<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>17 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/17/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Mar 2025 07:33:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>17 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Nefisle Yüzleşmede Hâlede İlk Halka-2</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/nefisle-yuzlesmede-halede-ilk-halka-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:57:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26808</guid>

					<description><![CDATA[O şahsiyet, şems-i nur-i adalet olan Hazreti Ömer’dir. Peygamberler yolunun necm-i nûrânîsi bu âbide insan akrabü’l-mukarrabîn çizgisini takipte fevkalade hassas, arzda semâvîlerle at başı, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla dudak ısırtacak enginlikte, Nebiler Serveri’nin mütemadi takdirleriyle serfirâz, koca koca devletlerin -buna Şecere-i Numâniye ile destanlaştırılan devlet de dâhil- yüz senede yapabildikleri ve elde ettikleri başarıları [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>O şahsiyet, şems-i nur-i adalet olan Hazreti Ömer’dir. Peygamberler yolunun necm-i nûrânîsi bu âbide insan akrabü’l-mukarrabîn çizgisini takipte fevkalade hassas, arzda semâvîlerle at başı, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla dudak ısırtacak enginlikte, Nebiler Serveri’nin mütemadi takdirleriyle serfirâz, koca koca devletlerin -buna Şecere-i Numâniye ile destanlaştırılan devlet de dâhil- yüz senede yapabildikleri ve elde ettikleri başarıları on sene gibi dar bir zaman diliminde gerçekleştirmekle rekor üstüne rekorlar kırmasına rağmen tevazu, mahviyet ve sıradanlık duygusuyla Kamer-i Münîr halesinde nurani bir konuma sahip, menendi bulunmayan, Mikâil’e denk bir erişilmezler erişilmeziydi.</p>
<p>O, Rehber-i Ekmel’in ve veliler serveri halifenin statiğini yapıp blokajını ortaya koydukları semâvî mirası değerlendirme ve akla durgunluk verecek seviyeye ulaştırmada -havl ve kuvvet Allah’tan, himmet Hazreti Rehnümâ’dan- sekene-i semâvâtı gıptaya sevk edecek bir kıvam sergilemiş ve mü’minleri sevinçle şahlandırmış, münafıklara da inkisarlar yaşatmıştı. Hayat-ı seniyelerinin sonuna kadar zafer üstüne zaferlerle bir Zülkarneynlik göstermiş, ruhunun ufkuna yürüme faslında da isabetli bir halef intihabı yöntemiyle bu fani âleme veda etmişti.</p>
<p>Ömür boyu beraberliğini cihanlara değiştirmeyi düşünmediği Hazreti Pişdâr’ı ile berzahî hayat maiyyeti mülahazasıyla Hücre-i Saadet’e defnedilmeyi dilemiş ve öyle de olmuştu. Evet, O’na gönülden inanmış, ölesiye sevmiş, kâkül-ü gülberglerinin bir tüyünü dünyalara değiştirmeyecek bir ruh yüceliğinde bulunan insanüstü biri de başka türlü olamaz, başka türlü davranamazdı.</p>
<p>Hayatında, ikinci vezir, irade kahramanı, fenafillâh-bekabillâh abidesi olarak yaşadı. Ne süper güçleri yerle bir etmeye takıldı, ne cihanları hizaya getirme gururuna kapıldı ne de hakperestliği ve adaletiyle alkışlanma karşısında başı döndü, bakışı bulandı. Hatta hakkaniyet ve istikametinin hayranı vefalı kimselerin “emîru’l-mü’minîn” demelerinden rahatsızlık duydu ve çevresini hep ikaz etti. O (radıyallâhu anh), zirvenin zirvesi en önemli bir noktada bulunurken bile kendini hep âhâd-ı nastan biri bildi. Ne koruması vardı, ne de muhafız alayları.. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِdemiş ve hep tek başına halkın içinde bulunmuştu.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8414" src="http://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/09/Devamı-300x75.png" alt="" width="300" height="75" srcset="https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/09/Devamı-300x75.png 300w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/09/Devamı-600x150.png 600w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/09/Devamı-696x174.png 696w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/09/Devamı.png 720w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşkı Olmayan</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/aski-olmayan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:54:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26806</guid>

					<description><![CDATA[Çeksin beni her dem aşkına o mukaddes el!.. Bitiversin bütün gurbetlerim bir an evvel; En yakınken uzak düşme hicranı çok acı, Gel ey inayet teveccühü bir an evvel gel!.. &#160; Gelmezsen şimdiye dek verdiklerin hep gider, Ne olur lütfet, esmesin bana rîh-i keder, Ciğerim kebap uzak düşmekten bilirsin Sen.. Savrulur giderim destigîr olmazsan eğer… &#160; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çeksin beni her dem aşkına o mukaddes el!..</p>
<p>Bitiversin bütün gurbetlerim bir an evvel;</p>
<p>En yakınken uzak düşme hicranı çok acı,</p>
<p>Gel ey inayet teveccühü bir an evvel gel!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gelmezsen şimdiye dek verdiklerin hep gider,</p>
<p>Ne olur lütfet, esmesin bana rîh-i keder,</p>
<p>Ciğerim kebap uzak düşmekten bilirsin Sen..</p>
<p>Savrulur giderim destigîr olmazsan eğer…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kanatlanıyor gönlüm bir teveccüh görünce,</p>
<p>Yelkenler açar sinem bilinmez bir sevince;</p>
<p>İç içe diriliş yaşar ruh anatomisi,</p>
<p>Öteye ait meltem serin serin esince.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kanatlanır duygular öteleri selamlar,</p>
<p>İnler durur bazen, bazen de vuslatla ağlar;</p>
<p>Gönlü-gözü intizâr duygusuyla dopdolu,</p>
<p>Akar ummâna doğru ırmaklar gibi çağlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gönül onun bülbülü, sevgi sinede gülü,</p>
<p>Sevgi yetimi gönül, o aslında bir ölü;</p>
<p>Fuzulî aşkı olmayana hımar demişti,</p>
<p>Bence o, bir kurumuş gülün ötmez bülbülü…</p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakperest bir Nâşir: Eşref Edib</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/hakperest-bir-nasir-esref-edib/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26804</guid>

					<description><![CDATA[1882 yılında doğan Eşref Edib Fergan, gazeteciliği “Milletin maddî, manevî terakki ve tekâmülü yolunda elden gelen hizmeti ifa” şeklinde anlayıp uygulayan şerefli ve edepli bir gazetecidir. 1. Meşrutiyet’e, 31 Mart’a, Milli Mücadele Dönemine, Cumhuriyetin kurulmasına, Takrir-i Sükûn’a, İstiklal Mahkemelerine, Milli Şeflik Dönemine ve 27 Mayıs Darbesine şahit olan Eşref Edib, her zaman hakkı savunmuştur. 1908 [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1882 yılında doğan Eşref Edib Fergan, gazeteciliği “Milletin maddî, manevî terakki ve tekâmülü yolunda elden gelen hizmeti ifa” şeklinde anlayıp uygulayan şerefli ve edepli bir gazetecidir.</p>
<p>1. Meşrutiyet’e, 31 Mart’a, Milli Mücadele Dönemine, Cumhuriyetin kurulmasına, Takrir-i Sükûn’a, İstiklal Mahkemelerine, Milli Şeflik Dönemine ve 27 Mayıs Darbesine şahit olan Eşref Edib, her zaman hakkı savunmuştur.</p>
<p>1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Eşref Edib, kendisi gibi hukukçu olan Ebü’l-ȗla Mardin ile birlikte bir mecmua hayalini hayata geçirmek için harekete geçti. Aklına gelen “Sırat-ı Müstakim” ismi kabul gördü. 1908’de yayın hayatına başlayan mecmuanın başyazarı Mehmet Akif oldu. “Din, felsefe, edebiyat, hukuk ve ulȗmdan bahis haftalık gazetedir” alt başlığıyla yayım hayatına başlayan dergiye, 50. sayısından itibaren “siyaset, içtimaiyat, medeni ahval” de dâhil edildi.</p>
<p>Mehmet Akif ve Ebü’l-ȗla Bey’den başka, Babanzade Ahmet Naim, Manastırlı İbrahim Hakkı, Musa Kazım, Bereketzade İsmail Hakkı ve Tahirü’l Mevlevi gibi isimlerin katkıda bulundukları derginin hemen hemen bütün işlerini Eşref Edib üstlenmişti.</p>
<p>İlk baskısı 70 bini bulan dergi, kısa zamanda İşkodra’dan Bağdat’a oradan Yemen’e kadar ulaştı. Böylece Eşref Edib’in özellikle öne çıkarmaya çalıştığı Mehmet Akif’in şiirleri de bütün Osmanlı vilayetlerine ulaşmış oldu.</p>
<p><em>Sırat-ı Müstakim</em>’in 30. sayısının ardından 31 Mart (1909) Vakası meydana geldi. Çıkan kargaşada isyancılar, yayına hazırlanan nüshaları etrafa saçtılar. <em>Sırat-ı Müstakim </em>bir süre yayına ara verdi. 1912’ye kadar 182 sayı ile okuyucuya ulaşan dergi, bu tarihten itibaren ismini <em>Sebîlürreşad </em>olarak değiştirdi.</p>
<p>Bu yeni ismin hikâyesi ise şu şekilde: Prens Abbas Halim Paşa’nın köşkünde Mehmet Akif ile isim hakkında konuşurlarken Abbas Halim Paşa, “Kur&#8217;an’dan bir sahife açıp orada çıkan ismi dergiye koyalım” diye bir teklifte bulundu. Kur&#8217;an-ı Kerim’i açan Paşa, “Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîle’r-reşâd” (İman eden zat şöyle devam etti: ‘Ey benim halkım, gelin bana uyun ki size doğru yolu göstereyim’) (Mu’min, 40/38) ayetini okudu. Latif bir tevafuk eseri olarak, bu gelişmeden haberdar olmayan Tahir’ül Mevlevi, bir gazete çıkarma niyetiyle <em>Sebîlürreşad</em>’ın isim hakkını almıştı. Durum anlaşılınca Mehmet Akif’in ricası üzerine bu ismi Eşref Edib’e hediye etti.</p>
<p>Büyük bir alaka ile takip edilen yeni dergi de kısa zamanda Müslümanların yaşadığı ülkelere, hatta Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’ya kadar ulaşmıştır. Yayın çalışmaları esnasında İslamî eğitimin gelişmesine destek vermek için bir okul kurulmasına da karar verilmiş hatta bakanlıktan onay çıkarılmıştır. Dergide önceki yazarlara ek olarak Ömer Rıza Doğrul, Mithat Cemal, Said Halim Paşa, Elmalılı Hamdi Yazır, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi önemli isimlerin yer alması, Eşref Edib’in geniş ufkunu göstermesi bakımından önemlidir.<a name="_ednref1"></a>[1]</p>
<p>İttihat ve Terakki fırkasının icraatlarını destekleyen yazılar neşreden dergi, daha sonra hatalı icraatları sebebiyle yönetimi eleştirince gazaba uğradı ve 20 ay süreyle askıya alındı.</p>
<p>Eşref Edib’in gazeteciliği Milli Mücadele Dönemi’nde aşk ve şevk ile devam etti. Mondros Mütarekesine bakışı, ondaki heyecanı ispat eder mahiyettedir: “Bugün dört yüz küsur milyon İslam âleminin mukadderatı buradaki İslam ordusunun göstereceği kudret ve zafere bağlıdır. Anadolu Müslümanları dünyanın ne kadar bahtiyar insanlarıdır. Cenab-ı Hak Kur’an’ı yaşatmak vazife-i âliyesini onların omzuna tahmil etmiştir.”<a name="_ednref2"></a>[2]</p>
<p>İşgal sonrası şartlar İstanbul’da durmayı anlamsız kılmıştı. Halkı uyarmak maksadıyla 23 Ocak 1920’de Mehmet Akif ile birlikte Balıkesir’e gitti. Mehmet Akif’in Zağanos Paşa Camii’ndeki vaazını yazıya aktardı.</p>
<p>İstanbul’a dönünce, Hindistan mütefekkirlerinden Müşir Hüseyin Kıdvay’ın Milli Mücadele’yi destekleyen ve işgali protesto eden <em>İslam’a Çekilen Kılıç </em>isimli eserini tercüme ettirdi. Bütün tehlikelere rağmen on binlerce bastırıp Anadolu’ya gönderdi.</p>
<p>Mehmet Akif’in Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği vaaz, <em>Sebîlürreşad </em>dergisinde neşredildi. Gözyaşlarıyla yapılan bu konuşma Anadolu’da büyük yankı uyandırdı.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal, dergiyi neşretmek üzere onları Ankara’ya davet etti. 25 Aralık 1920’de iki arkadaş Ankara’ya gitti. Mustafa Kemal onları istasyonda karşıladı. Gösterdikleri çaba ve Sevr’e karşı duruşları için onlara teşekkür etti.</p>
<p>Güvenlik gerekçesiyle 1921 yılında derginin merkezini Kayseri’ye taşıdılar. Sakarya Meydan Muhaberesi’nin kazanılmasının ardından dergiyi yeniden Ankara’ya getirdiler. Tacettin Dergâhı onların ilk adresi oldu. Birinci mecliste Mehmet Akif Burdur milletvekilidir. Ancak ikinci mecliste Mehmet Akif yoktur. Onları Ankara’ya bağlayan bir şey olmayınca, 1923 yılında İstanbul’a döndüler.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur ama <em>Sebîlürreşad</em>için çileli bir dönem başlamıştır. Takrir-i Sükûn kanununun çıkmasından sonra dergi kapatıldı. Eşref Edib de Ankara ve Şark İstiklal Mahkemesinde yargılanmak üzere tutuklandı. Tevhid-i Tedrisat ve tekkelerin kapatılmasına tepki gösteren yazıları tutuklanma sebebi sayıldı.</p>
<p>Mayıs 1925’te tutuklanan Eşref Edib, kötü şartlarda bir müddet bekletildikten sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılandı. Burada herhangi bir suç unsuru görülmeyen Eşref Edib yine de serbest bırakılmayıp Elazığ’da bulunan Şark İstiklal Mahkemelerine sevk edildi. Dönemin milletvekillerinden Ali Saip, Eşref Edib’ten oldukça rahatsızdı.<a name="_ednref3"></a>[3]Şeyh Said ile irtibatlı gösterilecek olan bazı gazeteciler, bu bahane ile idam edilecek ve böylece muhalif bütün sesler susturulacaktı. Mahkeme Eşref Edib üzerine yoğunlaşmıştı. Şeyh Said’den kendini isyana teşvik eden fikirleri <em>Sebîlürreşad </em>dergisinde okuduğuna dair bir ifade alınmıştı.<a name="_ednref4"></a>[4]</p>
<p>Eşref Edib kendisine yöneltilen ithamları başarılı bir şekilde reddetti. Ankara’dan gelirken Urfa’da bir okuyucusundan aldığı, Mehmet Akif’in Kastamonu vaazının da bulunduğu bazı <em>Sebîlürreşad</em>nüshalarını da gözler önüne sererek yaptığı savunma, mahkeme heyetini insafa getirdi. Daha sonra Ankara ile yapılan görüşmeler neticesinde Eşref Edib ve diğer gazeteciler serbest bırakıldı.</p>
<p><em>Sebîlürreşad</em>’ın kapatılmasından sonra yayıncılık hayatına devam eden Eşref Edib, 1926 yılında Asar-ı İlmiye Kütüphanesi Neşriyatını kurdu. Bu yayınevi sayesinde birçok yerli ve yabancı yazarın eseri bilim ve kültür hayatına kazandırılmış oldu. <em>Safahat</em>’ın ikinci kitabı olan <em>Süleymaniye Kürsüsünde</em>, üçüncü kitap <em>Hakk’ın Sesleri </em>ve John Davenport’un <em>Hz. Muhammed ve Kuran-ı Kerim </em>adlı kitapları da neşredilen eserler arasındadır.</p>
<p>Eşref Edib 1932’de Mısır’a giderek Mehmet Akif’i ziyaret etti. Asıl amacı Mehmet Akif’in yazdığı Kur’an mealini neşretmekti. Ancak Mehmet Akif, bu konuda pek istekli davranmadı. Eşref Edib yine de bazı ayetlerin mealini not etti ve İstanbul’a döndükten sonra <em>Mehmet Akif</em>adlı eserinde neşretti.<a name="_ednref5"></a>[5]</p>
<p>Eşref Edib, o yıllarda misyoner ve şarkiyatçılardan oluşan bir heyet tarafından Hollanda’da yayımlanan ve sonra Türkçeye tercüme edilen <em>İslam Ansiklopedisi</em>’ndeki hataları göstermek için <em>İslam Ansiklopedisinin İlmi Mahiyeti</em>adlı eserini yayımladı. Bu ansiklopediden ciddi şekilde rahatsız olan Eşref Edib, 1940 yılında, arkadaşları Ömer Rıza Doğrul, İsmail Hakkı İzmirli, Kamil Miras ve sonradan genişleyen kadrosu ile <em>İslam-Türk Ansiklopedisi’</em>ni yayımlamaya başladı. Sonra dört kitaptan oluşan <em>Çocuklarımıza Din Kitabı </em>serisini neşretti. Bu kitabın birincisi <em>İnanç Dersleri</em>, ikincisi <em>İbadet Dersleri</em>, üçüncüsü <em>Ahlak Dersleri</em>, dördüncüsü ise <em>Sevgili Peygamberimiz</em>’dir.</p>
<p>Demokrat partinin 1950 yılında iktidara gelmesiyle birlikte yumuşayan siyasi atmosferde, Eşref Edib <em>Sebîlürreşad</em>’ı yeniden çıkarma kararı aldı. Dergi; “Siyasî, dinî, ilmî, edebî ve ahlakî haftalık mecmua” olarak yeniden yayımlanmaya başlandı. Ömer Rıza Doğrul, Ömer Nasuhi Bilmen, Ali Fuat Başgil, Tahir’ül Mevlevi gibi kalemler yeniden bu dergide yazmaya başladılar. Dergiye bu dönemde Bediüzzaman Said Nursi, Nezihe Araz, Nihat Sami Banarlı, Ali Ulvi Kurucu, Mithat Cemal Kuntay, Peyami Safa ve Nurettin Topçu gibi âlim, mütefekkir ve müellifler de katkıda bulundu.</p>
<p>Eşref Edib 1950 yılında, Bediüzzaman Hazretlerini tanıtmak ve davasını müdafaa etmek için <em>Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nur, Hayatı Mesleği Eserleri </em>adlı kitabını yayımladı.</p>
<p>Adnan Menderes’in Malatya seyahati sırasında gazeteci Ahmet Emin Yalman’a bir suikast düzenlendi. Bu olay bahanesiyle birçok Nur talebesi gözaltına alınırken Eşref Edib de iki ay tutuklu yargılandı. Bu olaydan kısa bir süre sonra bürosunda bulunan Said Nursi ile ilgili bir mektuptan dolayı yeniden tutuklandı ve dört ay kadar cezaevinde kaldı.<a name="_ednref6"></a>[6]</p>
<p>Bir yazısından dolayı 163. maddeden de yargılanan Eşref Edib, 1957 yılında <em>Kur’an’ın Azamet ve İhtişamı Hakkında Dünya Mütefekkirlerinin Şahadetleri </em>isimli eserini, 1963’te <em>Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk </em>eserini yayımladı. Bu eserde, Bediüzzaman Hazretleriyle yaptığı ve “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor” cümlelerinin geçtiği meşhur röportajı da yer aldı. 1965’te <em>Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmi Bir Tahlil </em>kitabını ve Nedvi’nin beş ciltlik <em>Asr-ı Saadet: Peygamberimizin Ashabı </em>adlı eserini tercüme edip neşretti.</p>
<p>Eşref Edib, hayalini kurduğu ve “Nefislerini parti ihtiraslarından koruyabilen, yalnız millet ve memleketin ve yalnız Müslümanlığın yüksek menfaatlerini düşünen Müslümanlar için bu, farizaların en mühimidir”<a name="_ednref7"></a>[7]cümlesi ile özetlediği günlük gazete hayalini gerçekleştirmeden bu dünyadan ayrıldı ancak Bediüzzaman’ın şu senasına muhatap olarak arkada hoş bir seda bıraktı:</p>
<p>“Eşref Edib kırk seneden beri iman hizmetinde benim arkadaşım ve <em>Sebîlürreşad</em>’da makale yazan ve şimdi vefat eden çok kıymetli kardeşlerimin mümessili ve hakikî İslâmiyet mücahitlerinden bir kardeşimdir. Ve Nur’un bir hâmisidir. Ben vefat etsem de, Eşref Edib Nurcular içinde bulunmasıyla büyük bir teselli buluyorum.”<a name="_ednref8"></a>[8]</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Polat, Esma, “Eşref Edib Fergan’ın Hayatı, Eserleri ve Edebi Kişiliği,” Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları (Türk-İslam Edebiyatı) Anabilim Dalı, 2011.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]<em>Sebîlürreşad</em>, c. 12, s. 483.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]<em>Yeni</em><em>Sebîlürreşad</em>, c. 4, s. 86.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]<em>Yeni</em><em>Sebîlürreşad</em>, c. 14, s. 342.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]Edip, Eşref, <em>Mehmet Akif (Hayatı, Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları)</em>, İstanbul: Sebîlürreşad Yayınları, 1960.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]Güven, Fahri, “Eşref Edip Bediüzzaman Said Nursî Dostluğu Üzerine”, <em>Millî Gazete</em>, 21.11.2010.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]<em>Sebîlürreşad</em>, c. 12, s. 276.</p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]Nursi, Bediüzzaman Said, <em>Emirdağ Lahikası-2</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 31.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Böbreklerimizin Vazifeleri ve Sorumluluklarımız</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/bobreklerimizin-vazifeleri-ve-sorumluluklarimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:47:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26802</guid>

					<description><![CDATA[Vücudumuzda her organın hayatîvazifeleri mevcuttur. Böbreklerimizin görevleri de hayatımızın devamı için büyük bir ehemmiyet arz eder. Böbreklerimizin en önemli görevlerinden biri idrar üretmektir. Bu görev, böbrekteki morfolojik birimler olan nefronlar tarafından icra edilir. Bir nefron, kandan idrarın süzüldüğü glomerül ve süzülen sıvının içinden geçirilerek en sonunda idrara dönüştürüldüğü ince borulardan (proksimal tübül, henle kıvrımı, distal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vücudumuzda her organın hayatîvazifeleri mevcuttur. Böbreklerimizin görevleri de hayatımızın devamı için büyük bir ehemmiyet arz eder.</p>
<p>Böbreklerimizin en önemli görevlerinden biri idrar üretmektir. Bu görev, böbrekteki morfolojik birimler olan nefronlar tarafından icra edilir. Bir nefron, kandan idrarın süzüldüğü glomerül ve süzülen sıvının içinden geçirilerek en sonunda idrara dönüştürüldüğü ince borulardan (proksimal tübül, henle kıvrımı, distal tübül ve toplayıcı kanallar) ibarettir.</p>
<p>Erişkin bir insanda her iki böbrekte yaklaşık bir milyon nefron bulunmaktadır. Her bir nefron tek başına idrar üretme yeteneğine sahip kılınmıştır. Yaşlandıkça nefron sayısı azalmaktadır. Böbrekler nefronları yenileyemezler. Bu sebeple böbrek hasarı, hastalık veya normal yaşlanma ile böbreklerdeki nefron sayısı giderek azalır. 40 yaşından sonra iş gören nefron sayısı genellikle her 10 yıl için %10 azalır, böylece 80 yaşında birçok insanda 40 yaştakinden normalin %40’indan daha az idrar üreten nefron vardır. Bu kayıp hayatı tehdit edici değildir, çünkü geri kalan nefronlardaki adaptif değişiklikler, onların uygun miktarda su, elektrolit ve metabolik artık atmalarına imkân sağlar.</p>
<p>Böbreklerimizin görevlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:</p>
<p>1- Çöp mahiyetindeki metabolik artıkları vücuttan atmak: Bunların en önemlileri üre, kreatinin ve ürik asittir. Bu bir anlamda kanı temizlemektir. Böbrekler ayrıca ilaçların ve hormonların vücuttan atılma yoludur. Çoğu antibiyotikler ve bazı hormonların kendileri veya metabolik son ürünleri, böbrekler vasıtasıyla, idrarla dışarı atılır.</p>
<p>2- Vücudun su ve elektrolit dengesini sağlamak: Böbrekler su ve vücut suyunda erimiş bulunan sodyum, kalsiyum, klor, potasyum gibi elektrik ileten maddelerin vücuttaki miktar veya konsantrasyonlarını dengede tutmakla görevlidir. Su veya tuz fazlaysa bunlar idrarla daha fazla atılır. Su veya tuz miktarı azalmışsa, o zaman böbrekler bunları vücutta tutarak yani idrarla atılımlarını engelleyerek dengeyi sağlar.</p>
<p>3- Asit-baz dengesini sağlanmak: Kan ve vücut sıvılarının asit veya baz seviyesini dengede tutmak çok önemlidir. Kanın pH’sı yaklaşık 7,4 olarak ayarlanır. Bunun altına inerse asit fazlalığı görülür. İleri derecede asit fazlalığı (asidoz), ani ölümle sonuçlanabilir. Üstüne çıkarsa, bu sefer de birçok bozukluğa sebep olur ki buna da alkaloz denilmektedir.</p>
<p>4- Vücut sıvılarının ozmolaritesini düzenlenmek: Sudaki katı maddelerin (Na, K, Ca, glikoz, amino asit, protein vs.) belli bir yoğunlukta olması gereklidir. Burada katı maddelerin tek tek değil ortak yoğunluğundan bahsedebiliriz. Bir litre suda bir mol (6,02 x 10<sup>23</sup>) katı madde parçacığı 1 osmol’luk osmotik güç oluşturur. Vücut sıvılarının hepsinde (hücre içi sıvı, hücre dışı sıvı ve kan) ozmolarite 300 miliosmoldur. Böbrekler bu hassas seviyenin sabit tutulmasında çok önemli görevler üstlenmiştir. Katı maddelerin veya suyun atılmasında, Rabbimizin takdir ve tesis ettiği bu hassas ayara göre icraat gerçekleşir.</p>
<p>5- Kan basıncını düzenlenmek: Böbrekler tansiyon yükseldiğinde idrar miktarını artırarak veya tansiyon düştüğünde idrar miktarını azaltarak tansiyonun hassas kontrolünde önemli görevler icra eder. Normal tansiyonda idrar miktarı da normaldir. Tansiyon yarıya düşerse idrar miktarı sıfır olur. Tansiyon normalin iki katına çıkarsa idrar miktarı 8 kat artar.</p>
<p>6- Hormon salgılamak: Böbrekler sanki bir iç salgı beziymiş gibi bazı hormonların salgılanmasında görev yaparlar. Bunların en önemlileri kemik iliğinde kan hücrelerinin üretiminde görev alan eritropoietindir. Ayrıca son yıllarda artık vitaminden ziyade hormon olarak kabul edilen D vitaminin üretilmesinde böbrekler son derecede önemli görevler yaparlar. Tenin hormonu da tansiyon düştüğünde böbreklerden salgılanır.</p>
<p>7- Glikoneogenez: Bu görev aslında temel olarak karaciğerindir. Ancak böbreklerde de bu işlemin yapıldığını biliyoruz. Glikoneogenez şeker dışı maddelerden özellikle yağlardan gelen gliserol ve amino asitlerin tamamından şeker (glikoz) üretilmesidir.</p>
<p><strong>Böbreklerimizi Korumak İçin Nelere Dikkat Etmeliyiz?</strong></p>
<p>1- Protein: Protein belki de en değerli gıda maddesidir. Et, süt, yumurta gibi hayvanîgıdalarda bol olmakla birlikte buğday, fasulye gibi sebzelerde de protein vardır. Proteinlerden elde edilen amino asitler vücudun yapı taşı olarak kullanılır. Çok kıymetli olduğundan enerji için öncelikle şekerler ve yağlar tercih edilir. Bu açıdan protein ile beslenme vazgeçilmezdir. Ancak aşırı protein alındığında, fazla gelen kısmı mecburen başka maddelere (şeker ve yağlara) dönüştürülerek veya enerji için kullanılarak harcanır. Bu esnada karaciğerde önce amonyak ve daha sonra üre üretilir. Karaciğerde üretilen üre, böbrekler tarafından idrarla atılır. Aşırı üre böbrek için bir yük olarak kabul edilir. Bu sebeple aşırı proteinli beslenme (bilhassa kırmızı et) böbreklerimiz için bir risktir. Böbrek yetmezliği varsa veya böyle bir durum muhtemelse, protein kısıtlamasına gidilir.</p>
<p>2- Tuz: Böbrekler suyu kolaylıkla atabilirler, ancak tuzu atmak zahmetlidir. Özellikle susuz kalındığında böbrekler zorlanırlar. Böbrekler yeterli tuz atamazlarsa, tansiyon yükselir. Bu yüzden, kalp ve böbrek yetmezliği riski taşıyan, tansiyonu yüksek veya yükselme yolunda olanlar, tuzu kısıtlamalıdırlar. Bilhassa şişman kişilerin tuzu kesmeleri elzemdir. Tuzsuz yemekler (mesela köfte, patates) iştahı azaltır ve kişi aşırı yiyemez. Ayrıca tuzsuz yemek, bağırsaklarda besinlerin emilimini kısmen azaltır. Tuzsuz yemek hem kalbe hem tansiyona hem de böbreklere iyi gelir. Ancak, böbrekleri mükemmel çalışan kişilerin özellikle çocukların ve gençlerin tuzlu yemelerinde sakınca yoktur. Aşırı tuzlu yemenin böbrek taşı oluşumuna sebep olduğu bilinmektedir.</p>
<p>3- Su: Su, böbrekler için çok önemlidir. Bir ırmak akıp giderken kumları da sürükler götürür. Benzer şekilde su, böbreklerin kanı temizlemesine yardım eder. Susuz kandan tuz ve diğer artık madde ve ilaçları atmanın imkânı yoktur. Bu açıdan yeterli su içmeye dikkat edilmelidir. Günlük su ihtiyacı kişiden kişiye değişir. Günde 4-8 bardak veya 1,5–2 litre su içmek vücudun su ihtiyacını karşılamaktadır. Çay, kahve gibi içecekler vücuttan su atımını artırdığı için su içilmiş sayılmaz. Çöl şartlarında erişkin vücudunu temizlemek için asgari idrar miktarı yarım litredir. Çok nadir de olsa aşırı su içmek de böbrek için bir yük veya problem olabilir. Aşırı su içme neticesinde sodyum, potasyum, kalsiyum gibi katı maddeler sellerin toprağı sürüklediği gibi su ile sürüklenip aşırı kaybedilebilir. Bu da su zehirlenmesi dediğimiz tehlikeli bir duruma sebep olabilir.</p>
<p>4- Asitli gıda ve içecekler: Böbreklerin en önemli yüklerinden biri de vücutta metabolizma sonucu ortaya çıkan asitleri atmak ve kanın pH’sını sabit tutmaktır. Asit atmak, baz atmaktan daha zordur. Bu anlamda asitli içecekler ve gıdalar dengeli tüketilmelidir. Turşular, ekşiler, asitli kola ve diğer gazlı içecekler aşırı alınmamalıdır. Asitli gıda ve içeceklerin böbrek taşına de sebep olduğu unutulmamalıdır.</p>
<p>5- Sigara: Sigara dumanında bulunan nikotinin en önemli zararlarından biri damarlarda daralmaya sebep olmasıdır. Damar sertliğini hızlandıran sebeplerin başında sigara gelir. Nikotin, böbrek damarlarında daralmaya ve böbrekteki kan akımında azalmaya sebep olmaktadır. Böbrekteki kan akımı azalınca, kanın temizlenmesi tamamen ortadan kalkar ve tansiyon yükselir.</p>
<p>6- Alkol: Alkollü içecekler kanda asit seviyesini artırarak asidoza sebep olurlar. Asidoz başta karaciğer olmak üzere bütün organlarda tahribat yapar. Alkol, diğer bütün damarlarda olduğu gibi böbrek damarlarında da sigaranın etkisine benzer şekilde daralmaya sebep olmaktadır. Asit fazlalığı böbreklere önemli zarar vermekte ve ayrıca böbrek taşlarına da zemin hazırlamaktadır.</p>
<p>7- İlaçlar: İlaçlara en hassas organ belki de böbreklerimizdir. Bazı antibiyotiklerin yüksek dozda kullanılması böbrek hasarına ve akut böbrek yetmezliğine sebep olmaktadır. Bilhassa damardan alınan bazı antibiyotiklerin dozajları iyi ayarlanmalıdır. Halkımızın en önemli hatası iyi bir hekime danışmadan antibiyotik kullanmaktır. Ayrıca her ağrıya karşı ağrı kesici kullanmak da böbreklerimizde kronik hasar meydana getirmektedir. İnsanın gün içinde bir kısım ağrılara sahip olması aslında normaldir. Ağrının sebebinin aydınlatılmasında hekime gidilmelidir. Çok zor durumda kalmadıkça ağrı kesici kullanılmamalıdır.</p>
<p>8- Vitaminler: Özellikle B<sub>6</sub>vitamini eksikliği böbrek taşı oluşumuna sebep olmaktadır. Sonsuz rahmet ve hikmet sahibi Rabbimiz, ihsan ettiği sayısız nimetlere ihtiyacımız olan vitaminleri derç etmiştir. Normalde ilaç olarak vitamin almaya gerek yoktur. B<sub>6</sub>vitamini; ayçiçeği, Antep fıstığı, nohut, balık ve nişastalı sebzelerde bol miktarda bulunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gurbette Hakk&#8217;a Yürüyen Yiğitler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/gurbette-hakka-yuruyen-yigitler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:43:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26800</guid>

					<description><![CDATA[Dört yıl önce, Avustralya’nın Adelaide şehrindeki bir eğitim kurumunda görev yapan kardeşimiz Sezer Morkoç hastalanmıştı. Doktorlar, hastalığı için amansız demiş, üç aylık bir tahmini süreden bahsetmişlerdi. Sezer Bey, 13 ay sonra gözlerini kapadı şu fani âleme. Kutsî bir mefkûre için yola düşerek bu uzak diyarlara gelen ve ötelere kanat çırpan ilk gönüllülerden biriydi Morkoç. Vasiyeti [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="western"><span lang="TR">Dört yıl önce, Avustralya’nın Adelaide şehrindeki bir eğitim kurumunda görev yapan kardeşimiz Sezer Morkoç hastalanmıştı. Doktorlar, hastalığı için amansız demiş, üç aylık bir tahmini süreden bahsetmişlerdi. Sezer Bey, 13 ay sonra gözlerini kapadı şu fani âleme. </span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Kutsî bir mefkûre için yola düşerek bu uzak diyarlara gelen ve ötelere kanat çırpan ilk gönüllülerden biriydi Morkoç. Vasiyeti gereği, hizmet için koştuğu diyara defnedildi. <strong>Baran ve Sinan isimli iki babayiğit</strong>evlat ve bir eş emanet ederek, uçtu ebedî âleme.</span></p>
<p><span lang="TR">Sezer Bey, görev yaptığı Adelaide’de bir civanmert olarak kalplerde yaşıyor.</span><span lang="TR">Cenaze merasimine Türk, Arap, Afgan, Özbek, Uygur, Azeri, Lübnanlı, Ganalı, Iraklı, Avustralyalı ve Pakistanlılardan oluşan kalabalık bir grup katılmıştı. Bir meslektaşı, cenazesine katılan bu farklı milletten insanların, onun fahri bir konsolos gibi çalıştığına işaret ettiğini belirtmişti. Görev yaptığı okulun müdürü de kendisiyle ilgili şunları söylemişti: “Sezer Bey, gündüzleri bilgisayar başında çalışır veya elinde evraklarla resmi işleri takip eder, geceleri ise okul inşaatında kürek sallardı. Son nefesine kadar hep hizmeti düşündü ve yeni projeler üretmek için kafa yordu.”</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Geçen yıl Avustralya’da bir Hizmet gönüllüsü daha ruhunun ufkuna yürüdü. Matematik öğretmeni Orhan Kurucu’yu, sevenleri gözyaşlarıyla uğurladı ebedî âleme.</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Ölüm kimini baba ocağında, kimini de gurbet kucağında bulur. Muhakkak ki ölüm bir son değil, başlangıç. Yokluk değil, yeniden can buluş. Ebede müteveccih olanın, istikametine yönelmesi…</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Hizmet gönüllülerini en akıl almaz iddialarla itham edenler, bin bir türlü eziyeti ve zulmü reva görenler, fütüvvet ruhunun temsilcisi Sezer ve Orhan Bey gibi muhacirlerle helalleşme imkânı bulabilecekler mi acaba?</span></p>
<p class="western"><b><span lang="TR">Önden Giden Atlılar</span></b></p>
<p class="western"><span lang="TR">Anadolu’dan hicret diyarına uzanan her bir küheylanın ayrı bir hayat hikâyesi var elbette. İnsanların hikâyelerini parmak izlerine benzetebiliriz. Birbirine benzer ama biriciktir. Onların ruhuna nüfuz edip hayatlarını mercek altına aldığımızda, şaşırtıcı hakikatler çıkar karşımıza.</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Gurbet ellerde teslim-i ruh eden, önden giden atlılardan Manisalı Yasin Çalkım’ı, bundan tam 25 yıl önce Kazakistan’da uğurlamıştık ebedî âleme. Bozkır ülkesinin çorak şehri Atrav’da, Ural Nehri’nin azgın sularına kapılarak, ölümle pençeleşen Nursultan isimli öğrencisinin, “Kurtarın… Kurtarın” feryatlarına duyarsız kalmayan belletmen Yasin Bey…</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Tıpkı Sezer ve Orhan kardeşimiz gibi; o da gurbette, Orta Asya’nın bozkırlarında ötelere kanatlanmıştı. Can kuşunu gözünü kırpmadan feda eden ilklerden ve adanmışlardandı o. İşte bu emek ve gözyaşlarıyla harcı karılmış, temeli atılmıştı ilim yuvalarının…</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Zulüm, baskı ve gaspı karakter haline getirenler anlar mı bu yiğitleri? Önden gidip Kazakistan’da yatan Manisalı Yasin Çalkım’ı, üniversite öğrencisi Abdullah Güven’i, Moğolistan’da yatan Kahramanmaraş’ın yiğidi Adem Tatlı’yı, Tuna Nehri’nin bağrındaki Gaziantepli öğretmen Ali Aytekin’i, Tanzanya’da okul bahçesine yiğitçe uzanan Erzurumlu esnaf Erkan Çağıl’ı, Türkmenistan’da yatan Ubeydullah Türkyılmaz’ı, Güney Afrika’da elim bir kazayla uçup giden Moğolistanlı öğretmen Galimbek Şerifhan’ı, Somali şehitleri Azeri Kemale’yi, Hızır Çalka’yı anlamadıkları gibi, ülkemizden 20 bin kilometre uzaklıkta, Avustralya’da can veren Ardahanlı Sezer Morkoç ile Ankaralı Orhan Kurucu’yu ve burada ismini anmadığımız daha nice yiğidi anlarlar mı?</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Coğrafyaları ve kıtaları fedakârlıklarıyla süsleyen bu yiğitler ruhlarının ufkuna yürüdüler. Cehaleti, fakirliği ve iftirakı yok etmek için yokluk ülkesi Somali’ye giden ve hunharca katledilen Hızır Çalka’yı, ağabeyi Mahmut Bey, şu sözlerle uğurlamıştı: “Kardeşim ve eğitim gönüllülerinin hayatı, valizlerden ibaretti. Valizle gittiler, valizle döndüler.”</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Orhan Bey’i son yolculuğuna ülkenin en ücra köşelerinden gelen arkadaşları uğurladı. Göçmen kuşlardan oluşan kalabalık bir sürünün, defin sırasında, mezarlığın üstünden birkaç kez kanat çırparak uğurlamaya eşlik ettiklerine şahit olduk.</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Mekânınız Firdevs olsun.</span></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Farklı Mertebeleriyle Nefis-4</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/farkli-mertebeleriyle-nefis-4/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:38:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26798</guid>

					<description><![CDATA[Nefis, -üzerinde birkaç kez durulageldiği disiplin ve yöntemlerle- az da olsa dürtülerinin önü alındığı, sütreler oluşturulduğu ölçüde “beyne beyne” bir hal alır ki -ileride üzerinde durulacaktır- bu haliyle ona “nefs-i levvâme” denmektedir. Hakk’a teveccüh-ü tam, dua, zikir, fikir, riyazet ve mürşid-i kâmil ile bir-iki adım daha atınca, belli ölçüde itmi’nana ve bir huzur oturaklaşmasına erdiğinde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nefis, -üzerinde birkaç kez durulageldiği disiplin ve yöntemlerle- az da olsa dürtülerinin önü alındığı, sütreler oluşturulduğu ölçüde “beyne beyne” bir hal alır ki -ileride üzerinde durulacaktır- bu haliyle ona “nefs-i levvâme” denmektedir. Hakk’a teveccüh-ü tam, dua, zikir, fikir, riyazet ve mürşid-i kâmil ile bir-iki adım daha atınca, belli ölçüde itmi’nana ve bir huzur oturaklaşmasına erdiğinde de o nefse “nefs-i mutmainne” denegelmiştir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim ilk hamle ve sıçramanın hâsıl ettiği duruma وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “<em>Kendini eleştirip kusurlarından ötürü pişmanlık duyan nefse kasem ederim!..</em>” (Kıyâme sûresi, 75/2) ayetiyle işaret buyurur. Birkaç basamak yukarılarda bulunan nefse de يَۤا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * اِرْجِعِۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً “<em>Ey iman ve ihsanla itmi’nana erip oturaklaşmış nefis! O senden, sen de O’ndan razı olarak dön Rabb’ine!</em>” (Fecr, 89/27-28) âyât-ı pür envârıyla iltifâtât-ı sübhâniyesini gösterir. Bu seviyeye ermiş bir nefis, tefekkür, tedebbür ve değişik derinlikteki teemmülleriyle insanın manevî anatomisinin melekûtî bir buudu haline gelir. Böyle bir nefse hukemâ “nefs-i nâtıka”, bazı ulema “nefs-i müdrike”, Kur’an-ı Kerim ise “nefs-i mutmainne” demektedir. Bu arada onu ayn-ı ruh kabul edenler de olmuştur ki, Kur’an dışı değişik mülahaza serdedenlerinki biraz da onu fonksiyonları itibarıyla değerlendirmekten kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Aslında hem nefis hem de ruh, her ikisi de âlem-i emirden olmalarının yanında, dıştan gelen farklı sinyallere açık sistemlerdir. Değişik şerarelerle ufku karartılmamış bir kalb ve üst tabakası sayılan ruh, bütün kapı ve pencereleriyle ilahî varidâta ve melek ilhamlarına müheyya olmasına karşılık, terbiye ve tezkiye görmemiş bir nefis ise umum menfezleriyle şeytanî şerare ve sinyallere “müfettehatü’l-ebvâb”dır. Melekler, o latîfe-i rabbâniyeye ihlas, rıza ve Hak hoşnutluğu nefhederler. Şeytanlar ise onu kendilerine bend etme iğvâlarıyla Hak’tan koparma peşinde koşar ve bu derbeder ruhu meâsî ve mesâvî şerareleriyle uyutur, onunla oyun oynarlar.</p>
<p>Bu konu şöyle de açıklanabilir: Nefis, insanın manevî anatomisine yerleştirilmiş ahlak-ı mezmûme ve mesâvî alıcısı (almaç); latîfe-i rabbaniye olan kalb ise, ahlak-ı hasene ve evsâf-ı mahmude radyosu mesabesindedir. Göz görmek, kulak işitmek, burun koku almak, ağız konuşmak ve yemek için birer uzuv olduğu gibi, bu iki farklı sistem de birbirine mütebâyin fonksiyonlar eda etmektedirler. Bunlardan pozitif olanın arkasında iman, marifet, muhabbet ve ilm-i ledün; negatif olanın temelinde de cehl-i mürekkep, cehl-i muzaaf ve cehl-i mük’ab&#8230; gibi insanı esfel-i sâfilîne sukut ettirecek enâniyet edalı hoyratça bir kabalık ve had bilmezliğin mevcudiyeti söz konusudur.</p>
<p>Terbiye ve tezkiye mahrumu nefse karşı, şer’î disiplinler çerçevesinde kapalı kalma, cismanî arzuları Hak sevgisi ve âkıbet endişesiyle zapturapt altına alma ve istidadı ölçüsünde nefehât-ı ünse her zaman açık bulunma&#8230; kalbi ve ruhu koruma adına birer sera sayılırlar. Aslında bu, bir ölçüde takva düşüncesi yörüngesinde yaşama demektir ki, o da haram ve şüpheli şeylerden uzak durmanın yanında, şüpheli olabileceği endişesiyle bazı mubahları dahi terk etmekten geçer. Bu, nefsanî ve cismanî arzular itibarıyla مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا “<em>Ölmeden evvel ölünüz</em><em>!</em><em>”</em>fehvasınca, nefis ve enâniyet cihetiyle ölüp kalbî ve ruhî ufuk açısından da bir “ba’s-ü bade’l-mevt”e erme demektir.</p>
<p>Ehl-i tahkik ve erbab-ı marifetçe nefis, farklı bir bakışla şöyle değerlendirilmiştir: O bir “nefs-i külliye”dir ki Levh-i Mahfuzhakikatinin bir farklı unvanı ve “akl-ı evvel” unvanıyla anılan âlem-i emirden bir mahiyet-i latifedir. Ona, bu yaklaşım açısından “akl-ı evvel” dendiği gibi “kalem-i a’lâ” da denegelmiştir. Bu anlayışa göre “nefs-i külliye” bütün âlemin kalbi demektir ki, bu da her şeyin onda mündemiç olduğu manasına gelir. Tıpkı insan kalbi, nâmütenâhîlere açık meclâ mahiyetinde bir arş sayıldığı gibi, o küllî nefha-i ilâhiye olan nefs-i nefesiye de bir âyine-i umumiyedir ki Hakikat-i Ahmediye’yi işaretlemektedir. Hadis diye rivayet edilen, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “<em>Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.”<a name="_ftnref1"></a><strong>[1]</strong></em>beyanı da Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın her şeye sâbıkıyetini işaretleyen mahiyeti bizce meçhul bir hususiyettir.</p>
<p>Bunların yanında nefs-i külliyeye bir kısım mutasavvıfîn “akl-ı küllî”, “ruh-i küllî” ve “ruh-i izâfî” dahi diyegelmişlerdir ki, onlar da mülahazalarını, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْعَقْلُ “<em>Allah’ın ilk yarattığı nesne akl-ı küllîdir</em>.”<a name="_ftnref2"></a>[2]beyanına dayandırmaktadırlar. Buna göre, hal-i hazırdaki topyekûn âlem/âlemler, yer-gök ve onlardaki her şey, meşîet-i ilahiye ve âdet-i sübhâniye ile tedricen bu akl-ı küllî çekirdeğinden meydana gelmiş/getirilmiştir. (Allahu a’lemu bissavab!..) Zikredilen bu mülahaza açısından, vücûd-u haricî itibarıyla bütün âlemler âlem-i ceberut ile isimlendirilen âlem-i ukûl ve nüfûs-i mücerrededen ibaret kabul edilmekte, ondan sonra ise âlem-i misal gelmektedir. Mücerret, gayr-ı mücerret, her birinde onların misalî âlemlerinin mevcudiyeti söz konusudur ki, bunların idraki bizim ufkumuzu aşan şeylerdir. İşin aslı, bütün bunların idraki, bâtınî hâsselerin inkişaf-ı tam ile inkişafına emanet şeyler olup ancak erbabının anlayabileceği türden metafizik hadiselerdir. Bazılarının âlem-i melekût yorumları da bu istikamette olagelmiştir.</p>
<p>Bazıları da nefsi, nefs-i nâtıka olarak ele almış ve farklı ad ve unvanlarla yâd edegelmişlerdir. Kimilerine göre o, ruhtan ibaret bir latîfe, kimilerince kalbin ta kendisi, diğer başkalarına göre de hakikat-i insaniyedir. Bir kısım sofiler ise “O, ruh-i mücerretten başka bir şey değildir.” şeklinde kesip atmışlardır. Bunlara göre ruhun bâtınî ve melekûtî yönü sır, sırrın üstü sırru’s-sır, onun ötelere açık mafevki ve maverası hafî, daha ötelere ait en derin ve idrak-i nâkâbil olanı da ahfâdır.</p>
<p>Erbâbı, bu hususu şu şekilde ele alıp değerlendirmelere gitmişlerdir: Bilinmezliği Zât-ı Baht ile alakalı “ahfâ” hakikatinin tenezzül ve tebellürle kısmen idrak edilegelmesine “hafî”, onun bir derece daha tenezzül ve tekâsüfüne “sır”, onun da -erbâbına ait olmak üzere- beşerî idrak ufkuna tenezzül etme keyfiyetine ve bir kanun-i emr-i ilahîden ibaret bulunanına da “ruh” deyivermişler. Bunlar ayrıca ruhu dört mertebede ele alarak, kalb, nefs-i nâtıka, latîfe-i insaniye ve unsur-i manevî şeklinde görmüş ve bunun bir derece altındaki latifeye de unsur-i hayvanî ve nefs-i emmâre demeyi uygun bulmuşlardır ki أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “<em>Onlar hayvan gibi, hatta onun da dûnundadırlar.</em>” (A’raf sûresi, 7/179; Furkan sûresi, 25/44) ferman-ı sübhânîsinin bunu işaretlediğini söylemişlerdir.</p>
<p>Bir başka yaklaşımda da nefis; emmâre, levvâme, mülheme, mutmainne ufkuna açık bir cevher, râdıye-mardıyye, hatta sâfiye-zâkiye payeleriyle de taçlanmaya müsait bir mahiyet-i mütehavviledir. Latîfe-i rabbaniye ise, maddî yapısı itibarıyla çam kozalağı şeklinde bir et parçası olmasına mukabil, özü, muhtevası ve gaye-i hilkati açısından bir ayine-i esrâr-ı ilahiye, bir meclâ-i tecelliyât-ı sübhâniye, bir nazargâh-ı rabbanî ve ruh ile nefis arasında regülasyon misyonu ifade eden bir cevher-i şehinşâhîdir. İnsanın hakiki insanlığı onun kalbî hayatıyla mebsûten mütenasip bir mahiyet arz etmektedir. Ehlullahın “kalb ehli” dedikleri kimseler de işte hep bu esmâ-i ilahiye mütalaasında,sıfât-ı sübhâniye temaşasında ve daha ötesinin iştiyakıyla yanıp kavrulan gönül erleridir. Mustafa Rasim Efendi, nefis ve ruh arasında bir kalibrasyon vazifesi gören latîfe-i rabbaniye ile alakalı şunları söyler:</p>
<p><em>“Nüsha-i Âdem’den ey dil ayet-i kübrâya bak</em></p>
<p><em>Suret-i rahmetten mefhum olan manaya bak.</em></p>
<p><em>Ger nazarda hurdebîn oldunsa mir’ât al ele, </em></p>
<p><em>Bir sana bak bir dahi aç gözlerin öteye bak.</em></p>
<p><em>Ârifin kasdı cihan arayadır dareynde</em></p>
<p><em>Ta sen gehî dünyaya, gehî ukbâya bak&#8230;”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a name="_ftn1"></a>[1]Bkz. Aclûnî, <em>Keşfü’l-hafâ</em>1/265.</p>
<p><a name="_ftn2"></a>[2]Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya</em>7/318.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşamayı Değerli Kılan Şey</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/yasamayi-degerli-kilan-sey/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:35:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26796</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanları kolayca tanıyamazsın. Onların tanımaya ayıracak zamanları yoktur. Yediklerini, içtiklerini bile dükkânlardan hazır olarak alıyorlar. Ama dost satan dükkânları olmadığı için dostları da yoktur.” (Saint-Exupéry, Küçük Prens). &#160; Eski dostluklar kaldı mı gerçekten? Çağımızda dostluklar gitgide azalıyor. Ahir zamanda az bulunan şeylerden ikisi, helal rızık ve halis dost. Halis dostların sayısının azalması, mânâsını yitirmiş bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İnsanları kolayca tanıyamazsın. Onların tanımaya ayıracak zamanları yoktur. Yediklerini, içtiklerini bile dükkânlardan hazır olarak alıyorlar. Ama dost satan dükkânları olmadığı için dostları da yoktur.” (Saint-Exupéry, <em>Küçük Prens</em>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eski dostluklar kaldı mı gerçekten? Çağımızda dostluklar gitgide azalıyor. Ahir zamanda az bulunan şeylerden ikisi, helal rızık ve halis dost. Halis dostların sayısının azalması, mânâsını yitirmiş bir dünyaya işaret ediyor. Dostluk olmasa, hayat güzelliğini kaybeder. Dostu olmayanın nesi olur dünyada?</p>
<p>Hazreti Ali (radıyallahu anh), “İnsanların en âcizi, bir ömür yaşayıp da bir dost edinemeyendir. Ondan daha âcizi, bir dost edinip de onu kaybedendir” buyurur. Yahya Kemal de dünyada şiirin kıymetini vurguladıktan sonra, dostluğun şiirden üstün olduğunu ifade eder.</p>
<p>Hangi sevinç kavuşan iki dostun sevinciyle boy ölçüşebilir? “Bilmem bu iki şeyden hangisi ile sevineyim? Fethi Hayber’e mi, yoksa Câfer’in gelişine mi?”<a name="_ednref1"></a>[1]Bir dostla kucaklaşmak, bir fetihten daha önemliydi Fahr-i Kâinat (aleyhissalatü vesselam) için.</p>
<p>Akıp giden günlerin verdiği hüzün, kaybedilen bir eşyanın verdiği üzüntü vardır. Hangi üzüntü bir dostu kaybetmenin üzüntüsüyle kıyaslanabilir? Bediüzzaman Hazretleri, bu meyanda şu hakikati ifade eder: “Eğer dostlardan mufarakat (ayrılık) olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin, alsın. Demek, en ziyade insanı öldüren, ahbaptan mufarakattır.”<a name="_ednref2"></a>[2]</p>
<p>Hangi şey kaybolan bir dostun yerini tutabilir?</p>
<p>“Dünya, işte böyle aynı anda hem ıssız hem de zengindir. Hiçbir şey kaybolan bir dostun yerini tutmayacaktır. Eski dostluklar bir anda kurulmaz. Hiçbir şey ortak hatıraların, birlikte yaşanan güçlüklerin, kavgaların, barışların, cömert duyguların hazinesinin yerini tutamaz.”<a name="_ednref3"></a>[3]</p>
<p>Bilâl-i Habeşîradıyallahu anh, Efendimiz aleyhissalatü vesselamın ruhunun ufkuna yürümesinden sonra, O’nun olmadığı Medine’de kalamamış ve Şam’a yerleşmişti. O günden sonra sadece iki defa müminlerin ferahlamasına vesile olan ezanı okuyabilmişti.</p>
<p>Çağın dostluğa yüklediği değerin büsbütün değiştiğinden ve insanının mücerret duygulardan ziyade, elle tutulur nesnelere değer vermesinden yakınan Saint-Exupéry, hayatı boyunca yetişkinlerde bulamadığı sevgi ve dostluk duygularını çocuklarda yaşatabileceğine inanır. Böyle değişken ve zor bir dünyada dostluğun nasıl sürmesi gerektiğinin ancak çocuklarda bulunabileceğini söyler. Çünkü dostluğun en saf ve en güzeli çocuklardadır. Çocuklar için dostluğun eşdeğeri yoktur ve takası da imkânsızdır. Büyüklerin dünyasına tahakküm eden kemiyetin, çocukların dünyasında hükmü yoktur. Çocukların kalbinde bir insan yer edindiğinde, artık kemiyet söz konusu değildir.</p>
<p>Saint-Exupéry şöyle der: “Eğer size B 612 ile ilgili ayrıntıları anlatıp numarasını da bildirmişsem, bunu büyük insanların yüzünden yaptım. Bu insanlar rakamlardan hoşlanırlar. Onlara yeni bir dosttan söz ederseniz, asıl önemli olan şeyleri sormazlar size; hiçbir zaman “Sesinin rengi nasıl? En çok sevdiği oyunlar hangileri? Kelebek koleksiyonu yapar mı?” diye sordukları olmaz, “Kaç yaşında? Kaç erkek kardeşi var? Kilosu ne kadar? Babası ne kadar kazanıyor?” diye sorar ve yalnızca o zaman onu tanıdıklarına inanırlar.”<a name="_ednref4"></a>[4]</p>
<p>Bediüzzaman Hazretlerine göre gerçek dostluk, zaman ve mekân boyutlarını aşan bir hakikattir. Hakiki dostlar aynı mekânı ve zamanı paylaşmasa da ruhen birbirleriyle görüşebilirler. Üstat Hazretleri talebelerine yazdığı bir mektubunda şöyle der: “Bizim gibi hakikat ve ahiret kardeşlerin, ihtilaf-ı zaman ve mekân sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mani teşkil etmez. Biri şarkta, biri garpta, biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri ahirette olsa da beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler.”<a name="_ednref5"></a>[5]</p>
<p>Benzer bir üslupla Saint-Exupéry ise şu gerçekleri ifade eder: “İnsanlar, ille birbirlerine doğru yürümekle değil, aynı Tanrı’ya iman ederek birbiriyle buluşabilirler.”<a name="_ednref6"></a>[6]“Görünürde uzaklaşmış olan dostun yakınlığı, yüz yüze yakınlıktan daha gerçek, daha yoğun olabilir. Duanın sağladığı bir yakınlıktır bu.”<a name="_ednref7"></a>[7]</p>
<p>Saint-Exupéry, <em>Küçük Prens</em>’i biricik gülü Consuelo’ya değil, dostu Leon Wert’e ithaf etmekle dostluğu yüceltmektedir: “Onu anlatmaya çalışmam, unutmak istemeyişimdendir. İnsanın arkadaşını unutması ne acı. Kaldı ki arkadaşı olan kaç kişi var aramızda?”<a name="_ednref8"></a>[8]</p>
<p>Nursi de kendi bedeline şehit olan biricik talebesi ve yoldaşı için “Hafız Ali’yi unutamıyorum” demiş Saint-Exupéry gibi insanın dostunu unutamayacağı gerçeğini hatırlatmıştır. Ahir zaman karanlığının koynundaki şu iki yıldızın bütün eserlerinde dostluğun inanılmaz bir tadı vardır.</p>
<p>“Açlıktan ölüyorsan, dost sana kapısını açıyor, seni sofraya götürüyor, senin için süt tasını dolduruyor, ekmeği bölüyorsa, içtiğin şey gülümsemedir.”<a name="_ednref9"></a>[9]</p>
<p>Bizden dünyayı insanda, uzağı yakında, engin yaşamayı dostlukta aramamızı isterler.</p>
<p>Saint-Exupéry, <em>Küçük Prens</em>’inde, dostluğun taşıdığı engin anlamı ne güzel ifade etmiş:</p>
<p>“‘Dostum tilki’ dedi bana.</p>
<p>– Sevgili küçüğüm, tilkiden söz edecek sıra değil artık!</p>
<p>– Niçin?</p>
<p>– Susuzluktan ölmek üzereyiz…</p>
<p>Hak vermedi bana, şöyle dedi:</p>
<p>– Ölürken bile bir dostun olması iyidir.”<a name="_ednref10"></a>[10]</p>
<p>Kendi ruhunun okyanusuna dalmak ve kendi semasını temaşa etmek her zaman mutlu etmez insanı, hatta boğar. İşte dosttur bu zamanlarda can yeleğimiz. Günah çekince kaçacak en iyi yerdir dost meclisleri. Ahir zaman fırtınaları içinde akıp gitsek de şükür yıldızlara bakabiliyoruz geceleri.</p>
<p>Ne mutlu dostu semavi olana! Ne mutlu dostuyla kâmil olana!</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Tabakât, 4:35.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Nursi, <em>Lem’alar</em>, Yirmi Altıncı Lem’a.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Saint-Exupéry, <em>İnsanların Dünyası</em>.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]Saint-Exupéry<em>, Küçük Prens.</em></p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]Nursi, <em>Mektubat</em>, Yirmi Üçüncü Mektup.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]Saint-Exupéry, <em>Kale</em>.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]Saint-Exupéry, <em>İnsanların Dünyası.</em></p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]Saint-Exupéry, <em>Küçük Prens.</em></p>
<p><a name="_edn9"></a>[9]Saint-Exupéry, <em>İnsanların Dünyası.</em></p>
<p><a name="_edn10"></a>[10]Saint-Exupéry, <em>Küçük Prens.</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahî Sanat Eseri Molekül: Hemoglobin</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/ilahi-sanat-eseri-molekul-hemoglobin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:29:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26794</guid>

					<description><![CDATA[Hemoglobin insan vücudunda yaratılan harikulade moleküllerden biridir. Hemoglobinin en önemli vazifesi kanda oksijen taşımaktır. Bundan başka, kanın asit-baz dengesinin korunmasında ve oksijene göre daha az da olsa karbondioksit taşınmasında görev yapmaktadır. Bu görevlere haiz hemoglobin molekülü kanda serbest olarak bulunmaz; adeta bir hemoglobin torbası olan alyuvarların içinde taşınır. Alyuvarların hemoglobin bulundurmak dışında neredeyse başka bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hemoglobin insan vücudunda yaratılan harikulade moleküllerden biridir. Hemoglobinin en önemli vazifesi kanda oksijen taşımaktır. Bundan başka, kanın asit-baz dengesinin korunmasında ve oksijene göre daha az da olsa karbondioksit taşınmasında görev yapmaktadır. Bu görevlere haiz hemoglobin molekülü kanda serbest olarak bulunmaz; adeta bir hemoglobin torbası olan alyuvarların içinde taşınır. Alyuvarların hemoglobin bulundurmak dışında neredeyse başka bir görevleri yoktur. Daha çok hemoglobin ve dolayısıyla oksijen taşıyabilmek için alyuvarlar, çekirdek dâhil bütün organellerini kaybeder.</p>
<p>Hemoglobin, alyuvarlar kemik iliğindeyken üretilir. Hemoglobin, “hem” ve “globin” adlı moleküllerinin birleştirilmesiyle üretilir. “Hem” kısmı, alyuvarların mitokondrisinde üretilir. İki adet süksinil koenzim A ile iki adet glisin amino asidi birleştirilerek “pirol” oluşur. Dört adet pirol birleşerek protoporfirin üretilir. Protoporfirin demir atomuyla birleşerek “hem” üretilir. Dört adet “hem” ile aslında bir çeşit protein olan dört adet “globin” birleştirilerek bir adet hemoglobin molekülü üretilmiş olur. Özet olarak, bir hemoglobin molekülünde dört adet “hem” ve dört adet “globin” bulunur. Her bir “hem” bir demir ihtiva ettiğinden bir hemoglobinde dört adet de demir atomu vardır. Her bir demir atomuna bir oksijen molekülü bağlandığından bir hemoglobin toplam dört adet oksijen molekülü veya sekiz adet oksijen atomu taşıyabilir.</p>
<p>Hemoglobinin yapısı ve üretim aşamaları ne kadar da karmaşık değil mi? Bu mucize molekülün yaratılması ve çok hassas ve ince tasarımı ve süslemesi, ibretli nazarları hayrete sevk etmektedir.</p>
<p>Hemoglobin adeta oksijen taşıyan bir “kamyon” görevi yapmaktadır. Kalbimizin sürekli çalışması sebebiyle kan akciğerler ile dokular arasında deveran etmektedir. Hemoglobin akciğerden geçerken oksijeni bağlamakta ve dokulardan geçerken de oksijeni kolayca bırakmaktadır. Oksijen ile hemoglobin arasındaki bağlanma ne çok sıkı ne de çok gevşektir. Aralarındaki bağlanma çok sıkı olsaydı, kan dokulara geldiğinde, oksijen hemoglobinden ayrılamaz ve dokular oksijensiz kalırdı. Bağlanma gevşek olsaydı, o zaman da kan akciğerlere geldiğinde yeterince oksijen bağlayamazdı. Bu durumda yeterli oksijen taşıyamadığından dokular yine oksijensiz kalacaktı.</p>
<p>Temel olarak iki çeşit hemoglobin vardır. Birincisi doğuma kadar bebeklerde bulunur ki buna fetal hemoglobin (Hb-F) denilir. İkincisi ise yetişkin insanlarda bulunur ki buna da yetişkin hemoglobini (Hb-A) denilmektedir. Rabbimizin sonsuz rahmetinin şirin bir cilvesi olarak, Hb-F; oksijeni Hb-A’ya göre daha sıkı bağlamaktadır. Anne karnında bebek oksijenini annenin kanından almaktadır. Bu sebeple anneden daha fazla oksijen alabilmek için fetal hemoglobin, oksijeni daha sıkı bağlayacak özellikte yaratılmıştır. Burada şu soru akla gelmektedir: Oksijeni sıkı bağladığından, bebek dokularına bu oksijeni bırakmazsa, bebek hücreleri oksijensiz kalmaz mı? Ancak endişeye mahal yoktur. Bebeklerde anneye veya yetişkin insana kıyasla dokularda daha az oksijen bulunduğundan, oksijen seviyesi düşük bir ortamda, bu farklı hemoglobin kolayca oksijenden ayrılmakta ve onu hücrelerin istifadesine sunmaktadır. Bebek doğduktan sonra artık kendi akciğerlerinden oksijen aldığından Hb-F yerine Hb-A üretilmektedir.</p>
<p>Hemoglobin kanda taşınan oksijenin %97’sinin taşınmasında görevlidir. Oksijenin %3’ü kan sıvısında erimiş olarak taşınır. Erimiş oksijen oranının artması, oksijen zehirlenmesine sebep olduğu için arzu edilen bir durum değildir. İçinde %80 azot bulunan atmosfer havası yerine %100 oksijen ihtiva eden tüpten solunursa kandaki erimiş oksijen oranı artar ve oksijen zehirlenmesi ortaya çıkar.</p>
<p>Hemoglobin sadece oksijeni taşımak değil aynı zamanda bir miktar oksijeni depo etmekle de görevlidir. İstirahat halinde, 100 ml temiz kandaki hemoglobinde, 20 ml oksijen bulunur. Bunun sadece 5 mililitresi hücrelere verilir. Oksijenin geri kalan 15 mililitresi hemoglobin üzerinde kalır. Yani hemoglobin üzerindeki oksijenin tamamını dokulara aktarılmaz. Bu, muhtemel risklere karşı bir güvenlik tedbiridir. Akciğerlerden kanın gelmediği durumlarda, bu depolanan oksijen kullanılır ve canlılığın kısa süre de olsa devam etmesi sağlanır. Uzun süre nefes almadığımızda, bu durum geçerli olur.</p>
<p><strong>                  Egzersiz</strong></p>
<p><strong>                  </strong>Bedeni zorlayan bir iş veya spor yaparken vücudun ihtiyaç duyduğu oksijen miktarı 20 kat artar. Bu durumda kalbin çalışması ve kanın deveranı hızlanır. Hemoglobin akciğerlerden 20 kat daha fazla oksijen almalıdır ki hücrelere 20 kat daha fazla oksijen verebilsin. Egzersiz ile vücut ısısı artar. Başta laktik asit olmak üzere kandaki asitler artar. Ayrıca karbondioksit miktarında da artış görülür. Hemoglobin bütün bu değişikliklere duyarlı bir şekilde yaratılmıştır. Hemoglobin, üzerindeki oksijenin neredeyse tamamını dokulara vermeye başlar. Akciğerlere döndüğünde, adeta boş kamyon gibidir, bu yüzden çok daha fazla oksijen alabilir.</p>
<p>Sonuç olarak, egzersiz yapan bir kişinin daha derin ve hızlı nefes almasıyla, akciğerler daha fazla çalışır, kalb daha güçlü ve hızlı kan pompalar ve hemoglobinde meydana getirilen davranış değişiklikleri sebebiyle dokulara daha fazla oksijen taşınır.</p>
<p><strong>                  Ateşli Hastalıklar</strong></p>
<p><strong>                  </strong>Ateşli hastalıklarda hücrelerde metabolizma hızlanır. Hücrelerdeki kimyevi reaksiyonların hızı arttığı için daha fazla oksijen gereklidir. Bu durumda hemoglobin de üzerindeki oksijeni dokulara daha kolay bırakmalıdır. Böyle bir durumda, Şafi Rabbimizin emriyle hemoglobin, bir davranış değişikliğine giderek depoladığı oksijeni hücrelere bırakır. Akciğerlere boş bir kamyon gibi gelir ve daha fazla oksijen yükler. Bu davranış değişikliğinin bir kaç sebebi vardır. Vücut sıcaklığının yükselmesi, metabolizmanın hızlanmasına bağlı olarak kandaki asit ve karbondioksit miktarının yükselmesi, bu davranış değişikliğini tetikler. Ayrıca çok önemli bir molekülün kandaki miktarı artar. Bu molekül “difosfogliserat”tır. Difosfogliserat ateşli hastalıklarda hücreleri korumak ve hücre ölümünü engellemek için görevlendirilmiştir. Difosfogliserat, hemoglobinde davranış değişikliğinin en önemli sebeplerinden biridir. Hemoglobin, difosfogliserattan etkilenerek dokulara daha fazla oksijen bırakmaya başlar. Bu maddîsüreçler ve sebepler; sonsuz ilim, kudret, irade, hikmet ve rahmet sahibi Rabbimizin muhteşem icraatına perde olur.</p>
<p><strong>Karbondioksitin Taşınması</strong></p>
<p>Hemoglobin, karbondioksit taşımakla da görevlidir. Karbondioksitin kanda taşınması, oksijene kıyasla daha kolaydır. Zira karbondioksit, oksijene kıyasla 20 kat daha fazla suda eriyebilir özellikte yaratılmıştır. Bu sebeple hekimlerin kandaki karbondioksiti azaltmak için özel bir çaba sarf etmelerine gerek kalmaz. Dolayısıyla solunum problemi olan hastalara oksijen vermek yeterli olur. Karbondioksit vücuttan kolay bir şekilde atılmasaydı, büyük bir problemle karşı karşıya kalırdık. Çünkü karbondioksiti dışarı atacak bir metot yoktur ve geliştirilmesi de neredeyse imkânsız gibidir.</p>
<p>Kandaki karbondioksitin büyük bir oranı (%70) bikarbonat şeklinde taşınır. Önce karbondioksit su ile birleşir. Bu birleşmenin neticesinde önce karbonik asit ve daha sonra bikarbonat üretilir. Bu reaksiyonlar sonucu karbondioksit bikarbonatın (HCO<sub>3</sub>) içinde gizlenerek akciğerlere gelir. Bunun ardından bikarbonat önce H<sup>+</sup>ile birleşir ve karbonik asit (H<sub>2</sub>CO<sub>3</sub>) ortaya çıkar. Sonra da su (H<sub>2</sub>O) ve karbondioksit (CO<sub>2</sub>) üretilir. Bikarbonattan ayrılan karbondioksit, akciğerlerden atmosfere atılır. Kandaki karbondioksitin %7’si erimiş suda ve %23’ü de hemoglobine bağlanarak taşınır. Yani hemoglobin akciğerlerden hücrelere giderken oksijen taşır, hücrelerden geri gelirken de üzerine bir miktar karbondioksit alır.</p>
<p><strong>Asit-Baz Dengesi</strong></p>
<p>Kanın pH değeri ortalama 7,4’tür. Kan pH’sının sabit kalması, hücrelerin hayatiyeti için çok önemlidir. Vücut sıvılarındaki asit (H<sup>+</sup>) iyon konsantrasyonunun düzenlenmesine asit-baz dengesi denilir. H<sup>+</sup>iyonlarındaki küçük değişiklikler, hücrelerin kimyevîreaksiyonlarında büyük değişikliklere sebep olurlar. Bu sebeple H<sup>+</sup>iyonlarının dengesinin düzenlenmesi, vücudun iç dengesi için çok ehemmiyetlidir.</p>
<p>Hemoglobin kanın asit-baz-dengesinde önemli görev yapar. Bazı hastalıklar sebebiyle kana kuvvetli asitler ilave olursa, hemoglobin; asit veya karbondioksit bağlayarak kanın asit miktarının artmasının (pH’sının düşmesinin) önüne geçmede önemli bir görev yapar. Benzer bir görev, baz miktarının artmasında da geçerlidir.</p>
<p>Hemoglobin ve onunla ilgili kimyevîmaddeleri ve reaksiyonları incelediğimizde, hepsinin son derecede hassas ayarlandığını ve her şeyin yerli yerinde olduğunu görmekteyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hileyle Yönlendirme Stratejileri</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/hileyle-yonlendirme-stratejileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:26:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26792</guid>

					<description><![CDATA[Akıl, insanı hayvanlardan ayıran, ziyasını kalbten alan manevi bir nurdur.  Dinimiz, Cenab-ı Hakkın insana bahşettiği en büyük nimetlerden birisi olan aklın korunmasına son derece önem vermiş ve aklı perdeleyen maddeleri haram kılmıştır. Sürekli bilgi akışına maruz kaldığımız çağımızda, manipülasyonun (hileyle yönlendirmenin) karar verme mekanizmamızın üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkileri nedir? İrademiz ve hürriyetimiz hangi seviyede [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Akıl, insanı hayvanlardan ayıran, ziyasını kalbten alan manevi bir nurdur.  Dinimiz, Cenab-ı Hakkın insana bahşettiği en büyük nimetlerden birisi olan aklın korunmasına son derece önem vermiş ve aklı perdeleyen maddeleri haram kılmıştır.</p>
<p>Sürekli bilgi akışına maruz kaldığımız çağımızda, manipülasyonun (hileyle yönlendirmenin) karar verme mekanizmamızın üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkileri nedir? İrademiz ve hürriyetimiz hangi seviyede engelleniyor?</p>
<p>Günümüzde iradelere görünmez zincirler vuruluyor. İnsanların maruz kaldıkları bazı manipülasyon türleri: medya manipülasyonu,  demagoji, beyin yıkama, ideoloji aktarımı, veri manipülasyonu, manipüle edici reklam, bilgi kontrolü, klasik şartlanma, öğrenilmiş çaresizlik, akran baskısı, polemik, diyalektik, hipnotik trans ve sübliminal mesaj.</p>
<p>Amerikalı dilbilimci ve felsefeci Noam Chomsky’e göre, kitlelere karşı kullanılan 10 manipülasyon stratejisi şu şekildedir:</p>
<p>1.Odak noktalarını değiştirerek onları oyala:</p>
<p>Kamuoyunun dikkatini gereksiz konulara çevir ve onların zihinlerini sürekli meşgul et. Bu, onların çevrelerindeki önemli değişikleri fark etmelerini önler. Zihinlerini basit TV programları ve bilgi kirliliğiyle meşgul et. Farklı mecralardan yoğun bir bilgi akımına maruz kalan insanların bir an bile durup derin bir tefekkür ve muhasebe yapmalarına müsaade etme.</p>
<ol start="2">
<li>Problem oluştur ve çözümü yine sen sun:</li>
</ol>
<p>Bu metoda “problem-reaksiyon-çözüm” metodu da denir. Bir kitlenin kanaati, A noktasından B noktasına taşınmak istenir. Muhatap kitleden geri bildirim almak için bir problem oluşturulur. Böyle bir durumda kitle, acil bir önlemin alınmasını bekler. Maruz bırakıldığı durum sebebiyle, “Birileri hemen bir şeyler yapmalı” şeklinde bir beklentiye girer. İşte tam bu anda, ulaşılmak istenen B noktasının tek ve en doğru çözüm olduğuna inandırılır. Bu metotta B noktasının ne olduğu pek önemli değildir. Kitle ne pahasına olursa olsun o noktaya gelip zihnini rahatlatmak ister.</p>
<ol start="3">
<li>Değişiklikleri tedricî bir şekilde sun:</li>
</ol>
<p>Hedefine bir anda değil, kitleleri tahrik etmeden, yavaş yavaş ulaş.</p>
<ol start="4">
<li>Meseleleri erteleyerek hedefine ulaş:</li>
</ol>
<p>Bu strateji kitleyi, atılan adımların kısa vadede kötü, ancak uzun vadede herkesin yararına olacağına inandırır. Hedefe götüren vasıtaları meşrulaştırır.</p>
<ol start="5">
<li>Kitleyle sanki bir çocukla konuşuyormuş gibi konuş:</li>
</ol>
<p>Kullandığın dilin seviyesini, hatta tonlamanı bir çocukla konuşuyormuş gibi ayarla. Muhatabın 12 yaşındaymış gibi konuşursan, onu o seviyeye indirmiş olursun ve toplumu bu yönde şekillendirirsin.</p>
<ol start="6">
<li>Fikirlere değil duygulara odaklan:</li>
</ol>
<p>Bilgi değil duygu ver. Bu şekilde kitlelere bilgiler senin perspektifinden ulaşır.  Hamasî bir nutuk ile bir kitlenin zihinleri kontrol edilir ve onlara akıl, mantık ve vicdana ters hükümler ve kanaatler bile kabul ettirilir. “1000 yıllık Alman hâkimiyeti için kesin çözüm” diyerek bir milleti dört cephede aynı anda savaşa sokmak ve onların milyonlarca insanı din veya ırklarından dolayı katletmelerini sağlamak mümkündür.</p>
<ol start="7">
<li>Kitleyi cahil bırak:</li>
</ol>
<p>Muhatap kitle, kontrol edilme tekniklerini anlayacak seviyeye çıkamasın. Eğitimin seviyesini mümkün mertebe aşağıda tut ki gücü elinde bulunduranların ulaşabildiği akademik seviyedeki bilgilere kitleler erişemesin.</p>
<ol start="8">
<li>Halkı bayağı ve kayıtsız kıl:</li>
</ol>
<p>Belli rol modellerini kullanarak basit, uçarı, hatta saçma hayat tarzlarını normalleştir.</p>
<ol start="9">
<li>Muhalif olmayı ve direnmeyi kötü göster: Toplum vicdanında başarısızlıkların sadece kendi yetersizliklerinden kaynaklandığı duygusunu oluştur. Onlara aciz oldukları hissini telkin et ki sistemi sorgulamasınlar.</li>
<li>İnsanı onun kendisini tanıdığından daha iyi tanı:</li>
</ol>
<p>Son yıllardaki araştırmalarla birlikte, kitlelere verilen bilgi ile sistemin tepesinde duranların erişebildikleri bilgiler arasında bir uçurum oluştu. Biyoloji, nörobiyoloji, psikoloji, sosyoloji ve sibernetik gibi alanlarındaki ilerlemeler sebebiyle gücü elinde tutan kesimler, fertleri onların kendilerini tanıdığından daha iyi tanıyor.</p>
<p>Bütün bu stratejilere ve tahribata karşı kalbimizi, vicdanımızı, aklımızı ve latifelerimizi nuranî kaynaklarla beslemek, ortak insanî değerlerin bütün dünyada yerleşmesi ve canlı kalması için eğitim, yayıncılık ve diyalog faaliyetlerine devam etmek üzerimize bir vecibedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Achbar, Mark; Noam Chomsky, (1996). <em>Wege zur intellektüellen Selbstverteidiğüng: Fabrikation von Konsens</em>. (Tercüme: Helmut Richter). Frankfurt am Main: Trotzdem Verlag.</p>
<p>Barsamian, David, (2001). <em>Propaganda and the Public Mind: Conversations with Noam Chomsky</em>. London: Pluto Press.</p>
<p>Benesch, Helmut; Walther  Schmandt, (1981). <em>Manipülation und wie man ihr entkommt</em>. Frankfurt am Main: Fischer-Taschenbuch-Verlag.</p>
<p>Chomsky, Noam, (2003). <em>Media Control: Wie Medien uns manipülieren</em>. Hamburg: Europa Verlag.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akılları Durduran  Retina-2</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/akillari-durduran-retina-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26790</guid>

					<description><![CDATA[Gözümüzün retina tabakasının akılları durduracak ilâhî sanatlarla mücehhez kılındığını anlatan önceki makalemizde, 10 ayrı hücre tabakasından bahsetmiş fakat bu sanatın detaylarına girmemiştik. Ayrıca koni hücrelerindeki rodopsin maddesinin ışıkla parçalandığını ve karanlıkta ise yeniden inşa edildiğini ifade etmiştik. Bu vesileyle gece ile gündüzün hikmetleri ve Rabbimizin dinlenme ve birçok organın tamiri için geceyi yaratmasının önemine de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gözümüzün retina tabakasının akılları durduracak ilâhî sanatlarla mücehhez kılındığını anlatan önceki makalemizde, 10 ayrı hücre tabakasından bahsetmiş fakat bu sanatın detaylarına girmemiştik. Ayrıca koni hücrelerindeki rodopsin maddesinin ışıkla parçalandığını ve karanlıkta ise yeniden inşa edildiğini ifade etmiştik. Bu vesileyle gece ile gündüzün hikmetleri ve Rabbimizin dinlenme ve birçok organın tamiri için geceyi yaratmasının önemine de temas etmiş olduk.</p>
<p>Rodopsin maddesinin parçalanması, ışığın koni ve çubuk hücrelerinde elektrik üretilmesi sebebiyle ortaya çıkar. Bu elektrik akımı koni ve çubuk hücrelerinden ya horizontal (yatay dizilmiş) hücrelere veya bipolar (iki kutuplu) hücrelere iletilir. Bu iki farklı hücre tabakası arasındaki bölüme, dış ağ tabakası denilir. Dış ağ tabakasında oturtulan yatay hücreler, elektrik sinyalini koni ve çubuk hücrelerinden alıp yan taraflarda bulunan bipolar hücrelere iletmekle görevlidirler. Bundan başka horizontal hücreler, basil ve koniler arasında da yatay olarak elektrik iletirler. Yatay hücrelerin sinyalleri, görülen şekillerin uygun bir kontrastla merkezî sinir sistemine kadar iletilmesini sağlar. Işığın düştüğü yerin beyindeki sınırlarının netleştirilmesi için etrafındaki diğer sinyaller engellenir ve beyne fazladan sinyal gönderilmez. Bu hücreler olmasaydı, iki farklı renk arasındaki ayrım çizgisinin görüntüsü netleşmeyeceği için sınır belirlemek zorlaşırdı.</p>
<p>Bipolar(iki kutuplu) hücreler, birbirine zıt iki sinir ucuna sahiptir. Bu hücreler vazife olarak da yapılarına uygun biçimde iki tipte yaratılmış olup bir grubu, ortaya çıkan elektrik akımını güçlendirirken, diğer grubu, görülen cismin etrafından gelen fazladan elektrik akımının beyne ulaşmasını engeller. Sınırları netleştirmek için kontrast (zıtlık) sağlamakla vazifeli bu hücreler; her saniye, bu akıl almaz işlerde birer memur veya asker gibi istihdam edilir.</p>
<p><strong>Kontrast Nasıl Sağlanır?</strong></p>
<p>Beynimiz yaratılışından sahip olduğu özelliği sayesinde aynı renkteki veya aynı aydınlıktaki alanlarla fazla meşgul olmaz. Mesela, bembeyaz bir duvarın veya kıpkırmızı bir arabanın her tarafı aynı renkteyse, beyinde fazla uyarı oluşturmaz. Ancak duvarın içinde farklı renkler varsa, mesela kırmızı zeminde, beyaz ay ve yıldız beyinde daha fazla uyarılmaya sebep olur. Duvara, kalın ve büyük bir hilal şekli yerleştirelim. Beynimizde uyarılan yerler hilalin içi ve dışı değil hilalin keskin kenarları boyunca oluşur. Beynin görme alanındaki uyarılma, kontrastı olmayan alanlardan çok, görülen sahnedeki zıtlıklarla ilişkilidir. Zıtlık arttıkça, yani aydınlık ve karanlık alanlar arasındaki fark büyüdükçe, uyarılma derecesi de artar.</p>
<p>Retinanın iç ağ tabakasında bulunan yatay sinyal iletimi sağlayan amakrin hücreler, 30 kadar farklı tipte olup bugüne kadar ancak 5–6 tanesinin fonksiyonu bulunabilmiştir. Diğerlerine Rabbimizin ne gibi vazifeler yüklediği, ancak ilerideki araştırmalarla ortaya çıkacaktır. Belki ışığın her bir dalga boyuna ait özel elektrik şiddetlerini ayarlamak, hareketli veya sabit nesneler için farklı seviyede elektrik üretmek gibi vazifeler söz konusu olabilir.</p>
<p>Amakrin hücrenin bir tipi, elektrik sinyalini koni ve çubuklardan iki kutuplu hücrelere, sonra diğer amakrin hücrelerine, daha sonra gangliyon hücrelerineve en sonunda beynimize iletir.</p>
<p>Diğer bir tipi, görme sinyalinin başlangıcında, başka bir tipi ise görme sinyalinin bitişinde kuvvetle cevap verir, ancak her iki cevap da hızla kaybolur. Başka bir tipi ise, yönden bağımsız olarak, aydınlanma şiddetindeki bir değişikliği belli edecek şekilde cevap verirken, bazıları da bir ışık noktasının retinada belli bir doğrultuda hareket etmesine cevap vererek ışığın yönü hakkında beyinde bir algı oluşmasına sebep olurlar.</p>
<p>Retinanın en iç tabakasında bulunan gangliyon hücrelerininvazifesi, retinada en son hazırlanıp düzeltilmiş elektrik akımının gözden çıkarak beyne doğru iletmesine vesile olmaktır. Retinada W, X ve Y harfleriyle temsil edilen üç farklı gangliyon hücresi keşfedilmiştir. W hücreleri karanlıkta ve siyah-beyaz olarak görme sinyali üreten çubuk hücrelerinin sinyalini iletmekle vazifeli olup bütün gangliyon hücrelerinin yaklaşık yüzde 40’ını teşkil ederler. 10 mikrometreden daha küçük çaplı bu hücreler sinyalleri yalnızca 8 m/sn’lik hızlarda iletirler. Bu hücrelerin, karanlıktaki cisimleri, kaba (ayrıntılı olmayan) bir siluet hâlinde görmemizde vazifeli olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Cisimlerin ayrıntılı ve renkli görüntülerine ait elektrik sinyallerini beyne ileten X hücreleri ise gangliyon hücrelerinin toplamının yüzde 55’ini teşkil eder ve çapları orta büyüklükte (10 ve 15 mikrometre) olup uyarıyı yaklaşık 14 m/sn hızla iletirler.</p>
<p>Bütün gangliyon hücrelerinin en büyükleri (çapları 35 mikrometreyi bulabilir) olan ve beyne 50 m/sn’lik bir hızla sinyal ileten, sayıca da en az (%5) olan Y hücrelerinin vazifesi ise görüntüdeki anlık değişmeleri iletmektir. Saliseler içinde yoğun sinyaller gönderen Y tipi gangliyon hücreleri, herhangi bir yerde tehlikeli veya anormal bir olay olduğunda hemen merkezî sinir sistemine haber verir. Bu hücreler, bedenimiz veya gözlerimiz tehlikeli bir durumla karşılaştığında, anında beyni uyararak tehlikeden uzaklaşmamızı veya göz kapaklarımızın hızlıca kapanmasını sağlayarak tehlikeden korunmamıza vesile olmaktadırlar. Bu hücreler olmasaydı, ani tehlikelerde gözlerimizi refleks olarak hızla kapayamaz ve koruyamazdık. Bu akılsız ve şuursuz hücrelerin kendi kendilerine böyle özel şekiller ve keyfiyetler kazanıp çalışmaları mümkün olmadığına göre, ilmi ve kudreti sonsuz Rabbimiz tarafından istihdam edildikleri açıktır.</p>
<p>Hücre tabakaları arasında ayrıca sinir hücreleri ile bağlantıların (sinaps) yer aldığı ağ tabakaları vardır. Bu hücrelerin de kendi içlerinde her biri ayrı vazifelere göre eğitilmiş alt grupları mevcuttur. Hücrelerin hepsi, ışığı aldıklarında, bu uyarıyı en uygun şekilde beyne iletmeleri için hususi bir yapıda inşa edilmişlerdir. Bu hücre tiplerinin teşkil ettiği tabakalardan birisi bile gözümüzde eksik olursa, çok önemli görme problemleri ortaya çıkar. Evrim karşıtı biyokimyacı Michael Behe’nin tanımıyla, “indirgenemez karmaşıklık” özelliğine sahip gözümüzün her bir tabakası çok özel olup hiçbir hücresi tesadüfî ve akılsız evrim mekanizmalarıyla, kendi kendine ortaya çıkıp gözdeki yerini alamaz. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki anlamayı kolaylaştırmak için yazıda çok farklı retina elemanlarına ve onların yaptığı kimyevî vazifelere temas edilmemiştir. Bunlara ait hassas düzenlemeleri de hesaba kattığımızda, Rabbimizin akıl almaz sanatını karşısında hayret ve muhabbetimiz artmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Embriyonik Kök Hücreleri Ne Vaat Ediyor?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/embriyonik-kok-hucreleri-ne-vaat-ediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:18:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26788</guid>

					<description><![CDATA[Yaklaşık 20 yıldan beri insan embriyosu üzerindeki çalışmalar, epey bir tartışmadan sonra, hem biyolojik kavramları yeniden şekillendirmeye hem de kliniğe taşıma aşamasına gelmek üzeredir. İnsan embriyonik kök hücreleri ilk defa 1998 yılında üretilmiştir. “Hayatlarının başlangıcındaki bu hücrelerin DNA’larında yeniden programlama yaparak diyabeti tedavi edebilir miyiz?” sorusuyla başlayan araştırmalar, insan genlerinin nasıl çalıştırıldığı ve hangi genlerin, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık 20 yıldan beri insan embriyosu üzerindeki çalışmalar, epey bir tartışmadan sonra, hem biyolojik kavramları yeniden şekillendirmeye hem de kliniğe taşıma aşamasına gelmek üzeredir. İnsan embriyonik kök hücreleri ilk defa 1998 yılında üretilmiştir. “Hayatlarının başlangıcındaki bu hücrelerin DNA’larında yeniden programlama yaparak diyabeti tedavi edebilir miyiz?” sorusuyla başlayan araştırmalar, insan genlerinin nasıl çalıştırıldığı ve hangi genlerin, hangi muhtemel dokuların gelişmesine vesile olduğu sorularına kaymış ve bunun için embriyonik kök hücrelerinin kullanılması ve hatta “eksik veya kusurlu” bir gen varsa, bunu değiştirip yeniden programlama yapılması konusuna dayanmıştır.<sup>1</sup></p>
<p>Genetik ve embriyolojik temel araştırmalarda en önemli tartışma konuları biyoetik üzerinedir. <em>“İnsan olma yoluna girmiş bir döllenmiş yumurtanın (zigot) genetik programına müdahale edilebilir mi, edilirse bunun sınırları ne olmalıdır? İnsan Allah’ın yarattığı en mükemmel varlık ise buna müdahale hakkımız var mıdır? Eğer bu hakkı kendimizde görüyorsak, bu Allah’ın yarattığını beğenmemek veya itiraz etmek olmaz mı?”</em>gibi sorular, Müslüman olsun, Hristiyan olsun, birçok inanan bilim insanını da meşgul etmektedir.</p>
<p>Embriyonik kök hücreler, canlı organizmanın gelişmeye nasıl başladığı konusunda bugüne kadar sahip olmadığımız mükemmel bir bilgi kaynağı olmuştur. Kâinatın yaratılışının başlangıcıyla ilgili temel bilgiler edinmek için Big Bang’a (Büyük Patlama) geri dönen astronomlar gibi, biyologlar da her biri bir mucize olan canlıların, tek bir orijinal hücrenin içindeki moleküllerin, art arda gelen planlı değişmelerle, yeni şekiller alışlarını ve yeni fonksiyonların ortaya çıkışının, birbirini tetikleyen baş döndürücü gelişmelere nasıl sebep olduğunu araştırmaktadır. Yapılan çalışmalarla bilim insanları, başlangıç dönemindeki embriyonik hücrelerin, çeşitli doku ve organları meydana getirecek 200’den fazla hücre tipine nasıl dönüştüğünü öğrendi. Kaza sonucu harap olmuş bir dokuyu yeniden üretmek için hangi moleküllerin kullanılabileceği hakkında yapılan çalışmalar çok artmıştır. Meselâ trafik kazasında beli kırılmış ve omuriliği kesildiği için ömür boyu felç olarak kalması muhtemel bazı hastalarda, omuriliği teşkil eden sinirlerin yeniden büyütülüp tamir edilmesi için yapılan çalışmalar, tekerlekli sandalye ile hayatını devam ettiren birçok hasta için ümit kaynağı olmaktadır. Aynı şekilde Parkinson ve diyabet için de yapılan çok sayıda çalışmada elde edilen ilk neticeler ümit verici olup ayrıca yeni yayınlanan bir raporda, yaşa bağlı <em>Makula Dejenerasyonu</em>(körlüğe sebep olan bir hastalık) olan ve gözleri görmeyen iki kişinin daha iyi görmesinin sağlandığından bahsedilmektedir.<sup>2</sup></p>
<p><strong>Başlangıç Çalışmaları</strong></p>
<p>1981 yılında, araştırmacılar fare embriyoları kültüründen kök hücrelerini elde etmeyi başardılar. Kısa bir süre sonra da müthiş bir gizli potansiyel ihtiva eden hücrelerin çoğalabileceğini ve 200’den fazla hücre tipine farklılaşabileceğini gördüler.<sup>3-4</sup>Daha sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde biyolog James Thomson ilk defa maymunlarda kök hücre elde etti.<sup>5</sup>Aynı araştırmacı üç yıl sonra, kısırlık tedavisi için bağışlanmış fakat kullanılamamış embriyolardan ilk defa insan embriyonik kök hücrelerini elde etti.<sup>6</sup></p>
<p>Embriyonik kök hücrelerin elde edilmesi ve üzerlerinde çalışmalar yapılması başta dinî çevreler olmak üzere insanın kutsiyetini önemseyen birçok inançlı bilim insanının tartışmalarını alevlendirdi. İddialara göre, artık laboratuvarlarda insan embriyoları üzerinde denetimsiz çalışmalar yapılmakta, embriyolar belli bir büyüklüğe kadar geliştirilip dokular ve organlar şekillenirken, deneyler belli bir seviyede kesilerek embriyolar öldürülmektedir. 2001’de ABD Başkanı George W. Bush, kök hücre çalışmalarının etik olarak sakıncalı olduğunu söyleyerek hükümet fonlarını kısıtlama yoluna gitti. Almanya ve İtalya dâhil olmak üzere birçok ülkede, embriyonik hücrelerin oluşturulması tamamen yasaklandı. Bazı ülkelerde ise araştırmalar bütün hızıyla sürmekteydi. Nitekim Avustralya, Singapur, İsrail, Kanada ve ABD’deki araştırmacılardan, kök hücrelerinin sinir hücrelerine, bağışıklık sistemi hücrelerine ve kalp hücrelerine dönüştürüldüğüyle ilgili haberler gelmeye başladı.<sup>7</sup></p>
<p>Daha sonra vücut hücrelerinin çekirdeklerinin Dolly isimli koyunun klonlanmasında kullanıldığı gibi yumurta hücresinin içine aktarılıp elde edilen yeni hücreler, veren kişinin genomunun aynısı olduğundan, o hücrelerin DNA’sından kişiye ait çeşitli doku ve organların üretilmesi gündeme geldi. Tıpkı bir araç veya makinenin yedek parçalarının üretilip bozulan veya hasar gören parçanın yerine kullanılması gibi, insan organizması için de yedek organların üretilip kullanılması konuşulmaya başlandı. Aslında “yeni bir insan yaratmak” gibi saçma iddialar olmasa, bir kişinin kendi DNA’sından böbreğini, akciğerini veya kalbini üretip aynı kişiye nakletmenin hiçbir sakıncası olmaz ve organ nakillerindeki doku reddi gibi büyük bir problem de çözülmüş olur.</p>
<p>Kök hücrelerin sahip oldukları DNA’larının gerçekten sadece arızalı veya kusurlu genleri çıkarılıp yerine sağlıklı genler konulabilirse, insanlığın âciz kaldığı birçok genetik hastalığın tedavisi rahatça yapılmış ve kusurlu gen taşıdığı için çocuk sahibi olmaktan kaçınan birçok ebeveyn için de bu büyük bir müjde olacaktır.</p>
<p><strong>Tam Zamanında ve Gerektiği Miktarda</strong></p>
<p>Embriyonik kök hücreler döllenmiş yumurta hücresinin önce 2, sonra 4, 8 ve 16 hücreye bölündüğü erken dönemdeki hücrelerdir. Her biri mevcut DNA programındaki şifrelerin işleyişine göre farklılaşarak yepyeni hücre tiplerine dönüşüp çoğalırlar, bir taraftan da dokular teşkil edilir ve organlaşma başlar. Buradaki en esrarlı ve mucizevî husus, bir kök hücreye tesir ederek onu yeni bir hücre tipi olmaya yönlendirecek moleküllerin tam gerektiği zaman ve miktarda sentezlenmesidir. Bilim insanlarının şu an odaklandıkları husus, hangi molekül bir hücreye bağlandığında onu sinir, kas veya kemik hücresi olmaya yönlendirdiğini anlamaktır. Bazı genetik hastalıklarda DNA’daki mutasyon sebebiyle eksik olan genlere bağlı olarak gelişmeyen dokuları takip ederek bu şifreler ve moleküller anlaşılmaya çalışılmaktadır.</p>
<p>2000’li yıllarla beraber başlayan <em>rejeneratif tıp</em>(yenileyen, tamir eden tıp) başlığı altında gelişen yeni sahanın temeli, kök hücrelerinin yüksek potansiyelinden istifade ederek eksik veya arızalı dokuların tamiri veya işlemeyen bir metabolik sürecin işleyişi için gerekli zincirdeki eksik halkayı tamamlama üzerine kurulmuştur. 2006 yılında, Japonya’daki Kyoto Üniversitesi’nde kök hücre biyoloğu Shinya Yamanaka, yetişkin fare hücrelerini embriyonik bir duruma dönüştürmeyi başardı.<sup>8</sup>Ertesi yıl, insan vücut hücreleri de embriyonik kök hücrelerine dönüştürüldü.<sup>9,10</sup>Süreç geliştikçe, teorik olarak embriyonik kök hücrelerinin her türlü hücre tipine dönüştürülebileceği ve genetik olarak bazı eksikliklere maruz kaldığı için hasta olacak embriyoların tedavisi için büyük ümitler vaat ettiği kabul gördü.</p>
<p>Ancak en önemli problemlerden biri bu hassas hücreleri kültür ortamında yaşatmaydı. 2007’de Yoshiki Sasai, büyütmüş olduğu hücre kolonilerini besleyip büyüten <em>Rock inhibitörü</em><sup>11</sup>olarak adlandırılan bir molekülü keşfetti. Yeni hücre kolonileri üretme başarısı %27’ye çıktı. İsveç’teki Lund Üniversitesi’nden Parmar, Parkinson hastalığının tedavisi için embriyonik kök hücrelerinden yeni nöronlar üreterek “yeni bir altın çağa” girildiğini ifade etti.</p>
<p>Hücreleri hızlı ve güvenilir olarak üretebilecek teknikler geliştirdikçe bu hücrelerin kansere dönüşme riskinin de çok az olduğu görülmüştür. Embriyodan elde edilmiş veya somatik hücrelerden dönüştürülmüş kök hücrelerinden kan trombositleri yapmaya çalışan Tokyo Üniversitesi’nden kök hücre biyoloğu olan Hiromitsu Nakauchi,<em>“Her hücre tipine dönüştürülebilecek hücrelerdeki bu gizli gücün ve dengenin, bu kadar mükemmel şekilde nasıl kontrol edildiğini henüz bilemiyoruz”</em>demek zorunda kalmıştır.</p>
<p><strong>Mucizevî Çeşitlendirme </strong></p>
<p>Kök hücre üretme ve besleme teknikleri kolaylaştıkça araştırmacılar artık dokuları ve organları büyütüp şekillendirmenin peşine düştüler. Deri gibi kendi şekli olmayıp altındaki kas ve kemiklerin şeklini alan örtü epiteli ve bağ dokusu bir cam petri içinde bile üretilip yanık veya eksik derili bölgeye nakledilebilir. Şu anki hedef, böbrek veya kalb gibi, belirli bir şekli olan ve çok sayıda farklı dokudan yapılmış organların üretilmesidir. Eğer her hücre bölünmesinde ve farklılaşmasındaki doğru sinyal molekülleri bulunabilirse ve tam zamanında gerektiği yerde, gerektiği miktarda kullanılması kolaylaşırsa, her türlü dokunun yer alabileceği organlar da üretilebilir. Ohio’daki Cincinnati Çocuk Hastanesinden James Wells gibi araştırmacılar, ilaçların bağırsaktaki tahribatını test edebilmek için normal bir insan kullanmak yerine, kök hücreden üretilmiş kısmî bağırsak parçaları geliştirmiş ve belki de yakın bir gelecekte üretilen tam bir bağırsak, bir hastaya nakledilebilecektir.</p>
<p>2004 yılında, Chicago’da genetik bir hastalığı olduğu bilinen şahsın sağlıklı çocuk sahibi olabilmesi için tüp bebek çalışmaları yapan doktorlar, oluşturulan embriyolardan kök hücre serileri üretmeye başladılar. Talasemi, Huntington hastalığı, Marfan sendromu, kas distrofisi ve diğer genetik hastalıkların ortaya çıkışıyla ilgili hücre seviyesinde modeller oluşturdular.<sup>12</sup>2007’de Fragile X sendromu olarak bilinen irsî bir rahatsızlığın yol açtığı zihnî bozuklukları tetikleyen moleküler değişiklikleri bastırmak için embriyonik kök hücrelerini kullandılar.<sup>13</sup></p>
<p>Araştırmalar, dokuların başlangıcındaki uyarılmış çok potansiyelli (mezenşimatik) hücrelerin, hastalıklar açısından embriyonik hücrelerden daha fazla ümit vaat ettiklerini gösteriyor; çünkü bunları yönlendirerek eksik ve hasarlı dokuyu tamir etmek daha kolaydır. Ancak genetik bir hastalıkta bazı kusurlu genleri sağlıklı olanlarla değiştirip o hastalığı temelden çözmek için şüphesiz ki embriyonik dönemin başlarında elde edilmiş hücreleri kullanmak gerekir.</p>
<p>Vücudun içinde henüz farklılaşmamış ve depolanmış halde bekleyen kök hücreleri de uygun uyarıcı moleküller yardımıyla aktif hâle getirilerek hastalıkları tedavi etme gayretleri devam etmektedir. İlk planda birçok nörodejeneratif hastalık başta olmak üzere, pankreas hücresi üreterek şeker hastalığını engelleme, Parkinson’u durdurma, gözdeki <em>makula</em>dejenerasyonu gibi 10 kadar hastalığı tedavi etme düşünülmektedir.</p>
<p>Cambridge’deki Harvard Kök Hücre Enstitüsünden Douglas Melton, 15 yıl boyunca embriyonik kök hücrelerini insülin üreten β-hücrelerine dönüştürmek için çalıştı. Glikozu algılayan ve insülin üreten pankreatik hücreler üretti ve bunları tip-1 diyabetli hastaların insülin enjeksiyonlarına olan bağımlılıklarını sona erdirmek için nakletmeyi umuyor. Ancak son engel olarak bu hücrelerin, hastanın bağışıklık sistemi tarafından yok edilmemesi için sisteme tanıtılmaları kalmıştır.</p>
<p>Klinik bakımdan uyarılmış çok potansiyelli hücrelerin, embriyonik hücrelerden daha avantajlı olduğunu düşünülmektedir, çünkü hasta ile aynı DNA’ya sahip olan hücre ve doku üretilmekte, böylece nakledildikleri zaman bir bağışıklık reaksiyonuna sebep olmamaktadır. Ancak tip 1 diyabet dâhil olmak üzere çoğu genetik hastalık için hastanın kendi hücrelerinde aynı mutasyonun bulunması, bir problem olarak durmakta ve bu hücrelerin nasıl temizlenerek değiştirilebileceği üzerinde düşünülmektedir.</p>
<p>Diğer bir problem ise maliyet meselesidir. Çok potansiyelli bir hücre serisinin hazırlanmasının yaklaşık 1 milyon dolara mal olacağı söylenmektedir. Ancak maliyetin düşeceği ve Parkinson hastalığının tedavisi için hücrelerin geliştirilmesi beklenmektedir. Bu hastalığın sebebi, sinirler arasında irtibatı sağlayan nörotransmitter madde ve dopamin kaybı olarak bilinmektedir. Bazı şirket ve klinikler, dopamin üreten nöronların yerine kök hücreleri kullanmak üzere çalışmaktadır.</p>
<p>Maküler dejenerasyon tedavisi bu sahada popüler bir hedef olmuştur. Çok potansiyelli uyarılmış hücrelerin bir parçasının hasarlı göz retinasına nakledilmesiyle uygulamadan bir yıl sonra, hastalar yavaş da olsa okuma kabiliyetini yeniden kazanmışlardır.<sup>14</sup></p>
<p><strong>Sınırlar ve İmkânlar</strong></p>
<p>Bu tip çalışmalarda bazı itirazların olması gayet normaldir. Genler ve embriyolarla oynamanın, hem etik hem de sağlık açısından belli riskleri vardır. Bu konuda iki teşvik edici unsur vardır. Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) her hastalığın çaresinin bulunacağı hususundaki hadis-i şerifi bu konuda çok önemlidir. Diğer bir husus ise insanın yeryüzünde halife kılınmasıdır. Allah’ın insana akıl, merak, ilim ve irade gibi sıfat, hususiyet ve kabiliyetler vererek bütün varlıklardan üstün kılması ile birlikte Kur’an-ı Kerim’deki <em>“Akıl etmezler mi? Düşünmezler mi? Tefekkür etmezler mi?”</em>gibi ifadelerin kâinat kitabının okunmasını teşvik etmesi göz ardı edilemeyecek bir husustur.</p>
<p>Burada üzerinde durulması gereken mesele, kibirle <em>“Biz de yaratabiliriz” </em>gibi bir densizliğe girilmemesidir. Fıtrata ve insanın mahiyetine aykırı bir şekilde genlerle ve hücrelerle oynayarak kendi kısır ilmiyle yeni bir şeyler ortaya koyma girişimleri küstahlıktır. İnsanın aslî mahiyetini bozmadan mutasyonlu genlere veya kaza sonucu oluşan doku kayıplarına bağlı arızaların tedavisi için yapılan çalışmalar ise Allah’ın (celle celâluhu) sanatını ve azametini anlama açısından faydalıdır.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<ol>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Sagi%20I%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=26982723">Sagi, I </a>ve ark. (2016): Derivation and differentiation of haploid human embryonic stem cells. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26982723?dopt=Abstract"><em>Nature</em>. </a>2016 Apr 7; 532(7597):107-11.</li>
<li>da Cruz, L. ve ark. (2018): Phase 1 clinical study of an embryonic stem cell–derived retinal pigment epithelium patch in age-related macular degeneration. <em>Nature Biotechnology </em>doi:10.1038/nbt.4114. March 19.</li>
<li>Martin, G. R. (1981): Isolation of a pluripotent cell line from early mouse embryos cultured in medium conditioned by teratocarcinoma stem cells. <em>Proc. Natl Acad. Sci. USA </em>78, 7634–7638.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Evans%20MJ%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=7242681">Evans, M.J</a>., <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Kaufman%20MH%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=7242681">Kaufman. M.H</a>. (1981): Establishment in culture of pluripotential cells from mouse embryos. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/7242681?dopt=Abstract"><em>Nature</em>. </a>1981 Jul 9;292(5819):154-6.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Thomson%20JA%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=7544005">Thomson, J.A</a>. ve ark. (1995): Isolation of a primate embryonic stem cell line. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/7544005?dopt=Abstract">Proc Nat. Acad. Sci. U S A. </a>15; 92(17):7844-8.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Thomson%20JA%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=9804556">Thomson, J.A</a>. ve ark. (1998): Embryonic stem cell lines derived from human blastocysts. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/9804556?dopt=Abstract"><em>Science. </em></a>1998 Nov 6;282(5391):1145-7.</li>
</ol>
<p>7. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Murry%20CE%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=18295582">Murry, C.E</a>., <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Keller%20G%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=18295582">Keller, G</a>. (2008): Differentiation of embryonic stem cells to clinically relevant populations: lessons from embryonic development. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/18295582?dopt=Abstract"><em>Cell. </em></a>Feb 22;132 (4): 661-80.</p>
<ol start="8">
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Takahashi%20K%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=16904174">Takahashi, K</a>., <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Yamanaka%20S%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=16904174">Yamanaka, S</a>. (2006): Induction of pluripotent stem cells from mouse embryonic and adult fibroblast cultures by defined factors. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16904174?dopt=Abstract"><em>Cell</em>. </a>2006 Aug 25;126(4):663-76.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Takahashi%20K%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=18035408">Takahashi, K</a>. ve ark. (2007): Induction of pluripotent stem cells from adult human fibroblasts by defined factors. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/18035408?dopt=Abstract"><em>Cell</em>. </a>Nov 30;131(5):861-72.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Yu%20J%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=18029452">Yu, J</a>. ve ark. (2007):Induced pluripotent stem cell lines derived from human somatic cells. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/18029452?dopt=Abstract"><em>Science.</em></a>Dec. 21;318(5858):1917-20.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Watanabe%20K%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=17529971">Watanabe, K</a>. ve ark. (2007): A ROCK inhibitor permits survival of dissociated human embryonic stem cells. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/17529971?dopt=Abstract"><em>Nat. Biotechnol</em>. </a>Jun;25(6):681-6.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Verlinsky%20Y%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=15705304">Verlinsky, Y</a>. ve ark. (2005): Human embryonic stem cell lines with genetic disorders. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15705304?dopt=Abstract"><em>Reprod Biomed Online</em>. </a>Jan;10 (1):105-10.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Eiges%20R%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=18371394">Eiges, R</a>. ve ark. (2007): Developmental study of fragile X syndrome using human embryonic stem cells derived from preimplantation genetically diagnosed embryos. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/18371394?dopt=Abstract"><em>Cell Stem Cell</em>. </a>Nov;1(5):568-77.</li>
<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term=Dimos%20JT%5BAuthor%5D&amp;cauthor=true&amp;cauthor_uid=18669821">Dimos, J.T</a>. ve ark. (2008): Induced pluripotent stem cells generated from patients with ALS can be differentiated into motor neurons. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/18669821?dopt=Abstract"><em>Science. </em></a>Aug 29;321(5893):1218-1221.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğ Ruhuma</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/dog-ruhuma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:16:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26786</guid>

					<description><![CDATA[Sen çekip gittin büküldü boynumuz, Sarpa sardı yürünen düz yolumuz; Hedefte tepeleri aşmak vardı, Kırıldı kanadımız hem kolumuz… &#160; Yetiş ey Dost, bendenin imdadına!.. Merhamet buyur âh u feryâdına!.. Yolsuzlara yol âdâbını öğret!.. Uyanıversinler Hak muradına… &#160; Yine baharlar gelsin, güller açsın, Her yanda çiçekler gamzeler çaksın; Yetimlerin ümitlerle şahlansın, Ve gönüller ışık çağını ansın… [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sen çekip gittin büküldü boynumuz,</p>
<p>Sarpa sardı yürünen düz yolumuz;</p>
<p>Hedefte tepeleri aşmak vardı,</p>
<p>Kırıldı kanadımız hem kolumuz…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yetiş ey Dost, bendenin imdadına!..</p>
<p>Merhamet buyur âh u feryâdına!..</p>
<p>Yolsuzlara yol âdâbını öğret!..</p>
<p>Uyanıversinler Hak muradına…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine baharlar gelsin, güller açsın,</p>
<p>Her yanda çiçekler gamzeler çaksın;</p>
<p>Yetimlerin ümitlerle şahlansın,</p>
<p>Ve gönüller ışık çağını ansın…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ey benim Sultanım, işte dileğim,</p>
<p>Hep yaralı hicranınla yüreğim;</p>
<p>Daha fazla bekletme doğ ruhlara!..</p>
<p>Budur Senden arzum, budur emelim…</p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
