi Küner köyüne defnedildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onun vefatı üzerine Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle bir taziye mesajı yayımlattı: <em>“İzmir eski müftülerinden, mesai birlikteliği yaptığım değerli insan Ahmet Karakullukçu Beyefendi’nin vefatını teessürle öğrenmiş bulunuyorum. Merhuma Allah&#8217;tan rahmet diler, başta kederli ailesi olmak üzere, bütün akraba ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ederim.”</em><sup>9</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Biz de bu yazı vesilesiyle ışık süvarilerinin yetişmesinde önemli bir yeri bulunan ve Işık Evlerin açılmasına vesile olan o bahtiyar insanı rahmetle anıyoruz.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;">M. Fethullah Gülen, “Dünden Bugüne İbn Erkam Evleri”, <em>Prizma 2</em>, Nil Yayınları, İstanbul, 2011, s. 22.</li>
<li style="font-weight: 400;">Gülen, <em>a.g.e</em>, s. 23.</li>
<li style="font-weight: 400;">Fethullah Gülen Web Sitesi, Özel Dosyalar: “Merhum Ahmet Karakullukçu” <a href="https://fgulen.com/tr/basindan-tr/dizi-yazilar-dosyalar/ozel-dosyalar/">https://fgulen.com/tr/basindan-tr/dizi-yazilar-dosyalar/ozel-dosyalar/</a> erişim tarihi: 3.02.2026.</li>
<li style="font-weight: 400;">“A.g.m.”</li>
<li style="font-weight: 400;">“A.g.m.”</li>
<li style="font-weight: 400;">Tarık Burak, “İlk Hacc ve İlk Hizmet Evi”, <em>Hizmetten.com:</em> https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-21/ erişim tarihi: 10.02.2026.</li>
<li style="font-weight: 400;">Fethullah Gülen Web Sitesi, Özel Dosyalar, “a.g.m.”</li>
<li style="font-weight: 400;">“A.g.m.”</li>
<li style="font-weight: 400;"><a href="https://www.fgulen.com/tr/hayati-tr/taziyeleri/Ahmet-Karakullukcu-Icin-Verdigi-Taziye-Mesaji">https://www.fgulen.com/tr/hayati-tr/taziyeleri/Ahmet-Karakullukcu-Icin-Verdigi-Taziye-Mesaji</a> erişim tarihi: 3.02.2026.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beşinci Katın Merdiveninde</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/besinci-katin-merdiveninde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:24:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318328</guid>

					<description><![CDATA[Öyle mutlu uyandım ki… İçimin zehri akıp gitmiş. Göğsümde taşıdığım yüküm hafiflemiş. Gözlerimin akı daha ak, karası daha kara. Zihnim alıştığım kargaşadan azat! Gönlüm sütten beyaz. Kendime şaşıyorum. Bildiğin mutluyum. Bir rüya görmüşüm ama ne rüya!.. Gördüklerim -hâlimden anlıyorum- hücrelerime işlemiş. Bütün bedenimi ele geçirmiş, gevşetmiş. Yataktan kalkasım yok. Ama ne rüya!.. Ne rüya da&#8230; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Öyle mutlu uyandım ki…<br />
İçimin zehri akıp gitmiş. Göğsümde taşıdığım yüküm hafiflemiş. Gözlerimin akı daha ak, karası daha kara. Zihnim alıştığım kargaşadan azat! Gönlüm sütten beyaz. Kendime şaşıyorum. Bildiğin mutluyum.</p>
<p>Bir rüya görmüşüm ama ne rüya!.. Gördüklerim -hâlimden anlıyorum- hücrelerime işlemiş. Bütün bedenimi ele geçirmiş, gevşetmiş. Yataktan kalkasım yok. Ama ne rüya!.. Ne rüya da&#8230; Rüya ne? Beynimin içinde bir perde. Rüya ne? Her şey buzlu bir camın ardında.</p>
<p>Bir kalabalıktayım. Kim bunlar? Hem hepsini senelerdir tanıyorum hem kimsenin adı yok. Kitaplık var. Kitap dolu. Duvarda bir tablo asılı. Bir akarsu manzarası, ağaçlar&#8230; Fonda bir müzik, türkü gibi ama türkü değil.</p>
<p>Yataktan kalkmalıyım. Giyinmeliyim. Hatta acele etmeliyim. İşe gitmeliyim. Şantiyeye geç kalmamalıyım.<br />
Şantiye fikri içimi buruyor. Bursun, kalkmalıyım. Şef, geç kalmamam konusunda ilk gün uyardı. Ben hiç geç kalmadım, kalmam da ama uyardı. Uyarsın, deyip geçemiyorum. Alınıyorum böyle şeylerden artık. Ama iki çift laf da edemiyorum. Ağzının payını versem mesela&#8230;<br />
Yapamam ki.</p>
<p>“Viran olası hanede evlad u iyal var.” diyeceğim ama hane zaten&#8230;</p>
<p>Kalkıp giyindim. Çocuklarla, hanımla vedalaştım. Her iş günü uzun yolculuğa çıkar gibi vedalaşıyoruz. Cümbür cemaat uğurlamaya geliyor üç çocuk, bir kadın. Onlara daha bir huzurlu sarıldım. Aklımda rüyadan buğulu sahneler, ruhumda ise huzur&#8230;</p>
<p>Minibüs durağına koştum.</p>
<p>Şantiyenin kapısında şef saatine bakıyor. “Aferin” çekiyor&#8230; Soyunma odasına koşuyorum. Beni bilgisayarlı kantarın başına alacaklarmış. Patron, “Okumuş adam, çabuk öğrenir.” demiş. Şef istememiş. “Boylu boslu, tuttuğunu kaldırıyor. Bana inşaatta lazım.” demiş. Gıkım çıkmadığından her işe sarıyor. Önceleri beni takdir ediyor diye sevinirdim ama bildiğin kullanıyor&#8230; Yine de çalışırım. Ben hainlik bilmem. Aldığımı hak etmeliyim. Kaytarmam. Kimin işi olursa olsun.</p>
<p>Eskiden de öyleydi. Memurken. “Devletin enayisi sen misin?” demişti şubeden arkadaşlar. Çalışırdım, çalışmalıydım hem. Görevdeyken esnafın mekânında yer, içer; hesap ödemeden kalkar giderlerdi. Çok zaman geri dönüp yediklerimin parasını vermişimdir. Duyulunca beni şubede istemediler. Onları zor durumda bırakıyormuşum. Ahlak abidesiymişim.<br />
Sonra zaten&#8230;</p>
<p>Yeni bir görüntü daha aralandı zihnimde. Yer sofrası. Diz çöküp oturmuşum. Ne yiyorum ki böyle? İçim yine süt liman. Şefin görüntüsü silinip gitti. Rüyamın keyfine daldım tulumları giyerken. Ama yemek çok güzel. Ne yediğimi hatırlamıyorum da tadı enfes! Arada böyle rüyalar görsem ne iyi olur. Her köşe başından karabasan çıkacak değil ya!</p>
<p>İki saat kadar çalıştık. Nefes almamacasına. İnşaat çok büyük. İşin acelesi var. Sigara molası verenlerden biri bana seslendi. Şef beni istiyormuş. “Hayrola?”<br />
Bilmem dedi, dudağını büktü. Parmağıyla aşağıyı işaret etti. Dokuzuncu kattan&#8230; Kasıtlı değilse niye?<br />
Merdivene sardım.</p>
<p>Babam, elinde bir zanaat olsun deyip biraz kalıpçılık, biraz demircilik öğretmişti zamanında. “Okusan da cebinde dursun.” Okuduk da&#8230;<br />
Bu merdiven ancak böyle biter. Başka başka şeyler düşüneceksin ki kaçıncı katta olduğunu, ne kadar kaldığını takip etmeyeceksin.<br />
Rahmetli iyi ki bugünleri görmedi.</p>
<p>İçeriden çıkınca ne yapsam diye bakınırken Şemseddin Abi&#8217;ye rastladım. Yan koğuştan. Telefona, açık görüşe giderken iki çift laf etmişizdir. Pek samimi değildik ama selamımız vardı. Dışarıda can ciğer kuzu sarması olduk o başka.</p>
<p>“İnşaat işi var, razı olursan şefle görüşürüm?” dedi. Bu malum şefle&#8230; “Senin gibiyse gelsin.” demiş. Şemseddin Abi başkadır ama ben de çalışırım. Seçim şansım yoktu. Geldim. Ortam benim ortamım değil, iş yorucu ama kazancı idare eder. Sigortası da var. Patronun arkası sağlammış! Bize sigorta yapmaktan korkmuyor, dedi Şemseddin Abi.</p>
<p>Şef, karşıdan beni görür görmez el etti. 100 metre var aramızda. Bana bir şeyler konuşuyor. Makinelerin gürültüsünden duyulmuyor. Duyulmaz zaten ama konuşuyor. Duyulmayacağını bildiği hâlde konuşuyor. Elini telefon gibi kulağına götürüyor. Konuşurken kasılıyor. Yanında birileri daha var. Onlara rağmen benimle konuşuyor. Yanına varıyorum. Şimdi onlarla konuşuyor, ben bekliyorum. On beş dakika!</p>
<p>Tek soru:<br />
“Şemseddin nerede?”<br />
“Bilmem, gelmedi mi?”<br />
Telefonu kapalıymış. Bir de ben aradım. “Allah Allah! Yapmazdı hâlbuki. Hiç yapmazdı. Hasta falan mı acaba?”<br />
Şef, elinin tersiyle “git” işareti yaptı. Yanında başkaları varken. Uşağı olsam böyle davranmaz. Bir gün…</p>
<p>Dokuz katı çıkarken aklımda Şemseddin Abi.<br />
Telefonunu yine aradım. Ulaşılamıyor. Hasta olsa niye kapalı olsun? Niye haber vermesin?<br />
İçim çürüklüyor. Biraz daha bekleyeyim. Şimdi çıkar gelir, “Amma yaptın yiğidim!” der. Mahcup olurum. Yine de rahat değilim.<br />
Rüyamda var mıydı Şemseddin Abi? Onu düşünüyorum. Yok! Bir abi vardı ama o değil. Sanki daha eski zamanlardayım. Toyluk zamanlarım. Gencim galiba. Çocuğum belki. Şu buzlu cam aralanmadı gitti. Ne rüyaymış ama!</p>
<p>Dokuz kat da çık çık bitmiyor!</p>
<p>Öğle arası çay ocağında oturuyorum. Çay bedava. Yoksa oturmam burada. Duman altı olmuş ocak. Sigara içmeden kırk yıllık tiryaki gibi kokuyorum. Kavga kıyamet&#8230; Şaka, küfür gırla&#8230; Keyifler yerinde. Çok daralırsam çayı alıp çıkarım ama daha uygunsuz muhabbet açmadılar. Futbol konuşuyorlar. Akşam oynayacakları okeyin planındalar. İlk zaman bir iki beni zorladılar. Ben anlamam, deyip sıyrıldım. İyi adamlar ama frekanslarımız başka.</p>
<p>Biri daha Şemseddin Abi&#8217;yi sordu. Meraktan mı onun işini de sorana yüklediklerinden mi bilemedim. Severler gerçi. Benim gibi soğuk değildir Şemseddin Abi. Her yere yetişir, herkesle konuşur. Geçen birinin oğluna ders bile vermiş. “Sen duvarcı ustası, senin neyine ders!” dedim. “Gence bir faydam olsun varsın.” dedi. Hem kendini yoklamış. Dersleri unutmamış.”</p>
<p>Bir daha aradım. Yok, ulaşılamıyor. Bir çözüm, bir çare olmalı. Rüyamda telefonun olmadığı zamanlardaydık galiba. Cep telefonsuz günler demek ki. Evet, evet bir teyp vardı. Kaset vardı. Ne çalıyordu? Melodiyi de çıkaracağım ama burada değil. Ani bir kahkaha koptu. Biri aleni sövdü. Çayı alıp çıkıyorum. Keyfim denk değil, aklımda Şemseddin Abi.</p>
<p>İş başlayıp dokuz katı yeniden çıkınca ciğerlerim tamamen açıldı. Yelken gibi genişlemişlerdir sanırım. Kondisyon tavan.</p>
<p>“Çalışmalıyız, çalışmalıyız, çok çalışmalıyız.” Şef söyledi. Patron gelecekmiş. Patronun lafı bu. “Çalışmalıyız&#8230;” Bize çalışmak, sana yemek&#8230; “Çalışmalıyız, çalışmalı&#8230;” Hem de kimlerle kimlerle?.. Helalühoş olsun diyeceğim ama dönen rüşvetin haddi hesabı yok-muş! Şemseddin Abi söyledi. Her şeyi bilir kendisi. Google gibidir. Bu binalar on dört kat olacak. Bu civarda altı kattan sonrası mümkün değilmiş. Rüşvetle inşaat ruhsatı almışlar. Google Abi söyledi. Onun yalancısıyım. On tane on dört katlı bina. Dönen paraya bak. Olsun biz yine de çalışmalıyız, çalışmalıyız, eve ekmek götürmeliyiz. Çocukların yüzünde tebessüm, hanımın gözünde ışık olmalıyız. Çok çalışmalıyız, çok&#8230;</p>
<p>İki saat çalıştık. Patron geliyormuş, aşağıda toplanın. Toplanalım. Dokuz kat!</p>
<p>İnerken telefonum çaldı. Eşim. Tüh nasıl aklıma gelmedi. Hâlbuki o arardı Şemseddin Abi&#8217;nin eşini.<br />
“Nasılsın? İyisin değil mi?” Bir şeyler dolaşıyor zihninde. Nasıl söyleyeceğini bilemiyor. Tanıyorum yoldaşımı sonuçta. Keyfi yok ama ne diyecek?<br />
“Sadede gel hanım.”<br />
“Şemseddin Abi&#8217;nin eşi aradı. Sabah beşte Şemseddin Abi&#8217;yi gözaltına almışlar.”<br />
“Yeniden.”<br />
“Yeniden yapılanmadan.”<br />
“Kendine dikkat et!”<br />
Beşinci katta merdivene çöküyorum.<br />
“Biz yerle bir olmuş hayatımızı yapılandırmaya çalışıyoruz.”<br />
Telefonu kapatıyor.</p>
<p>Rüyamı hatırladım şimdi. Lise 2’deyim. Ertuğrul Abi’lerdeyiz. Şemseddin Abi gibi bir abi. Evin salonundayız. Kitaplıkta risaleler, kitaplar. Çoğunu okumuşum. Duvarda o eski tablo. Bir çağlayan var. Yeşil, nehir yeşili. Kenarında bir yazı. “Seni bir katre görüp küçümseyenler bir gün böyle bir çağlayan hâline&#8230;”<br />
On kişi yer sofrasında lapa pilav, sulu nohut yiyoruz. Pilav tek parça çıkmış tencereden. Pasta gibi. Salçalı suda nohut arıyoruz. Ama. Ama. Ama yemek çok güzel. Ben böyle bir pilav, böyle bir nohut yememişim hayatımda. Buldum. Son nohutu da ben buldum. Nohutun suyunu pilava boşaltıyoruz sonra. Kalanı da öyle bitiriyoruz.<br />
Her ayrıntı cam gibi. Zihnim berrak su.<br />
Kaseti takıyor biri. Bu müziği çok seviyorum:<br />
“Gönül Seni bulmuş ise<br />
Başkasını arar mı hiç?<br />
Ateşine yanmış ise<br />
Başka nara yanar mı hiç?”</p>
<p>Beşinci katın merdiveninde Şemseddin Abi&#8217;ye ağlıyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kulaksız Adam</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/kulaksiz-adam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:22:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318326</guid>

					<description><![CDATA[“Dan… dan…dan” sesleriyle uyandı. Davul sesiydi bu, ama Ramazan ayına daha çok vardı? Pencereye koştu. Henüz güneş doğmamıştı. Bir adam davul çalarak insanları uyandırıyor, bir yandan da “Haydi geç kalmayın! Kralı bekletmeyin!” diye bağırıyordu. Zor duyduğunu hissetti, fakat önemsemedi. Olan bitene bir mânâ veremiyordu. Sokaktaki evlerin lambaları birer birer yanıyor, evlerinden çıkan insanlar aynı istikamete [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><em>“Dan… dan…dan”</em> sesleriyle uyandı. Davul sesiydi bu, ama Ramazan ayına daha çok vardı? Pencereye koştu. Henüz güneş doğmamıştı. Bir adam davul çalarak insanları uyandırıyor, bir yandan da <em>“Haydi geç kalmayın! Kralı bekletmeyin!”</em> diye bağırıyordu. Zor duyduğunu hissetti, fakat önemsemedi. Olan bitene bir mânâ veremiyordu. Sokaktaki evlerin lambaları birer birer yanıyor, evlerinden çıkan insanlar aynı istikamete doğru yürüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Karşı komşusunun kapı sesini duydu. O da evden çıkıyor olmalıydı. Hemen kapıyı açtı. Komşusu ayakkabılarını giyiyordu. <em>“Komşu, ne oluyor?”</em> diye sordu. Komşusu başını kaldırıp bakınca birden irkildi ve korktu. Komşusunun burnu yoktu! Evet, burnu sanki bir resimden silinmiş gibi, olması gereken yer bütünüyle boştu. <em>“Haydi! Haydi vakit geldi!”</em> dedi komşusu adamın yüzüne bakarak. Fakat adam tam işitmedi. Tekrar bağırarak <em>“Haydi, çabuk gel! Gitmemiz gerek!”</em> dedi. <em>“Neyin vakti, hayırdır?”</em> dedi heyecanla adam. Komşusu, yüzünü işaret ederek <em>“Eksikleri tamamlama vakti!”</em> dedi. <em>“Ne oldu senin burnuna?” </em>diye sordu adam. <em>“Ne olacak, hepimize olan işte!”</em> dedi adamın sağ kulağını işaret ederek. Adam, kulağında bir tuhaflık olduğunun farkına vardı ve elini sağ kulağına götürdü. O da ne, kulağı yoktu! Aynaya bakmak için lavaboya koştu. Tek kulakla korkunç görünüyordu; bir çığlık atarak “Haydi,” dedi, “haydi ne yapacaksak yapalım!” Başını da bir atkıyla sarmaladı, başkaları görmesin diye.</p>
<p style="font-weight: 400;">Beraber merdivenlerden inerken<em> “Tamam, sakin ol, şimdi sana olup biteni anlatacağım.”</em> dedi komşu: <em>“Bizim bir Kralımız var; sahip olduğumuz her şeyi ona borçluyuz. Yaşamamız için gerekli olan her şeyi lütfeden, mesela hayvanları ve bitkileri bize hizmetkâr eden O’dur. Organlarımızı, elimizi, ayağımızı, ağzımızı, burnumuzu; yani bütün âzâlarımızı tastamam ihsan eden de O’dur. Bizler ve bütün canlılar O’nun himayesindeyiz.”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Hâlâ şoktaydı tek kulaklı adam; olan biteni anlamaya çalışıyordu. Artık yola çıkmışlar, diğer insanların gittiği tarafa yönelmişlerdi. Yolda ilerleyenlere yaklaşınca etrafına bakındı; gördükleri onu sarstı. Bütün uzuvları tam olan neredeyse tek bir normal insan bile yoktu. Kimi tek bacaklı, kimi tek elliydi; kiminin ise iki gözü birden yoktu, birilerinin yardımıyla yürüyordu… Adam hayretle karışık bir korku içindeydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tekrar sordu: <em>“Nereye gidiyoruz, bu insanlara ne oldu?”</em> <em>“Organlarımızı kontrol ettirmeye gidiyoruz.”</em> dedi komşu. <em>“Hastaneye mi gidiyoruz?”</em> diye sordu adam. Gülümseyerek anlatmaya devam etti komşu: <em>“Hayır, bütün bu uzuvlarımızı Kralımız verir, fakat O’nun istediği sınırlar içinde doğru kullanmamızı talep eder ve bunu da günde beş defa yaverlerine kontrol ettirir. Her mahallede O’na ait mekanlarda, gözlemcileri bu kontrolleri yapar. Kral adına çalışır bu görevliler; organları yanlış kullanan, uyarıları ve sınırları dikkate almayan olursa hatalı kullandığı âzâsını alır. Oralarda organlarımız ve nasıl kullanılacakları hakkında bilgi de verilir herkesin ihtiyacına göre. İşte biz de o yerlerden birine gidiyoruz.” </em></p>
<p style="font-weight: 400;">Şaşkınlık ve dehşet karışımı bir ifadeyle <em>“Nereden biliyor bu görevliler doğru kullanılıp kullanılmadığını?”</em> diye sordu adam. Komşu <em>“İnanmayacaksın ama bunu ilgili organ kendi lisanıyla anlatır, yani âzâlarımız elimiz, gözümüz, kulağımız dile gelir. Kendilerinin nerelerde, hangi gâyeler için kullanıldığını tek tek anlatırlar.” </em>Adam şoktaydı. İnanmak istemese de bütün bunlara başka çaresi görünmüyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Tam olarak anlamadım, nasıl kullanırsak doğru yapmış oluruz?”</em> dedi adam. Komşu devam etti: <em>“Kralımız verdiği şeyler için üç şey ister bizden; birincisi, bütün bu nimetlerin O’ndan geldiğini kabul etmek ve bunu hiç hatırdan çıkarmamak; ikincisi, bu harika nimetleri tanıyıp tefekkür ederek hikmetlerini düşünmek; üçüncüsü ise yoktan verilen hayatımız ve ihsan edilen bütün bu nimetlerin değerini fark ederek teşekkür etmek.”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Artık varmışlardı <em>Krallığın</em> organ kontrol ve montaj merkezine. <em>“Tamam, çıkışta görüşürüz.”</em> dedi komşu. Çok sıra vardı; kimi eksik uzvunu geri almak için imtihana giriyor, kimilerinin de kontroller neticesinde organı geri alınıyordu. Konuşan organlar gördü. Görevliler onlara nasıl kullanıldıklarını, hâllerinden memnun olup olmadıklarını soruyordu. Çok şaşırdı gördüklerine, <em>“Aman Allah’ım, ya benimkiler de konuşursa!”</em> diye iç geçirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çıkışta buluştular tekrar komşuyla. Artık güneş doğmuş, etraf aydınlanmıştı. Komşu mutluydu, burnunu geri almıştı. Fakat bir daha yasaklı maddeler ve haram şeyleri koklamama ve <em>Kralın</em> yasakladığı işleri yapmama hususunda ikazlar yapılmıştı. Kulaksız adam hazırlıksız gittiği için bir şey yapamadı, hatta neredeyse gözünün birini de kaybedecekti; harama nazar etmeme konusunda ciddi ihtar edildi. Kulakla ilgili bir saatlik ders dinledi. Gıybet ve iftiraları, yalan haberleri dinlememenin yanında başkalarının konuşmalarına kulak kabartmama, kendisini ilgilendirmeyen konuları merak etmeme konuları da anlatıldı.  Bir de kitapçık aldı, öğleye kadar hazırlanıp gelirse imtihana girebilecek ve kulağını geri alabilecekti.</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Komşusu, neler anlattılar seminer nasıl geçti?”</em> diye sordu. Heyecanla anlatmaya başladı adam: <em>“Önce bize dalgıç kıyafetleri giydirdiler. Sonra bir odadan geçerek içi sıvı dolu başka bir yere girdik. Burası harika bir şekilde tasarlanmış helezonik bir iç kulak modeliymiş, işitmenin nasıl oluştuğu burada anlatılıyormuş. Beyindeki işitme merkezine giden sinyallerin çıkış noktası orasıymış. Kulağımızda neler oluyormuş da haberimiz yokmuş!”</em> dedi ve devam etti <em>“Orta kulaktan gelen mekanik ses uyarılarının elektrik sinyallerine dönüştüğü bir santralmiş iç kulak. Yüzerek dolaştık bu dolambaç şeklindeki kanalların içinde. Buraya ulaşan ses dalgaları sıvıyı titreştiriyordu. Salyangoz kabuğuna benzeyen ana gövdenin iç duvarına sabitlenmiş olan Corti organı içinde çok ince tüycükler (cilia) vardı. Bir milyondan fazla olan bu tüycükler dip kısımdan sinir hücrelerine bağlı olup, uç kısımları ise içinde yüzdükleri sıvının hareketlenmesiyle salınım yapar ve bu titreşimler sinir hücrelerinde elektrik sinyaline çevrilir. Gelen sesin şiddetine göre saniyede 20 bin kez hareket edebilmekte olan bu tüycükler çok hassas bir yapıdaydı. Öyle ki tüycüğün uzunluğu 500 metre olsa ve sadece uç kısmındaki 2 cm’lik bir kısım bile hareketlense sinyal oluşmaktaydı. Mekanizma harikuladeydi. Tüycüklerden, titreşim büyüklüğüne göre bağlı bulundukları sinir hücrelerine iyon, yani yüklü parçacıklar girmekteydi. Ne kadar çok iyon girerse beyne de o kadar çok elektrik sinyali gidiyordu. Tabiî ne kadar çok sinyal gidiyorsa o kadar iyi bir işitme ortaya çıkıyordu.”</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Tam bitti artık serbest kalıyorum herhâlde dediğim anda kulağın içindeki yarım daire kanallarının üçü birden konuşmaya başladı: Dur hele daha bitmedi, henüz sadece ses işitme sisteminin bir özetini dinledin. Aynı iç kulaktaki denge mekanizmasını anlatmadık. Salyangoza bağlı birbirine dik olarak bağlanmış üç yarım daire kanalı içindeki denge taşlarını taşıyan jelatin yapıdaki cupula ve denge sinirinden hiç bahsetmedik. İşitme sistemi ile iç içe olan bu denge sistemi hakkında şimdilik soru sormuyoruz. Eğer ileride bir yanlışını hissedersek buradaki denge taşlarını ve içinde yüzdükleri sıvının yapısını değiştiririz ve yolda yürüyemez, başım dönüyor diye gider yatarsın. </em></p>
<p style="font-weight: 400;">Yaşadıklarının şaşkınlığıyla beraber hem hayranlık hem korku hislerinin tesiriyle, <em>“O kadar muhteşem şeyler öğrendim ki hâlâ şoktayım, bu girift olağanüstü şeyler kulağımızın içinde olurken bu kadar ince bir sanatı hiç tanımamış olmamız üzüntü verici.”</em> dedi ve ekledi: <em>“Biliyor musun komşu, vücudumuzun her yerine kılcal damarlarla ulaşan kan akımı burada yok. Olsaydı onun çıkarttığı akım sesini algılayan sistem bizi uyutmazmış.” </em>Evine dönen adam çok yorulmuştu. Sabahın bu vaktinde ayakta olmaya alışkın olmadığından hemen uykuya daldı.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Dan… dan…dan</em>” sesleriyle uyanır, kahramanımız. Afacan oğlu eline aldığı mutfak eşyalarıyla gürültü yapmaktadır. Fakat hâlâ o gördüğü rüyanın etkisindedir. Elini kulağına götürür ve bir derin oh çeker. İki kulak da yerindedir fakat emin olmak için lavaboya koşar. Evet göz, kulak, burun hepsi yerindedir. Ağlayarak sevinçle karışık bir sinir boşalması yaşar. <em>“Şükürler olsun Rabbim, şükürler olsun! Verdiğin bütün nimetler için, yaratılış gayesine uygun kullanmadığımız hâlde, düşünmemiz için fırsatlar verdiğin için. Günlük hayatta farkına varamadığımız harikulade lütuflarını hatırlattığın için şükürler olsun.”</em> dedi ve hemen internetten kulakla ilgili bilgiler bulup okumaya başladı:</p>
<p style="font-weight: 400;">Kulak kepçesinden kulak zarına kadar uzanan yol dosdoğru bir tünel şeklinde değildir, adeta bir viraj alarak zara ulaşılır. Böylelikle dışarıdan gelebilecek darbelere ve rüzgârla savrulup kulağa giren iri tozların çarpmasına karşı zar korumaya alınmıştır. Eğer dış kulak yolumuzun bu özel yapısı olmasa, yıkanırken bile kulak zarımız kolayca yırtılabilecekti. Kulağımız; vücudun dışından gelerek metabolizmaya zarar verebilecek mikrop, toz ve yabancı maddelerin girişine müsait, dışarı açılan bir pencere gibidir. Ancak, dış kulak yoluna yerleştirilmiş salgı bezleri ve kıllar, içeri girebilecek bu yabancı maddelerin önünde bir set oluşturur. Burada salgılanan sıvılar kılların çevresine temas ederek, kılları da yapışkan hâle getirir. Bezler tarafından salgılanan bu sıvının mikrop öldürücü bir özelliği de vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kulağımız belli bir sınır içinde çok hassas seslere duyarlıdır, fakat Rabbimiz sadece ihtiyacımız ölçüsündeki sesleri işitebilme kabiliyeti vermiştir. Frekansı 20 ila 20.000 hertz arasındaki sesleri algılayabiliriz. Böylelikle yerde yürüyen karıncanın ayak sesinden, kan damarlarımız içindeki kanın hareketinden veya gökte uçan kuşların kanat seslerinden rahatsız olmayız. Ayrıca, kalabalık bir ortamda çok farklı sayıda ses olsa bile, dikkatimizi bizi ilgilendiren kişiye yoğunlaştırdığımızda onu işitebiliriz. Bir orkestra şefi aynı anda 28 farklı müzik âletinin sesini ayırt edebilir, dilediği sese konsantre olup, hatalı notayı fark edebilir. Yapılan ölçümler kulağın, frekansları arasında 10 binde üçlük fark olan iki sesi ayırt edebildiğini göstermiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;"> Bu bilgilerin açtığı tefekkür ufkunu henüz tam sindiremeden <em>denge sistemini</em> anlamanın zorlaşacağını düşünerek, denge ile ilgili bilgileri daha sonra incelemek üzere bir kenara koydu. Kulağın yalnızca işitme kısmına dair, giriş mahiyetinde öğrendiği bu bilgilerin bile alması gereken ders için yeterli olduğunu gören adamın, kendisini rüyasıyla ikaz eden ve bütün organlarını eksiksiz hediye eden Rabbine şükür secdesi için gözyaşları içinde alnını yere koymaktan başka bir yolu kalmamıştı.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol style="font-weight: 400;">
<li>Arif Sarsılmaz, “Ben Hasan’ın Kulağıyım”, <em>Sızıntı</em>, Eylül, 2000.</li>
<li>https://hearingscience.net/how-hearing-works-67056</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmetli Yürümeler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/hikmetli-yurumeler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:20:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318324</guid>

					<description><![CDATA[Hikmet, bilginin işlenerek insanın kalp ve ruh dünyasına faydalı hâle getirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu sayede insan dünya hayatında huzurlu yaşarken yeniden dirilmede ahiret saadetine ulaşmayı da elde edebilir. Kur’ân’da bilgiye, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı (Zümer, 39/9) vurgusu ile ayrı bir değer biçilmiştir. Yine onun ilk emrinin “Oku” olması da bilgiye ulaşmanın önemli bir yolu olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Hikmet, bilginin işlenerek insanın kalp ve ruh dünyasına faydalı hâle getirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu sayede insan dünya hayatında huzurlu yaşarken yeniden dirilmede ahiret saadetine ulaşmayı da elde edebilir. Kur’ân’da bilgiye, <em>bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı </em>(Zümer, 39/9) vurgusu ile ayrı bir değer biçilmiştir. Yine onun ilk emrinin “Oku” olması da bilgiye ulaşmanın önemli bir yolu olarak görülmelidir. Ancak Kur’ân bilgiyi hiçbir zaman tek başına ele almaz. Çünkü “Oku” emrinin arkasından <em>“Yaratan Rabbinin adıyla”</em> ifadesi gelir. Bilgiden maksat insanı Allah’a götüren esmadır, marifettir. Bu açıdan bilginin kıymeti, onun hikmete ulaşmanın bir basamağı olmasından kaynaklanır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hikmet bir yönüyle Kur’ân’ın inceliklerini anlama, onun şerh ettiği kâinat kitabının sırlarını çözme melekesidir. Onun gayesi ise Allah’a ve ruha giden yolları aydınlatmaktır (Gülen, Yoldaki Işıklar). Tabiatı bir laboratuvar kabul edip ondaki her bir varlığı inceleyerek önemli tespitler yapan son devrin bilim insanları, ona ikinci bir bakış açısı getirmekten uzak kalmışlardır. Bunun en önemli sebebi yaratma hakikatine bağlı inanç noktasındaki olumsuz yaklaşımdır. İlahî kanunları her alanda olduğu gibi burada da görmek mümkündür. Tabiat içinde elde edilen bilgilerin hikmete dönüşmesi farklı bir bakış açısını ve düşünce sistemini gerekli kılmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin Tabiat Risalesi, tam da bu bakış açısını sunmaktadır ve bu risale kendi alanında tam bir hikmettir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) esmanın talimi, ona bütün isimlerin veya bütün ilimlerin mücmel olarak öğretilmesi şeklinde düşünülmüştür (Nursi, Sözler). Onun (aleyhisselâm) ilmi, nübüvvet ile hikmet boyutuna taşınmıştır. Çünkü nebiler hikmetle iş gören görevli insanlardır. Bu yönüyle her peygamber eşyanın farklı bir hikmetini izah etmiş, onunla halkına rehberlik etmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kur’ân, <em>hakîm</em> bir kitaptır. O, baştan sona hikmettir. <em>“Bunlar hikmetli kitabın âyetleridir”</em> (Lokman 31/2) beyanı hikmetin Kur’ân tarafından öncelendiğini göstermektedir. Hâlbuki onda pek çok ilim bazen işaretle bazen kelimelerle bazen de cümlelerle gösterilir. Makâsıd-ı İlahî bizzat ilme taalluk eden maddî âlem değildir, bu yüzden onlarla ilgili detay verilmez. Bu anlatım yöntemi ile her devrin insanına hitap ediliyor olması da Kur’ân’ın ayrı bir hikmetidir. O hâlde hikmet kitabı olan Kur’ân-ı Kerîm’e yönelmek, onun mesajlarını anlamaya çalışmak ve onun gölgesinde veya ışığında yeni hakikatlere yol bulmak insanlık için özellikle inananlar için aslî bir görev olmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanlık tarihinde ilmin çok ileri seviyede temsil edildiği dönemler olmuştur. Mısır piramitlerinin yapımı bunun en açık örneklerindendir. Mısır’da firavun ve Musa (aleyhisselâm) mücadelesinde bilimin bir zorbalık aracı olarak kullanıldığına şahit olunmaktadır. Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) elindeki asâ ona verilen ilmi temsil ediyordu. Elinin ışık saçması da öyleydi. O ilmi hikmetle kullanmak onun görevi idi. Sihirbazlar ile yapılacak olan müsabakada yer ve zaman seçimi onun bu özelliğini ortaya koymaktaydı. Devrin önemli ilim ehli olan sihirbazlar, Musa <em>aleyhisselâm</em>’ın hikmet boyutlu ilmini görünce teslim olmuşlardır. Bu açıdan bakılınca hikmetin, insanı Allah’a imana götüren bir vesile olduğu açıkça görülmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Efendimiz hayat-ı seniyyelerinde her işini hikmete tâbi olarak sürdürmüştür ki o hikmetin kaynağı vahy-i ilâhîdir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cahiliye toplumundaki bilginin insanı mutlu etmeyeceğini ispat etmişti ve bundan dolayı kavminden büyük tepki almıştı. Onların “atalar” takıntıları gerçekte ellerinde olan bilginin ötesine geçmeyi istemediklerinin de bir göstergesiydi. Kur’ân, âyet âyet geldikçe hikmetin hayata yansıması da artmaktaydı. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve müminlere uygulanan tecrit günlerinde farklı hikmetler tecelli ediyordu. Yapılan akıl almaz zulümlere gösterilen olgun ve sabır yüklü direnişler yine hikmet boyutlu farklı güzelliklere kapılar aralanmasına vesile oluyordu. Bu ilahî nimet nihayet kendini hicret şeklinde gösterdi. Ondan nasibi olmayan toplumların yenilenme ihtiyacı duymadıkları da bu vesile ile anlaşılmış oldu. Yenilenmeyen Mekke toplumu Medine’ye hicretten on yıl sonra etraflarında yanan meşalelerle kendine geldi. Bu arada hem Mekkeli hem Medineli ve hem de başka beldelerden pek çok insan, içinde bulunduğu karanlıktan Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabının hikmete tâbi olan davranışları sayesinde imanla şereflenmişti.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kur’ân kıyamete kadar hükmünü, bereketini, hidayet vesileliğini ve hikmetini devam ettirecektir. <em>“Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selamet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır”</em> (Âl-i İmrân, 3/104) âyetinin gereği olarak Kur’ân hikmetine bağlı yaşayanlar da her zaman olacaktır. Kur’ân’daki her bir âyetin hikmet olmasından bu âyet dahi hikmete davettir. O hâlde Kur’ân hizmetinde bulunanlar kendilerini hikmet yolcusu olarak görmelidirler. Onların en bariz vasıfları, sahabe efendilerimizde görüldüğü gibi, her yönüyle sâlih amel olmalıdır. Çünkü salih amel -farklı bir tabirle- kısır döngünün aksine doğurgan bir döngüdür ve hayır kapılarına açıktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Müminlerin hem kendi geleceklerine hem de etraflarına olumlu tesirlerle yürümeleri onlardaki hikmet atmosferine bağlıdır. Bir yardım faaliyetine katılmayı, kültürel etkinlik düzenlemeyi, bir yemek ikramını insanlara farklı gösteren ondaki hikmettir. Ramazan’da her dinden, kültürden insanlara sofra açmak, birlikte programlar düzenlemek hikmet renkli faaliyetlerden olduğu için dikkat çekmekte ve kabul görmektedir. İnsanlara, <em>“Siz farklısınız”</em> dedirten de belki onların kalplerine, ruhlarına ve sonra da hâl ve hareketlerine yansımış Kur’ân’dan kaynaklanmış pırıltılardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyeleri de Kur’ân’dan gelen hikmetlerle dolu olduğu için onlar da hikmettir. Hazreti Aişe validemizin ifadesiyle onun ahlakı Kur’ân idi. Bu durumda Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılması sünnetin hayattaki tezahürleri ile mümkündür denilebilir. İnsanlar en güzel davranışların kaynağının Kur’ân olduğunu anladıklarında onu candan talep edeceklerdir. İnsan ruhunun asıl ihtiyacının İlahî Kelâm’da olduğunu anlayacaklardır. Kur’ân’ın vadettiği mutluluk kalp ve ruhun sınırsız huzurudur. Cennet nimetleri bu huzuru görsel olarak şenlendiren ikram ve ihsanlardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dünya hayatı bir bakıma bilginin hikmete dönüşme ya da dönüşmeme süreçlerini kapsamaktadır. Bilgisini Allah’a giden yolu göstermekte kullanan Epiktetos, bilginin hikmete dönüşmesini temsil ederken onu salt dünya zevkleri için tavsiye eden Epikür hikmete kapalı bir düşünceyi temsil etmektedir. Şeytanın Allah’ın secde emrine itaat etmemesindeki temel sebep çamur-ateş kıyası yaparak kendisinin Âdem’den hayırlı olduğunu iddia etmesidir (A’râf 6/158). Şeytan yaratmayı inkâr etmezken biçime, maddeye takılmak suretiyle kaybetmiştir. Ayrıca o, emre itaatteki inceliği de göz ardı etmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bilgiden hikmete açılan yolu fark etmek iman sayesinde mümkündür. Bazen de bilgideki hikmetin fark edilmesi de imana vesile olmaktadır. Bakara sûresi 269. âyetinde geçen <em>“… Kime hikmet verilmişse muhakkak ki ona pek çok hayır verilmiştir…” </em>ifadesi bu açıdan üzerinde çokça düşünülmesi gereken mânâlar içermektedir. Hayır nasip edilmiş olanların iyilik yapmaları, kötülükleri izale ederek yol yürümeleri ve Allah’a iman etmiş olmaları (Âl-i İmran 3/110) Kur’ân’da övülen davranışlardandır. Âyette Ehl-i Kitab’ın iman etmesinin onlar için hayır olacağı ifade edilmiş ve içlerinde iman edenler varsa da çoğunun fasık olduğu vurgulanmıştır. Demek ki hikmet ehli olmak hayra ulaşmayı gerektirmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün bunlar barış dolu bir toplum belki de topluluklar inşa etmenin en selametli ve sağlam yolunun hikmete bağlılıktan geçtiğini göstermektedir. Hazreti Lokman <em>aleyhisselâm</em>’ın oğluna yaptığı hikmetli öğütler bu inşanın küçük yaştan başlaması gerektiğini izah etmektedir. Bunun devamlılığı için başta bütün bir varlığa İlahî kudretin nimetler sergisi nazarı ile bakmak, sonra hayatı O’nun bildirdiği yöntemlerle yaşamanın, huzura ermenin gerçek sebebi olduğunu kabul etmek gerekir. Bugün olduğu gibi yarın da Kur’ân merkezli bir hayatı temsil etmeye gayret edenlerin hiç terk etmemeleri gereken bir değerdir hikmet. Bu değer unutulur ya da kaybedilirse yaşananların, yapılanların hayra vesile olması da düşünülemez. Havari gönüllülerin, sahabi yüzlülerin etraflarına ışık saçmaları ancak hikmete tâbi olan temsilleri ile devam edecektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol>
<li>Fethullah Gülen, <em>Ölçü veya Yoldaki Işıklar</em>, Süreyya Yayınları, Ocak 2020.</li>
<li>Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, Süreyya Yayınları, Şubat 2019.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gözlerin Yâ Resûlallah!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/gozlerin-ya-resulallah/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:19:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318322</guid>

					<description><![CDATA[Gözlerin yâ Resûlallah! O simsiyah, elmas gözlerin Gözlerin yâ Resûlallah! O mihrimah, haslardan has gözlerin Vahye mazhar, dâreyne yollar çizen gözlerin Her kilidin şifresi, sırlar çözen gözlerin Kur&#8217;ân&#8217;dan ilham alan, mânâya söz gözlerin Mevcudata serrehber, Mevla’ya iz gözlerin Tek asrına sığmayan, çağlar gezen gözlerin Yeryüzü dar gelince, arşı süzen gözlerin Boşluğu yok, her anda yücelmede [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gözlerin yâ Resûlallah!<br />
O simsiyah, elmas gözlerin<br />
Gözlerin yâ Resûlallah!<br />
O mihrimah, haslardan has gözlerin</p>
<p>Vahye mazhar, dâreyne yollar çizen gözlerin<br />
Her kilidin şifresi, sırlar çözen gözlerin</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;dan ilham alan, mânâya söz gözlerin<br />
Mevcudata serrehber, Mevla’ya iz gözlerin</p>
<p>Tek asrına sığmayan, çağlar gezen gözlerin<br />
Yeryüzü dar gelince, arşı süzen gözlerin</p>
<p>Boşluğu yok, her anda yücelmede gözlerin<br />
Varlığa tok, Miraç’ta gezinmede gözlerin</p>
<p>Çöle vuran güneşten daha sıcak gözlerin<br />
Şefkat ile müsemma, aşka kucak gözlerin</p>
<p>Pâk nûrunun ruhlara aktığı yer gözlerin<br />
Ümmetinin sonsuza baktığı yer gözlerin</p>
<p>Zorlu hayat yolunda, cana nefes gözlerin<br />
İlâhî huzurda cânâna Firdevs gözlerin</p>
<p>Semâvat ve arz ehlinin itminanı gözlerin<br />
Yoluna râm olanların istinadı gözlerin</p>
<p>Hakkı hak görenlerin ittibaı gözlerin,<br />
Batılı batıl görenlerin içtinabı gözlerin,</p>
<p>Gözlerin yâ Resûlallah!<br />
Masivânın ereceği gözlerin<br />
Gözlerin yâ Resûlallah!<br />
Mahlukatın gireceği gözlerin.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalbin Zümrüt Tepeleri: MÜKÂŞEFE</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/mukasefe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:15:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortasayfa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318319</guid>

					<description><![CDATA[Keşf kelimesinden gelen mükâşefe; hakikat ehline ilâhî sırların zuhur etmesi demektir ki; sâlikin, mânevî mücahede yoluyla yükselip esmâ ve sıfât hakikatlerini duyması, sezmesi ve bilmesi ruh hâlinden ibarettir. Öyle ki, bu mertebeye ulaşan hak yolcusu, bir yandan ilâhî isim ve sıfatlarla alâkalı seyahatini –istidadı ölçüsünde– tamamlamış sayılır; diğer yandan da, “arş-ı rahmet”in izdüşümü olan latîfe-i [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<p class="ps630"><span class="ts2"><span lang="TR">Keşf kelimesinden gelen mükâşefe; hakikat ehline ilâhî sırların zuhur etmesi demektir ki; sâlikin, mânevî mücahede yoluyla yükselip esmâ ve sıfât hakikatlerini duyması, sezmesi ve bilmesi ruh hâlinden ibarettir. Öyle ki, bu mertebeye ulaşan hak yolcusu, bir yandan ilâhî isim ve sıfatlarla alâkalı seyahatini –istidadı ölçüsünde– tamamlamış sayılır; diğer yandan da, “arş-ı rahmet”in izdüşümü olan latîfe-i rabbâniyeye ilâhî sırlar akmaya başlamış olur. Bu mazhariyete erenlere yer yer melekût âleminin perdeleri aralanır ve eşyanın perde-önü, perde-arkası ayân olur ki, sofiye buna; hicabın mâverâsındaki umûr-u gaybiyeye ıttıla mânâsına mükâşefe der. Bu da, –erbabınca bilindiği üzere–</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts111"><i><span lang="TR">mükâşefenin taalluk ettiği hususlar</span></i></span><span class="ts2"><span lang="TR"> itibarıyla, mücerret hakikatler ve gözle görülmeyen mânâlar olmasına karşılık;</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts111"><i><span lang="TR">müşahedenin taalluk ettiği hususlar</span></i></span><span class="ts2"><span lang="TR">ın zevât olduğu gerçeğine muvafık düşmektedir.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps630"><span class="ts2"><span lang="TR">Mükâşefeye; sırdaş dostlar arasında, birbirlerine karşı açılabildiklerince açılmaları şeklinde bir yaklaşım da söz konusudur ki –Hakk’ın, şe’n-i rubûbiyetine layık düşmeyen şeylerden münezzehiyeti mahfuz– Hz. Ahmed ü Mahmûd’un bütün bütün nâsutiyeti aşıp makam-ı vâlây-ı:</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts106"><span dir="RTL" lang="AR-SA">فَأَوْحٰۤى إِلٰى عَبْدِه مَۤا</span></span><span class="ts2"><span dir="RTL" lang="AR-SA"> </span></span><span class="ts106"><span dir="RTL" lang="AR-SA">أَوْحٰى</span></span><span class="apple-converted-space"><span dir="RTL" lang="AR-SA"> </span></span><span class="ts111"><i><span lang="TR">“Allah ona esrar-ı kelâmını açtı ha açtı.”</span></i></span><a name="_ftnref1"></a><span class="ts2"><span lang="TR">[1] pâyesine ulaşması buna en üst seviyede bir misal teşkil eder.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps630"><span class="ts2"><span lang="TR">Mükâşefeye, dostun dosta sır armağan etmesi makamı diyenler de olmuştur ki, Hak’la sevdikleri arasında sürekli böyle bir sır teatisi her zaman söz konusu olagelmiştir. Yani kul, kalbin esrarını, yine kalbin lisanıyla Rabbine fısıldar; Hazreti Allâmü’l-Guyûb da onun kalbinin yamaçlarına maarif lâl ü güherleri yağdırır. Kul, marifet ufkuna yükselerek Rabbini, güzel isimleri ve pak sıfatlarıyla tanıyıp onların envârına müstağrak olduğu ölçüde, Hazreti “Gayb-ı Mutlak” da perde aralayarak onun gönül gözlerine nur hakikatini ifâza buyurup onu ihsan şuurunun zirvelerine ulaştırır</span></span><span class="ts2"><span lang="TR">..</span></span><span class="ts2"><span lang="TR"> ve bu noktaya ulaşacağı ana kadar da her sâlikin lâhut ile münasebeti “min verâi hicab” (perde arkası)dır. O, bu ufka ulaşması yolundaki seyahatinde, gördüğü şeyleri büyük ölçüde sisli-dumanlı bir cam arkasından temaşa ediyor gibi görür; görür ve hiçbir zaman, sıfât ve şuûnun tecellilerine açık-seçik muttali olamaz. Muttali olduğunu zannettiği şeyler ise sırf bir vehm ü hayaldir.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps630"><span class="ts111"><i><span lang="TR">Hak yolcusu ile hakikat arasındaki perdeler, kulun Hak’la münasebeti açısından farklı farklıdır:</span></i></span><span class="ts2"><span lang="TR"> Esmâ ve sıfât hakikatlerine kapalı bulunma bir perde olduğu gibi, kalbin, Allah’la beraber başkasına yönelmesi de ayrı bir perdedir. Varlığın felsefî kriterlere göre yorumlanması –aynı ölçüde olmasa da– o da yine bir hâil sayılır. Hatta Mişkât-ı Muhammediye’nin dışında –O’nunla beraber bulunsa da– ayrı bir ışık kaynağı aramak da tehlikeli bir perdedir. Kibir, haset, ucub, riyâ, fahr ve enaniyet misillü iç inhiraflar, hakikatin olduğu gibi duyulup hissedilmesine mâni olması ölçüsünde, küfür ve dalâletin basamakları sayılan günahlar da önemli birer engel sayılırlar. Bu perdelerin sebebiyet verip karşımıza çıkardıkları tezgâhları; nefis tezgâhı, şeytan tezgâhı, –kendine ve bizim hevesatımıza bakan yanlarıyla– dünya tezgâhı veya beşerî boşluklar, beşerî zaaflar tezgâhı diye sıralayabiliriz ki, bunlar da her biri tek başına sâliki öldürücü birer tuzaktır. Bu tuzaklar sürekli çalıştırıldığı ve beşerî boşluklar açık bırakıldığı takdirde söyleyeceğimiz her şey beyhude, her davranış bâd-i hevâ, bütün gayretler boşuna ve vuslat kuşağında hicran yaşamamız da kaçınılmazdır.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps630"><span class="ts2"><span lang="TR">Bu perdelere takılmadan, yolda bulunmanın hakkını verenler için</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts111"><i><span lang="TR">ilk mükâşefe</span></i></span><span class="ts2"><span lang="TR">, Hazreti Meşhûd-u Ezelî’nin, sâlikin kalbinde hâsıl ettiği bir</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts111"><i><span lang="TR">marifet tecellisidir</span></i></span><span class="ts2"><span lang="TR"> ki, onu elde eden ârif, sabitkadem olabilirse, yollar ona şuhûda kadar açılabilir. Ne var ki, böyle bir tecelli süreklilik arz etmeyebilir; yer yer kesilir ve yollar bir bölümü itibarıyla kararır, yürüme esnasında sık sık duraklamalar yaşanır. Ne var ki bütün bunlara rağmen hak yolcusunun kalbindeki yükselme arzusu hiçbir zaman dinmez; zaman zaman başı dönüp sarsılsa da o her zaman yürüyüp menzile ulaşma arzusuyla çırpınır-durur. Böyle dağdağalı bir yolculukta ye’se düşmeden yolda olmanın hukukuna riayet etmek bir babayiğitliktir ve bu babayiğitliği devam ettirebilenler her zaman kesintisiz inkişaflara, aralıksız mükâşefelere ve derken ilmîlikten aynîliğe yürürler ki, bunun hemen iki kadem ötesinde temkin ve teyakkuz destekli “mükâşefe-i ayn” hakikatini duyup hissetmeye başlarlar. Bu kudsî yolculuğu daha da sürdürebildikleri takdirde, seyahatleri gider müşahede ile noktalanır (burada müşahedenin ayrı bir Zümrütten Tepe konusu olduğunu hatırlatıp geçelim).</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps630"><span class="ts2"><span lang="TR">Mükâşefe-i ayn, ilâhî nurların, sâlikin kalb ufkunu aşarak, onun umum letâifini ihata etmek suretiyle bütünüyle duygularda hissedilip yaşanması mertebesidir.. tabir-i diğerle o, medlûlu deliller üstü duymanın, zevk etmenin unvanıdır. Seyr-i ruhanîsinin mebdei olması itibarıyla, bu mertebenin en büyük kahramanı olan Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), başta Miraç olmak üzere, hayat-ı seniyyelerinin zirvelerinde, –O’nun hayatı hep zirvelerde geçmiştir– sürekli mükâşefeden müşahedeye yürüyerek, her zaman esrar-ı imanı duyup zevk etmiş; Cennet, Cehennem, melekler, hatta kader kalemlerinin cızırtılarına kadar ötelerle alâkalı en sırlı şeylere muttali olmuş, sonra da dönüp asliyet planındaki bu müşahedelerini, cüz’iyet ve zılliyet zeminindeki bendelerine armağan ederek geçip gittiği kapıları aralık bırakmış; dahası, yürüdüğü yolları, kalblerdeki marifet nurlarına göz kırpan reflektörler gibi ışığa açık işaretçilerle teminat altına almış ve gezip temâşâ ettiği makamlarda;</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><a name="_ftnref2"></a><span class="ts2"><span lang="TR">[2]</span></span><span class="ts106"><span dir="RTL" lang="AR-SA">مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى</span></span><span class="ts2"><span lang="TR"> fehvâsınca gözü kaymadan, bakışı bulanmadan ve başı dönmeden dolaşmış, sonra da bu kevn ü fesadın dahasına tahammülü olmadığı bir noktada, yolu da yolculuğu da arkasındakilere emanet ederek</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts106"><span dir="RTL" lang="AR-SA">اَللّٰهُمَّ الرَّفيقَ الْأَعْلٰى</span></span><a name="_ftnref3"></a><span class="ts2"><span lang="TR">[3] deyip Rabbine yürümüştür. Arkadan gelen vefalı dostları da, bu mükâşefe yolunda, sebepleri ve neticeleriyle miras aldıkları bu ruhanî seyahat ve temaşayı sürdürmüş; his, müşahede ve duygularında, yerinde keskin ve isabetli içtihatlarıyla, yerinde:</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><a name="_ftnref4"></a><span class="ts2"><span lang="TR">[4]</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts106"><span dir="RTL" lang="AR-SA">يَا سَارِيَةُ الْجَبَلَ الْجَبَلَ</span></span><span class="apple-converted-space"><span dir="RTL" lang="AR-SA"> </span></span><span class="ts2"><span lang="TR">gibi boşalma ifade eden sözleriyle, yerinde:</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts111"><i><span lang="TR">“Perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmez.”</span></i></span><a name="_ftnref5"></a><span class="ts2"><span lang="TR">[5] türünden sır vermeleriyle ve yerinde de:</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts111"><i><span lang="TR">“Ümitvâr olunuz şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır.”</span></i></span><a name="_ftnref6"></a><span class="ts2"><span lang="TR">[6] gibi bişaretleriyle seslendirmiş ve mükâşefenin değişik televvünlerinden ne resimler ve ne mânâlar sunmuşlardır.!</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps630"><span class="ts2"><span lang="TR"> </span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps761" align="center"><span class="ts106"><span dir="RTL" lang="AR-SA">اَللّٰهُمَّ أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَا شَيْءَ قَبْلَكَ، وَأَنْتَ الْاٰخِرُ فَلَا شَيْءَ بَعْدَكَ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ دَابَّةٍ نَاصِيَتُهَا بِيَدِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْمَأْثَمِ وَالْمَغْرَمِ،</span></span><a name="_ftnref7"></a></p>
</div>
<div>
<p class="ps629" align="center"><span class="ts106"><span dir="RTL" lang="AR-SA">وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps629" align="center"><span class="ts106"><span lang="TR"> </span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps630" align="right"><span class="ts2"><i><span lang="TR">Sızıntı, Aralık 1996</span></i></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps18"><span lang="TR"> </span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><a name="_ftn1"></a><span class="ts37"><u><sup><span lang="TR">[1]</span></sup></u></span><span class="ts14"><span lang="TR">     Necm sûresi, 53/10.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><span class="ts14"><span lang="TR"> </span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><a name="_ftn2"></a><span class="ts37"><u><sup><span lang="TR">[2]</span></sup></u></span><span class="ts14"><span lang="TR">     Necm sûresi, 53/17.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><span class="ts14"><span lang="TR"> </span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><a name="_ftn3"></a><span class="ts37"><u><sup><span lang="TR">[3]</span></sup></u></span><span class="ts14"><span lang="TR">     Buhârî,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">fedâilü’s-sahabe</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> 5,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">meğâzî</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> 83-84,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">merdâ</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> 19; Müslim,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">selâm</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> 46.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><span class="ts14"><span lang="TR"> </span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><a name="_ftn4"></a><span class="ts37"><u><sup><span lang="TR">[4]</span></sup></u></span><span class="ts14"><span lang="TR">     Ebû Nuaym,</span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR"> Delâilü’n-nübüvve</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> s.579; el-Beyhakî,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">el-İ’tikâd</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> s.314.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><span class="ts14"><span lang="TR"> </span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><a name="_ftn5"></a><span class="ts37"><u><sup><span lang="TR">[5]</span></sup></u></span><span class="ts14"><span lang="TR">     Ebû Nuaym,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">Hilyetü’l-evliyâ</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> 10/203; es-Sübkî,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">Tabakâtü’ş-Şâfiiyyeti’l-kübrâ</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> 6/61.</span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><span class="ts14"><span lang="TR"> </span></span></p>
</div>
<div>
<p class="ps558"><a name="_ftn6"></a><span class="ts37"><u><sup><span lang="TR">[6]</span></sup></u></span><span class="ts14"><span lang="TR">     Bediüzzaman,</span></span><span class="apple-converted-space"><span lang="TR"> </span></span><span class="ts228"><i><span lang="TR">Tarihçe-i Hayat</span></i></span><span class="ts14"><span lang="TR"> s.126 (İlk Hayatı).</span></span><a name="_ftn7"></a></p>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cam İçinde Yanıp Sönen Işık  &#8211; Mitokondri ve Kuasarlar &#8211;</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/cam-icinde-yanip-sonen-isik-mitokondri-ve-kuasarlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:13:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318317</guid>

					<description><![CDATA[Bediüzzaman Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’in her bir harfinin sonsuz bir hazinenin anahtarı olabileceğini ifade eder.Gerçekten Kur’ân âyetlerinin çeşitli cevherler, sırlı ve değerli mânâlar taşıdığı, zamanla daha iyi anlaşılmaktadır. Yine Üstad’ın ifadesiyle zaman ihtiyarladıkça Kur’ân gençleşmektedir. Diğer bir ifadeyle zamanın ve bilimlerin ilerlemesi ile anlaşılabilecek birçok âyet bulunmaktadır. Bunun için de kendi sahasında söz sahibi, aklı, ruhu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Bediüzzaman Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’in her bir harfinin sonsuz bir hazinenin anahtarı olabileceğini ifade eder.Gerçekten Kur’ân âyetlerinin çeşitli cevherler, sırlı ve değerli mânâlar taşıdığı, zamanla daha iyi anlaşılmaktadır. Yine Üstad’ın ifadesiyle <em>zaman ihtiyarladıkça Kur’ân gençleşmektedir.</em> Diğer bir ifadeyle zamanın ve bilimlerin ilerlemesi ile anlaşılabilecek birçok âyet bulunmaktadır. Bunun için de kendi sahasında söz sahibi, aklı, ruhu ve kalbi selim olan, iyi niyetli bilim insanlarına ihtiyaç vardır. Ancak Kur’ân’ın maddî manevî dertlere şifa olması için O’nu gelecek nesillere aktaracak solukların temiz olması gerekir. <em>Kirli borulardan temiz su akmayacağı gibi, helal haram demeden dikkatsiz yaşayan, yalan söyleyen, cahil ve zalim kimselerin Kur’ân’dan istifadeleri mümkün olmaz.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ön açıklamadan sonra başlıktaki konumuza dönelim. Sâd sûresinin 88. âyetinde, <em>“Onun (Kur’ân’ın) verdiği haberin doğruluğunu bir süre sonra siz de pek iyi öğrenirsiniz.”</em> buyurulur. Bir diğer âyet-i kerîmede ise <em>“Kur’ân nazil olduktan sonra gerçekleşecek âfâkî ve enfüsi olaylarla Kur’ân’ın gerçekliğinin ayan beyan ortaya çıkacağı” (Fussılet, 41/53) </em>buyurulur. Âyette geçen <em>fi’l-âfâki </em>kelimesi, uzaklarda görünen şeyin kenarı, <em>ufuklar</em> demektir. <em>Enfüsi</em> ise mikroâlemler, hücreler, organeller anlamında değerlendirilebilir. Diğer bir ifadeyle, Kur’ân nazil olduktan çok sonra ilmî keşiflerle gerek uzay gibi makro âlemlerde gerekse normoâlem ve mikroâlemler olarak, insan ve diğer canlıların vücudunda öyle keşifler ortaya çıkacak ki o zaman insanlık Kur’ân’dan yeni yeni mânâların ve gerçeklerin çıktığına şahit olacak. Mesela Kur’ân indiği zaman insanlık karadelik, kuasar, embriyonik gelişme, hücre, mitokondri, elektrik üretimi, nükleer enerji, antimadde, karanlık madde gibi konuları bilmiyordu. Bunları insanlık Kur’ân’dan asırlar sonra bilecek, nasibi olanlar da Kur’ân’da bir kelimede birçok hakikatin nasıl ifade edildiğine şahit olacaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kur’ân-ı Kerîm’in zamanla gençleşmesine verilebilecek çok sayıda örneklerden birisi, bir taraftan elektrik enerjisi ile aydınlatmaya işaret edilirken diğer taraftan hücre içindeki enerji kaynağı ile uzaydaki ışık saçan gök cisimleri arasındaki uygunluktur. Nûr sûresinin 35. âyeti konumuzla ilgili olarak son derece dikkat çekicidir: <em>“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde misbah (lâmba) bulunan mişkât (ışık saçan bir kaynak) gibidir. Misbah, sırça (cam) içindedir. Sırça (cam), inci gibi (parlayan) yıldız gibidir. Doğuda ve batıda bulunmayan mübarek bir ağacın yağından yakılır. Onun yağı, ona ateş değmese de kendi kendine ışık verir. Nur üzerine nurdur. Allah dilediğini nuruna hidayet eder (ulaştırır). Ve Allah, insanlara örnekler verir. Ve Allah, her şeyi en iyi bilendir.”</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Âyette geçen <em>“mişkât”</em> ve <em>“misbah”</em> kelimelerine dikkat edelim.<em> Mişkât</em> lügatlerde; <em>duvarda içinde kandil bulunan odacık, oyuk veya hücre</em> gibi mânâlara gelmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır, <em>misbah</em>’ın sabah kelimesiyle aynı kökten türediğini, <em>aydınlatan, ışıtan</em> anlamına geldiğini söyler ve elektrik lambasına (ampule) dikkat çeker. <em>Mişkât</em> kelimesi (ş-k-v) kökünden türemiştir ve <em>dikkat etmek, dikkat çekmek, yeni ve pencere</em> gibi anlamındadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Âyetin devamında <em>misbah</em>’ın cam içinde olduğu ve camın da <em>kevkeb’</em>e benzediği vurgulanır. Kevkeb<em>,</em> <em>ışığı yanıp sönen incimsi yıldız</em> manasındadır; bunun <em>sürekli olmayan, zaman zaman aktif olan ve sönen, doğrusal şekilde akmayan, alternatif akım</em> gibi mânâlara geldiği söylenebilir. Öyleyse Kur’ân’ın indiği zamanlarda en parlak cisim olarak güneş bilindiği hâlde, Nûr sûresindeki bu âyet-i kerîmede niçin Güneş anlamındaki <em>Sirâc</em> veya <em>Şems</em> kelimeleri değil de <em>nur</em> ve <em>kevkeb</em> kelimeleri tercih edilmiştir? Güneş ışığı (ziya) yakıcı <em>nur</em> ise soğuk ışıktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><strong>Neden Ziya Değil de Nur? Neden Güneş Değil de Kevkeb?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu soruya verilebilecek iki örnekten birisi <em>Kuasarlar</em>, diğeri de Mitokondrilerdeki elektron taşıma zinciridir.</p>
<ol>
<li><strong><em>Kuasarlar Kevkeb midir?</em></strong></li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">Kuasarlar kâinatın en parlak cisimleridir. Ortasında süper dev karadelik, etrafında bulut şeklinde birçok yıldız (kuasar) bulunan gök adalardır. Kuasarların en önemli özelliklerinden birisi karadeliğin yuttuğu gök cisimleriyle besleniyor olmalarıdır. <em>Eğer karadelik gök cisimlerini yutuyor ve onlarla besleniyorsa Güneş’ten iki milyon kat (hatta bazı kuasarlar 300-400 milyon kat) fazla enerjiyle uzaya radyasyon yayarlar.</em> Ancak dünyamıza uzak (<em>fi’l-âfâki</em>) olduğundan biz sıcaklığı değil, yanıp sönen gibi gözüken soğuk ışığı (nur) fark ederiz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir kuasar dünyadan 10-12 milyar ışık yılı mesafeden radyasyon saçmaktadır. Kuasardaki dev karadeliğin etrafındaki manyetik kuvvet <em>ikiz jet akımları</em> doğurur. Bu akımlara <em>aktif galaktik çekirdek (AGN)</em> denir. Kuasarların oluşması için, daha doğrusu ışık saçabilmesi için merkezdeki karadeliğin beslenmesi gerekir. Eğer beslenmezse <em>jet akımları</em> enerjisiz kalır ve yok olur. Karadelik yıllar sonra yeniden aktifleşir ve kozmik materyaller ile beslenmeye başlarsa kuasar da yeniden ışık saçmaya başlar. Bereketli zeytin ağacının batı veya doğuda kökü olmadığı gibi kuasarların da kökü yoktur ve bunlar kesik kesik, soğuk ışık saçar saçarlar. Güneşten milyonlarca kat yüksek enerji üreten merkezler olarak kuasarlar âfâktaki gerçeklik olarak Allah’ın nuruna küçük bir örnektir diyebiliriz.</p>
<ol start="2">
<li><strong>Mitokondri’nin Kevkeb’le İlgisi Nedir?</strong></li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">Dünya’nın enerji kaynağı Güneş olduğu gibi vücudumuzun enerji üretim yeri de mitokondrilerdir. Bir karaciğer hücresi ortalama 2500 ila 10000 adet mitokondri taşımaktadır. Çıplak gözle göremediğimiz 20 mikronluk bir hücre içine binlerce elektrik santralini sığdıran ilim, irade ve kudretin karşısında hayran olmamak mümkün mü?</p>
<p style="font-weight: 400;">Mitokondriler çok ilginç ve fonksiyonel organellerdir. İç ve dış zarları, zarlar arası (çevre &#8211;<em>periferal</em>-) bölge ve <em>matrix</em>denilen çekirdek kısmı olmak üzere dört kısımdan yapılmıştır. İç zar matrix’e doğru girintiler <em>(krista)</em> yapar. Buralarda oksijen ile protonların (H<sup>+</sup>) birleşmesini sağlayan elektron nakleden proteinlerle ATP <em>(adenozin trifosfat)</em> şeklinde kimyevî enerji paketi üreten <em>ATP sentetaz</em> enzimi bulunmaktadır. Hücreye alınan glikoz (şeker) tanecikleri hücrede bir dizi ardışık reaksiyonla parçalanır ve bu esnada açığa çıkan enerji sayesinde, çoğu mitokondri içinde kullanılmak üzere glikoz molekülü başına 30-40 civarında ATP molekülü sentez edilir. ATP sentezi için gerekli 7,3 kcal/mol’den küçük enerji salınımları ise bedenin 37 <sup>0</sup>C’lik ısısını sağlar. ATP sentezi esnasında önce glikoz kaynaklı protonlar (H<sup>+</sup>) mitokondrinin zarlar arası boşluğunda birikir. Matrixe göre dış kısım daha pozitif hâle gelir. Bu dıştan içe doğru bir proton akımına yol açar. Bir miktar H<sup>+</sup> akışı ile ATP sentetaz enziminin uç kısmı gemi pervanesi gibi rotasyon yapmaya başlar ve <em>ADP + Pi (Fosfat grubu) → ATP</em> reaksiyonunu hızlandırır. Protonların akışı azalınca ATP sentetaz eski hâline döner. Böylece ihtiyaç durumuna göre kesik kesik, yani incimsi yıldızın göz kırpıştırması (Kevkeb) gibi enerji üretimi söz konusu olur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Karaciğerimizde şeker moleküllerinin depolanıp zaman zaman nabız şeklinde, ihtiyaç durumuna göre kanımıza salınması veya tiroid, cinsiyet ve büyüme hormonları gibi birçok hormonun salınımının kontrolü için inşa edilmiş geri besleme <em>(feedback)</em> sistemlerini de mikro dünyadaki göz kırpıştıran incimsi yıldızlara (Kevkeb) benzetebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Yıldırım, S. (2013). <em>Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali</em>, Define Yayınları.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nursî, B. S. (2019). <em>Barla Lâhikası.</em> Süreyya Yayınları.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nursî, B. S. (2019). <em>Mektubat.</em> Süreyya Yayınları.</p>
<p style="font-weight: 400;">
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sâdık, Sıdk ve Sadakat</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/sadik-sidk-ve-sadakat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:12:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318315</guid>

					<description><![CDATA[“Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış mânâlarına gelen sıdk; hak yolcusunun hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre plânlaması, sadâkatin emin bir temsilcisi olması demektir.”1 Diğer bir tabirle, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası hâline getirip, şahsî hayatından insanlarla olan muamelesine, oradan mizahlarına kadar tutarlı olma demektir. Dolayısıyla tutarlı insana sâdık [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">“<em>D</em><em>oğru düşünce, doğru söz, doğru davranış mânâlarına gelen sıdk; hak yolcusunun hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre plânlaması, sadâkatin emin bir temsilcisi olması demektir</em>.<em>”</em><sup>1</sup> Diğer bir tabirle, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası hâline getirip, şahsî hayatından insanlarla olan muamelesine, oradan mizahlarına kadar tutarlı olma demektir. Dolayısıyla tutarlı insana sâdık denir. Özü, sözü bir olmak, “olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak” demektir. Bir söylediği bir söylediğini tutmayana tutarsız denir. Sâdıktır ki, hakikat ne ise onu söyler. Asla hilâf-i vâki beyanda bulunmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sahabeden Kâ’b b. Mâlik, Akabe’de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bey’at etmiş (söz vermiş), Bedir dışındaki bütün gazalara katılmış; kılıcı kadar sözü keskin bir insandı. Fakat, her türlü imkâna sahip olduğu ve bir özrü de olmadığı halde Tebük seferine katılmamıştı. İşte, bu sahabînin yaşadığı duygu ve düşünceler, konumuz olan sıdk meselesine çok güzel bir misaldir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceleri bir sefere gideceği zaman asıl hedefi söylemezdi. Ancak, bu gazve sıcak bir mevsimde, uzak bir yere yapılacaktı ve güçlü bir düşmanla karşılaşılacağı için de hedef söylenmişti. Ayrıca Müslümanların sayısı çok fazlaydı. Gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet nâzil olmadıkça, kimse fark etmezdi. Dahası, meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin arandığı sıcak bir zaman dilimiydi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kâ’b b. Mâlik, diyor ki, <em>“Ben de bunlara pek düşkündüm ve bu yüzden biraz ağırdan aldım. Ancak Allah Resûlü orduyla beraber yola çıktı. Ben nasıl olsa onlara yetişirim derken savaş olmaksızın anlaşma sağlandığı için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ordusu dönüyordu. O zaman keşke vaktinde yola çıksaydım dedim ama iş işten geçmişti.” </em></p>
<p style="font-weight: 400;">Kâ’b b. Mâlik, bu arada, <em>“Ne söylesem de O’nun tarafından cezalandırılmaktan kurtulsam?”</em> diye bahaneler düşünmeye başlar. Ayrıca düşüncelerine değer verdiği kimselerin fikirlerine de müracaat eder. Fakat daha sonra yalana başvurmak yerine her şeyi dosdoğru söylemeye karar verir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldikten sonra onun huzura çıkınca; “<em>Niçin savaşa katılmadın? Sen Akabe’de bîat edip bana söz vermemiş miydin; hem sefer için binek hayvanı satın almamış mıydın?”</em> diye sordu. O da: <em>“Ey Allah’ın Resûlü! Şu anda senin yanında değil de başka birinin yanında olsaydım, inandırıcı mazeretler ileri sürebilirdim. Çünkü, insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat, yemin ederim ki, bugün sana yalan söylesem bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Ama ben her şeye rağmen doğruyu söyleyip neticeyi Allah’tan bekleyeceğim. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman bu kadar kuvvetli ve zengin de olamamıştım!..”</em><sup>2 </sup>dedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onun bu itirafı üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), <em>“İşte bu doğru söyledi”</em> dedi ve sonra da <em>“Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!”</em> dedi. Sonuç olarak onun pişmanlığı ve neticesinde yaptığı tövbeye karşılık Cenâb-ı Hak, elli gün sonra hakkında Tövbe sûresinin 118’inci âyetini indirdi ve affedildiğini bildirdi. Bu haber kendisine gelince de <em>“Yâ Resûlallah! Cenâb-ı Hak beni doğruluğumdan dolayı kurtardı. Tövbemin gereği olarak, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim</em>.”<sup>3</sup> dedi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, sözünde durmanın adı sıdktır ve sözünde durana sâdık denir. Kur’ân’dan bir âyet okuduğumuz zaman <em>“Sadakallâhu’l-Azîm”</em> deriz. Çünkü Allah sâdıktır. Dolayısıyla Allah’ın isimlerinden biri de <em>es-Sâdık</em>’tır. Yani, mutlak ve mükemmel doğru. Eşsiz ve benzersiz dürüst. Sözü, işi ve vaadi hep doğru ve en doğru olan demektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca sadakat, insanın ezelde Allah’la yaptığı mukavelenin gereklerine uygun yaşamasıdır. “<em>Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlüllah</em>” diyen bir mümin, o andan itibaren Allah’a söz vermiş ve O’nunla bir sözleşme imzalamış demektir. İşte sadakat, verilen bu sözü yerine getirebilmek, yapılan sözleşmeyi bozmamaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Arapça dil felsefesine göre <em>“sıdk”</em> kelimesinin asıl anlamı, <em>“güçlü, sert, katılık ve metin olma”</em><sup>4</sup> demektir. Dolayısıyla doğru sözlülüğe sıdk denmesi, yalanın zâ&#8217;fiyeti karşısında doğruluğun güçlü olmasındandır. Zira, doğru söz sahibini güçlendirdiği gibi doğruluk, sözü de güçlendirir. Yalan söz ise sözün sahibini zayıflatır ve hatta manen öldürür. Dolayısıyla bir söz ne kadar doğru ve hakikatse o kadar güçlüdür ve sahibini güvenilir kılar. Bu yüzden sözün söylenen üzerindeki tesiri, doğruluğuyla doğru orantılıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kur’ân’da “Sâdık” İsmi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Kur’ân’da 155 civarında “<em>sıdk”</em> kökünden türemiş kelime bulunmaktadır. Bunlardan 60 tanesi <em>“sâdikûn”</em> veya <em>“sâdikîn”</em><sup>5</sup>şeklindedir. Sadece bir âyette Allah’a nispetle <em>“Sâdık”</em> ismi geçer. <em>“Ve innâ lesâdikûn (Hiç şüphesiz Biz sözümüzde sâdıkız)”</em> (En’âm, 6/146). “<em>Biz sâdıkız</em>” cümlesinin <em>cemi</em> (çoğul) formda gelmesine <em>azamet cemisi</em> denir. Vahid ve Ehad olan Allah şöyle demektedir: <em>Biz sözümüzün sâdık olduğunu gösterirken istihdam ettiğimiz vasıta, vesile ve elçiler de sâdıktır, doğrudur.</em> Yani, <em>“Biz sâdıkız.”</em> demek, Allah’ın tüm vahiy sistemi, ilahî düzeni, melekleri, kâinata koyduğu nizam O’nun sözünde ve vaadinde sâdık olduğu anlamına gelir. Sadakat yalnızca ferdî değil, sistematik bir ilkedir. Bu âyetteki <em>cemi</em> ifade, bizlere şunu öğretir: Sadakat; niyetten öte, bir karakter, bir sistem, bir nizam meselesidir. Tıpkı Allah’ın sadakati gibi, kulun sadakati de niyetinde olmalı. Sözüne ve ameline yansımalı. Çevresine güven aşılamalı.</p>
<p style="font-weight: 400;">En’âm sûresi 146’daki bu âyet, tüm insanlığa bir mesajdır: Allah, vaadinde sâdıktır. Allah, uyarısında sâdıktır. Allah, hesabında sâdıktır. Ve Allah, kuluna sâdıktır. Bizden istediği şey de O’nun sadakatine sadakatle karşılık vermektir. Sâdık bir kul olmak, sâdıklarla beraber olmaktır. Ben sâdıkım başkası beni ilgilendirmez deyip kenara çekilmemek; tıpkı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi sâdıkları bulmak ve onlarla kolektif hareket etmektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca Hak dostları, Allah’a (celle celâluhu) yalvarıp yakarışlarda, <em>-sıdk ölçüsünde edâ edildiği zaman-</em> yapılan duanın rahmet arşına ulaşacağını ve hüsn-ü kabûl göreceğini ifade etmişlerdir. Bu mevzuda Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle der: <em>“… sıdk, âdeta İsm-i A’zam iksiri gibi tesir eder. Bâyezid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i A’zam’ı soranlara: “Siz, Allah’ın isimleri içinde ism-i asgar (küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A’zam’ı göstereyim” der ve ilâve eder: “Bence İsm-i A’zam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadâkatle hangi isim okunsa, o İsm-i A’zam olur. Evet, Hz. Âdem&#8217;in alnında tevbe nurunu parlatan sıdktır. Dünyanın tûfana gömüldüğü bir dönemde, Tûfan Peygamberi’ne sefîne-i necât veren sıdktır. Alevler içinde Hz. Halîl’i ‘berd ü selâm’a ulaştıran gene sıdktır.”</em><sup>6</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Allah sâdıktır, insan da O’na karşı sâdık olmalıdır. Fakat insan ile Allah’ın sadakati arasında <em>“Allah”</em> kadar fark vardır. İnsan hiçbir zaman, O’nun kadar sonsuz, mutlak, mükemmel ve eşsiz-benzersiz bir sadakat ortaya koyamaz. Demek ki sıdk ve sadakatte mükemmellik Allah’a mahsustur. Çünkü mutlak sâdık olabilmek için her şeyi mahrûtî olarak görecek, önüyle arkasıyla bilecek mutlak ve sonsuz bilgi gerekir. Sabahtan akşama hüküm veren insanın her hükmünde doğru olması her sözünde haklı çıkması mümkün değildir. Ancak niyetinin sâdık olmasıyla insan hatalarından korunabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Son olarak şu misalle bitirelim: Malumunuz Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) etraftaki hükümdarlara elçiler gönderiyordu. Bu elçilerden biri de Roma imparatoru Hirakl’e (Hiraklius) gitmişti. Hirakl, mektubu okuduktan sonra o sırada Şam bölgesinde bulunan Ebû Süfyan’ı çağırttı ve kendisine gelen elçinin davetiyle ilgili sorduğu sorulara cevap vermesini istedi. Bu sorular şöyleydi:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– O’na daha ziyade ittibâ edenler, zenginler mi fakirler mi?</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– Fakirler.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– Hiç O’na inananlardan dönenler oldu mu?</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– Şimdiye kadar hayır.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– Artıyorlar mı eksiliyorlar mı?</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– Hayatında hiç yalan söylediğini duydunuz mu?</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>– Hayır, O’nu hiçbirimiz yalan söylerken duymadık.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Ve işte Ebû Süfyan’dan aldığı bu cevaplar karşısında kendini tutamayan Hirakl, şöyle dedi: Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allah’a karşı yalan söylemesi düşünülemez.<sup>7</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Sadece konuyla alâkalı yönünü ele aldığımız bu hâdisede, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğruluğuna iki delil vardır. Birincisi, Bizans İmparatoru Hirakl’dir ki yukarıda kaydettiğimiz sözü söylemiştir. İkincisi ise o gün için henüz İslâm’la şereflenmemiş Ebû Süfyan’ın verdiği cevaptır ki o da Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğruluğunu tasdik etmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, doğruluk, peygamberlik davasının mihveri olduğu gibi onun yolunun temsilcileri de bu mihverin gölgesine sığınmalıdır. Zira Peygamber yolu ancak doğruluk yörüngesi üzerinde hareket edenlerce temsil edilebilir. Kur’ân, geçmiş peygamberlerin büyüklüğünü anlatırken, bize onların bu vasıflarından söz eder ki mesela; <em>“Kitap’ta İbrahim’i de an. Çünkü o dosdoğru (sıddîk) bir nebiydi”</em> (Meryem, 19/41). Bir diğer misal ise Hz. Yusuf’a (aleyhisselâm) dairdir. Kur’ân’da hapishane arkadaşının ona olan hitabı, <em>“Ey özü sözü doğru Yusuf!”</em> (Yusuf, 12/46) şeklinde beyan buyrulur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben, <em>“Habîb-i Zîşânım! Emrolunduğun çerçeve ve daire içinde hep istikamette (dosdoğru) ol!”</em> (Hûd, 11/112) beyân-ı Sübhânîsi bizim için de geçerlidir. Dolayısıyla, istikametin ölçüsü Efendimiz’in ve ashabının yoludur.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;"><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/sidk">https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/sidk</a> <em>erişim tarihi: 3.02.2026.</em></li>
<li style="font-weight: 400;"><a href="https://herkul.org/kirik-testi/dogrulugumla-kurtuldum/">https://herkul.org/kirik-testi/dogrulugumla-kurtuldum/</a> <em>erişim tarihi: 4.02.2026.</em></li>
<li style="font-weight: 400;"><a href="https://herkul.org/kirik-testi/dogrulugumla-kurtuldum/">https://herkul.org/kirik-testi/dogrulugumla-kurtuldum/</a> <em>erişim tarihi: 4.02.2026.</em></li>
<li style="font-weight: 400;"><a href="https://www.islamveihsan.com/sidk-ne-demektir.html">https://www.islamveihsan.com/sidk-ne-demektir.html</a> <em>erişim tarihi: 5.02.2026.</em></li>
<li style="font-weight: 400;"><a href="https://kurankelimeleri.com/wp-content/uploads/2022/07/ekitap-kelime-kokleri.pdf">https://kurankelimeleri.com/wp-content/uploads/2022/07/ekitap-kelime-kokleri.pdf</a> <em>erişim tarihi: 6.02.2026.</em></li>
<li style="font-weight: 400;"><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kirik-testi-1/evrad-u-ezkar">https://fgulen.com/tr/eserleri/kirik-testi-1/evrad-u-ezkar</a> <em>erişim tarihi: 6.02.2026.</em></li>
<li style="font-weight: 400;">Buhârî, <em>bed’ü’l-vahy</em> 6; Müslim, <em>cihad</em> 74.</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Denizde Esen Rüzgârlar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/denizde-esen-ruzgarlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:10:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318313</guid>

					<description><![CDATA[İmkânın varken gönüllerde bir niyet cömertliği yaşa ki ardından helalliği bir kelebek kanadında koskoca dağlar söylesin bir söze yaslanır gibi konuş ufuklarla kıskansın indir yalnızlık resimlerini göz bebeklerin yeter bırak çocuklar özgür yaşasın dokunmadığın bir hayat kalmasın deniz aşırı ülkelerde bile senin şarkını lehçesiz diller söylesin öyle ki en güzel sabahlar gönlünce serinlesin Denizden esen [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İmkânın varken gönüllerde<br />
bir niyet cömertliği yaşa ki<br />
ardından helalliği<br />
bir kelebek kanadında<br />
koskoca dağlar söylesin</p>
<p>bir söze yaslanır gibi<br />
konuş ufuklarla kıskansın<br />
indir yalnızlık resimlerini<br />
göz bebeklerin yeter<br />
bırak çocuklar özgür yaşasın</p>
<p>dokunmadığın bir hayat<br />
kalmasın deniz aşırı<br />
ülkelerde bile senin şarkını<br />
lehçesiz diller söylesin<br />
öyle ki en güzel sabahlar<br />
gönlünce serinlesin</p>
<p>Denizden esen rüzgârlar tertemiz ve pırıl pırıl eserler. Hiçbir yere uğramadan geldiklerinden, tamamen kendi ruhlarındaki temizliği insanın ilk yaratılışındaki tertemiz ruhuna üflerler. Suratınıza değen her temasta, her şeyden arınmış bir şekilde gelen o güzelliği hissedersiniz.<br />
İşte insanın hayat boyu aradığı sadelik ve olmak istediği mutluluk budur. Çünkü bunun ötesinde bambaşka bir insan ortaya çıkıyor. Kendinden habersiz, ne aradığını bilmeyen; her aradığı sadelikte daha da bulanık bir dünya bulan bir insan ortaya çıkıyor ki bu insanın mutlu olmasını bırakın, hafakanlar geçirmemesi mümkün değildir. İşte böylesi bir hayatın içinde insanın arada bir deniz kenarına gidip o rüzgârın yüzüne değdiğini hissetmesi gerekir. Ötelerden gelen bu havayı içine kadar çekmesi elzemdir.<br />
Hayatımızda da böyle deniz rüzgârı gibi insanlar vardır. Onlar bizim her zaman oksijenimiz, nefesimiz olmuşlardır. Onlar bizi Allah’a götüren bizi Cenâb-ı Allah’a yaklaştıran, bize ilk yaratılışımızdaki sadeliği fısıldayan, cennetleri gönlümüze taşıyan ve hayatımızı cennetleştiren, ölmeden önce ölümü öldüren sade ve temiz insanlardır. Bu insanlar sade yaşarlar kalp kırmazlar. Bu insanlar elindeki varlıklarıyla veya yokluklarıyla hiç kimsenin hayatında herhangi bir rahatsızlığa meydan vermezler, hiçbir şekilde gıpta damarını tahrik etmezler, kullardan bir kul olarak yaşar ve her zaman insanların hayatında aradıkları sadeliği onlarda bulmaları için bir fırsat olurlar, bir adacık olurlar, bir çöldeki bir vaha olurlar.<br />
Etrafınıza bakın, öldükten sonra iyi anılan ve hayat boyu unutulmayan bu güzel insanlara bir bakın. Onların vasfı ne sabahlara kadar namaz kılmaları ve akşamlara kadar oruç tutmaları ne de herhangi bir başka şeydir. Bunlar bu yaptıkları çok güzel ibadetlerden kendi gönüllerine iyilik damıtırlar; Allah’a giden o yolun güzelliğini hayatlarında bir hâl insanı olarak aksettirirler ve vardıkları yer itibarıyla da nice insanların o güzel ibadetlere, sonuç olarak da Allah’a varmasına vesile olurlar. Demek ki mesele sadelikten, mesele kalp insanı olmaktan, mesele kalp kırmamaktan geçiyor. İşte denizden esen meltemlere ben ne zaman uğrasam bunu anlarım. Onların hiçbir yere uğramadan gelişleri, tertemiz bir dünyadan sade bir şekilde gelişleri bana hep bunu anlatır. Tertemiz ve oksijen doludur. Keşke böyle olabilsek; hep bunu arzuluyoruz. Yunus’ta bunu okuyor, Mevlânâ’da bunu buluyoruz. Hangi şaire uğrarsak uğrayalım, hepsinde insanlık adına bulduğumuz bir soluk hepimizin adeta kalbini hızlandırıyor. Adeta hepimize nefes oluyor.<br />
Şimdi bir deniz kenarına götürmemiz gereken nefeslendirmemiz gereken bu kadar çok insan olduğunu düşünürsek ne kadar çok sade kalmamız ve bu dünyadan ne kadar çok arınmamız ve ötelere ne kadar çok hazır olmamız gerektiği de zannediyorum aşikârdır. Şairlerin sadelikteki derinlik diline her zaman vurulmuşumdur. Bazen bir sözde büyük bir mânâyı kastederler; bir sarı çiçek ile konuşmaları bana bunu anlatır. Sarı bir çiçeğe kendisini bilip bilmediğini soran Yunus, “Sen Yunus değil misin?” cevabını alır. Bu kâinattaki birlik adına, tevhit adına, güzellik adına ne mükemmel bir konuşmadır. Bütün kâinatın aynı dili söylediğini de; “Sizde ölüm var mıdır?”, “Ölümsüz yer var mıdır?” söyleşisinde çok net bir şekilde anlarız. İşte böylesine kâinatın içerisinde onlarla zikrini birlemiş, duasını birlemiş, gönlünü birlemiş, bütün kâinat o Zatı zikrederken ben geride kalmayayım diyebilmiş sade kullara ve sadeliği içerisinde derinleşen kullara ne kadar da çok ihtiyaç var. Ve bu yönüyle bizlerin kapısını çalan en büyük mânâ sadeliktir. İşte şu denizden esen meltemlerin arada da yüzümüze rahmet damlaları getirdiğini düşünürsek aslında sadeliğin içerisinde Cenâb-ı Allah’ın nice lütufları nice rahmeti bize nasip ettiğini de görürüz.<br />
O rüzgârlar gibi esmek için büyük bir okyanus gibi olmak lazım. Sonuçta rüzgârlar da büyük bir okyanustan esiyor. İşte o aradığımız okyanus, Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönlüdür; o gönül içerisinde nice şairler, nice dervişler, nice evliyâ, nice asfiyâ büyük bir sadeliği bulmuş, bu sadelik içinde de mükemmelliğe yol aramışlar ve en mükemmel insan olan o zâtın kapısında el pençe divan durarak hangi kapıda beklenmesi gerektiğini göstermişlerdir. O kapıda duranlar o kapının hırkasını giyerler, onlar da bir elçi olurlar onlar da o elçiliği başkalarına anlatırlar. İşte güneşin yanında duran kendi mumuna bir ışık buluyor, kendi kalbine bir şuâ buluyor ve taşıyor.<br />
Gelin denizden esen rüzgârlardan olalım; başka yerlere uğrayanlardan değil de kendi gönlümüzde kendi okyanusumuzda “Allah bizi insan eyleye.” diyen Alvarlı Efe Hazretlerinin derinliğini, sadeliğini bir kere daha gönlümüzde hissedelim. Yaşadığımız yerlerde ne kadar da güzel örnekler vardır. Gönlünü kâinattaki hiçbir şeyden dolayı darlamayan, Allah’ın rahmetinin genişliğinde kendini bulan o kadar güzel insanlar gördüm ki hayatım boyunca anlatamam.<br />
Öğretmenlik hayatımda çok kıymetli insanlar tanıdım. İzi derin nice insan vardı ki hayatı gerçekten yaşanması gereken şekilde yaşayarak etrafına örnek oluyorlardı. Okulumuzda sade ve sessiz bir Murat öğretmen vardı; hangi arkadaşın bir ihtiyacı olsa bir anda Hızır gibi yanında oluverirdi.<br />
Bir gün öğretmenler odasında otururken yine okulumuz öğretmenlerinden Ali Bey, gece saat üç civarı dolmuşların çalışıp çalışmadığını sormuştu. Biz de kendisine, o saatte dolmuşların işlemediğini, taksi tutması gerektiğini söylemiştik. Sonrasını Ali Hoca bize şöyle anlatıyordu:<br />
Ben o gün okuldan ayrılırken Murat Bey geldi ve bana, “Ali Hocam, ben gece saat üçte kapıda hazır olurum, sizi terminale ben götürürüm inşallah.” dedi. Meğer Murat Hoca, oradan geçerken Ali Bey’in arabaya ihtiyacı olduğunu duymuş ve sessiz sedasız bunu kendisine vazife edinmişti. Elbette bu, Ali Hoca’nın gönlünü fethetmeye yetmişti. Hangi öğrenciye sorsam Murat hocamla böyle güzel bir hatırası vardı.<br />
Yine bir gün okul kantininde Murat Hoca’nın bahsi geçmişti. Kantincimiz, birden heyecanlanmış, “Ah, Murat hocam bir başkadır!” demişti. Okuldaki herkesle iyilik adına bir anısı bulunması ne kadar güzeldi. Şimdi hatırda ne okulda verdiğimiz konferanslar ne de anlattığımız onca ders kaldı. Zihinlerde, bütün sadeliğiyle Murat hocam gibi güzel öğretmenler kaldı.<br />
Peki Murat Hoca bu sadeliği, bu güzelliği nasıl yaşatıyordu? İşte bunu biz her zaman kendimize sormalıyız. Denizden esen meltemler, Murat hocalar her zaman yanımızdalar. Sadece fark etmemiz lazım. Onun gibiler, nerede ne zaman olunması gerektiğini çok iyi bilen insanlardı.<br />
Bu güzel öğretmenler denizden esen meltemler gibi sade davranışlarıyla gönüllere kadim bir sevgi mührü basıyorlardı. Ne zaman denizden esen o güzel rüzgârlara uğrasam aklıma hep böyle sarsılmaz iradeler, tertemiz gönüller, o güzel öğretmenler gelir. Ve Allah’a hamd ederim böyle güzel yol arkadaşları nasip ettiği için.</p>
<p>öfkende bile sevgini<br />
saramıyorsan saklanamazsın<br />
sana da çatarlar böyledir<br />
ne zaman bellidir ne mekân<br />
yarım kalmış hikâyedir<br />
içinde yar olmayan</p>
<p>yağdıkça kendi içine<br />
gökkuşağının ellerinden tut<br />
yed-i beyzalar senin rengine<br />
boyansın tüm yüzlerde<br />
seni sorsun tek nefes<br />
yollarda yorulan umut</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zor Dönemlerde İlim, Eğitim ve Tıp</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/03/01/zor-donemlerde-ilim-egitim-ve-tip/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 15:08:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318311</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı’da 17. yüzyıldan itibaren bilim ve teknolojide gözlenen yavaşlama, tıp alanında da kendini göstermişti. 19. yüzyıla gelindiğinde tıp eğitimi bakımından durum pek iç açıcı değildi. Batı’da asırlarca eserleri ders kitabı olarak okutulan İbn-i Sînâ’lar ve onların ekolünü temsil eden hekimler gitmiş; Fatih ve Kanûnî iktidarlarında parlak dönemlerini yaşayan tıp medreseleri fonksiyonlarını kaybetmiş, hatta bir kısmı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Osmanlı’da 17. yüzyıldan itibaren bilim ve teknolojide gözlenen yavaşlama, tıp alanında da kendini göstermişti. 19. yüzyıla gelindiğinde tıp eğitimi bakımından durum pek iç açıcı değildi. Batı’da asırlarca eserleri ders kitabı olarak okutulan İbn-i Sînâ’lar ve onların ekolünü temsil eden hekimler gitmiş; Fatih ve Kanûnî iktidarlarında parlak dönemlerini yaşayan tıp medreseleri fonksiyonlarını kaybetmiş, hatta bir kısmı kapanmıştı. Tıp eğitimindeki bu kesinti sebebiyle Batı’daki gelişmeleri takip edecek iyi yetişmiş hekim sayısı yok denecek kadar azalmıştı. Sahte hekimler ortaya çıkmış ve bunlar sadece insan sağlığını tehlikeye atmakla kalmamış hatta ölümlere bile yol açmışlardı. Birçok ferman ve kanunlar çıkarılmasına rağmen sahte doktorluğun önü alınamıyordu.<sup>1</sup> Bu dönemde hekimbaşı Mustafa Behcet Efendi’nin gayreti ve Sultan II. Mahmut’un da tasdiki ile 14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Osmanlı’daki ilk Batılı anlamdaki tıp mektebi <em>“Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire”</em> kuruldu.<sup>2</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Yeni kurulan Tıbbiyede yabancı hocalar da ders veriyorlardı. Batılılarla tıp alanındaki karşılıklı temaslar 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı sırasında İngiliz ve Fransız doktorların İstanbul’a gelmesiyle daha ileri bir seviyeye yükseldi. Bu dönemde savaşta karşılaşılan zor vakaların tedavisi ile ilgili, İngiliz ve Fransız doktorlarla vaka toplantıları yapılmaya başlandı. Ayrıca, ilk tıp cemiyeti de bu yıllarda kurulmuştur.<sup>2</sup> Diğer önemli bir gelişme ise savaş yıllarında İstanbul Selimiye Kışlası’nda yaralı askerlerin bakımı için hizmet veren Florence Nightingale’in çabalarıdır. Nightingale, Selimiye kışlasında yaralı asker bakımında, özellikle hijyen kurallarına uyulması ile ölüm oranlarının belirgin bir biçimde azaldığını göstermiştir. İstanbul’da kazandığı bu tecrübeyle Nightingale, 1860 yılında Londra’da ilk modern hemşirelik okulunu kurdu.<sup>3</sup></p>
<ol start="3">
<li style="font-weight: 400;">Dünya Savaşı’yla Osmanlı’da tıp eğitiminde bir kırılma noktası ve yeni bir kesinti yaşandı. Savaş başladığında Darülfünun Tıp Fakültesinin askerî <em>(Tıbbiye-i Şâhâne)</em> ve sivil <em>(Tıbbiye-i Mülkiye)</em> talebeleri Haydarpaşa’da aynı binada eğitim görüyorlardı.<sup>4</sup> 1914 Ağustos’unda seferberlik ilanıyla, tıp öğrencilerinin hepsi ordulara sevk edildi. 1915 yılında Tıbbiye tatil edilerek 1894 ve sonrasında doğanlar direkt birliklere gönderilirken, 3., 4. ve 5. sınıf öğrencilerle Şam Tıbbiyesi, eczacılık ve dişçilik öğrencileri Beykoz, Çanakkale, Beylerbeyi ve Yeşilköy gibi farklı hastanelere dağıtılmıştı. Tıbbiyeden askere alınan askerî veya sivil son sınıf öğrencileri zabit vekili, 3. ve 4. sınıf öğrencileri başçavuş muavini, 1. ve 2. sınıf öğrencileri ise çavuş rütbesiyle subay adayı olmuşlardı.<sup>5</sup></li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">Savaşla birlikte Tıbbiye bir harp hastanesine dönüştürülmüş ve öğrencilerin çoğu cephelere, talimgâhlara sevk edildikleri için stajlar iptal edilmişti. Hocaların ve öğrencilerin askere alınmasıyla 1915’te eğitim hiç başlamamış; fakülte kapalı kalmış ve <em>mecrûhin (yaralılar) hastanesi</em> hâline gelmişti. Çanakkale Savaşı sonrasında bir yıllık mecburi ayrılığın ardından 4 Mart 1916’da yeniden eğitime başlanmıştı. Sağ kalan öğrencilerin bir bölümü okullarına dönmüş ancak büyük bir bölümü maalesef cephelerde kalmıştı. Bu yüzden yeni talebelere ihtiyaç vardı. Ancak 1900 doğumlular da askere alınıp talimgâhlara sevk edildiğinden üniversite çağında çok az genç insan kalmıştı.<sup>5,6</sup> Bu zorluğu aşmak için Tıp Fakültesine girişte aranan lise mezunu olma şartı Bakanlar Kurulu kararıyla kaldırılmış ve eğitime ara vermeden devam edilmesi kararı alınmıştı.<sup>6 </sup>İngiliz işgali sırasında Tıbbiye öğrencileri, 14 Mart 1919’da Tıbbiye binasının kuleleri arasına Türk bayrağı asarak işgale karşı tepkilerini ortaya koydular; bu anlamlı duruş, ilerleyen yıllarda 14 Mart’ın Tıp Bayramı olarak benimsenmesine zemin hazırladı.<sup>7</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Bazı kaynaklarda, bütün öğrencilerin cephede şehit olması sebebiyle Tıbbiyenin 1921 yılında mezun veremediği ifade edilir.<sup>8</sup> Mazhar Osman tarafından yayımlanan bir çalışmada, Osmanlı ordusunda 1914-1917 yılları arasında 215 sağlık subayının şehit olduğu bildirilmektedir. Diğer bir kaynakta ise cephelerde sağlık hizmeti veren 765 tıp öğrencisinden 346’sının şehit düştüğü belirtilmektedir.<sup>9</sup> Tıp tarihi araştırmalarına göre, hekimlerin I. Dünya Savaşı’ndaki ölüm sebeplerinin büyük ölçüde bulaşıcı hastalıklar, bilhassa tifüs olduğu; savaş esnasında ölümün ise daha nadir vuku bulduğu kaydedilmiştir.<sup>10</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Çanakkale Savaşı ile ilgili resmi kayıtlarda 8 doktorun şehit olduğu belirtilirken maalesef cepheye gittikleri bilinen Tıbbiye öğrencileri için herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Bazı araştırmacılar ise bütün öğrencilerin şehit olmasının mümkün olmadığını, 1921’de bile bazı mezunların olduğunu ifade ederler.<sup>9</sup> Bunlara göre mezun verilmeyen yıl 1921 değil, 1915’tir. Neticede Tıbbiye 1921’de bazı mezunlar vermiş olabilir, ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek, öğrencilerin çoğunun savaş şartlarında, cephede veya hastalık sebebiyle kaybedilmiş olduğudur. Bu durumun tesirleri sonraki yıllarda kendini göstermiştir. 1923 yılında bütün ülkede sadece 554 hekim, 60 eczacı, 130 hemşire, 560 sağlık memuru ve 136 ebe bulunmaktadır. Hekim başına düşen nüfus yaklaşık 30.000 civarındadır. Bu dönemde sahte hekimler yeniden türemiş, kanunlarla bunun önü alınmaya çalışılmış ve yeni tıp fakülteleri kurulmuştur. Bütün bunlara rağmen 1940’ta hekim sayısı ancak 1500’e ulaşabilmiştir.<sup>11</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Tevbe sûresi 122. âyetiyle alâkalı kendisine yöneltilen bir soru üzerine öncelikle Çanakkale savaşına katılan talebeleri, ülkenin yok olma tehlikesi karşısında cepheye koşmalarını ve yaptıkları fedakarlığın büyüklüğünü anlatıp, kadir kıymetlerini takdir ediyor. Ancak sonrasında bu durumun ileriki yıllarda büyük bir boşluk oluşturduğunu ifade ediyor. Âyet-i kerimede, <em>“Müminlerin hepsinin birden sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan büyük kısmı cihada koşarken, birtakım da dinde derinleşip sağlam bilgi sahibi olmak için çalışmalı ve cihada çıkanlar dönüp geldiklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle- onları inzâr edip uyarmalıdırlar ki, aksi hâlde muhtemel tehlikelerden korunmuş olsunlar.”</em> buyrulmaktadır. Hocaefendi, âyeti yorumlarken, din eğitimi dışında, bu yaklaşımın diğer ilim dalları için de geçerli olduğunu vurgulayarak şöyle devam ediyor: <em>“Müminler cihad ederken dahi arkada bir zümre kalmalı ve dini öğrenmelidir ki diğerleri dönünce de onlara dini öğretsinler. Cihad farz-ı ayn olduğu zaman bile, sizin ilim ve kültür yuvalarınızın kapıları sonuna kadar açık olmalıdır. Eğer her tarafı düşmanın sardığı o devrede, ilim irfan yuvaları kapatılır ve herkes cepheye gönderilirse maddî mücahede kazanılsa bile ilim ve kültür adına çok şey kaybedilmiş olur. Onun için İslâm, böyle fevkalâde durumlarda bile, bir kısım insanların cepheye gitmeyip ilim ve kültür adına çalışma yapmalarını emretmektedir.”</em><sup>12</sup></p>
<p style="font-weight: 400;">Zorlu dönemlerde ilmî araştırmalara devam etmenin diğer bir boyutu ise tarihî tecrübelerdir. Savaş yıllarında insanlık genellikle daha önce hiç düşünülmeyen yenilikler ortaya koymuş, yeni keşiflerin temeli atılmıştır. Son yüzyılı düşündüğümüzde savaşın gidişatını değiştiren atom bombası, radar teknolojisi, jet motorları, roketler gibi ilmî keşiflerin savaş yıllarında ortaya çıktığını görürüz. Savaş teknolojisi yanında antibiyotik kullanımının yaygınlaşması, kan ve kan ürünleri naklindeki ilerlemeler, bilgisayar bilimlerinin temellerinin atılması gibi gelişmeler hep II. Dünya Savaşı yıllarında olmuş ve bu keşifler savaş sonrası dönemdeki ilmî, teknolojik gelişmelerin de yönünü tayin etmiştir.<sup>13</sup> Bu durumda, ayrılan kaynakların artması yanında motivasyon, muztar kalma hâlinin insanın mevcut potansiyelini zorlaması ve ilhamlara açık hâle getirmesinin de rolü olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Milletlerin tarihinde ilim, kültür alanında gözlenen aksama ve kesintiler, hangi sebebe bağlı olursa olsun, tesirleri yıllarca devam eden menfi neticeler ortaya çıkarır. Zor dönemlerde, kriz anlarında iyi planlamalar yapılıp her alanda ilim ve eğitim faaliyetlerine mümkün olduğunca devam edilmesi milletler ve kendini insanlığa adamış hareketler için zaruridir.</p>
<h1>Kaynaklar</h1>
<ol>
<li>Topçu, İ. (2019): Osmanlı İmparatorluğunda İlk Bilimsel Tıp Cemiyetleri. Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi; 9 (Özel sayı), 132-140.</li>
<li>https://tip.marmara.edu.tr/fakulte/tarihce</li>
<li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Florence_Nightingale">https://tr.wikipedia.org/wiki/Florence_Nightingale</a></li>
<li>Hatemi, H. (2001): Türk Tıp Tarihinin Aşamaları. Tıp Tarihi Araştırmaları. Sayı 10, s. 11-20.</li>
<li>Ünver, S. (1951): Birinci Cihan Harbinde Tıp Fakültesi. Modern Tedavi Mecmuası, s. 70-74.</li>
<li>Özbay, K. (1976): Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri. Cilt II. İstanbul Yörük Basımevi, s. 120-123.</li>
<li>Tiryaki, T. (2008): 14 Mart Tıp Bayramı. Türkiye Çocuk Hastalıkları Dergisi. Cilt 2, Sayı 3.</li>
<li>Kuday, C, Özlen, F. (2003): A medical class lost at Gallipoli. J. Clin. Neurosci.;10: 37-39.</li>
<li>Özlen, F. (2023): 1915 Çanakkale Savaşında Şehit Düşen Tıbbiye Sınıfı Miti. Osmanlı Bilimi Araştırmaları, Cilt 24, s. 611-625.</li>
<li>Erkoç, Ş., Kazancıgil, A. (2001): Osmanlı Ordusunda I. Dünya Savaşında 3 Teşrinisani 1330-3 Nisan 1333 Tarihleri Arasında (1914-1917) Şehit Olan Sağlık Subaylarının Listesi. Tıp Tarihi Araştırmaları, cilt 10. s. 72-88.</li>
<li>Akdur, R. (2008): Cumhuriyetten Günümüze Türkiye’de Sağlık. 12. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi Kitabı, Ankara, s. 45-71.</li>
<li><a href="https://fgulen.com/tr/ses-ve-video-tr/bamteli/fethullah-gulen-ilim-talebesi-ve-maiset-derdi">https://fgulen.com/tr/ses-ve-video-tr/bamteli/fethullah-gulen-ilim-talebesi-ve-maiset-derdi</a></li>
<li>https://www.nationalww2museum.org/war/articles/scientific-and-technological-advances-wor<a href="https://www.nationalww2museum.org/war/articles/scientific-and-technological-advances-world-war-ii">ld-war-ii</a></li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
