<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>11 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/11/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 May 2023 18:09:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>11 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Âbid, Zâhid, Âşık-1</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/abid-zahid-asik-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:55:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21934</guid>

					<description><![CDATA[Âbid, ibadet eden, ubudiyette bulunan ve ubûdet hedefli yaşayan demektir. Diğer bir ifadeyle o, Allah’a kulluktan ibaret olan bu çok buudlu vazifeyi hususî bir cehd ve gayretle, O’nun emirleri çerçevesinde yerine getiren, şehevâta kapalı, mekârihi göğüsleyen, “netice-i nimet-i sâbıka” sayarak ciddî bir sorumluluk mülahazasıyla arz-ı ubudiyette bulunan ve erbab-ı müşahedeye göre görülüyor olma şuuruyla ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Âbid, ibadet eden, ubudiyette bulunan ve ubûdet hedefli yaşayan demektir. Diğer bir ifadeyle o, Allah’a kulluktan ibaret olan bu çok buudlu vazifeyi hususî bir cehd ve gayretle, O’nun emirleri çerçevesinde yerine getiren, şehevâta kapalı, mekârihi göğüsleyen, “netice-i nimet-i sâbıka” sayarak ciddî bir sorumluluk mülahazasıyla arz-ı ubudiyette bulunan ve erbab-ı müşahedeye göre görülüyor olma şuuruyla ve hâlî-zevkî görüyor olma ufkuna yürüme heyecanıyla yüzü hep ötelere müteveccih bir Hak bendesinin özel unvanıdır.</p>
<p>Hakk’a kulluğu hemen her şekliyle ilmî esaslara bağlı yerine getirme, âbid için olmazsa olmaz hayati bir disiplindir; ubudiyetsiz ham bilgi ise,كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًا fehvasınca, sahibinin sırtında, hem dünya hem de ukbâda ona hiçbir faydası olmayan, aksine onun bencillik ve gururunu tetikleyen, “cehl-i mürekkep”ten daha tehlikeli bir husustur. Aslında, ilim ve ibadet bir vâhidin iki yüzü mahiyetindedir ve kıymetleri de birbiriyle içli-dışlı olmalarıyla mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılı). Evet, ilim bir toprak ise, ibadet onda kuvve-i inbâtiye ile boy atıp gelişen bir başak ve semaya doğru ser çeken bir selvi mahiyetindedir. İlme dayanmayan ibadet bir folklor, ibadete meşcerelik yapmayan ilim de bir zihin hamallığıdır.</p>
<p>Diğer bir zaviyeden, mebde itibarıyla ibadet hilkatin neticesi, ahsen-i takvîme mazhariyetin şükranı, herkese farz bir mükellefiyet ve bunu böyle bilip kabul etmemek ise bir nankörlüktür. Âbid, işte bu mükellefiyetin şuurunda olan ve bu sorumluluğu ciddi bir mehâfet ve mehâbet hissiyle yerine getiren, idrak seviyesiyle doğru orantılı âbide insandır. İbadet kendi derinliğiyle eda edildiği takdirde âbid takva ufkuna yönelmiş sayılır. Kur’an-ı Kerimيَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ <em>“Ey insanlar, sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ubudiyette bulunun ki O’nun himayesine sığınmış ve korunmaya alınmış muttakilerden olasınız!” </em>(Bakara sûresi, 2/21) fermanıyla, insanlara memur oldukları şeyleri yerine getirmeyi ve memnû olan hususlara karşı da mesafeli durmayı emrederek bizi takva unvanıyla Allah’a sığınmaya yönlendirmektedir. İbadet, ubudiyet, ubûdet şeklindeki kulluk esaslarıyla var olma mazhariyetinden Müslümanlıkla serfiraz kılınmaya ve daha ötesindeki özel teveccüh ve taltiflere karşılık hamd ü sena ufkuna uyarmaktadır. Evet, âbid her şekliyle ibadet eden demek ise, ibadet de ahsen-i takvîme mazhariyete, iman, İslam ve ihsanla şereflendirilmeye bir şükran vazifesidir. Ama yine de iç murakabe açısından tam mazhariyet لَعَلَّ“tereccî”sinin ifadesine göre tamamen rahmetin vüs’atiyle alakalıdır. Ubudiyet hangi seviyede icra edilirse edilsin bize düşen, İmam-ı Şâfiî Hazretleri gibiجَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمًا <em>“Ümidimi affına merdiven yaptım.” </em>çizgisinde bulunmaktır.</p>
<p>İbadetin, bütün nevileriyle iki hayati yönü söz konusudur: Bunlardan birincisi “kesb ve iktisab&#8221;; ikincisi ise, şer’an kaçınılması gerekli şeylerden kaçınma manasında “ictinab”dır. Kesb ü iktisab yönüyle, memur bulunulan şeyleri kemal-i hassasiyetle yerine getirme; ictinab cihetiyle de bütün muharremât, maâsî ve mesâvî dediğimiz hususlardan uzak durmadır ki, izafi şekliyle de olsa “takva” dediğimiz şey de işte bundan ibarettir. Bunun tamamiyetine gelince o, Cenab-ı Hakk’a karşı tezellül ile tam bir kulluk tavrı içinde bulunma, emredilen şeyleri ihlâs ruhu ve rıza emeliyle yerine getirme, bütün bu hususlarla beraber gözü hep ubudiyet ötesi ubûdet ufuklarında bulundurma, duyup hissettiklerini duyurmaya kalkmama, Hakk’ın teveccühünü bütün teveccüh ve takdirlerin üstünde görme, mazhar olduğu şeyleri içten içe şükranlarla taçlandırma; bunların yanında, bazı fıkdanlara maruz kalınca sebeplerini kendi iç dünyasındaki inhiraf ve aritmilerde arama, bulup hissettiği olumsuz şeylerden ötürü de hemen tevbe, inâbe, evbe kurnalarına koşarak bir kere daha ahd ü peyman yenilemeyi ihmal etmeme gibi hususlara vâbestedir. Evet, bütün bunlar gerçek kulluğun gerekleridir ki, biz böyle yaşayan birine âbid diyoruz.</p>
<p>Âbid’in, kendi sıyâneti ve konumunu koruması adına, “fenâ fillâh” mülahazasıyla kendi havl ve kuvvetinden teberrî ederek لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ hısn-i hasînine sığınması, her hal ve davranışında sırat-ı müstakîmde sabit-kadem olması; hâlen bunları bu ölçüde bir hassasiyetle yerine getirme cehd ü gayretinin yanında her zaman başının Hak kapısının eşiğinde bulunması, her an daha farklı bir derinlikte O’nu tazim ve tekrimle dillendirmesi, kalb ritimlerinin sürekli hiss-i mehâfet ve mehâbete bağlı bir ahenk içinde atması ve yerinde gözyaşlarıyla seccadesini ıslatması, yol emniyeti açısından onun için olmazsa olmaz esaslardandır.</p>
<p>Diğer bir zaviyeden ibadet ve ötesi izafi farklılıklar, mütefâvit derinlikler ifade ederler. Taklit eksenli sıradan bir mü’minin bu mertebeler içindeki yeri, yetiştiği kültür ortamının ona kazandırdıklarıyla sığ bir teveccüh şeklinde; bir veli ve daha ötesindekilerin bakış ve ihsasları da ilâhî varidat sağanakları karşısında “Daha yok mu?!.” ihtisas ve iştiyakı çerçevesindedir. Mukarrabînden birinin latîfe-i rabbaniye sayesinde duyuş ve sezişleri ise, bir istiğrak u heymân derinliğindedir; onlar görülüyor olma şuuru ve görüyor olma arzu-iştiyakıyla O’ndan başka her şeyi ağyâr sayar.. âsârında Müessir’i hecelemeye koyulur.. esmâsında sıfât-ı sübhâniye vâridâtıyla sermest yaşar.. hep o Mevcud-u Meçhul’ü vird-i zebân etmek suretiyle <em>“Hak’tan ayan bir nesne yok; gözsüzlere pinhân imiş”</em>(Niyazî-i Mısrî) der ve sürekli ufuklarının varidatını mırıldanır dururlar. Haslar hasına mahsus bu zirveye “Ehadiyet-i cem ve fark” makamı denegelmiştir.</p>
<p>Diğer bir yaklaşımla ibadet, henüz irfan şahikasına yükselememiş, taklit patikasında düşe-kalka yürüyenlerce dünyevî-uhrevî ücret beklemeye bağlı bir amel; evliya, asfiya için müşahede ve mükaşefeye açık bir yol; akrabü’l-mukarrabîn ufkunda ise “hakka’l-yakîn” zirvesinde rü’yet ve rıdvan aşk u iştiyakıyla “Hakikatü’l-hakaik”ı en kâmil mertebede bilme ve bende olma miracıdır. Birincilere âbid, ikincilere bir ölçüde zâhid, üçüncülere de âşık denegelmiştir. Ayrı bir yaklaşım şekliyle, birinciler nim tevekkül ve teslim erbâbı; ikinciler bunların ötesinde tefviz âbideleri; üçüncüler ise birer sika kahramanı kabul edilegelmiştir. Yukarıda geçen يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا bir manada birincilere hitap, اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ ikincilere tembih, وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ ise üçüncülere hem irşad hem de ikaz mahiyetindedir.</p>
<p>Bütün bu farklı seviyede kulluk mükellefiyetlerini yerine getiren ve getirmeye çalışanlara, konumları ve durdukları yer itibarıyla âbid, âbid ü zâhid, zâhid ü âşık demek uygun düşer zannediyorum. Birinciler, görenek ve yetiştikleri kültür ortamı itibarıyla Müslümanlığı seçmiş ve yaşayan mübtedîler; ikinci basamak sayılan azm u ikdam erbabı âbid ü zâhidlerin gayesi Cennet, hûri-gılman ve saraylar; üçüncülerin aşk u iştiyakı rü’yet ve rıdvândır. Görenek ve gelenek çerçevesinde kulluk yolunda yürüyenler ki -Allah ondan da mahrum etmesin- bunlar, abdest, namaz, oruç ve zekat mükellefiyetlerini yerine getirir, her şeyi bundan ibaret görür; ubudiyet çerçevesinde önemli bir unsur ve derinlik olan zühdü bilmezler.. ve hele aşkla, iştiyak-ı likâullah ile hiçbir alakaları yoktur. Aşktan söz edince, biliyorlarsa bunlar Zeliha’yı veya Mecnun u Leyla’yı, Şirin ü Ferhat’ı, Vâmık u Azra’yı hatırlarlar. Daha ötesini bilmez, düşünmez, düşünseler de künhüne akıl erdiremezler.</p>
<p>Bu seviyedeki âbidin zâhide nispeti pes; zâhidin âşık-ı sâdık karşısındaki konumu da aynıdır. Bu mevzuda en önemli faktörlerden biri ise niyet ve nazardır. Yoksa kul, Allah’a karşı sorumluluklarını hangi seviyede yerine getirirse getirsin hafife alınamaz; fark, gaye-i hayal ve mefkûre derinliği ile alakalıdır; o da Allah’ın bileceği bir şeydir. Âbid, dili-dudağıyla Cennet’i ve orada vaad edilen şeyleri bir numaralı mesele haline getirmiş midir getirmemiş midir bu, vicdan ufkundan temaşa ile onun bilebileceği bir husustur.</p>
<p>Konuyu hülasa edecek olursak; Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getiren ve mâsivâ mülahazalarına açık bulunan kimseye âbid; dünya ve mâfîhâdan el-etek çekip hep öteler tutkusuyla oturup kalkana zâhid; dünya-ukbâ hiçbir şeye gönül bağlamayıp hep maiyyet yudumlayan, “Hû” deyip duran âbide şahsa da âşık denir. Enbiya-i izâmın zühd edâlı aşk derinlikleri ve إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ ikrarıyla dünyevî-uhrevî beklentilerini Allah’a havale etmeleri bu zirveyi işaretlemektedir. Fuzulî, âbid ü zâhidi ârif sözcüğüyle şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Dünya ve mâfîhâyı bilen ârif </em>(âbid de diyebilirsiniz)<em>değil,</em></p>
<p><em>Ârif oldur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.”</em></p>
<p>Zühd yörüngeli, aşk hedefli şu sözler ise, vird-i zebân edilecek türden ifadelerdir:</p>
<p><em>“Fâniyim; fâni olanı istemem, </em></p>
<p><em>Âcizim; âciz olanı istemem,</em></p>
<p><em>Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, başkasını istemem.</em></p>
<p><em>İsterim fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim,</em></p>
<p><em>Zerreyim fakat ebedî bir güneş isterim,</em></p>
<p><em>Hiç ender hiçim fakat bütün mevcudatı beraber isterim.”</em></p>
<p>اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ</p>
<p>وَصَلِّ اللّٰهُمَّ وَسَلِّمْ عَلَى حَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ الْمُصْطَفَى وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْقَدْرِ وَالْوَفَاءِ</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hem Fâtiha Hem Şâfiye</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/hem-fatiha-hem-safiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:49:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21930</guid>

					<description><![CDATA[Namazlarımızın her rekâtında okuduğumuz Fâtiha Suresinin birçok sırlı hususiyeti mevcuttur. Sahabeden Hz. Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği askeri bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir câriye gelip ‘Obamızın efendisi Selim’i zehirli bir hayvan soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yok. Sizde rukye yapan (dua okuyan) biri [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Namazlarımızın her rekâtında okuduğumuz Fâtiha Suresinin birçok sırlı hususiyeti mevcuttur.</p>
<p>Sahabeden Hz. Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği askeri bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir câriye gelip ‘Obamızın efendisi Selim’i zehirli bir hayvan soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yok. Sizde rukye yapan (dua okuyan) biri var mı?’ dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda maharetini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona ‘Sen rukye bilir miydin?’ dedik. ‘Hayır, ben sadece Fâtiha okuyarak rukye yaptım’ dedi. Biz kendisine ‘Resulullah’a sormadan bu verdiklerine dokunma!’ dedik. Medine’ye gelince, durumu ona söyledik. Resulullah, ‘Fâtiha’nın rukye olduğunu (tedâvî maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!’ buyurdu” (Buhari).</p>
<p>Başka rivayetlerden anlaşıldığına göre, Fâtiha’yı okuyan sahabe Ebu Saîdi’l-Hudrî’dir. Fâtiha Suresini, kendisini akrep sokan Selim’e üç veya yedi defa okuyarak tedavisini sağlamıştır. Hadisi o rivayet etmesine rağmen rukye yapanın kendisi olduğunu açıkça ifade etmemiştir. Onun bu tedavi başarısı arkadaşlarını şaşırttığı gibi Resulullah’ı da (sallallahu aleyhi ve sellem) hayrete sevk etmiş ve “Sen Fâtiha’nın rukye olarak okunacağını nereden biliyordun?” diye soru sormasına sebep olmuştur. O da “İçimden öyle geçti” demiştir.</p>
<p>Fâtiha Suresinin bir ismi de Şâfiye’dir. Şifa verici bir özelliği olan bir suredir… Dualarda insanın bir işe konsantre olması çok mühimdir. Kim ne isterse Allah verir. “Men talebe ve cedde, vecede,” yani “Kim bir şeyi ister ve istediğinde ciddi olursa onu elde eder” prensibinde ifade edildiği gibi, duayı ciddiye alır ve ciddiyetine uygun bir tavırda yaparsa Allah’ın izniyle neticeye ulaşır.</p>
<p>Kung Fu yapanların elleriyle kiremitleri, betonları kırıp parçalamalarında bütün güçlerini ellerinde toplayıp hedeflerine ciddi biçimde kilitlenmelerinin rolü büyüktür.</p>
<p>Bir Allah dostu, sevdiği bir çam ağacının, hemen yakınında bir çukur kazılması sırasında köklerinin kesilmesiyle kurumaya yüz tutması karşısında üzülür. Birisi de hiç sormadan gidip bu ağacı keser. Allah dostu meseleyi işitince çok üzülür ve der ki: “Ben ona şifalı sure Fâtiha’yı okuyacaktım. Fakat, tam kendimi bulamadığım, tam konsantre olamadığım için bekliyordum. O anımı yakalayınca, Fâtiha’yı okuyacaktım. İnanıyordum ki, Fâtiha’yı o hâlimle okursam, Allah’ın izniyle, kuruması duracak ve yemyeşil olacaktı.”</p>
<p>Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Kur’an harfleri, kudsiyet sırrı ile maddî tesirlere ve hasiyetlere mazhar olurlar. İlahî emir ve iradenin tebliğcisi olan hava zerreleri üzerinde, vahiy mesajları olan Kur’an harfleri bilhassa İlahî şifreler olan ‘Elif Lâm Mîm… Yâ Sîn… Tâ Sîn…’ gibi mukaddes harfler, maddî varlıkları gayet gizli olmakla beraber, kelâm sıfatından gelmelerine rağmen aynen kudret sıfatından gelmiş gibi tesir gösterirler. (Çünkü Cenab-ı Hakkın isimleri tek tek değil, girift olarak tecelli ederler. Mesela, Muhyi ismi tecelli edince, canlı bir varlık yaratılır. O canlının görmesi ve duyması için Basîr ve Semî isimleri de tecelli eder. Hayatının devamı için rızka ihtiyacı olduğundan Rezzak ismi de tecelli eder. İhtiyaç duyacağı, hayatına lüzumlu organlar için Hakîm ismi de tecelli eder (mesela beş bine yakın işleri yapmak için hikmetle yaratılan bir karaciğeri düşünelim). İşte Allah’ın Kelam sıfatından gelen Kur’an âyetlerinde, Şâfî ve Nur isimlerinin de tecellileri vardır. Fâtiha Suresini de böyle düşünmek gerekir. Zaten bizzat Kur’an-ı Kerim, âyetlerin nur ve şifa olduğunu ifade etmektedir (5/15, 4/174, 17/82, 41/44).</p>
<p>Surelerin başlarındaki ‘Elif, Lâm, Mîm… Tâ Sîn…’ gibi bu İlâhî şifreler ve bu kudsî harfler, havada gizli ve ince münasebetleri ihtizaza ve titreşime getiren birer düğme gibidir; arzı göklere, hatta Arşa bağlayan mânevî haberleşmeyi sağlarlar ve birer kudsî şifre vazifesi görürler. Madem, mazlumun ve yetimin ağlamasından Arş-ı Âzam ihtizaza gelir; bu harflerle yana yakıla yapılan niyazlardan da Arş-ı A’lâ titreşime geçer.</p>
<p>Hurȗf-u mukattaa (kesik kesik okunan, tek tek telaffuz edilen harfler) yirmi dokuz harfe uygun olarak yirmi dokuz surenin başında bulunuyor. Aslî harfler olarak yirmi sekiz harf bulunduğundan (ki, yirmi dokuzuncu harf, aslında elif ve lâmın birleşmesinden yazılan lâm eliftir, ayrı bir harf değildir) surelerin başından bu hurȗf-u mukatta yirmi sekiz harften seçilmiş on dört harftir. Yani her harf bu mukaddes harflerden değildir. Ama Fâtiha Suresinin harflerini Besmele harfleriyle beraber sayınca bakıyoruz ki hepsi neredeyse bu harflerden… Hemze (18), okunmayan Elif’ler ile (24), Lâm (23), Mîm (15), Nûn (11), Yâ (16), Râ (8), He (5), Ha (5), Ayn (6), Sin (3), Kef (3), Sâd (2), Tâ (2), Kaf (1) . Bu mübarek harflerin Kur’an surelerine dağılımı şöyledir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Elif Lâm Mîm: Bakara Suresi 2/1, Âl-i İmran Suresi, 3/1, Ankebut Suresi, 29/1, Rum Suresi, 30/1, Lokman Suresi, 31/1, Secde Suresi 32/1.</p>
<p>Elif Lâm Mîm Râ: Ra’d Suresi, 13/1</p>
<p>Elif Lâm Râ: Yunus Suresi 10/1, Hûd Suresi, 11/1, Yusuf Suresi 12/1, İbrahim Suresi 14/1, Hicr Suresi 15/1,</p>
<p>Elif Lâm Mîm Sâd: Âraf Suresi 7/1</p>
<p>Hâ Mîm: Gâfir Suresi 40/1, Fussilet Suresi 41/1, Zuhruf Suresi 43/1, Duhan Suresi 44/1, Câsiye Suresi 45/1, Ahkâf Suresi 46/1</p>
<p>Hâ Mîm Ayn Sin, Kâf: Şûrâ Suresi 42/1, Kâf Suresi, 50/1.</p>
<p>Kef He Yâ Ayn Sâd: Meryem Suresi 19/1</p>
<p>Sâd: Sâd Suresi 38/1</p>
<p>Tâ Sîn: Neml Suresi 27/1</p>
<p>Tâ Sîn Mim: Şuara Suresi 26/1, Kasas Suresi 28/1</p>
<p>Yâ Sîn: Yâsin Suresi 26/1.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunların hepsi de Kur’an surelerinin başında şifre harfler olarak kullanılan harflerdir. Fâtiha Suresine, Şâfiye ismi verilmesinin bir hikmeti bu olsa gerek. Bu yüzden maddi-manevî hastalık ve rahatsızlıklarda şifa niyetiyle yedişer defa, elli iki defa okumak çok faydalı oluyor.</p>
<p>Üstad Hazretleri <em>Rumuzat-ı Semâniye</em>isimli risalesinde Fâtiha Suresinin harfleri hakkında şunları söylüyor: “Fâtiha-i Şerîfe harflerinin ebcedi hesabı olan on bin ikiyüz on iki adedi, hepsi Kur’an’da (Bâ) harfinin on bin ve hem (Tâ) harfinin on bin tekrarlanmış adedlerinin tevafuku; hem Fâtiha’nın on bin (ebcedi) adedi yedi adet âyetiyle çarpımının neticesiyle, bütün Kur’an kelimelerinin adedi olan yetmiş bine uygun gelmesiyle, ehl-i hakikata göre muhakkak ve Hadis-i Şerife göre tasdik edilmiş olan Fâtiha, Kur’an kadardır. Ve ona müsâvîdir ve Kur’an, Fâtiha’nın içinde bulunmaktadır ve ‘Şu kesin ki, Biz sana Seb-i Mesânî (İkişer Yedili) ile şu yüce Kur’an’ı verdik’ (Hicr Suresi, 15/87) âyetinden maksat Fâtiha Suresidir, diye olan meşhur hükmün isbatını îmâ edip ihtar eder.”</p>
<p>“Kur’an Surelerinin başlarında olan Mukattaa Harfleri (Elif Lâm Mîm gibi kesik, kesik, tek tek okunan harfler), gayet mânidar ve esrarlı, İlahî bir şifre olduğu gibi. Fâtiha Suresinin harfleri belki Kur’an’ın bütün harfleri kudsî ve ayrı ayrı çeşitli binlerce İlahî şifre olduğunu <em>Rumuzât-ı Semâniye</em>risalesine dikkat edenler hissedebilir. Bilhassa Fâtiha Suresinin harfleri, daha açık ve nuranî, İlahî bir şifre olduğunu ehl-i keşif görmüştür. Emâre ve ipuçları da var. Bu cümleden olarak: Besmele ile Fâtiha’da hemze on sekiz, Besmelenin ebcedi makamına ilave olarak on sekiz bin âlemin sayısına tevafuk sırrı ile her bir elifi, bir âlemin anahtarını îmâ etmekten hâlî olmadığı gibi, hemze ile sâkin elif otuz olarak, otuz cüz’ü Kur’an içinde derç edilmiş olduğu, Besmelesiz hem on dört olmakla, şu seb’a mesânî’nin (ikişer yedili) mesnâ (ikişer) olan yedi adet âyetlerini göstererek iki defa nâzil olduğuna ve namazda tekerrürünü îmâ ettiği gibi; sâkin elif on üç, lâm yirmi üç olup Fâtiha’nın, bir hesap ile, otuz altı kelimenin tevafuk sırrı ile, beş farz namazda ve revâbıtında (sünnet ve nafilelerinde) ve revâbıt hükmündeki iki rekat teheccüd namazında, yirmi dört saat zarfında otuz altı defa Fâtiha’nın tekerrürüne îmâ etmek bu kudsî İlâhî şifrenin şânında olduğu gibi, Besmelesiz lâm ile elif, ikisi otuz olup, lâm’ın ebcedi makamı olan otuza tevafuk ederek, Besmelesiz Fâtiha’nın otuz kelimesine mutabakat ve otuz cüz’ü Kur’an’ın adedine tevafuklar sırrı ile, otuz cüz’ü Kur’an’ın esasları Fâtiha’da bulunduğuna, bu kudsî İlahî şifrenin işaretlerinden olmakla beraber; “lâm”ın yirmi üç sayısı, vahyin inişinin yirmi üç senesine tevafuku elbette böyle bir kudsî şifrenin bir işaretidir denilebilir.”</p>
<p>“İşte, Fâtiha’da (el) lâfzı bu vazifeyi gördüğü gibi, on üç (el) ile Altıncı Remzin fihristesinde beyan edildiği gibi, on üç (el) lâfzı ile en meşhur Kur’an Suresinin (el) ile başlayan on üç suresinin başına tevafukla işareti mucizane ifade ediyor ki, ‘Kur’an bendedir; ben onun fihristesiyim.’</p>
<p>“Fâtiha Suresindeki (Bâ) harfi beş, (He) Beş (Ha) beş hem birbirlerine, hem beş farz namaza, hem İslamın beş erkânına ve Allah lâfzı gibi Fâtiha’nın kelimelerinin çoğunun beşer harflerine ve Fâtiha Suresindeki Allah’ın Güzel İsimlerinden beş tanesinin adedine tevâfukları; hem (Dâl) dört, (Vav) dört, dört vakit namazda dört Fâtiha’nın vücubunu (mecburî olduğunu) ve dörtlükle meşhur olmuş olan ve çok mühim İslamî dörtleri îmâ etmek; (Te) üç, (Kef) üç, (Sin) üç olmakla, (Te) üç defasıyle, bin iki yüz adet ederek, Kur’an’ın bin iki yüz sene kadar gâlibane vaziyetine ve sonra müdafaa vaziyetine girmesine, “İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ” âyetinin ebcedî makamı ile verdiği habere tevafuk sırrı ile işaret etmek bu kudsî İlahî şifrenin şanındandır. (Kef), Kaf’ın üç tekerrürü ebcedi makamına ilave edilse, yirmi üç olup vahyin inişi olan yirmi üç senesine tevafuk etmekle îmâ eder. (Sin)’in ebcedi makamı altmış olup üç defa tekrar etmiş olmakla, altmışa üç ilave edilse altmış üç edip kendisine vahiy inen Muhammed Aleyhisselamın altmış üç yaş ömrüne tevafuk etmekle îmâ etmesi diğer işaretlerin teyidi ile elbette kabul edilir.”</p>
<p>“Besmelesiz (Sin) iki, (Sad) iki, (Dat) iki, (Tı) iki (Ğayn) iki olarak birbirine tevafukla beraber; Fâtiha’da, Besmele ile beraber iki defa Lafzullah, iki kere Rahman, iki kere Rahîm, iki kere İyyâke, iki Sırat, iki Aleyhim, ikişer sayısına ve seb’ul-mesanî’nin (ikişer yedili) mânasının teyidi ile beraber, Fâtiha’nın iki defa inişini ve Kur’an’ın hem evvelinde hem âhirinde iki kere okunmasının vücubunu (mecburiyetini) ve her hayırlı işin hem başında, hem âhirinde iki kere okunmasının sünnet oluşuna îmâ etmek bu kudsî ve parlak İlâhî şifrenin şanındandır. İşte Fâtiha Suresinin binlerce sırlarından yalnız harflerine ait bin esrarından böyle numuneler olursa, o Fâtiha ne kadar muazzam bir sırlar hazinesi olduğunu kıyas edebilirsin ve Ümmet-i Muhammediyye (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün namazlarında Fâtiha okumasının hikmetini anla… Allah&#8217;ım Fâtiha hürmetine, amellerimizin fâtihasını Fâtihanın anahtarı yap ve işlerimizin hâtimesini de Fâtihanın fâtihası yap; Elhamdülillahi Rabbü’l-Âlemin’i kasdediyorum ya Rabbi…”</p>
<p>Muhyiddin İbn-i Arabî, Kur’an-ı Kerim’in surelerinin birer müekkel meleği olduğunu söylüyor. Bu hususla ilgili Yâsin ve Fâtiha Sureleri hakkında söylediklerini aktaralım: “Bir vakit ağır bir hastalığa yakalandım. Ölmekte olduğumu zannettirecek kadar derin bir baygınlığa gömüldüm. Önce bana saldırmaya çalışan korkunç suratlı kişiler, ardından da çok hoş bir râyiha yayan asil ve kudretli bir kimsenin beni onlara karşı savunduğunu ve nihayet onlara galebe çaldığını gördüm. ‘Kimsin?’ diye sordum. ‘Ben Yâsin Suresiyim ve seni koruyorum’ cevabını verdi. Sonra kendime geldim. Babamın baş ucumda göz yaşlarıyla beklediğini gördüm. Yâsin Suresinin tilavetini bitirmek üzereydi” (<em>Fütuhat</em>, 4/648).</p>
<p>İbn-i Arabî, kendisine “Ben senin manevî annenim ve cismanî annenin de lâmbasıyım” diyen Fâtıma bintü İbni’l-Müsennâ için, en alışılmadık, ama en ehil bir hizmetkârı olduğunu söylemektedir: “Onun temel ihtiyaçlarını karşılayan Fâtiha Suresidir.” (<em>Fütuhat</em>, 1/274).</p>
<p>Müslümanlar olarak elimizde çok büyük bir hazine var; çok iyi faydalanmamız ve kıymetini çok iyi bilmemiz duasıyla…</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hicret ve Ben</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/hicret-ve-ben/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:46:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21927</guid>

					<description><![CDATA[Hayatın acemisi Her yerin yabancısıyım Bundandır Gönlün hükmü hüzündür bana Kırılır kanadım Acı gördüğüm vakit Bulurum kendimi ağladığımda &#160; Üşürüm Yalnızca soğuktan değil Terlerim her mevsim Yâ nasip! İnsanlar içinde hayat zor Görürüm Ve fakat olmuyor selamı kesip&#8230; &#160; İnsanım Korkarım kötülüklerden Cesurum Zalime gözüm kara Huzur ister kalbim Ama ne mümkün Ölürüm kahrımdan haksızlıklara [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatın acemisi</p>
<p>Her yerin yabancısıyım</p>
<p>Bundandır</p>
<p>Gönlün hükmü hüzündür bana</p>
<p>Kırılır kanadım</p>
<p>Acı gördüğüm vakit</p>
<p>Bulurum kendimi ağladığımda</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üşürüm</p>
<p>Yalnızca soğuktan değil</p>
<p>Terlerim her mevsim</p>
<p>Yâ nasip!</p>
<p>İnsanlar içinde hayat zor</p>
<p>Görürüm</p>
<p>Ve fakat olmuyor selamı kesip&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanım</p>
<p>Korkarım kötülüklerden</p>
<p>Cesurum</p>
<p>Zalime gözüm kara</p>
<p>Huzur ister kalbim</p>
<p>Ama ne mümkün</p>
<p>Ölürüm kahrımdan haksızlıklara</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>An olur</p>
<p>İçim içime sığmaz sevinçten</p>
<p>An olur</p>
<p>Çöker başıma dünya</p>
<p>Dualar ederim öyle duru öyle içten</p>
<p>Dua kulluğumdur</p>
<p>Huzurum dua</p>
<p>En insan hâlimdir dua ve secdem</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bazen bir kuyuyum</p>
<p>Çölde yalnız</p>
<p>Kervanlar gelir geçer gözümden</p>
<p>Birkaç yudum su alırlar</p>
<p>Hepsi bu</p>
<p>Kırık dökük birkaç mısra nev’inden</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmim yok</p>
<p>“Sessiz yaşıyorum</p>
<p>Kim beni nereden bilecektir”</p>
<p>Hicret diyorum</p>
<p>Giden gitti ben kaldım bir</p>
<p>Ömür kederdir ancak</p>
<p>“Âlemde her ne var aşk imiş”</p>
<p>İki isim yeter insana</p>
<p>Yan yana en güzel dizilmiş</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanım</p>
<p>Nisyandır künyem</p>
<p>Acziyettir her yanım</p>
<p>Mademki böyleyim</p>
<p>Kalır mı kararım</p>
<p>Dünyaları verseler</p>
<p>“…gamım gitmez, nedendir?”</p>
<p>Gamsız bir kul var mıdır, sorarım</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatın acemisi</p>
<p>Her yerin yabancısıyım</p>
<p>İnsanım</p>
<p>Kâinat devreder benden yana</p>
<p>Gördüm ki</p>
<p>Sevinçlerim akşam vakti gibidir</p>
<p>Bundandır</p>
<p>Hüzün kattım mısralarıma</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Eller Boş Dönmesin</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/bu-eller-bos-donmesin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:41:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21924</guid>

					<description><![CDATA[Sana yönelen eller boş dönmesin, Dilhûn bu gönlüm, yaş şimdi gözlerde; Teveccüh kıl ümit mumum sönmesin, Kalmadı artık takatim dizlerde… &#160; Ceyhûn oldu mücrim gözlerde yaşım, Bir kez daha inayet et bendene!.. Tıpkı bir gaile harmanı başım, Bend et beni şefaat kemendine!.. &#160; Ahdimizdi, cüdâ düşmeyecektik, Arada sıradağlar olsa bile; Koptuk Sen’den, çekilmezleri çektik, Aç [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sana yönelen eller boş dönmesin,</p>
<p>Dilhûn bu gönlüm, yaş şimdi gözlerde;</p>
<p>Teveccüh kıl ümit mumum sönmesin,</p>
<p>Kalmadı artık takatim dizlerde…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ceyhûn oldu mücrim gözlerde yaşım,</p>
<p>Bir kez daha inayet et bendene!..</p>
<p>Tıpkı bir gaile harmanı başım,</p>
<p>Bend et beni şefaat kemendine!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahdimizdi, cüdâ düşmeyecektik,</p>
<p>Arada sıradağlar olsa bile;</p>
<p>Koptuk Sen’den, çekilmezleri çektik,</p>
<p>Aç bize sineni derin sevginle!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ruhta heyecan, geleceksin diye,</p>
<p>Gözyaşlarını sileceksin diye,</p>
<p>Yepyeni teveccühle bu bendene,</p>
<p>“Bu da bendendi” diyeceksin diye…</p>
<p>***</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tümör Baskılayıcı Mekanizmalar ve Kanser</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/tumor-baskilayici-mekanizmalar-ve-kanser/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:37:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21921</guid>

					<description><![CDATA[İnsan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre bulunduğu tahmin edilmektedir. Sonsuz ve kusursuz bir ilim ve hikmetle vücudumuzda yaratılan sistemler, organlar, dokular ve hücreler; birbiriyle uyumlu bir şekilde çalıştırılır. Belli sebeplere binaen, hücrelerin çalışmasında ve diğer hücrelerle olan koordinasyonunda aksamalar görülürse, dokuda kanserleşmeye doğru giden bir süreç başlar. Günümüzde kanserin sıklığının artması, araştırmacıları kanserin oluşumunu incelemeye [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre bulunduğu tahmin edilmektedir. Sonsuz ve kusursuz bir ilim ve hikmetle vücudumuzda yaratılan sistemler, organlar, dokular ve hücreler; birbiriyle uyumlu bir şekilde çalıştırılır. Belli sebeplere binaen, hücrelerin çalışmasında ve diğer hücrelerle olan koordinasyonunda aksamalar görülürse, dokuda kanserleşmeye doğru giden bir süreç başlar.</p>
<p>Günümüzde kanserin sıklığının artması, araştırmacıları kanserin oluşumunu incelemeye yönlendirmiştir. İnsan vücudunda kanser oluşumundan bahsedilirken, genellikle “hücrelerin anarşizmi” ifadesi kullanılır. Kanser oluşumunun mekanizmasını incelediğimizde gerçekten de hücrelerin normal durumlarının dışında faaliyetler gösterdiğine şahit oluruz.</p>
<p>Kanserli hücrelerde, hücrelerin bölünmesi ve farklı dokulara göre özel hücre haline gelmelerinde (diferansiyasyon) anormallikler olmaktadır. Kanser hücreleri kontrolsüz bir şekilde bölünmektedir. Normal şartlarda, hücrelerin bölünmesinde, çeşitli genler vazife alır. Ancak kanserli hücrelerde, bölünmeyi kontrol eden mekanizmalarda bozukluklar söz konusudur. Aynı zamanda kanserli hücrelerin diferansiyasyon bozuklukları sebebiyle; farklılaşmamış, bir dokuda fonksiyon görmesini sağlayacak özellikleri kazanmamış, bunun sonucunda doku veya organlara hizmet etmeyen, ama bulunduğu dokuda kapladığı yer sebebiyle diğer hücreleri sıkıştıran ve onlara zarar veren hücre grupları meydana gelmektedir.</p>
<p>Sağlıklı bir insan vücudunda kanser oluşmasını önlemekle vazifelendirilmiş birçok mekanizma ve molekül bulunur. Bu mekanizmalar sayesinde, dokularımızda kanserli hücrelerin oluşması önlenir, oluşmuşsa da kontrollü bir biçimde öldürülür (apoptoz). Hücrelerimizde öyle muazzam mekanizmalar vazifelendirilmiştir ki belli kurallara uymayan en ufak yapılar bile daha ilk oluştukları andan itibaren titizlikle tespit edilir, böylece dokularımızda kanserleşme daha en baştan önlenmiş olur. Bu mekanizmalarda, doğuştan gelen genetik faktörler yüzünden veya sonradan maruz kalınan çeşitli sebeplerle (stres, radyasyon, virüsler, kimyasal maddeler, genetik yapısıyla oynanmış gıdalar) ortaya çıkan bozukluklar sonucunda kanser meydana gelmektedir. Hücrelerimizi böyle mükemmel mekanizmalarla donatan, her şeyi hikmetle yaratan Rabbimizden başkası olabilir mi?</p>
<p><strong>Hücre Bölünmesinde Kontrol Noktaları ve Tümör Baskılayıcı Genler</strong></p>
<p>Normal bir hücrede hücre bölünmesi nasıl kontrol edilmektedir?</p>
<p>Hücrelerimiz bölünürken birçok aşamadan geçer. Bu aşamaların başlangıcına, hücrelerimizin bölünmesinin hata kontrolü burada gerçekleştiği için, “kontrol noktaları” denir. Hücrelerimizin bölünmesinin kontrolünde çeşitli kontrol noktaları (G1, S ve G2) ve bu kontrol noktalarında vazifeli proteinler bulunur. Bu proteinlerin en önemlilerinden biri de p53 proteinidir. P53 proteini, tümör oluşumunu baskılayan bir proteindir. Başka bir ifadeyle, hücrelerin bölünmesi sırasında herhangi bir hata oluşmaması ve hücrelerin kanserleşmeye doğru gitmesinin önlenmesiyle görevli bir proteindir. Her kontrol noktasında DNA’da bir hata olup olmadığı tekrar tekrar kontrol edilir. Bir hata bulunmuyorsa, bir sonraki aşamaya geçilir. Bu sayede bölünme sonucunda oluşacak hücrelerde genetik olarak hiçbir hata bulunmaması sağlanmış olur. Eğer bir hata varsa, hücre bölünmesi durdurulur. Önce bu genetik hata düzeltilmeye çalışılır. Düzeltilebilirse, hücre bölünmesi kaldığı yerden devam ettirilir. Hata çok büyük nispetteyse, düzeltilemez ve hücre programlı olarak ölüme (apoptoz) gönderilir. Bütün bu mekanizmaları düşündüğümüzde, bu muazzam işlemlerin mikroskopla bile görülemeyecek kadar küçük proteinler vesilesiyle gerçekleştiğini fark ediyoruz. Bir genetikçi veya bir doktor olmayan bu moleküllerin bütün bu karmaşık işlemleri, kendi başlarına, tesadüfen gerçekleştirmeleri kabul edilebilir mi?</p>
<p>Normalde bu şekilde çalışan bu sistemler, kanser oluşumu sırasında bozulduğu için genetik olarak hatalı hücreler meydana gelir ve çoğalır. Hatalı hücrelerdeki genlerin kodlarıyla üretilen proteinler de hatalıdır ve bu hatalı proteinler, hücrelerimizin bölünmesinin sınırlandırılmasını sağlayan mekanizmaların doğru çalışmamasına sebep olur. Bölünmesi sınırlandırılamayan hücreler, anormal bölünme kapasitesine sahip olurlar ve sürekli bölünmeye başlarlar. Kanserli hücrelerin bölünme kapasitesinin normal hücrelerden daha fazla olmasının sebebi budur.</p>
<p><strong>Proto-onkogenler ve Onkogenler</strong></p>
<p>Vücudumuzda büyüme, gelişme ve hasar gören kısımların onarılması için hücre sayısının artması gerekir. Bu tür durumlarda hücrelerimiz belirli uyarıcı moleküller (sinyal molekülleri) sentezler. Bu sinyal molekülleri hücrelerimizin bölünmesi gerektiği bilgisini çekirdeğe taşımakla görevlidir. Gelen uyarılar neticesinde proto-onkogen adı verilen bazı DNA bölgeleri uyarılır ve hücre bölünmesi başlatılır. Proto-onkogenler hücre bölünmesinin başlatılmasını kontrol etmekten sorumlu genlerdir. Vücudumuz çeşitli kanser yapıcı unsurlarla karşılaştığında proto-onkogenlerde hasarlar meydana gelir ve proto-onkogenler kanser oluşturma potansiyeli olan genlere (onkogen) dönüşür. Onkogenler bir hücrenin kanserleşmeye doğru gitmesine yol açar. Çünkü proto-onkogenler çalışmadığı için hücre bölünmesi, durması gerektiği yerde durmaz ve sürekli devam eder. Kanserlerde anormal doku büyümesi ve diğer organlara yayılım olmasının temelinde, hücre bölünme kontrolünün yitirilmesi yatmaktadır.</p>
<p><strong>Kanserde Genetik Tedavi</strong></p>
<p>Kanserin biyolojik temellerini, genetik bozuklukların oluşturduğu tespit edilince, yüzyıllardır uygulanan tedavi metotlarının yanlışlığı daha da iyi anlaşılmıştır. Çünkü kanser, her ne kadar son yüzyılda artış gösteren bir hastalık olsa da aslında insanlık tarihi boyunca görüldüğü, eski Mısır papirüslerinde kanserden bahsedilmesiyle ispatlanmıştır. Geçmişte kanserin kesin bir ilaç tedavisi olmadığı için tümörü yakma, dağlama gibi radikal ve acı verici tedaviler uygulanmıştır. 20. asrın ilk yarısında ise, kanser tedavisinde sadece cerrahi yöntemler uygulanmaktaydı. Tüm organın çıkarılmasına kadar giden bu cerrahi yöntemlerde istenilen sonuçlar elde edilememiş, kanser ölümcül bir hastalık olarak anılmaya devam etmiştir.</p>
<ol start="20">
<li>asrın ikinci yarısından itibaren kanserin ilaçla tedavisinin mümkün olup olmadığına yönelik araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu araştırmaların sonucunda kanserin temelinde genetik bozuklukların (onkogen ve tümör baskılayıcı genlerdeki bozukluklar gibi) yattığı anlaşılmıştır. Bu defa da nasıl bir tedavi uygulanması gerektiği sorusu ortaya çıkmıştır. Gen seviyesindeki bu bozuklukların da tedavisi yine genler üzerinden yapılmaktadır. Bu tedavilerde anormal çalışan genlerin durdurulması, bu genlerin ürünlerinin ortadan kaldırılması, kanser hücrelerinin genetik mekanizmalarından yararlanılarak öldürülmesi gibi metotlar kullanılmaktadır.</li>
</ol>
<p>Sonuç olarak, insan fıtri olandan uzaklaşıp genetik yapısında bozulmalara sebep olacak unsurlara maruz kaldıkça, yeni kanser vakaları ortaya çıkmaya devam edecektir. Kanserin önlenmesinde şuurlu, fıtri ve dengeli bir hayat tarzı, büyük bir önem taşımaktadır. Sigara, genetiği değiştirilmiş gıdalar, radyasyon, stres ve kimyevi maddeler gibi konularda insanlar şuurlandırılarak bu tür riskli unsurlara daha az maruz kalmaları sağlanabilir. Ayrıca toplumda tarama programları daha sıkı uygulanırsa, erken teşhis konulması kolaylaşır. Kanserin tedavisinde ise daha tesirli ve daha az yan etkiye sahip metotlar geliştirilerek tedavi başarısının arttırılması hedeflenmektedir. Kanserde genetik tedavi ise daha güncel bir çalışma alanı sayılır. Yeni araştırmalar daha çok bu yönde ilerlemektedir. Bu araştırmalarda, sadece kanser hücrelerini öldürüp insandaki sağlıklı hücrelerin zarar görmemesi hedeflenmektedir. Bu konuda yapılacak araştırmalarla önümüzdeki yıllarda, ümit verici neticelerin alınması beklenmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Denge ve Önsezi Fonksiyonu</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/denge-ve-onsezi-fonksiyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21918</guid>

					<description><![CDATA[Bilim adamları maymunlarla basit ama anlamlı bir deney yapmışlar. İç kulakta dengede görev yapan ve birbirine dik olan üç yarım daire kanalı vardır. Bunlar en, boy ve yükseklik açısından vücudun, hususiyetle de kafanın pozisyonundaki değişiklikleri algılayarak dengenin korunmasında görev yapmaktadır. Maymunlarda bu minik kanallar ameliyatla çıkarılınca, bilhassa hızlı yürüme veya koşma esnasında hayvanların önlerine konan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim adamları maymunlarla basit ama anlamlı bir deney yapmışlar. İç kulakta dengede görev yapan ve birbirine dik olan üç yarım daire kanalı vardır. Bunlar en, boy ve yükseklik açısından vücudun, hususiyetle de kafanın pozisyonundaki değişiklikleri algılayarak dengenin korunmasında görev yapmaktadır. Maymunlarda bu minik kanallar ameliyatla çıkarılınca, bilhassa hızlı yürüme veya koşma esnasında hayvanların önlerine konan duvara çarptıkları veya kuyuya düştükleri tespit edilmiştir. Bu deneyden anlaşılıyor ki yarım daire kanalları sayesinde, koşan bir canlıda, duvara veya çukura gelmeden önce bir önsezi ortaya çıkıyor. Hareketler kontrollü olarak yavaşlatılıyor ve tehlikeden korunmuş olunuyor.</p>
<p>Bilindiği gibi, trafikte öndeki arabayla aranızdaki mesafeyi, o arabanın ve sizin hızınıza göre ayarlamanız gereklidir. Hızlı gidiyorsanız ve mesafe az ise tehlike geliyor demektir. İşte insanlarda da kişinin koşma hızını algılayan reseptörler vardır. Bunlar dokunma reseptörleri arasında kabul edilir.</p>
<p>Dokunma reseptörleri temel olarak iki gruba ayrılmaktadır. Birinci gruptakiler, dokunma devam ettikçe sinyalleri beyne sürekli haber vermektedir. İkinci gruptakiler ise dokunma devam etse de sadece ilk dokunma esnasında ve dokunma bittiğinde bunu beyne iletmektedir. Bir benzetme yapacak olursa; normal bir zil, siz bastığınız süre boyunca çalmaya devam eder. Bozuk kapı zili ise ilk bastığınızda kısa bir süre çalar, zile basmaya devam etmenize rağmen çalmaz, ancak elinizi çektiğinizde kısa süreli olmak üzere bir daha çalar. İşte dokunma reseptörleri, biri normal, diğeri bozuk kapı zili gibi çalışan iki farklı gruba ayrılır.</p>
<p>Uyarı boyunca haber veren reseptörler sürekli bilgi almaları açısından çok önemlidir. Mesela ağrı reseptörleri bu çeşittir ve ağrıyı sürekli beyne haber verir. Sadece uyarının başlangıç ve bitişinde çalışan reseptörlere hız reseptörleri denir. Bu reseptörler hareketlerin algılanmasında ve yeni hareketlerin planlanmasında mühim bir rol oynar. Kol ve bacaklarımızın hangi hızda, hangi hareketleri yaptığı algılanır. Dolayısıyla hareketin hızından, bir sonraki pozisyon bilinir. Buna “önsezi (prediksiyon) fonksiyonu” denilmektedir.</p>
<p>Sözgelimi, bir araba tekerinin bir kez dönmesinin süresi üzerinden aracın hızı bulunabilir. Benzer şekilde, bize ihsan edilen mekanizmalar sayesinde beynimiz, hareketin başlaması ile bitmesi arasındaki süreyi hesaplayarak yürüme veya koşma hızımızı tespit edebilmektedir. Koşma esnasında hareketin hızının algılanmasında ve azaltılıp artırılmasında en önemli görev yarım daire kanallarına düşmektedir. Yarım daire kanallarının bu hız algılamadaki önemli görevine “önsezi fonksiyonu” denilmektedir.</p>
<p><strong>İç Kulak Yarım Daire Kanalları (Semisirküler Kanallar)</strong></p>
<p>Vücudun dengesini korumasında önemli vazifeler icra eden iç kulağın semisirküler kanallar bölümü, her birinin çapı 0,8 mm olan üç borucuktan oluşmuştur. Bu borucukların her biri, bir halkanın 2/3’ünü oluşturacak biçimde kıvrılmıştır. Bu borucuklar birer uçlarıyla birbirlerine diğer uçlarıyla da vestibül adı verilen iç kulak keseciğine açılır. Semisirküler kanallara 8. kafa sinirinin vestibül dalı gelir. Bu dal, vestibülden vücudun uzaydaki durumuyla ilgili bilgileri alıp onları değerlendirmesi için beyne gönderir. Yarım daire kanalları üç farklı yöndeki kafa ve vücut hareketlerindeki değişiklikleri algılamak üzere üç farklı düzlemde (en, boy, yükseklik) iç kulağa yerleştirilmiştir.</p>
<p>İç kulakta bulunan denge aparatı, başın pozisyonu ve hareketlerini algılamak, baş hareketleri sırasında, göz hareketlerinin organizasyonunu sağlamak, baş hareketleri ile birlikte vücut duruşunun (postür) oluşturulması görevlerini üstlenmiştir. Bu şekilde, başın hareketleri ve uzaydaki konumu hakkında bilgiler beyne iletilir.</p>
<p>İç kulaktaki bu kanallarda çok küçük, kum tanesi gibi partiküller vardır. Ani hareket, kafaya darbe, uzun süreli yolculuklar, boğaz enfeksiyonları gibi sebeplerle bu kristaller yerinden oynayarak denge sistemini yanlış uyarırlar ve sanki denge bozulmuş gibi bir hisse sebep olurlar. Böyle bir durumda, ani kafa ve vücut hareketlerinden birkaç gün kaçınmak gerekir.</p>
<p><strong>Dengesizlik Hastalığı: Vertigo</strong></p>
<p>Baş dönmesi ve dengesizlik iki farklı kavramdır. Çoğu zaman da farklı organların rahatsızlıklarıyla birlikte meydana gelirler. Vertigo kavramı daha çok baş dönmesini tarif etmek için kullanılır ve kişide gerçek bir dönmeyi (çevrenin ve/veya kişinin kendisinin dönmesini) anlatmak için kullanılır. Genellikle iç kulak denge aparatıyla ilgili hastalıkların sebep olduğu bir durumdur.</p>
<p>Bazı hastalarda farklı bir tablo ortaya çıkar. Bazen hasta ayağının altından yerin kaydığı, dengesini kaybettiği veya dalgalı bir denizdeki bir teknedeymiş gibi sarsıldığı hissine kapılır. Çoğunlukla da beyin hastalıkları, hormonal hastalıklar, dâhili hastalıklar ve boyun hastalıkları gibi sebeplere bağlı olarak gelişir. Vertigo denen gerçek baş dönmesinde, genellikle bulantı ve kusma da görülür.</p>
<p>Dengenin sağlanması hala tam olarak çözülememiş, çok karmaşık ve çok fazla organın rol oynadığı bir durumdur. Bu konuda görev yapan organ ve sistemler arasında beyin, omurilik, iç kulak (labirent), gözler, eklemler ve kaslar sayılabilir. Bu organları etkileyen herhangi bir hastalık, baş dönmesi ile birlikte o organa ait diğer belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Bu kadar çok organın rol oynadığı bir belirti olan baş dönmesi, tabii olarak teşhisi ve tedavisi zor olan bir durumdur.</p>
<p>Baş dönmesi her hasta tarafından farklı anlatılır. Her taraf dönüyor, yer ayağımın altından kayıyor, bir yana doğru kayıyorum, kafamın içi boşalıyor, gözlerim kararıyor şeklinde açıklamalar sık duyulur. Bu belirtilerin hepsine birden baş dönmesi denir. Baş dönmesi olan hastalarda, sebebin ne olduğuna göre başka belirtiler de olur. Ani hareketler de baş dönmesine sebep olur. Kulak hastalıklarına bağlı baş dönmelerinde kulak çınlaması, işitme azlığı, kulakta basınç hissi, bulantı, kusma, kulak akıntısı ve gözlerde anormal hareketler (nistagmus) tespit edilebilir. Nörolojik hastalıklara bağlı baş dönmelerinde ise baş ağrısı, uyuşmalar, felçler, göz hareketlerinde anormallikler olabilir. Baş dönmesine dair şikâyetler çok farklılık arz edebilir.</p>
<p>Yazının başındaki deneyi ve iç kulaktaki denge aparatının bozulmasının nelere mal olduğunu tekrar hatırlarsak, biz farkında bile olmadan, Yüce Mevlamız bize neler ihsan etmiştir! Hayatın mucizeliğini, her şey normal seyrettiğinde anlamak pek mümkün olmuyor. Anormallikler veya hastalıklar, nimetin kadrini anlamamıza vesile oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Farklı Dillerin Anlamları</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/farkli-dillerin-anlamlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:30:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21915</guid>

					<description><![CDATA[Duvar Tenisi Bir arkadaşım, “squash” da denilen duvar tenisiyle ilgili düşüncelerini benimle paylaştı. Bu spor, kapalı veya açık alanda, tenis topundan biraz daha ufak bir topla ve küçük bir tenis raketiyle oynanıyor. Her oyunda olduğu gibi bunun da kuralları var. Top, karşıdaki bir duvara çarptırılıyor. Oradan dönen top yine duvara çarptırılarak oyun devam ediyor. Arkadaşım, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Duvar Tenisi</strong></p>
<p>Bir arkadaşım, “squash” da denilen duvar tenisiyle ilgili düşüncelerini benimle paylaştı. Bu spor, kapalı veya açık alanda, tenis topundan biraz daha ufak bir topla ve küçük bir tenis raketiyle oynanıyor. Her oyunda olduğu gibi bunun da kuralları var. Top, karşıdaki bir duvara çarptırılıyor. Oradan dönen top yine duvara çarptırılarak oyun devam ediyor.</p>
<p>Arkadaşım, ilk denemelerinde epey zorlandığını söylüyor. Topa belli bir yükseklikte ve hızda vurulması gerekiyor ki karşıdaki duvardan seken topla oyun devam edebilsin. Bir yandan bu sporu yaparken, bir diğer yandan da İnternette bu oyunun nasıl oynanacağını, nelere dikkat edilmesi gerektiğini okuyup seyrettiğini söyledi. Tek başına oynadığı bu oyunda, üç dört seanstan sonra oyuna alıştığını, bu sporun hareketli, dinamik bir spor olduğunu ve her geçen gün bu sporu daha çok sevmeye başladığını ifade etti.</p>
<p><strong>Raket ve Topun Dili</strong></p>
<p>Bu sporu yaparken arkadaşım bir şeyi fark ettiğini, bu spordaki kuralların, başta insan olmak üzere bütün canlıların dikkat etmeleri gereken durumlarla benzerlik gösterdiğini belirtti.</p>
<p>Topa zayıf vurulursa, top hemen duvarın yanına düştüğü için, ikinci hamleye fırsat kalmıyor, oyuna yeniden başlamak gerekiyor. Çok hızlı vurulursa, top çok gerilere gidiyor, bu sefer de ikinci hamle kontrollü olamıyor. Topun, duvarın belli bir yüksekliğine vurulması gerekiyor ki top gelirken istenilen yere düşebilsin. Top, karşıdaki duvarın orta kısmına vurulmayınca, yanlara seken topa yetişmek de güç oluyor.</p>
<p>Bütün bunlara dikkat edildiğinde, oyun dakikalarca devam ediyor. Hatta pes edilmezse, belki saatlerce devam edebileceği hissi oluşuyor. Bu da spor yapanın, şevkini, moral ve motivasyonunu artırıyor, böylece fasit dairenin tersine, doğurgan veya salih daire denilen bir devamlılık elde ediliyor.</p>
<p><strong>Bu Dilden Ne Anlamalıyız?</strong></p>
<p>Bu yazıdaki temel konu, bir oyunun nasıl oynandığının tarifinden ziyade, bu oyun vesilesiyle akla gelen çağrışımlardır. Benzer misaller verebiliriz. Kullandığımız arabadaki parçalar zamanında değiştirilmezse, “Arabada insanlar var, biraz daha dayanayım” demez, kırılabilir ve fonksiyonlarını yerine getiremez. Mimarlık ve mühendislik kaidelerine göre, depreme dayanıklı bir şekilde inşa edilmemiş bir ev ayakta kalamaz. Hakeza; uçak, vapur, tren, bilgisayar ve ev eşyaları hep aynı dili kullanır.</p>
<p>Eğer bu dillerden anlamazsak, başımıza gelmiş olanlar, bundan sonra da gelmeye devam edecektir. Tarih bunların misalleriyle doludur. Yapılan hatalardan dolayı vuku bulan trafik kazalarını, depremlerde yaşanılan kayıpları, değişik kazalarda hayatlarını kaybeden onca insan ve canlıyı hatırlamak mümkündür.</p>
<p>Benzer şekilde, gerek kendi işinde, gerekse kamuya ait işlerde veya sivil toplum çalışmalarında, kendi işini düzgün bir şekilde yapmayanlar, içinde bulunulan zaman ve konjonktüre göre, kendilerine, kamuya veya sivil toplum kuruluşlarına farklı seviyelerde kayıplar yaşatabilirler. İşlerini tam ve kusursuz yaparlarsa, o zaman da bütün bu kurumlara farklı derecelerde katkılarda bulunmuş olurlar.</p>
<p>Dolayısıyla; bir insan, büyüklüğüne, küçüklüğüne veya önem derecesine bakmadan, önüne gelen her işi, kaidelerine göre, geçerli hukuk kuralları çerçevesinde, etik değerleri de dikkate alarak, en güzel şekilde yapmaya çalışmalıdır.</p>
<p><strong>Canlıların Dili</strong></p>
<p>Aslında benzer durumlar canlı organizmalar için de geçerlidir. İnsan dâhil her bir canlı organizmaya nasıl, nerede ve ne şekilde yaşaması gerektiği ona kendi anlayacağı bir dille bildirilmiştir. İnsan irade sahibi olduğu için Yüce Yaratıcı ona, yine kendi cinsinden kılavuzlar, yani Peygamberler (aleyhimüsselam) göndermiş, onlara da yine bu esasları bildiren kitaplar vermiş, onlar da bu kaideleri onlara yaşayarak ve örneklerini göstererek anlatmışlardır. Diğer canlılara da yine Yüce Yaratıcı, onların anlayacağı bir dille bu esasları bildirmiştir. Gerek insanlar, gerekse diğer canlılar, bu kaidelere riayet etmediklerinde, değişik rahatsızlıklara maruz kalmışlardır ve bundan sonra da kalacaklardır.</p>
<p>Özellikle insan açısından bu durum,  bütün vücudu veya belli organlarıyla alakalı olabilir. Mesela, iradesini yanlış ve kötüye kullanarak sigara içen bir insanda bundan dolayı akciğer kanseri olabilir. Bu kanser yayılarak bütün vücudu etkileyebilir. Katma değer sağlayabilecek bu kişi, bakıma muhtaç duruma düşer, sigara içmeyenlere göre hayatı daha kısa olur. Önce kendisine, sonra ailesine sonra da bulunduğu konuma bağlı olarak ülkesine sıkıntılar yaşatır. Çünkü akciğerin anladığı dil, temiz ve kirlenmemiş havadır. İçinde zararlı maddeler bulunan bir hava, ona vazifesini yaptırmadığı gibi, onun organik yapısını da bozar, sonra da bahsi geçen problemler ortaya çıkar.</p>
<p><strong>Sosyal Hadiselerin Dili</strong></p>
<p>Sosyal hadiselerin dili de canlı ve cansızlar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerine benzer. Benzer sebepler, benzer neticeler doğurur. Sosyal hadiseler, insan vücudunda cereyan eden hadiselerle neredeyse birebir örtüşür. Anatomik ve fizyolojik benzerlikler yanında, hastalıklara sebep olan faktörler, bunların tedavi şekilleri, korunma yolları gibi bir dizi unsur, sosyal hadiselerde de benzer şekilde cereyan eder. Tıptaki esas, hasta olmadan sağlığı devam ettirmek ve bunun için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Aynen bunun gibi, sosyal hadiselerde de problemler meydana gelmeden, gerekli tedbirleri almak gerekmektedir.</p>
<p>Tıpta, tedaviden önce teşhis ne kadar önemli ise, sosyal hadiselerde de meydana gelen olayların arka planını iyi okumak lazımdır. Tıpta, teşhisten sonraki tedavi, vücuda en az zararlı metotlarla başlar; ilaç tedavisi, sonra gerekirse cerrahi tedavi, yine gerekirse kemoterapi ve radyoterapi gibi metotlara başvurulur. Bu sıra, istisnalar ve bazı durumlar dışında pek değişmez. Sosyal hadislerin dili de bu önceliklere işaret etmektedir. Sosyal problemlerin çözümüne, topluma en az zararlı metotlardan başlanır. Basit bir problem için, en son yapılacak şey, en başta yapılırsa, hukuksuzluklar ortaya çıkar. Bunlar da ayrı problemler doğurur. Tekrar bunların düzeltilmesine çalışılır; işler böylece karmakarışık bir hal alır. Bu dilleri iyi anlamak, edinilen tecrübelerden ders çıkararak çözmek en akıllıca yoldur.</p>
<p><strong>Dinlerin Dili</strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz, “İşinizi güzel yapın, Allah işini güzel yapanları sever”(Bakara, 195) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem), “Yüce Allah, yaptığınız işi sağlam ve iyi yapmanızdan hoşnut olur”(Beyhaki, Şu’abu’l-İman IV, 334) buyurmaktadır.</p>
<p>Namazı tadil-i erkânla kılmak çok önemlidir. Gerek iç gerekse dış tadil-i erkân denilen bu konu, yapılması gereken her şeyin tam yapılması anlamındadır. Huşu içinde, O’nu (celle celaluhu) görüyormuş gibi bir duruş yanında, bütün rükünlerin tam yerine getirilmesi çok önemlidir. Kıyamda sağa sola bakmama, tam bir konsantrasyon içinde bulunma, rükuda yeterince durma, rükudan kalktıktan sonra vücudun sakinleşinceye kadar durulması, hakeza secdede yeterince durma, iki secde arasında durma gibi hususlara riayet edilmezse, bu çok mühim vazife tam yapılmamış olur.</p>
<p>Diğer ibadetlerde de benzer bir durum söz konusudur. Abdest alırken, oruç esnasında ve hacda dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Çok değişik vesilelerle gerek Kur’an’da, gerekse hadis-i şeriflerde bu konunun önemine vurgu yapılmaktadır. O zaman, hangi iş olursa olsun, planlanmasından sonuna kadar her türlü gayret gösterilerek, o işin en iyi şekilde icra edilmesi mühim bir esastır.</p>
<p><strong>Kâinatın Dili</strong></p>
<p>Kâinatta her şeyin kendine göre bir dili vardır. İradesi olmayan canlı ve cansızlar, kendilerine çizilen kader planını aynen uygular. İnsan, iradesini kullanan bir varlık olduğundan ve kâinatta cereyan eden her şey onu ilgilendirdiğinden, her hadiseyi çok dikkatle inceleyecek, takip edecek, üzerine düşen vazifeleri en iyi bir şekilde yapmaya gayret edecektir.</p>
<p><strong>Burası ve Ötesi</strong></p>
<p>İnsan, kısa süren dünya hayatında, önüne gelen konuları bu mesuliyetle ele alırsa, bu dünyada da ötede de kazançlı çıkacaktır. Hiçbir işi savsaklamadan, nemelazımcı olmadan, yapılacak hiçbir işi angarya görmeden, bana dokunmayan yılan bin yaşasın düşüncesi içinde olmadan ömrünü geçiren insan, bu dünyada hoş bir seda bıraktığı gibi, O’na (celle celaluhu) inanıp inandıklarını yerine getirirse, ötede de yine kazananlardan olacak ve sonsuz âlemde, yaptıklarının karşılıklarını yine O’nun (celle celaluhu) vadettiği şekilde görecektir.</p>
<p>Duvar tenisinin çağrıştırdıklarıyla buralara kadar geldik. Gelin vakit kaybetmeden kendimize, ailemize, içinde bulunduğumuz topluma, insanlığa ve bütün canlılara karşı yapılması gerekenleri en güzel bir şekilde yapıp burada huzurlu ve mutlu olup ötede verilecek mükâfatları da ümitle bekleyelim.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bekir Berk</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/bekir-berk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21912</guid>

					<description><![CDATA[Vatan evlatlarının hakikatlerden mahrum bırakılmaya çalışıldığı, mahrumiyet ve mahkûmiyetin hüküm ferma olduğu, mazlumların iniltisinin ney gibi dinlendiği yıllardır… Ordu’nun Uzunisa nahiyesinin Delikkaya köyünde, Mustafa Efendi ve Fatıma Hanım’ın Bekir isminde bir erkek evladı dünyaya gelir. Yıl 1926’dır. Memur olan Mustafa Efendi’nin tayini İstanbul’a çıkar ve aile oraya taşınır. Büyüyüp okullu olduğu yıllarda Bekir, hayatına tesir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vatan evlatlarının hakikatlerden mahrum bırakılmaya çalışıldığı, mahrumiyet ve mahkûmiyetin hüküm ferma olduğu, mazlumların iniltisinin ney gibi dinlendiği yıllardır…</p>
<p>Ordu’nun Uzunisa nahiyesinin Delikkaya köyünde, Mustafa Efendi ve Fatıma Hanım’ın Bekir isminde bir erkek evladı dünyaya gelir. Yıl 1926’dır.</p>
<p>Memur olan Mustafa Efendi’nin tayini İstanbul’a çıkar ve aile oraya taşınır. Büyüyüp okullu olduğu yıllarda Bekir, hayatına tesir eden bir rüya görür. Yatağından fırlayıp kalktığında dudağından şu sözler dökülmektedir: “Yaparım Efendim, emredersiniz Efendim, baş üstüne Efendim&#8230;” Annesinin sorusu üzerine rüyasını anlatır. Rüyasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine miğferini ve zırhını vermiştir. Fatıma Hanım, bu rüyayı dinleyince “Müjde oğlum! Bu rüya bir müjde… Efendimizin zırhını giymek herkese nasip olmayan bir şey” der. Gece kulağına “Sen büyük adam olacaksın, okuyup büyük işler yapacaksın” diye fısıldar ve oğluna dua eder.</p>
<p>Bekir Berk ilk, orta, lise ve yüksek tahsilini İstanbul’da tamamlar. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1951’de mezun olur. Bekir Berk, tahsil hayatı boyunca çok aktif bir öğrencidir ve haksızlıklarla mücadele eder. Onun anlayışına göre haksızlıklar karşısında susan fertlerin şikâyete hakkı yoktur. Bazı derneklerde yöneticiliğin yanında Türkiye Milliyetçiler Federasyonu başkanlığını yapar.</p>
<p>Bekir Berk “Asrın Mürşidi”ni o günlerde henüz tanımamıştır, ancak bir rehberin eksikliğini hep hissetmiştir. Memleketimizin son asır içinde askerden politikacıya birçok kişi yetiştirdiğini, ancak irşad ehlinin eksik olduğunu, 1948’de yazdığı “Örnek Adam” makalesinde dile getirmiştir.</p>
<p><strong>Mazlumların Avukatı</strong></p>
<p>Bekir Berk, avukatlık stajından sonra İstanbul Barosuna kaydolur ve çok sevdiği annesinin de arzusuyla ömrünü din ve vicdan hürriyeti ihlal edilen vatandaşların müdafaasına adar. Olduğu gibi görünen, söylediği gibi yaşayan, haksızlığa karşı kükreyen Bekir Berk, kısa zamanda başarılı olur ve “Mazlumların Avukatı” olarak anılmaya başlar. Necip Fazıl ve Peyami Safa gibi tanınmış kişilerin de avukatlığını üslenir.</p>
<p>Dünyaya ışık tutacak asrın hatibinden nesilleri uzak tutmak, hakka ve hakikate ulaştırıcı iklimi yok etmek için yalan ve iftira dolu yayınlar o yıllarda da yapılmaktadır. O günlerde yapılan tezvirata karşı bir beyanname yayınlayan Nur Talebeleri Ankara’da tutuklanmıştır. Avukat Bekir Berk, daha önceden tanıştığı Tahsin Tola Bey’in “Davayı alabilir misin?” sorusunu, “Tahsin Ağabey, inançları için zindana atılan insanları savunmayacaksam bu cübbeyi neden giydim?” sözleriyle cevaplar. Hapishanede tutulan Nur talebelerinden vekâlet almak için Ankara’ya gittiğinde, “Siz hemen tahliyenizi mi istiyorsunuz, yoksa biraz geç de olsa beraatınızı mı?” diye sorunca, Kur’an hizmetinin hadimleri, “Bizim tahliyemiz ya da beraatımız de ne demek; biz Risalelerin serbest olmasını ve davamızın beraatını istiyoruz! Burada on sene yatsak da razıyız; siz ulvi davamızın müdafaasına çalışınız!” dediklerinde mahkûm edilmek istenen davanın büyüklüğünü daha iyi anlamıştır.</p>
<p>Risale-i Nurla ilgili girdiği ilk davada müdafaasına şöyle başlar: “Bu dava, bidayetten iddia edildiği gibi dinin istismarı davası değildir ve aynı zamanda bu dava, karşımızda maznunsandalyesinde oturan on kişinin davası da değildir. Haddi zatında onların şahsında bir iman boğulmak istenmekte, bir kitaba karşı savaş açılmış bulunmaktadır. Bu savaş iki zihniyetin mücadelesi, bu şahıslar onun vesilesi, bu salon o muharebenin meydanıdır. Ve bu savaşın silahı kılıç değil, kalemdir. Hedefi ben değil, vicdandır.”</p>
<p>Müdafaası bittiğinde iki dava kazanılmıştır. Biri 163. maddeden mahkûm edilmek istenen mazlumların davası, diğeri yok edilmek istenen iman ve Kur’an davasıdır. Artık Bekir Berk, Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur’un ve talebelerinin avukatıdır. Üstad Bediüzzaman kendisine bizzat vekâlet verir ve “Biz istihdam olunuyoruz, seni bana Allah gönderdi ve ben seni vekil tayin ettim” der.</p>
<p><em>Hür Adam</em>gazetesindeki bir makalede ülkede ümitsizliğin hâkim olduğu, hatta Üstad Bediüzzaman’ın bile ümitsizliğe kapıldığı yazılmıştır. Bekir Berk hemen Üstad’ın hiçbir zaman ye’se düşmediğini ifade ettiği makalesini yazıp gazetede yayımlatır. O gece rüyasında bir yol kenarında beklerken uzaktan bir fayton gelip yanında durur. Faytonda bulunan Üstad onu alnından öper. Tam bu sırada telefon çalar ve uyanır. Ahizeyi kaldırır, telefonun diğer ucunda Mustafa Sungur Abi vardır: “Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından öpüyor!” der.</p>
<p>Nerede Risale-i Nur davası varsa Bekir Berk oradadır. Zekâ, azim ve iradesinin yanında kalın gözlüklerin arkasındaki bir çift göz, mazlum ve masumlara ümit olur. Sahipsiz, hamisiz gibi görünen, Nur Risalelerini okudukları için hapse atılan masumları, kasvetli mahkeme salonlarında müdafaa eden biridir Bekir Berk. Mahkemelere yetişme mevzuunda hiçbir mazereti kabul etmezdi. Uçak, tren ve otobüs yoksa kamyonla, yol kapandığında at ya da merkeple, bulabilirse bir bisikletle, o da yoksa yaya olarak Türkiye’nin her yerinde Nur davalarına yetişirdi.</p>
<p>Bir davaya giderken ineceği yerde tren durmaz, yetkililere davaya yetişmesi gerektiğini söyler, trenin durdurulmasını ister, aksi takdirde trenden atlayacağını söyler. “İleride inersin” deyip umursamazlar onu. O da hareket halindeki trenden önce çantasını atar, sonra da boynuna sarılmış on yaşındaki oğlu Hakan ile birlikte atlar ve davaya yetişir.</p>
<p>Duruşmalara abdestli girer ve hep şu duayı ederdi: “Ya Rabbi! İstihdam buyurduğun hizmetler için kâinattaki zerrat adedince sana hamd ve senalar olsun. Allah’ım, sen beni ayıplardan koru, ayıplarımı setreyle, ihlas ile hizmetlerinde istihdam buyur, hüsn-i hatime bahşeyle, şehadet nasip eyle. Bana hüsnü zan edenlerin hüsnü zannına beni layık eyle ve onlardan razı ol. Cümlemizi hıfzınla hıfzeyle.”</p>
<p><strong>Neye Güveniyorsun?</strong></p>
<p>Zalimlerin yaptığı haksızlıklara çekinmeden karşı koyan Bekir Berk tehdit edilir defalarca ama bu tehditler onu yolundan döndüremez. Çünkü o, davası uğrunda ölmeyi bir mükâfat sayar. Ölüme o kadar hazırdır ki zemzemle yıkayıp hazırlattığı ve “Nerede vefat edersem bunu en yakın din görevlisine teslim ediniz” notu iliştirilmiş kefenini evrak çantasında taşır. Ankara’da Temyiz Mahkemesinde Yassıada hâkimlerinden Egesel ve Başol vardır. Bekir Bey onlarla Yassıada Mahkemelerinde avukatlık yaparken tanışmıştır. Bekir Berk, savunmasını delilleriyle cesaretli bir şekilde yapıp elindeki belgeleri sunar ve zapta geçmesini ister. Bu talebe Egesel kızar ve “Neye güveniyorsun Bekir Bey?” diye açıkça tehdit eder. Bekir Bey, çantasındaki kefeni çıkarıp masanın ortasına atar ve gür bir sesle, “İşte buna!”der.</p>
<p>1964 yılında bir kış günü, bin bir zahmet içinde Van Adliyesine gelen Bekir Berk’i karşısında gören üniversiteden arkadaşı, Van Barosu Başkanı Şadan Dinçer, sohbet sırasında davalara ücretsiz girdiğini öğrenince, “Bekir Bey, bu ne fedakârlık!” diyerek hayranlığını ifade eder.</p>
<p>Yazıhanesinin duvarındaki haritada raptiyelerle işaretlediği, aynı anda süren davaların sayısı bir ara 250’yi bulur. Davaların çokluğu, ailesini ihmal etmesine sebep olmuştur. Bir gün “Oğlum ne zaman döneceksin?” diyen annesine, “Sahabilere anneleri, bu soruyu sorduklarında ‘Anneciğim, inşallah ahirette hep birlikte olacağız’ cevabını almışlardır” der.</p>
<p><strong>Avukatlıktan Maznun Sandalyesine</strong></p>
<p>1971 yılında Balıkesir’de misafir olduğu evde sabah namazı kılarken polisler tarafından “Ayin yapıyor” diye tutuklanır ve İzmir’e sevk edilip hapse atılır. Bunu haber alan annesinin yazdığı mektup şöyle başlar: “Sevgili oğlum Bekir, gözlerinden öper, Allah’tan uzun ömürler dilerim. Namaz kılarken götürmüşler diye duyunca bilsen ne kadar sevindim. Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm…”</p>
<p>O zamana kadar girdiği davalarda binin üzerinde beraat kararı alan Bekir Berk, İzmir Mahkemesindeki müdafaasına şöyle başlar: “Muhterem başkanım, muhterem hâkimler, …Yüzlerce bilirkişi görüşümü paylaştı. Yüzlerce savcı ve binlerce hâkim verdikleri kararlarla beni teyit etti. Ben kesin kararlarla teyit edilen görüşlerimi elleri kelepçeli olarak maznun sandalyesine itildim diye söylememezlik edemem. Hakikatin mahiyeti; konuşulan, durulan veya oturulan yere göre değişmez. Yerim değişti diye hakikat değişir mi?”</p>
<p>İzmir’de hapishane günlerinde kader birliği yaptığı Fethullah Gülen Hocaefendi ondan “Kafese tıkılmış bir aslan gibiydi. Onu ilk tanıdığım günden itibaren hep Hakk’ın müdafii olarak gördüm ve bildim. O, bir avukat değildi; o, mazlum ve mağdurun sesi ve soluğuydu” der ve duruşma esnasında geçen bir olayı şöyle anlatır: “ Savcı Nurettin Soyer, bize karşı çok sert davranıyordu. Mesela bir keresinde hiç yeri değilken ve hiçbir münasebeti yokken, kalkmış “Kürt Said” demişti. Hatta “Alçak!” gibi de bir laf söyledi. Bekir Bey, bütün medeni cesaretiyle ayağa fırladı ve “Alçak sensin!” diye gürledi. Mahkeme heyeti her ikisini de susturdu. Fakat Bekir Berk’in bu cesareti hepimizi çok rahatlatmıştı.”</p>
<p>Mahkeme heyeti tahliye kararı verdiyse de siyasi baskılar sonucu Bekir Berk’e ceza verilir. Bunun üzerine Baro’dan atılması kesinleşince Bekir Berk önce davranıp istifa dilekçesini yazar: “Ben susuyorum, tarih beğendiği dille konuşsun” diyerek avukatlık mesleğine noktayı koyar.</p>
<p>1973’te hacca gider ve orada kalarak 15 yıl Cidde Radyosu’nda çalışır. Bediüzzaman’ın müjdelediği radyo lisanıyla iman hakikatlerinin dünyaya okunmasını gerçekleştirir. 1989’da emekli olur ve hastalanır. Hastalığının tedavisi için Londra’ya gider.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri, Bekir Berk’e şunları söyler: “Seninle üç beraberliğimiz var: Biri, Risale-i Nur talebesi olman, ikincisi, Nur’un avukatı olman, üçüncü beraberliğimizi şimdilik söylemeyeceğim.”</p>
<p>14 Haziran 1992’de ruhunun ufkuna yürüyen Bekir Berk’in cenaze namazını gönül dostu Hocaefendi kıldırır ve Eyüp Sultan Kabristanlığına defnedilir.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Berk, Bekir, <em>Zafer Bizimdir</em>, İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1973.</p>
<p>Berk, Bekir, <em>Hakkın Zaferi İçin</em>, İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1972.</p>
<p>Berk, Bekir, <em>Ankara Davası ve Müdafaa</em>, Çeltüt Matbası, 1958.</p>
<p>Şahiner, Necmeddin, <em>Hakkın Yılmaz ve Sarsılmaz Müdafii Bekir Berk</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2012.</p>
<p>“Merhum Bekir Berk”, fgulen.com, 13 Haziran 2008.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatın Dili ve Bilgi Problemi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/hayatin-dili-ve-bilgi-problemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:17:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21908</guid>

					<description><![CDATA[1953 yılı Biyoloji bilimi açısından çok önemli bir dönüm noktası olmuştu. James D. Watson ve Francis Crick, meşhur bilim dergisi Nature’da DNA molekül zincirinin çift spiral yapısını açıkladılar. Aslında 1870’li yıllardan itibaren, önce DNA’nın varlığı tahmin edildi, sonra kristal hale getirilip saflaştırıldı ve kaba şeklinin ardından, DNA’nın bugün bilinen meşhur yapısı dünyaya tanıtıldı. Eylül 1957’de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1953 yılı Biyoloji bilimi açısından çok önemli bir dönüm noktası olmuştu. James D. Watson ve Francis Crick, meşhur bilim dergisi <em>Nature</em>’da DNA molekül zincirinin çift spiral yapısını açıkladılar. Aslında 1870’li yıllardan itibaren, önce DNA’nın varlığı tahmin edildi, sonra kristal hale getirilip saflaştırıldı ve kaba şeklinin ardından, DNA’nın bugün bilinen meşhur yapısı dünyaya tanıtıldı.</p>
<p>Eylül 1957’de Francis Crick, genetik yapıda bu molekülün fonksiyonlarının biyolojide bir esas hâline gelmesini temin eden çok önemli fikirleri özetlediği bir konferans verdi. DNA’yı biyolojinin temeline yerleştiren bu özelliği; bitki, hayvan, bakteri, alg veya mantar olsun, bütün canlı organizmaların hücrelerinde bilgi bankası olarak kodlanmış original yapısıdır.</p>
<p>Organik moleküllerin en meşhuru olarak bilinen DNA, hayatın yaratılışında sebep olarak görülen maddî unsurların, hücre temel yapılarında hangi sırada kullanılacağı, sentezlerin nasıl yapılacağı, parçaların şekillenip birbirleriyle yapı ve fonksiyon bütünlüğü içinde doku ve organlar olarak bir organizmayı nasıl ortaya çıkaracağını belirlemek üzere dört harfle yazılarak şifrelenmiş bir kütüphanedir. Francis Crick’in 19 Eylül 1957’de Tecrübî Biyoloji Cemiyetinin düzenlediği konferansta yaptığı konuşmanın ardından 60 yılın geçtiği günümüzde, DNA kütüphanesinin yapısındaki ve işleyişindeki sırlar bir taraftan aydınlanıyor gibi gözükürken, diğer taraftan nasıl bir okyanusa daldığımızı yeni fark etmeye başlıyoruz.</p>
<p>Crick, Biyolojik Makromoleküllerin sentezi ve kopyalarının çıkarılması ile alâkalı olarak önce “Protein Sentezi” başlığı altında başladığı konuşmasında, genlerin müthiş bir bilgiye dayanan yapı ve fonksiyonlarına, nükleik asit sentezindeki henüz açıklanamayan hususlara temas etti. Çoğunlukla yanlış anlaşılan DNA ve gen kavramlarını kamuoyuna sundu.</p>
<p>Hayatın biyolojik görüntüsünün altında görünen zahiri bir sebep olarak, genetik bilginin nasıl depolandığı veya yazıldığı hususu, bu bilgiye göre de ribozomlarda aminoasitlerin sentezlenmesi, bunların RNA şifresine çevrilip yeni bir lisan halinde protein olmak üzere özel katlanmaya tabi tutulması hususlarında, o gün için çok cesur sayılabilecek tahminlerde bulunarak, biyolojik hayatın temelleri hakkında düşünce dünyasına derinden tesir etti. Gazeteci Horace Judson, 60 yıl önce o gün, Crick’in “biyolojinin mantığını kalıcı olarak değiştirdiğini” heyecanla ifade etti.<sup>1</sup></p>
<p>Crick, hücrenin nasıl çalıştığını anlamanın yeni bir yolunun temellerini atarken, yeryüzündeki hayat mucizesinin görünen yüzünde, küllî ilim ve kudretin bir tezahürü olarak işletilen temel yazılım kodlarını veya alfabesini açıklamış oluyordu. Evrensel bir lisan olan bu alfabedeki dört harf ile (A, T, C, G, azotlu bazları veya nükleotidleri) iki iplik üzerine dizilmiş sonsuz sayıda tekrarlara ve kombinasyon imkânlarına sahip olunuyordu. Lisanın basitliği, bilgiyi çoğaltmaya ve nakletmeye uygun yapısı ile birlikte, protein moleküllerinin sentezini açıklamadaki gücü, hücrenin temel faaliyetleriyle birleştirilince, her şey yerine oturdu.</p>
<p>Enteresan olan husus ise hem Watson hem de Crick, din ve Allah inancıyla arası iyi olmayan, kendilerini ateist ve agnostik olarak tanımlayan insanlar olmalarına ve hatta Allah inancına karşı ağır söylemlerde bulunmalarına rağmen, kendi buluşları ile Allah’a iman konusunda çok ciddi bir uyanışa vesile olacak bir hakikate tercüman oluyorlardı.</p>
<p><strong>Metaforlarla Sarsılan Materyalizm</strong></p>
<p>Biyoloji başta olmak üzere birçok bilim dalındaki teori ve kanunları açıklarken bilim adamları meselenin daha geniş kitlelerce anlaşılması için bazı metafor ve semboller kullanır, benzetmeler yapar. Doğrudan gözlemlenemeyen bir atomun iç yapısına ait elektronların faaliyetinden veya bir hücrenin içindeki metabolik süreçler ve sentezlerden bahsederken, immün sistem hücrelerinin okula giderek öğrenmesi, hücrelerin fabrika, mitokondrinin enerji santrali olması, moleküler işaretçiler, koruyucu askerler, hücrenin intiharı gibi insan zihninde karşılığı olan kavramlar kullanılır.<sup>2 </sup>DNA’dan bahsederken de kodlanmış bilgi, harflerle şifrelenme ve “hayatın lisanı,” “yazılmış bir kitap” gibi kavramlar, ister istemez kullanılmıştır. DNA’nın yapısını ve fonksiyonlarını anlatmak için kullanılan bu belli harflerle “yazılmış bir kitap” metaforu, normal olarak yazılmış bir kitap varsa, “Bu kitabı kim yazdı?” sorusunun zihinlerde canlanmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Biyolojik hâdiselerin işleyişindeki mükemmellik, mikro boyutlara inildikçe daha da kompleksleşirken, hassas dengelerle yürütülen bu olayların temelindeki bilgiyi göz ardı edemeyiz. Fizikçi Erwin Schrödinger ilk defa 1944 yılında <em>Hayat Nedir</em>kitabında canlı organizmaları moleküler ve atomik yapıları bakımından ele alırken ilk defa “kod” tabirini kullanmıştı.<sup>3</sup></p>
<p>Crick ifadelerinde genetik materyalin temel vazifesinin proteinlerin sentezini kontrol etmek olduğunu savunurken, ribozomlar (protein sentez makineleri) henüz “mikrozom” olarak bilinmekte olup yapı ve fonksiyonları belirsizdi. Mesajcı RNA ise ancak 1960 yazında doğru bir şekilde tespit edilmiş ve bu keşif 1961’de yayımlanmıştı.<sup>4</sup></p>
<p><strong>Materyalistleri Sarsan “Bilgi” ve “Düzen” Kavramları</strong></p>
<p>Crick ve Watson “genetik bilgi” kavramını, yine 1953’te, <em>Nature</em>dergisinde yayımlanan ikinci ve daha az okunan makalede<sup>5 </sup>ortaya koymuş, fakat bir anda materyalist dünyada ciddi bir şaşkınlık meydana gelmişti. Çünkü bahsettikleri şey, hücre içinde gözle görülmeyen kimyevî molekül zinciri şeklinde yazılmış bir “bilgi kümesi,” diğer bir deyişle, bir kitap demekti. Kitap ise yazılmış bir eser olarak, akıllı ve irade sahibi bir yazarı akla getiriyordu, tabii ki bu durum ateizmi bir dünya görüşü olarak benimseyen bazılarını ciddi şekilde rahatsız ediyordu. Özel bir lisanla yazılmış bilgi ve kitap fikri hızla ve geniş çapta benimsenmiş olsa da, genetik bilginin tam olarak neler olabileceği, bilginin nasıl icraata geçtiği henüz tam olarak aydınlatılamadı.</p>
<p>Bu bilgi tanımı, biyolojik âlemi tesadüfi veya rastgele kimyevî hadiselerin bir neticesi olarak gören materyalist ve pozitivist çevrelerde bir sıkıntı meydana getiriyordu. Aminoasitlerin tespih taneleri gibi, arka arkaya, belli bir çeşit ve sırayla dizilmelerinde bir bilginin olduğunu kabul etseler bile, mesele burada kalmamıştı. Çünkü aminoasit dizisi bu hâliyle bir iş görmüyordu. Arka arkaya üç dört kere katlanarak, boyu kısalan zincir, üç boyutlu özel bir şekil alarak protein hâline geldikten sonra fonksiyon yapabiliyordu. Proteinler meydana gelirken katlanma ve birleşme bölgeleri çok hassas hesaplara dayanıyordu, en küçük bir hata bile kabul edilmiyor, hatalı protein iş göremediği için hastalıklar meydana geliyor veya başka bir mekanizma ile bu hatalı protein parçalanıyordu. Bu proteinlerin özel olarak katlanması ve şekillenmesinin bilgisi neredeydi?</p>
<p>Gerek DNA ve gerekse RNA, çok büyük bir bilgisayarın programlanması gibi, aktif ve dinamik bir bilgi ile işletiliyordu. Materyalistler ne kadar inkâr ederlerse etsinler böyle bir sistemin ve işleyişin kendi kendine ortaya çıkması hiç mantıklı gelmiyordu. Dünyadaki bütün kitaplar, hangi lisanda olursa olsun, belli harflerin bir araya gelmesiyle yazılarak kütüphanelerdeki yerlerini alıyorsa, herkes bu kitaplardaki kelime ve cümlelerin bir yazar veya müellif olmadan, bir mânâ ifade edecek şekilde, bir araya tesadüfen gelemeyeceğini söyler. Ayrıca harflerin her birinin de özel bir ustalık eseri olduğu unutulmamalıdır.</p>
<p>DNA’nın kodlanmasında kullanılan harflerden sadece bir değişiklik ile (T yerine U) RNA şifrelenmekte ve bu mesaj taşınarak tercüme edilmekte, bu bilgiye göre de proteinler sentezlenmektedir. Kısacası, dünyadaki canlıların temel birimi olan hücre içinde her saniye sentezlenen veya parçalanan milyonlarca proteine ait “bilgi,” küllî, mutlak, muhit ve mükemmel bir “İlim” sıfatına dayanmadıkça düzen ve sistem tesis edilemez.</p>
<p>George Beadle, <em>Hayatın Dili </em>adlı kitabında “&#8230;DNA şifresinin çözülmesi, hayatın temelindeki dili ortaya koydu”<sup>6 </sup>ifadesiyle materyalistleri kızdırsa da meseleyi canlı tutarak dikkatleri çekmeye devam etti. 2000 yılında insan genomunun ilk taslağının tamamlanması kutlandığında, “kitap” ve “dil” metaforları yeniden canlandı. Genom projesinde yer alan kıdemli bilim insanlarının katıldığı, 26 Haziran 2000 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen toplantıda, Milli Sağlık Enstitüleri Müdürü Francis Collins, “insanlık kitabı” tabirini, “Bugün ilâhî vahyin ilk bilgilerini açıklamaya başlıyoruz” “Bu genetik şifreler, insanlar tarafından ilk defa okunuyor” “Kendi talimat kitabımızı okumaya başlıyoruz” şeklinde birçok cümlede kullandı. 2006’da neşredilen, <em>The Language of God</em>: <em>A Scientist Presents Evidence for Belief </em>(Yaratıcı’nın Dili: Bir Bilim Adamı İnanca Dair Delil Sunuyor) adlı kitabında Collins, bilimsel keşiflerin “ibadet etme fırsatı” olduğunu yazdı.<sup>7</sup></p>
<p>Collins’in belirttiği gibi, henüz hecelediğimiz ve küçük metin parçacıklarından bazı mânâlar çıkarmaya çalıştığımız bu “hayat defteri,” ileride organlar seviyesindeki büyük şifrelerin çözülmesine ve birçok hastalığın henüz varlık âlemine çıkmadan, yani potansiyel haldeyken, genlerin değiştirilmesiyle tedavilerine imkân sağlayabilir. Doğum öncesi hastalıkların genetik teşhisi, gen patentlemesi, hastalığa yatkınlığın tahmin edilmesi için genetik işaretçilerin ve kimlikleri belirlemek için DNA’nın kullanılması gibi birçok husus Francis Collins’in başkanlığını yaptığı Milli Sağlık Enstitülerinin gündeme getirdiği hususlardır.</p>
<p>Francis Collins’in, insan genomunun diziliminden “Daha önce yalnızca Yaratıcı tarafından bilinen talimat kitabı” olarak bahsetmesinden sonra ABD Başkanı Clinton da bilim insanlarının çalışmalarını takdir ederek, “Bugün, Yaratıcı’nın kullandığı dili öğreniyoruz” dedi. Ertesi yıl düzenlediği basın toplantısında Collins, Allah’a olan referansını daha da ileri götürerek “İnsan hayatının nasıl bir mucize olduğunu anlatan sayfaların yazıldığı esrarlı dili çözümlerken aynı zamanda Allah’ın kullandığı bu mükemmel dilde yazılmış olma ayrıcalığına da sahibiz” demiştir.</p>
<p>Hayata başlarken tek hücrenin (zigot) DNA’sındaki bilgi, her saniye yeni bölünmeler ve farklılaşmalar, şekillenmeler ve hücre hareketlerine sebep olmaktadır. Bu durumu şuursuz, ilimsiz, kudretsiz, iradesiz ve hikmetsiz zerrelerle izah etmek mümkün değildir. Hele dünyanın başlangıcında, cansız kimyevî elementlerin tesadüfen bir araya gelerek, hiç yoktan bir canlı hücreyi netice verecek, akılları durduracak bir kitap yazılımının, kendi kendine ortaya çıkması muhal ötesi bir şeydir.</p>
<p>Allah’ın biyolojik hayatı yaratırken, kudretinin önüne perde olarak koyduğu kimyevî moleküller, O’nun Vahdaniyetini ve Ehadiyetini çok açık olarak göstermektedir. Allah (celle celaluhu), sınırsız ilmini ve hikmetlerini, çok basit gibi görünen, fakat insanları aciz bırakan moleküler bir lisanla yazmakta, akıl ve kalb sahiplerinin nazarına sunmaktadır.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<ol>
<li>Judson, H.F. (1996). <em>The Eighth Day of Creation: Makers of the Revolution in Biology</em>. New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press.</li>
<li>Angier, N. (2000). “A pearl and a hodgepodge: Human DNA.” <em>New York Times</em>, 27 Haziran, s. 1.</li>
<li>Schrödinger, E. (1944). <em>What is Life?</em>Cambridge: CUP.</li>
<li>Brenner S, Jacob F, Meselson M. (1961). “An unstable intermediate for carrying information from genes to ribosomes for protein synthesis.” <em>Nature.</em>1961; 190: 576–581.</li>
<li>Watson J.D., F.H.C. Crick (1953). “Genetical implications of the structure of deoxyribose nucleic acid.” <em>Nature.</em>171: 964–967.</li>
<li>Beadle, G., M. Beadle, (1966). <em>The Language of Life</em>. New York: Doubleday.</li>
<li>Collins, F.C. (2006). <em>The Language of God</em>:<em>A Scientist Presents Evidence for Belief. </em>New York: Free Press.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sürgün</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/surgun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:14:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21905</guid>

					<description><![CDATA[Bir yanı hüzne değmeyen sürgün yoktur; idam veya hapisten sonraki cezaların üçüncüsü, bir gurbet belasının adı: sürgün. 3 Mart 1924’te çıkartılan hanedanın yurt dışına çıkartılmasına dair kanun, bir sürgün hikâyesidir. Bu hikâyeyi görüp de kendi dönemimize baktığımızda, benzerlikler kırık bir ayna gibi keser gönlümüzden bir parçayı. Kanun açıktır: “Mahlu (hal edilmiş) Halife ve Osmanlı saltanatı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yanı hüzne değmeyen sürgün yoktur; idam veya hapisten sonraki cezaların üçüncüsü, bir gurbet belasının adı: sürgün.</p>
<p>3 Mart 1924’te çıkartılan hanedanın yurt dışına çıkartılmasına dair kanun, bir sürgün hikâyesidir. Bu hikâyeyi görüp de kendi dönemimize baktığımızda, benzerlikler kırık bir ayna gibi keser gönlümüzden bir parçayı.</p>
<p>Kanun açıktır: “Mahlu (hal edilmiş) Halife ve Osmanlı saltanatı münderisesi (yok olmuş) hanedanın erkek kadın bilcümle azası ve damatları, Türkiye Cumhuriyeti memaliki (toprakları) dâhilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnudurlar (yasaklıdırlar). Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellid  (doğan) kimseler de bu madde hükmüne tâbidirler.”</p>
<p><strong>Niçin Bu Sürgün?</strong></p>
<p>Son padişah, muktedirlerin ve basının tehditleri karşısında zulme uğramamak adına yurdu terk ettiği için geride kalanları sürgün etmek çok kolaylaşmıştır. İlk zulme topyekûn bir ses çıkartılmayınca gerisinin çorap söküğü gibi gelmesi misali…</p>
<p>Son halife halkın büyük olaylar çıkartma endişesi ile Sirkeci’den değil, İstanbul dışından, Çatalca’dan apar topar bindirilir trene. İnsanlar sonradan öğrenir gittiğini, gerçi önceden haber alsalar da ne değişecektir ki?</p>
<p>Geriye kalanların mühim kısmı Sirkeci’den 6 Mart’ta, 21.30’da hareket edecek Şark Ekspresi ile gidecektir. Bütün hanedan oradadır. Genci, ihtiyarı, kadını, bebeği…</p>
<p>Şehzadelerin neden gideceği anlaşılmıştır, zira saltanat veliahdıdır onlar, lakin kadınların sürgünle ne işi olur, kimse bilemez. Altı yüz küsur senelik saltanatta kadınların hakkı yokken sultanları göndermenin manası nedir, soran olmaz.</p>
<p>“Savaşta bile kadın ve çocuklara dokunulmaz, bu sürgün niye!” diye haykırmaz bir tek kimse. Ayşe Sultan’ın dediği gibi: “Şimdi ecnebi diyarlarda yersiz yurtsuz ne yapacaktık? Encamımız ne olacaktı? Yegâne günahımız hanedan azası olmaktan ibaretti.” Hani tek günahı (!) “yaşatmak için yaşama” çabasındaki bir harekete gönül vermek olan kadınların-erkeklerin kelepçelenip demir parmaklarının ardına sürgünü gibidir yaşanan. Türk tarihinde ilk defa 17.000 kadının hapse atılması gibi…</p>
<p><strong>Halk Sadece Seyreder</strong></p>
<p>Şehzade Ali Vasıp Efendi hatıratında, hanedanın “büyük felâketini” şu şekilde anlatıyor: “6 Mart 1924, saat dokuz buçukta, Orient Express ile sevgili vatanımızı terk ediyorduk. Evimizdeki kalfa, kızlar ve bendegân ile vedalaşıp iki takaya râkiben çanta ve sandıklarımızı da yanımıza alarak terk ettik. İstasyon ailemizin erkek ve kadın âzâları ile dolu idi. Express’te hemen hemen bizlerden başka kimse yok idi. Birçok polis kuvvetleri bulunuyordu. İstasyon dışına biriken halk sükûn ve teessür içinde duruyorlardı. Başka hiç eş dost gelmemişlerdi. Nihayet vagonlarımıza bindik ve hareket ettik.”</p>
<p>Polisler, gazeteciler ve seyreden halk…</p>
<p>Halk içinde elbette müteessir olanlar vardır, lakin çoğu her şeyi bir ortaoyunu gibi umarsızca seyreder. Daha birkaç sene evvelinde “Padişahım, çok yaşa!” diye bağırdıklarını unutuverirler. Hanedan ailesinin himayesinde kendi yolunu bulanlar dahi uğurlamaya gelmemiştir.</p>
<p>Kendine dokunmayan yılanlara bin yıl yaşama duası eden kalabalıktır bu. Belli ki zaman geçtikçe mazlumun yanında olma duygusunu da kaybetmiştir. Masumlara birer cani gibi muamele edilmesi de harekete geçirmez onu. Milletin helal malının gasp edilmesi de. Önce “Padişahım, devletinle bin yaşa!” derler, sonra padişah sülalesi sürülürken sessizce seyrederler. Cebi vicdanından daha hassastır umarsız kalabalığın, zulüm başkasında olduğu müddetçe hiç rahatsız etmez onu.</p>
<p>Hâkimiyetini kalabalıklardan aldığını sanan çokları için, sonrasında o kalabalıkların hiçbir hükmünün kalmadığına tarih çok defa şahit olmuştur, sanırız daha da olacaktır.</p>
<p><strong>Sürgün Kurbanları</strong></p>
<p>İşin acıtıcı bir yanıdır; İstanbul’u fetheden padişahın neslinden gelenler İstanbul’dan kovulurken aynı zamanda Türk vatandaşlığından da atılır. Türk tarihinin en parlak devletini kuran hanedan, Türklükten atılmıştır. Zalimleri sevindirmemek adına yurdunu yuvasını terke mecbur kalan vatan evlatlarının vatandaşlıktan da sürgün edilmesi misali…</p>
<p>Hâlihazırda hanedan reisi olan Osman Bayezid Efendi, sürgün esnasında annesinin karnındadır. 1924 Mart’ında tren ve vapurlarla sürgün edilen üç yüze yakın hanedan üyesinden bugün geriye yalnız bir tek kişi kalmıştır: Sultan Abdülmecid neslinden gelen Bilûn Hanımsultan (Allah selamet versin). Hanımsultan, sürgün esnasında 6 yaşındadır. Şu an Beyrut’ta yaşar ve sürgünü hâlâ hatırlar.</p>
<p>En küçüğünün üç aylık, en büyüğünün 71 yaşında çıktığı meçhul bir serüvendir bu sürgün. Üç aylık Bidar Sultan, Sultan Abdülhamid’in torunu. En büyük Seniha Sultan, Sultan Abdülmecid’in kızı ve son dört padişahın kız kardeşi. Hani bugün en küçüğü 2 aylık, en büyüğü 87 yaşında, hayattan sürgün edilenlere ne kadar da benzerler.</p>
<p>Bidar, trende üşüdüğünden midir, yol şartlarından mıdır bilinmez, birkaç aya kalmaz Budapeşte’de ölüverir. Tuhaftır, sürgüne gidenlerin en küçüğü aynı zamanda sürgünde ölenlerin ilki olmuştur. Kimse duymuş mudur sesini, bilinmez. Eşinin mazlumiyetine üzülen anneler ve o onlarla beraber anne karnında ölen bebekler gibi. Dört duvar arasında minicik elleriyle volta atanlar gibi. Zindan kuytularında, işkencede bütün günahlardan terhis olarak Rahmet-i Rahman’a yürüyenlere “intihar” şerhi düşülmesi gibi. Duyulur mu şu iniltiler bu hercümerç içinde? Yeter diyen bir ehli vicdan olur mu keşmekeş ortasında? Elbet her şeyi duyan, toprağa düşen her ahı bilen bir Rab vardır.</p>
<p>Vaktiyle damatlardan ihsan görmüş mebuslar, “Bari damatlar sürgüne çıkartılmasın” derler. Devlet-i Aliye’nin tarihinde damatların saltanatta ne hakları olmuştur ki sürgüne uğrasınlar. Dinlemez kimse, olur da bir damat siyasete girer, iktidara bir alternatif olur. Muhtemeldir ki “düşmana ihtiyaç” sendromunun geçmişi çok eskidir. Yoksa vatandan binlerce kilometre uzaktaki eğitim yuvalarını dahi kapatmaya çalışan bir azgınlığın izahı, başka ne ile mümkün olur ki? Bazen masumiyete şahit olmak için vicdan yetmez, günah çukuruna gözlerini dahi kapayacak kadar batmamış olmak lazım gelir.</p>
<p><strong>Harami Taarruzu</strong></p>
<p>Sürgün Kanunu’nda hanedanın memleketteki mülklerini bir sene içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hükümet tarafından satılacağı hükmü yer alır. 48 saat içinde vatanı terk etmeleri gerektiği için kimi apar topar güvendiği birilerine mallarını devreder, kimi yok pahasına satar. Kimi de hiçbir şey yapamaz. Yıllar sonra, güvenilen kişilerin yahut pek çok mirasçının, emanete hıyanet ettiği görülecektir. Nadir de olsa nesilden nesle geçen vefa da görülür.</p>
<p>Acımasız bir süreçti sürgün, kimi dilini kimi dinini, kimi canını yitirdi ecnebi memleketlerde. Açlıktan ölen de oldu, kendi canına kıyan da. Zengin yaşayan da oldu, zengin yerlere gelin giden de.</p>
<p><strong>Sürgünden Dönünce</strong></p>
<p>Cezaevindekiler bile ölürlerse cenazeleri özgür olur. Hanedandan sürgünde ölenlerin cenazesinin gelmesi bile yasaktı vatanlarına. Pek çoğuna Müslüman topraklara gömülmek nasip olmadı, bazısına Müslüman bir mezarlık bile&#8230; Kaybedilen bütün değerlerin sebebi ise bir sürgün öyküsüydü.</p>
<p>Hanedanın tam manasıyla sürgünü 1974’te sona erdi. 1924’te gencecik bir delikanlı olarak birkaç aylığına yurt dışına çıkartıldığını sananların bazıları tam 50 sene sonra, artık iki büklüm halde döndüler yurtlarına.</p>
<p>Acımasızca yürütülen güncel nefret öyküsünün sonu ne olur aşağı yukarı bellidir. Ahlak adına bütün değerleri tarumar olmuş bir toplumun eski sağlığına kavuşması da epey zaman alacaktır.</p>
<p>Kendi değerlerinden sürgün edilmekten daha acı sürgün yok. Değerleri uğruna sürgünü göze alanlar içinse Hakk Teala’nın bütün mülkü vatan…</p>
<p>Bugün hanedan neslinden gelenler adeta el üstünde tutuluyor, çünkü sürgüne maruz kalanların gidişi sessiz olur, dönüşü emsalsiz…</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hijyene Dair Farklı Yaklaşımlar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/hijyene-dair-farkli-yaklasimlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:07:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21902</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Ben doğduğumda iki dedem de hayatta değildi. Anneannemi tanıma imkânı buldum. Annem, teyzem ve anneannemde çok defa şahit olduğum bir alışkanlık vardı: Bebekler acıktığında, ekmek gibi gıdaları ağızlarında çiğneyip onlara ikram ederlerdi. Bu yolla bebeklerin, en yakınlarından “faydalı mikropları” aldıklarını ancak doktor olduğumda anlayabildim. Zaten anne karnında tamamen steril (mikropsuz) olan bebek, doğarken ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Ben doğduğumda iki dedem de hayatta değildi. Anneannemi tanıma imkânı buldum. Annem, teyzem ve anneannemde çok defa şahit olduğum bir alışkanlık vardı: Bebekler acıktığında, ekmek gibi gıdaları ağızlarında çiğneyip onlara ikram ederlerdi. Bu yolla bebeklerin, en yakınlarından “faydalı mikropları” aldıklarını ancak doktor olduğumda anlayabildim. Zaten anne karnında tamamen steril (mikropsuz) olan bebek, doğarken ve daha sonra süt emerken ilk faydalı mikroplarını almaya başlar.</p>
<p>Eskiden köyde aynı havluyu kullanırdık. Bütün ev ahalisi ve misafirler aynı bardaktan su içerdi. Sofralarda ayrı ayrı tabaklar olmazdı, aynı tastan çorba içerdik. Bütün bu muameleler mikropların birbirimize geçmesine sebep olurdu, ama bu durum hasta olmamıza yol açmazdı.</p>
<p><strong>Mikroplar, Hastalıklara Nasıl Sebep Olmaktadır?</strong></p>
<p>İnsan vücudunda çok sayıda mikrop yaşamaktadır. Bu mikroplar deride veya mide ve bağırsaklarımızı örten iç deride (mukoza) yaşarlar. Bunlar faydalı mikroplardır. Bu mikroplar, bazı zararlı mikropları öldürerek bizi hastalıklardan korur. Vücut için çok gerekli olan ancak gıdalarla alınamayan ve vücudun da üretmediği bazı vitaminleri üretir. Bağırsak hareketlerinin düzenli olmasına destek verir. Ürettikleri bazı önemli maddelerle kişinin bağışıklık sistemini güçlendirir. Astım gibi bazı alerjik hastalıkların önlenmesinde, hatta otizm ve multipl skleroz (MS) gibi önemli hastalıkların ortaya çıkmasını engellemede vazife yaparlar.</p>
<p>Bunun dışında, faydalı olmayan, hastalık yapıcı mikroplar vardır (sıtma ve tifo mikrobu gibi). Hastalık yapıcı mikroplar vücutta her zaman bulunmaz. Bu sebeple birbirimizin havlusunu, su bardağını veya kaşığını kullandığımızda birbirimize çoğu zaman zararlı mikroplar değil faydalı mikroplar geçer. Bu arada, hasta olan birisi varsa, onun kullandığı malzemeler kullanılmamalı, onunla temastan kaçınılmalıdır. Eğer bir okulda grip varsa, bu hastalık yakın temasla diğer çocuklara mutlaka bulaşır. Hasta çocuğa rapor verilip evde istirahati sağlanmalıdır ki hastalık diğer çocuklara da geçmesin.</p>
<p>Modern dünya tam da yeni ilaç keşifleri ile mikroplarla arasındaki savaşı kazandım derken ileri teknolojinin kullanıldığı gelişmiş ülkelerde nadir olan hastalıkların sıklığı artıyor veya yeni hastalıklar ortaya çıkıyor. Evlerde nine, dede ve kuzenler yok. Artık her gün banyo yapıyoruz. Evlerde gelişmiş temizlik aletleri ve malzemeleri kullanıyor. Hayat her gün kolaylaşıyor. Tıp sürekli ilerliyor, mikrobik hastalıklardan korunmak için nasıl davranmamız gerektiğini artık küçük bir çocuk bile az çok biliyor. Fakat mikroplardan korunalım derken dost mikroplarımıza düşmanca davranıp onları öldürüyoruz. Bu durum, bağışıklık sistemimizin çalışmasını da aksatıyor.</p>
<p>Çocuklukta tanışmamız gereken bazı mikroplar aslında bağışıklığımızın gelişmesi ve kanser dâhil birçok hastalığa karşı şifa bulmamız için gereklidir. Aşırı temiz ve mikropsuz bir ortamda büyütülen bebekler, ileride astım başta olmak üzere, birçok alerjik hastalığa yakalanma riski taşıyor. Son yıllarda dikkat çeken bu görüş, “Hijyen Hipotezi” olarak adlandırılıyor. Hijyen hipoteziyle ilgili ilk akademik görüşler, Prof. Dr. David P. Strachan tarafından ortaya atıldı. Bu araştırmacı, ailedeki büyük çocukların sayısı arttıkça, daha küçük çocuklardaki alerjik rinit (saman nezlesi ya da alerjik nezle) riskinin azaldığını keşfetti.</p>
<p>1990’ların sonlarında Dr. Erika von Mutius, Doğu ve Batı Almanya’daki çocukların alerji ve astım hastalığı sıklıklarını karşılaştırdı. Dr. von Mutius’un başlangıçtaki hipotezi, daha kirli ve sağlıksız ortamda büyüyen Doğu Almanya’daki çocuklarda daha fazla alerjik hastalığın görüleceği şeklindeydi, ama çalışma bunun tam tersini gösterdi.</p>
<p>Son yıllarda mikropların sadece alerjik hastalıkları etkilemediği, ayrıca birçok nörolojik ve psikiyatrik hastalığın gelişmesinde de rol oynadığı keşfedilmiştir. Mesela, geçen yıl yapılan bir çalışmada, dost bağırsak bakterilerin beynimizi müspet etkilediğini ve otizm, bunama (Alzheimer), Parkinson hastalığı, depresyon ve kaygı (anksiyete) gibi birçok anormal sağlık durumunu önlediği rapor edilmiştir.<sup>1</sup>Bu çalışmada ayrıca bağırsak mikroplarının kişinin ağrı algısını, davranış ve alışkanlıklarını ve hatta beynin gelişimini etkilediği iddia edilmektedir. Bu araştırmaların son zamanlarda yoğunlaşmasıyla “nöromikrobiyoloji” adında yepyeni bir bilim dalı ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Son yıllarda astım ve alerjik hastalıkların yanında otizm, Alzheimer, depresyon ve benzeri nörolojik ve psikiyatrik hastalıklar, özellikle ekonomik olarak gelişmiş toplumlarda artış gösteriyor. Maddi açıdan geri kalan toplumlarda alerji gibi hastalıklar ender görülürken, steril ortamlarda büyüyen çocuklar, daha çok hastalığa yakalanıyor. Sadece aşırı hijyen değil, zamanla beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi, fıtri gıdalardan uzaklaşıp katkı maddesi içeren yiyecekler yememiz de hastalık riskini artırıyor.</p>
<p>Son yıllarda ekonomik olarak gelişmiş toplumlarda sıklığı artan önemli bir sağlık problemi de MS (multipl skleroz) hastalığıdır. Bu hastalıkta beynin beyaz cevheri ve sinir tellerinin etrafını saran kılıf (miyelin tabakası) çürümekte ve yok olmaktadır. Bunun sonucunda hareket bozukluğu (mesela yürüyememe), kaslarda güçsüzlük, kısmi felç, dengesizlik, konuşma ve görme bozuklukları ortaya çıkmaktadır. MS hastalığı, kişinin bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucu, beyin ve omurilikte çok sayıda plağın oluşmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Son yıllarda bu hastalıkla bağırsak mikropları arasında ilişki bulunmuş ve bazı parazit yumurtalarının kişiye verilmesiyle hastalık belirtilerinin geçtiği bulunmuştur.<sup>2</sup>Bu durum da bazı mikroplarla karşılaşmanın insan vücudu için zararlı değil faydalı olduğunu ispatlamaktadır.</p>
<p>Normalde doğum öncesi, bebeğin bağışıklık sistemi uyku halindedir, yani mikropları tanımaz. Bebek dünyaya geldikten sonra, mikroplarla baş etmek zorundadır. Mikroplara maruz kaldıkça, bağışıklık sistemi hem savunma yönünden güçlenir ve hem de müspet anlamda değişime uğrar (immün modülasyon). Mikroplar tarafından yeterince uyarılma olmazsa, hastalıklar ortaya çıkar.</p>
<p>Çocuk ne kadar kalabalık bir aile ortamında büyümüşse, kendisinden büyük ne kadar çok abla ve ağabeyi varsa, hastalığa yakalanma ihtimali o kadar az olur. Ayrıca “mikrobiyata” adı verilen yararlı bakterilerin bağırsaklarda bolca bulunması da hastalık gelişimini engellemektedir. Ne yazık ki, hayat şartları bizleri daha sağlıksız beslenmeye ve hazır gıdalar tüketmeye yönlendirdikçe, bağırsaklarda olması gereken yararlı mikropların sayısı da azalmaktadır. Yoğurt, kefir gibi probiyotikler bakımından zengin gıdalarla beslenme, bağırsakların savunma hattını güçlendirir, bağışıklık sistemini destekler ve vücudumuzun hastalıklarla daha kolay savaşmasını sağlar.</p>
<p>Bebek annesinden ve yakın akrabalarından faydalı mikropları alırken aslında onların güzel davranışlarını da alıyor. Anne ve babasının ona olan sevgisini ve şefkatini bu yakın temas ile hissedebiliyor.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<ol>
<li><em>ACS Chem Neurosci</em>. 2017-12-8. doi: 10.1021/acschemneuro.7b00373.</li>
<li><em>Mult Scler</em>. 2017-10-1:1352458517736377. doi: 10.1177/1352458517736377.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alvarlı Efe Hazretleri</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/02/01/alvarli-efe-hazretleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 23:03:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=21899</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı’nın son dönemi, yıkılışların birbiri ardınca sökün ettiği bir felaketler hengâmıdır. Dinî, sosyal, askerî ve ekonomik sahadaki çöküşler müminlerin ümitlerini kırmış, kimileri de İslam âleminin Batı karşısında düştüğü durumdan dolayı dini sorgular olmuştur. Yaşananlar, Mehmet Akif gibi çevresine ümit aşılama gayretiyle çırpınan devasa insanları bile mecalsiz bırakmıştı. Medreseler çoktan verimliliklerini kaybetmiş, tekke ve zaviyeler çoğu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı’nın son dönemi, yıkılışların birbiri ardınca sökün ettiği bir felaketler hengâmıdır. Dinî, sosyal, askerî ve ekonomik sahadaki çöküşler müminlerin ümitlerini kırmış, kimileri de İslam âleminin Batı karşısında düştüğü durumdan dolayı dini sorgular olmuştur.</p>
<p>Yaşananlar, Mehmet Akif gibi çevresine ümit aşılama gayretiyle çırpınan devasa insanları bile mecalsiz bırakmıştı. Medreseler çoktan verimliliklerini kaybetmiş, tekke ve zaviyeler çoğu itibarı ile mana âlemine kapılarını tamamen ya da kısmen kapamış, dinî hayatın içi boşaltılıp şekilcilik her yanda kendini hissettirir olmuştu. “Ahir zamanın garipleri” denebilecek az sayıda hamiyetperver “Kıyamet de kopsa ellerindeki bir fidanı dikme” şuuruyla dinlerini yaşamaya çalışıyorlardı; fakat onların hanelerini ısıtan üns esintileri çarşı pazara sirayet etmez olmuştu.</p>
<p>İşret hayatı ümmet içinde virüs gibi yayılırken gençlerin yüzü batıya dönmekteydi, muhafazakâr şehirlerde bile insanlarla mescitler arasına mesafeler girmişti. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, ciddi anlamda ilerleme kaydettiğimiz tek sahanın musiki olduğu görülüyordu. Merhum Akif “Gitme ey yolcu beraber oturup ağlaşalım!” deyip dertdaş bulamazken ağlanacak halimize kendimiz gülüyor, fasıl geçiyorduk. Bu durum, hamiyetli Müslümanların sinesine bıçak gibi saplanıyordu.</p>
<p>Nebevî hüznü, Rahmet Peygamberinden (sallallahu aleyhi ve sellem) miras olarak alan dertli sineler kederle oturup kalkmış, hep hüzün soluklamışlardı. Ümmetin duçar olduğu dertleri düşünmekten kendi dertlerine sıra gelmemişti.</p>
<p>Bu umman sinelilerden biri de Erzurumlu Muhammed Lütfi Efendi, nam-ı diğer Alvar İmamı ya da Efe Hazretleri’ydi. 1866’da Pasinler’in Kındığ (Altınbaşak)köyünde dünyaya gelmiştir. Ulemadan Hüseyin Gedâî Hazretleri’nin oğludur. Çocukluk yıllarından itibaren ilim muhitlerinde ve büyüklerin meclislerinde yetişen Muhammed Lütfi Efendi, seferberlikten sonra yerleştiği Pasinler’in Alvar (Âlemvar) köyünde uzun süre kalmış ve bu süre zarfında namı dört bir yana yayıldığı için “Alvarlı” nispetiyle anılmıştır.</p>
<p>Küçük yaşlardan itibaren ruh dünyası Yunus Emre, Niyazi-i Mısrî, Fuzûlî, Hamza Nigârî gibi şairlerin beyitleriyle yoğrulan bu zatın kendisi de çok sayıda şiir içeren büyük bir dîvan sahibidir. Çok yönlü bir insan olan Muhammed Lütfi Efendi yeri geldiğinde mihrapta imam, kürsüde vaiz, medresede âlim, at üstünde alperen, tekkede mürşittir. Doksan senelik uzun ömrü, pek çok güzel misal içeren bu önemli şahsiyetin yâd edilmesi gereken en önemli vasıflarından biri, gönül ufkunun genişliğine delil gösterilebilecek olan hüznü ve derdidir.</p>
<p>O, dertli bir insandır. Yaşadığı devir vicdanlı insanların belini büken bir hüzün serencâmesidir ve “Melikin atiyyelerini ancak matiyyeleri taşır” hakikatince bu hüzün seli önce onun harmanına ateş salmış, önce onun bostanını savurup perişan etmiştir.</p>
<p>Gayr-ı iradi ağlamalarla göz açtığı dünya hayatını iradi gözyaşlarıyla tamamlayan bu hüzün kahramanı, kendisini görenlere ve duyanlara nice ibret tabloları sunan bereketli bir hayat yaşamıştı.</p>
<p>Bekâ yurduna karşı beslediği arzu, likaullah iştiyakı, Peygamber aşkı derken onu âh u enîne sevk edecek birçok sebep vardı; ancak kendi derdine yanmayan veya yaşadıklarından dolayı eli böğründe kalan çaresizlerin derdini çekmek de ona düşmüştü.</p>
<p>Dert besteleri onun şiirleri içinde çokça yer almıştı. Niyazi-i Mısrî’nin “Derman arardım derdime derdim bana derman imiş” mısraı onun kelam vadisinde “Derd-i derûnuma derman arardım, dediler ki derttir dermânın senin” şeklinde çağlar.</p>
<p>Sinesi dertle çarparken sevdiklerine de derdi salıklar. Onun, Rahman ile kul arasındaki muamelenin bir buudu olarak gördüğü dert, divanında şu ifadelerle yerini alır:</p>
<p>“Ezelden âdet-i Mevlâ dostuna,</p>
<p>Sevdiği kulunu mübtelâ eyler.</p>
<p>Alınca abdini kerem destine,</p>
<p>Onu bir derd ile ibtilâ eyler.”<br />
Bir başka şiirinde,</p>
<p>“Sular gibi çağlasan,<br />
Eyyub gibi ağlasan,<br />
Ciğergâhı dağlasan,<br />
Ahvâlini sormaz mı?” der ve bu hal, onu tanıyanlar tarafından hayatının her karesinde müşahede edilir.</p>
<p>Onun yaşadığı dönem, hassas ruhların belini büken hadiselerle doludur. İnsanlar harp ve göçlerle imtihan olmuşlar, fakirlik âdiyattan olmuş, nesiller maneviyata yabancı kalmışlardır. Kardeşi Vehbi Efendi’nin vefatı üzerine dudaklarından dökülen,</p>
<p>“Sefînem gark oldu dert deryasına,</p>
<p>Sahrâ-yı sînemi sel aldı gitti.</p>
<p>Hasret-keş olmuştur dil leylâsına,</p>
<p>Bülbül-teg zârımı el aldı gitti”  mısraları, onun ruh halinden izler taşıyordu. Ruhu, yaşlı gövdesinde ümmetin derdini taşıyan yorgun bir gemi misali, hüzün ve dert dalgalarıyla boğuşuyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Harpte omuz omuza çarpıştığı akranlarının çocukları, torunları mescide uğramıyordu. Uğrayanlar da pek çoğu itibarı ile his yoksunuydu. Belalar def olsun diye bir gün namazdan çıkarken onları seyretmiş, keşke şunlar da bizden olsalardı, demişti. Evladı mescide gelmeyenler, onlara ev bark bırakmanın, devlet kapısında bir memuriyet bulmanın telaşı içindeydi. “Oğlumun sigortası yok” diye üzüldükleri kadar üzülmemişlerdi evlatları namaza kalkmadıkları için…</p>
<p>Bu ızdırap insanı, düşman çekilip gittikten sonra kurdun gövdeye girdiğini görüp inlemiş, bir yandan çevresindekilere ümit-bahş soluklar üflerken bir yandan kederini içine gömmüştü. Bir bayram günü halk şenlik yaparken yanına gelen talebesi onu secdede bulmuş, hıçkıra hıçkıra ağladığını görünce etkilenmişti. Kalktığında sakalından yaşlar süzüldüğünü gördü. “Böyle bir günde sizi ağlatan nedir?” diye sorduğunda aldığı cevap, neslin gidişatı hakkında duyduğu endişeyi izhar ediyordu: “Oğul, ben bu işin sonunu küfür görürüm!”</p>
<p>“Derdim derde dermandır;</p>
<p>Kabulüme fermandır” diyen ve vefat edeceği güne kadar gayretten geri kalmayan Efe Hazretleri, etrafındakilere şuur aşılamış, mefkûre ufkunu göstermişti. Dert soluklamış, insanlara dert aşılamış ve ektiği dert tohumları liyakatli sineler bulunca filizlenmiş ve sümbül vermişti.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
