<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>20 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/20/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 May 2023 13:49:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>20 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kendileriyle Yüzleşmede Hâle ile Hâllenenler-1</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/kendileriyle-yuzlesmede-hale-ile-hallenenler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:26:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27671</guid>

					<description><![CDATA[Feyiz kaynağı, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem); aynı duygu, aynı hisle O’nun takipçileri hiç mi hiç eksik olmamıştır. Gözüyle-gönlüyle her zaman O&#8217;nu temâşâ zevki ile mahmur yaşayanlar, o hal ile hallenme heyecanı içinde sürekli önlerindekini izleyip durmuş ve O&#8217;na ulaştıran güzergâhı hiçbir zaman yolcusuz bırakmamışlardır. Gözler her zaman “Hâle”de, gönüller daha ötesinin temaşasına teşne, yüzler-binler, gözlüyor [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Feyiz kaynağı, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem); aynı duygu, aynı hisle O’nun takipçileri hiç mi hiç eksik olmamıştır. Gözüyle-gönlüyle her zaman O&#8217;nu temâşâ zevki ile mahmur yaşayanlar, o hal ile hallenme heyecanı içinde sürekli önlerindekini izleyip durmuş ve O&#8217;na ulaştıran güzergâhı hiçbir zaman yolcusuz bırakmamışlardır. Gözler her zaman “Hâle”de, gönüller daha ötesinin temaşasına teşne, yüzler-binler, gözlüyor olma mirsâdıyla durmadan “Öteler ve öteler ötesi!” deyip O’na doğru kanatlanmış, düşe-kalka yürüyenlere yürüme âdâbı tâlim edegelmişlerdir. Hakk’a iman, sinelerde kıpır kıpır bir heyecan kaynağı.. marifet ve muhabbet, duygu ve düşüncelerde par par parıldayan bir meşale.. o her şeyin gerçek sahibine iştiyak, sonsuza uzanan yolları aydınlatan bir projektör.. “iştiyak-ı likaullah”, duygu ve düşüncelerde sönmeyen bir enerji kaynağı.. gönüller, her zaman Hâle’dekilerin ufkunu müşahede heyecanıyla çarpmakta.. yürümüşlerdir teklemeden verâlar verâsına.. ne yorgunluk ne bıkkınlık; basiretleriyle görüldüklerini değerlendirerek, vicdan mekanizmasıyla ufuk ötesi âlemlerde seyahat azm u ikdâmı içinde bulunup bu hâle dem tutmuşçasına kalbleri haşyetle çarparak ve bütün maddî-manevî anatomileriyle râşeler sergileyerek koşmuşlardır Hâle’dekiler şehrâhına doğru.</p>
<p>Derinlerden derindir iman ve irfanları.. tamdır maddî-manevî donanımları.. sıyrılmışlardır bütün benlikleriyle dünya ve mâfîhâdan.. ayaklarının altına almışlardır nefis ve hevânın kirli dürtülerini.. zirvelerde kanat açmışlardır ama tir tirdir gönülleri.. inler dururlar günahlarla kirlenmiş mücrimler gibi.. sorgularlar en derin endişelerle sabah-akşam kendilerini.. vird ü zeban edinmişlerdir,</p>
<p><em>“Bu günahlarla tartarsa beni Hazreti Rahman,</em></p>
<p><em>Kırılıverir arsa-ı mahşerde arş-ı mizân.”</em></p>
<p>mülahazalarını. Sızlanır dururlar gece-gündüz bu içe dönük hislerle.. hep zirvelerdedirler ama her zaman tevazu ve hacalet duygusuyla oturur-kalkarlar.. tiksinti duyarlar takdirden, alkıştan.. nefret ederler şan, şeref ve ihtişamdan.. insanlardan bir insan görüntüsü sergilerler her halleriyle.. kendilerine atfedilen güzellik, başarı ve fevkaladelikleri sahibinden bilir ve tahdîs-i nimet mülahazasıyla rükû durumundan hemen secde tavrına yönelirler.</p>
<p><em>“Değildir bu bana lâyık ben bir bende,</em></p>
<p><em>Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” </em>(M. Lutfi Efendi)</p>
<p>hissiyle kendilerini bir kere daha yerden yere vurur; tevazu ve mahviyet dillendirmeye dururlar. Huy edinmişlerdir Kur’ân’ın şu önemli düsturunu: <em>“Sana lütfedilen güzellikler Allah’tan, başına gelen bela, musibet ve kötülükler de senin kendindendir.” (Nisâ sûresi, 4/79). </em>Unutmazlar yıllar ve yıllar geçse de irtikâp ettikleri bir hatayı, bir zelleyi.. unuturlar binlere kâfi gelecek yaptıkları iyilikleri ve güzellikleri.. gelse akıllarına göz kamaştıran bir muvaffakiyet ve zafer, “Vifak ve ittifaka Allah’ın tevfiki&#8230;” der sıyrılıverirler işin içinden. Bunlardır Hak yolunda yürüyen adanmışların karakterleri ve gönülleri Hâle’de rızaya kilitlenmiş âbide şahsiyetlerin sabit halleri&#8230;</p>
<p>Şimdi, kırık-dökük bir kısım ifadelerle de olsa, gözleri, gönülleri Hâle’de Hak kapısının sâdık bendelerinin kendileriyle yüzleşmeleri adına “deryadan bir katre” deyip bazı örnekler üzerinde durmak istiyorum:</p>
<p>İmam Zeynelâbidîn, nübüvvet şecere-i mübarekesinin nurefşân meyvelerinden âbide bir şahsiyetti.. Baba Hazreti Hüseyin, nine Hazreti Fatıma, dede Haydar-ı kerrâr, Şah-ı merdan ve dedeler dedesi ise Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dı (aleyhi ekmelüttehâyâ). O, bu aydınlık dünyada hayata gözlerini açmış, hep âb-ı kevser yudumlaya yudumlaya boy atıp gelişmiş bir bahtiyar ve her zaman Hakk’a müteveccih bir kalb ve ruh insanıydı. Öyle ki rüya ve hülyalarında dahi mesâvî ile tanışmamış, her göz açıp kapayışında Hâle temaşasıyla kendinden geçmiş, sürekli o feyiz kaynağı istikametinde vuslat arzu ve iştiyakıyla kanat çırpıp durmuştu.</p>
<p>Duygu ve düşüncesi bu, arzu ve emeli o nuranî çizgi olmasına rağmen hep</p>
<p><em>“Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi?</em></p>
<p><em>Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi?!.” </em>(Seyyid Nigârî)</p>
<p>mülahazasıyla kendini sıfırlayarak, sürekli “O” deyip durmuş ve gözlerini bütün bütün ağyar âlemine kapamıştı. Zira o, basar ve basiretiyle mütemadi bir Hâle temaşası içindeydi.. gönlü onlarla aynı ziya içinde bulunma heyecanıyla çarpıp duruyor ve kulluk hakkını bu zirveler üstü zirvede eda etme iştiyakıyla oturup kalkıyordu.</p>
<p>Bu hususta kelime darlıklarına takılmadan mazmun yörüngesinde konuyu götürmeye çalışacak, bazen bir kısım fasılları atlayıp onun o canhıraş çığlıklarının seslendirildiği ifadeler arasında dolaşacak, bazen de istidradî mülahazalarla durum değerlendirmelerine temas edip ondaki o iç sızlanışları nefsim gibi nefislere duyurma tasdi’inde bulunacağım. Şimdi ifadelerdeki mazmuna bağlılığın göz ardı edilmemesi kaydıyla diyorum; Hazret’in hiçbir zaman dilinden düşürmediği nağmelerdi şu içten sızlanışlar:</p>
<p>“Allahım! Yapageldiğim hata ve günahlar ruhuma bir zillet urbası giydirdi. Senden ayrı düşmekle -Neye ayrı düşme diyorsa?!- kendimi ciddi bir meskenet libası içinde buldum. İşlediğim devâsâ hatalar -Yüz bin defa hâşâ!- kararttı kalbimi; Sana sığınırım ey biricik Matlûb u Maksûd u Mahbûb’um! Ciddi bir tevbe ameliyesiyle dergâhına teveccühümü kabul buyurarak, beni bir ‘ba’s-ü ba’de’l-mevt’ ile yepyeni bir dirilişe erdir. -Sen de diri değilsen, bilmem ki ben gibi mezar-ı müteharrik bedbahtlara ne demek, nasıl sızlanmak düşer?!- Kasem ederim ki, ben hiçbir zaman yaralarımı sarıp sarmalayacak ve derdime derman olacak Senden gayrı birini bilmedim, bilmiyorum ve her şeye rağmen huzurunda el pençe divan tavrıyla affedilme intizarı içindeyim. Kovarsan bendeni hangi kapıya yönelir ve kime sığınabilirim? Kovulursam o kapıdan vay benim halime ve utanılacak ahvâlime!..”</p>
<p>A be gözümün nuru, biz seni ve emsalini o Siyer aynalarında yüzünüz yerde içten iniltilerinizle tanıdık. Bu âh u vâh’a sebep, Hak’la engin münasebetin konumu açısından rüyalarında bazen hayaline çarpan gelip geçici sis-dumansa, evet eğer iniltilerini tetikleyen bunlarsa, ne mutlu sana.. ve vay haline o sis-duman içinde ömür geçiren bencileyin çağın tali’sizlerine ve kendini dindar sanan teologlarına!</p>
<p>Bu deyip ettikleriyle yetinmeyip inilti bestelerinde daha bir meyan yapar ve içini çekerek farklı bir sızlanış faslına geçer:</p>
<p>“Ey en büyük günahları bile bağışlayan ve çâk çâk olmuş sineleri şefkatle sarıp sarmalayan yüce Rabbim! Senden, o yüz karartan günahlarımı yarlıgayıp affetmeni, o utandıran hatalarımı setretmeni, bağışlayıcılığının o sıcak atmosferinde re’fet ve rahmetinle sıyanet buyurdukların arasında bendeni de bağışlamanı diliyor ve dileniyorum.”</p>
<p>Keşke bu sızlanışların yüzde biri mabetlerde ömür geçiren, zaviyelerde caka yapan, dinî mektep görünümlü gaflet yuvalarında ömür tüketen ve hayatlarını “yaptım, ettim” hırıltılarıyla geçiren taklit sürülerinin ruh dünyalarında da bulunabilseydi!..</p>
<p>Hazret, iniltileri ayyukta iç döküşlerini devam ettiriyor:</p>
<p>“Eğer günahlara tevbe ve inâbe, gönülde duyulup hissedilen bir pişmanlıksa, yeminler olsun, edip eylediklerime bin pişmanım! ‘Estağfirullah’ deyip Senden bağışlanma dileğinde bulunmak hataların ref’ine bir vesile ise, en içten nedametlerle inliyor ve bu biçare kapı kulunu bağışlamanı diliyorum!”</p>
<p>Geçiyorum bazı iç çekiş ve sızlanışları, bunları saygıma verebilirsiniz. Söz yine onda:</p>
<p>Allahım! Kullarına tevbe kapılarını ardına kadar açan, tevbe-inâbe unvanıyla bunu bize bir bişâret gibi sunan ve <em>‘Ey mü’min kullarım! İçten ve gönülden tevbelerle Rabbinize yönelin.’ (Tahrîm sûresi, 66/8) </em>ferman-ı celiliyle dergâh-ı nezd-i Ehadiyetine çağıran Sensin. Senin açtığın bu kapıya yönelenlerin beklentilerine nâil olacakları da Senin kereminin muktezasıdır. Evet, günah ve hatanın, kullarına yakışmadığı muhakkak ama afv u mağfirette de Senin bir keremkânî bulunduğunda şüphe yok.”</p>
<p>İlave edelim:</p>
<p><em>“Kerem kıl, kesme sultanım keremin bînevâlerden</em></p>
<p><em>Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..” </em>(M. Lütfi)</p>
<p>Muhtaç canlar isteklerini hep bu niyaz esprisiyle arz ettiler. Hakk’a karşı saygısızlık sayılmayacaksa bu mülahazaları ben de paylaşıyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Musavvir İsminin Harikulade Bir Tezahürü: Skutoit</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/musavvir-isminin-harikulade-bir-tezahuru-skutoit/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:19:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27669</guid>

					<description><![CDATA[Dünyada yaklaşık 8,7 milyon canlı türünün olduğu tahmin edilmektedir.[1]Cansız varlıkları ve her bir canlının organ ve organellerini de düşündüğümüzde, hesap edemeyeceğimiz kadar yaratılış çeşitliliğini görmekteyiz. Her bir mahlûk, Rabbimizin Musavvir ismine ayna olarak, kendine has bir surette yaratılmaktadır. Kerim Mevlamız tarafından bize bahşedilen her nimette, sayısız hikmetler müşahede edilir. Meyveler, sebzeler, tavukla birlikte yaratılan yumurtadan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada yaklaşık 8,7 milyon canlı türünün olduğu tahmin edilmektedir.<a name="_ednref1"></a>[1]Cansız varlıkları ve her bir canlının organ ve organellerini de düşündüğümüzde, hesap edemeyeceğimiz kadar yaratılış çeşitliliğini görmekteyiz. Her bir mahlûk, Rabbimizin Musavvir ismine ayna olarak, kendine has bir surette yaratılmaktadır.</p>
<p>Kerim Mevlamız tarafından bize bahşedilen her nimette, sayısız hikmetler müşahede edilir. Meyveler, sebzeler, tavukla birlikte yaratılan yumurtadan arıyla birlikte yaratılan bala kadar her şey, kendine özgü bir armağan paketi içinde bizlere ihsan edilir. Musavvir ismi, cansız maddelerde olduğu gibi bütün canlılarda, insan bedeninde, simasında, kalbinde, damarlarında, hücrelerinde ve zerrelerinde ayrı ayrı tezahür eder. Haşr sȗresinin 24. âyetinde buyurulduğu gibi, Cenab-ı Hak, Musavvir’dir, her mevcuda en uygun şekli veren O’dur (celle celâluhu).<a name="_ednref2"></a>[2]</p>
<p>Kâinatta var edilen her şey, sonsuz cemal, kemal ve ihsana ayinedârlık eder. Mesela; meyvelerin ve çiçeklerin suretleri, renkleri, tatları ve kokuları; duygularımıza hoş gelecek şekilde yaratılır. Bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetri, harika şekiller ve canlı renkler, insanı hayret ve hayranlığa sevk eder.</p>
<p>En küçük hücre organellerinden sistemlerimize kadar da birçok örnek verebiliriz. Mesela sayısız hikmetlerle tasvir edilen iskelet sistemimiz; beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların korunmasını sağlar, iç organlara destek olur. Gözlerimiz hem en latif hem de en fonksiyonel şekilde ihsan edilmiştir. Göz doktorları, gözlerimizin başımızda, en iyi görebilecek ve korunaklı şekilde konumlandırıldığını belirtmektedir.</p>
<p><strong>Musavvir İsminin Yeni Keşfedilen Harika Bir Tezahürü</strong></p>
<ol start="21">
<li>asırda, gelişmiş robotlar üreten, suni organlar yapmaya çalışan bilim insanları, deri hücrelerimizin gerçek üç boyutlu şeklini yeni keşfettiklerini duyurdu. Pennsylvania Lehigh Üniversitesi Biyomühendislik bölümünden Prof. Javier Buceta ve ekibi; epitelyum hücreleri adı verilen ve başta derimiz olmak üzere bazı organ ve kan damarlarında bulunan hücrelerin üç boyutlu yapısının, bilinenden farklı olduğunu gözlemledi.<a name="_ednref3"></a>[3]“Skutoit” adını verdikleri bu şekil, şimdiye kadar bildiğimiz üç boyutlu geometrik şekillerden farklıydı.</li>
</ol>
<p>Skutoit; dikdörtgen prizma, piramit, silindir veya küre şeklinden farklı olan, üç boyutlu geometrik bir şekildir. Bir tarafı düzgün beşgen, diğer tarafı düzgün altıgen olan prizma formundadır. Altıgen taraf oluşabilmesi için beşgenin köşelerinden biri ‘Y’ şeklinde ikiye ayrılarak küçük bir üçgen oluşturur.<a name="_ednref4"></a>[4]</p>
<p>Sevilla Üniversitesinde çizilen skutoit şekilleri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bazı böceklerin göğüs kafesinin arkasında yer alan ve minik bir üçgeni andıran bölgeye ‘Scutellum’ denmektedir. Araştırmacılar skutoit ismini buradan esinlenerek verilmiştir.</p>
<p><strong>Derimizin Önemi ve Epidermis Hücreleri</strong></p>
<p>Sadece yüzeyini görebildiğiniz derimiz vücudumuzun en büyük organıdır ve ortalama bir insanda 2 m<sup>2</sup>alan ve 5 kilo ağırlığındadır. Deri, temel olarak üst deri (epidermis), alt deri (dermis) ve alttaki yağ dokusundan müteşekkil bir yapıdadır.</p>
<p>Dış dünya ile irtibatımızı sağlayan derimizde, epidermise yerleştirilmiş olan sinir uçları vesilesiyle bu temas, dokunma, basınç, kaşıntı olarak beynimize iletilir. Kaşıntı hissini ileten sinir uçları sadece derimizde, bir tür korunma refleksi olarak ihsan edilmiştir. Ya iç organlarımızda da kaşıntı hissi olsaydı?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yeni aldığımız bir arabanın kaportası yıllar içinde yıpranır, boyası solar ve bazı yerleri paslanarak çürümeye yüz tutar. İnsanlarda ise, herhangi bir hastalık yoksa, deri sürekli yenilenir. Aynı zamanda yüzümüzü ve bütün bedenimizi sararak güzel bir görünüme sahip olmamızı sağlar.</p>
<p>Keratinosit adı verilen genç deri hücreleri, epidermis tabakasının alt kısmında sürekli olarak yaratılır ve yukarıya doğru göç eder. Epidermisin son tabakasından (en dış yüzeyden) çekirdeklerini kaybederek kepek olarak atılır. Bu süreç ortalama bir ay sürer. Kıl ünitesinde üretilen yağ tomurcukları deriye doğru bir fıskiyeden çıkmış gibi fışkırtılarak deriyi bir sıva gibi kaplar ve derimize esneklik ve kayganlık verir ve onu mantarlara karşı korur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dış deride hücreler birbirine desmozom denen protein bağlarla bağlıdır. Bunu, betonun içindeki demir çubuklara benzetebiliriz. Herhangi bir hastalık sebebiyle bu bağlar koparsa, derimiz bütünlüğünü kaybedip içi su dolu kabarcıklarla dolar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zemin tabakasında ayrıca derimize renk veren hücreler (melanositler) bulunmaktadır. Bu hücreler, melanin denen, deriye rengini veren pigmentleri oluştururlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dış deri ile derin deriyi özel bir yapı bir arada tutar. Bu yapı üst derideki hücrelerle alt derideki derin derinin ana hücresi olan fibroblastlar arasında bulunan proteinlerle sağlanır ve iki tabaka adeta çelik halatlarla birbirine bağlanır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Epitel Hücrenin Ambalajı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Doğru olarak yeniden çizilen dış derimizin temel taşı olan epitelyum hücrelerimizin ambalajı (üç boyutlu geometrik şekli) şimdiye kadar bildiğimiz şekillerden farklıdır. Daha önceleri, bilim insanları, bu hücrelerin; sütunu andıran bir prizma veya tepesi kesilmiş bir piramit veya kesik koni anlamına gelen “frustum” şeklinde olduklarını tahmin ediyorlardı. Fakat gelişen bilim ve teknolojik araçlar vesilesiyle epitel hücrelerin üç boyutlu hallerini canlandırdıklarında, “skutoit” ismini verdikleri ve daha önce hiçbir ilmîyayında tanımlanmamış olan sürpriz bir şekille karşılaştılar.</p>
<p>Bilim insanları, bu şeklin bütün deri boyunca yer almasının bir hikmetini şu şekilde açıkladı: Derimiz, yani epitel hücreler büküldükçe, skutoit, enerji bakımından daha tasarruflu bir şekildir. Bu yapı, doku büküldükçe daha sabit kalabilmek için enerjisini minimum seviyede kullanma eğiliminde oluyor. Biyofiziksel verilere göre de bu hücrelerin enerji tasarrufu için bu şekil en uygun seçimdir.</p>
<p>Bu keşif, suni organ üzerine çalışma yapan bilim insanlarına ışık tutmuş oldu. Aynı zamanda şimdiye kadar insanoğlu tarafından düşünülmemiş bu yapı model alınarak çok daha sağlam, esnek ve daha uzun süre kullanılabilecek malzemelerin imal edilmesinin de yolu açılmıştır.</p>
<p>Daha önce de birçok teknoloji, canlıların harika yaratılışı örnek alınarak geliştirilmiştir.<a name="_ednref5"></a>[5]İşte bazı örnekler:</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="115">Canlı</td>
<td width="188">Hususiyeti</td>
<td width="161">Geliştirilen Teknoloji</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Dulavrat Otu</td>
<td width="188">Kenetlenme şekli</td>
<td width="161">Yapıştırıcı bant</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Ayçiçeği</td>
<td width="188">Yön değiştirme sistemi</td>
<td width="161">Güneş panelleri</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Nautilus</td>
<td width="188">Vücut yapısı</td>
<td width="161">
<h2>Denizaltı</h2>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Tavşan</td>
<td width="188">Ayak yapısı</td>
<td width="161">
<h2>Kar ayakkabısı</h2>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Bal arısı</td>
<td width="188">Gözlerindeki optik tasarım</td>
<td width="161">Kompleks manevralara imkân sağlayan navigasyon sistemleri</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Sirke sineği</td>
<td width="188">Ani sapmalarda tepki veren dengeleme sistemi</td>
<td width="161">Uçaklarda kullanılan otomatik dengeleme sistemi</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Kuş</td>
<td width="188">Aerodinamik yapı</td>
<td width="161">Uçak mühendisliği</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Virüs</td>
<td width="188">Sürekli yenileme özelliği</td>
<td width="161">Şarj edilebilen, küçük, güçlü ve yüksek verimli piller</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Kelebek</td>
<td width="188">Kanatlarındaki yanardöner renkler</td>
<td width="161">Savaş alanında yaralanan askerlerin yaralarının şiddetini ölçen, renk değiştiren bantlar</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Köpek balığı</td>
<td width="188">Deri yapısı</td>
<td width="161">Mikrop tutmayan, sürtünmesiz yüzeyli materyaller</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Engerek yılanı</td>
<td width="188">Gözündeki ısı algılayıcıları</td>
<td width="161">Isı algılayıcı savunma sistemleri (termal kameralar)</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Bukalemun</td>
<td width="188">Renk değiştirebilen derisi</td>
<td width="161">Renk değiştirebilen kıyafet, ayakkabı ve çantalar</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Sinek</td>
<td width="188">Girift yapılı, çok parçalı gözleri</td>
<td width="161">Uydularda kullanılan güneş panelleri</td>
</tr>
<tr>
<td width="115"> Baykuş</td>
<td width="188">Kanatlarındaki pürüzlü, girdaplı yapı</td>
<td width="161">Hızlı trenin gürültüsünü önleyen sistemler</td>
</tr>
<tr>
<td width="115">Yalıçapkını kuşu</td>
<td width="188">Suya dalış özelliği</td>
<td width="161">Hızlı trenlerin ön kısmının tasarımı (tünele girerken meydana gelen basınç problemi için)</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>Skutoit şekli, Rabbimizin bilhassa Musavvir isminin harikulade bir tezahürüdür. Öyle anlaşılıyor ki önümüzde daha çok keşfedilecek İlahîsıfat ve isimlerin tecelli ve tezahürleri durmaktadır.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Mora C, Tittensor DP, Adl S, Simpson AGB, Worm B (2011) How Many Species Are There on Earth and in the Ocean? <em>PLoS Biol</em>9(8): e1001127. https://doi.org/10.1371/journal.pbio.1001127</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]“Allah O’dur ki, Hâlık (yegâne Yaratıcı)dır; Bârî (pak, ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcı)dır; Musavvir (her varlığa ona en uygun şekli veren)dir. O’nundur en güzel isimler. Göklerde ve yerde ne varsa O’nu tesbih (O’nun her türlü noksandan ve ortakları bulunmaktan mutlak manâda uzak olduğunu ikrar ve ilan) eder. Ve O, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır” (Haşr, 59/24). (Meal: Ali Ünal).</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Javier Buceta ve ark., Scutoids are a geometrical solution to three-dimensional packing of epithelia.<em>Nature Communications, </em>2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05376-1.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]Şeyda Çulfa, “Merhaba Skutoitler,” <em>Popular Science</em>, 2 Ağustos 2018.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]Prof. Dr. Abdülkadir Koçer, <em>Baştan Ayağa Mucizeler, </em>İstanbul: Altın Burç Yayınları, 2012.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İhlas ve Sadakat Abidesi: Bayram Yüksel</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/ihlas-ve-sadakat-abidesi-bayram-yuksel/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:16:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27667</guid>

					<description><![CDATA[Bayram Yüksel ağabey, Afyon’nun Bolvadin kazasının Çoğul (Kemerkaya) köyünde, 1931 yılında doğmuştur. Babası Ali, annesi Güllü Hanımdır. Annesi, Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sülâlesinden bir seyyidedir. 1948 yılında yaşının küçüklüğünden dolayı, ailesinin şerefini korumak için bir suçu üzerine alıp Afyon hapsine girer. Ama kader-i İlahî onu Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle karşılaştırır. 1951’deki Kore Savaşı’na onbaşı olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bayram Yüksel ağabey, Afyon’nun Bolvadin kazasının Çoğul (Kemerkaya) köyünde, 1931 yılında doğmuştur. Babası Ali, annesi Güllü Hanımdır. Annesi, Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sülâlesinden bir seyyidedir.</p>
<p>1948 yılında yaşının küçüklüğünden dolayı, ailesinin şerefini korumak için bir suçu üzerine alıp Afyon hapsine girer. Ama kader-i İlahî onu Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle karşılaştırır. 1951’deki Kore Savaşı’na onbaşı olarak katılır. Bu münasebetle Risale-i Nurları Japonya’ya götürür. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Eserleri yanımıza aldık. Sevinçle hemen bir taksi tuttuk. Zaten adres almıştık. Türklerin bulunduğu camiye vardık. Abdülvahab ismindeki reislerinin evine gittik. Bizimle alakadar oldular. Ben de Üstadımızın selamlarını söyledim ve ‘Bu kitapları Üstadımız Japon Başkomutanına gönderdi, o Üstadımın arkadaşı imiş, kendisiyle muhabere ederlermiş, İstanbul’da görüşmüşler’ dedim. Onlar çok sevindiler. ‘Bizi buraya getiren zaten o zattı. Biz Kazan Türkleriyiz. Japon ve Rus Harbinden sonra bizler buraya geldik, bize bu camiyi yaptırdı, verdi. Müslümanları çok severdi, maalesef o zat vefat etti. Bizler Üstadı çoktan tanıyoruz; kendisi müstesna bir insandır. Biz onu Rusya’da iken takdir ediyorduk. Bu camimizi, evimizi Üstadın dostu olan kumandan bize hediye etti’ dedi. Çok güzel Türkçe konuşuyorlardı. Sonra da ‘Kitaplar bizde kalsın, bunları neşrederiz’ dediler. Abdülvahab’ın kerimesi oradaki Türk çocuklarına, Türkçe dersi veriyor, muallimlik yapıyordu. Eserleri kendilerine verdim. Çok memnun oldular. ‘Üstada selamlarımızı söyleyin, bizlere dua etsin’ dediler.”</p>
<p>Üstad Hazretleri, Bayram Yüksel ağabeyi Kore’ye uğurlarken kendi Cevşen’ini ona vermiş ve şöyle demişti: “Bunu yanında taşı, yedi kat muşamba yapılır. Hiç korkma, korktuğun zaman beni hatırla, bizler daima inayet-i Rabbaniye altındayız. Hiç merak etme. Cenab-ı Allah senin yardımcın olsun.”</p>
<p>Vakas Cephesinde hücum eden düşmana karşı, Bayram ağabey, tutukluk yapan ağır makineli tüfeği başına geçip Besmeleyi çekerek tetiğine basar ve biiznillah ateş etmeye başlar. On bin mermi yakar. Cephane bitince, arkadaşları mermi almaya giderler. O sırada “Çap, çap” (ekmek-yemek) diyerek düşmanlar etrafını sararlar. Ağabeye hiç ilişmeden ayağının dibindeki boş kutularla meşgul olurlar. Hepsi aç ve tek tip elbise giymişlerdir. Ellerinde sadece boğma âletinden başka hiçbir silahları yoktur. Ağabey, makineli tüfeği omuzuna alıp çıkar.</p>
<p>1953’te askerden dönünce, yine Üstadın hizmetine girer. Kır gezilerini şöyle anlatır: “Bazen karıncaları görse veyahut bizler bir taş kaldırsak ve altından karınca çıksa, taşları geri koydurur, ‘Hayvancıkların rahatını bozmayın’ derdi. Kırlarda avcıları gördüğünde ‘Tavşanları ve keklikleri vurmayın. Diğer hayvanları da incitmeyin’ der ve nasihatte bulunurdu. Hatta çok kişileri avcılıktan menetti. Kırlarda çobanlara rast geldiğinde onlarla konuşurdu. ‘Beş vakit namazınızı kıldığınız zaman, sizin her vakit saatiniz ibadet yerine geçer. Bu da beşeriyete hizmettir. Bu hayvanlardan hâsıl olan eti, yünü, sütü, yoğurdu her kim yerse yesin, size sadaka hükmüne geçer. Bu hayvancıkları incitmeyin’ diye çobanlara çok şefkatli sohbetler yapardı.”</p>
<p>Bayram Yüksel ağabey, Üstadımızın son günlerinde hep yanındaydı. 19 Mart 1960 akşamı Üstad rahatsızlandı. Gece saat 2’de, “Urfa’ya gideceğiz’ dedi. 20 Mart sabahı, saat 9.00’da yola çıktılar. 21 Mart sabahı, saat 7.30’da Gaziantep’e vardılar. Saat 11.00’de Urfa’ya ulaştılar ve doğruca İpek Palas’a gittiler. Üçüncü katta, 27 numaralı odaya yerleştiler. Halk, Üstadın Urfa’ya geldiğini duyunca otele hücum ettiler. Üstad Hazretleri hepsiyle görüşüyordu. İçişleri Bakanlığı bundan çok rahatsız oldu ve hemen Isparta’ya geri gönderilmesini istedi. Üstad ise, “Acayip! Ben buraya ölmeye geldim” dedi. Urfa DP il Başkanı Mehmet Hatipoğlu koşarak Emniyete gelip itirazda bulundu. Arzu ettiği üzere Bediüzzaman Hazretleri Urfa’da vefat etti.</p>
<p>Üstaddan sonra Bayram ağabey hizmetlerine devam etti. İhlas ve sadakatiyle, dimdik duruşuyla hep örnek oldu. Ankara’da ve Isparta’da büyük hizmetleri oldu. Vefat edinceye kadar hep hizmet yolunda oldu ve bu yolda şehit oldu.</p>
<p><strong>Bayram Yüksel Ağabeyle İlgili Hatıralar</strong></p>
<p>Ali Rıza Kınık: “Bir ara, (dershaneye) Müslim Gündüz gelmişti. Çok da güzel ders yapıyordu. Bayram ağabey gördü: ‘Bunu dershaneden uzaklaştırın!’ dedi. Biz ‘Bayram ağabey niye böyle diyor? Adam ne de güzel ders yapıyor!’ dedik. Fakat daha sonra, Risale-i Nur’un meşrebine uymayan bir takım zararlı yollara girdiğini gördük.”</p>
<p>Feyzi Allahverdi: “Bayram ağabeyin hiçbir hasenatı olmasa, Türkiye’de ilk defa talebe hizmetlerini başlatmış olması yeter.”</p>
<p>Mustafa Beşok: “Bir gün Bayram ağabey; ‘Üstadın hizmetkârları seyyiddir’ demişti. Anne tarafından mübarekti. Sungur ağabeyin annesi de öyleydi. Hatta Bayram ağabey: ‘Benim annem vefat etse, o anda da Sungur ağabeyin annesi vefat etse, ben Sungur ağabeyin annesinin cenazesine giderim, çok mübarektir’ demişti.”</p>
<p>Ömer Yirmiyedi (Çiçek): “Bayram ağabey bir ara Kore’de düşman birliği arasında kalmış, sonra da koca birliği önüne katıp getirmiş. Birleşmiş Milletler karargâhına teslim etmiş. Komutanlar şaşırmışlar: ‘Sizi bu mu getirdi?’ demişler. ‘Yok yahu, bu bizi nasıl getirecek, sarıklı bir yığın asker vardı yanında, onlar getirdi bizi buraya!’ demişler. ‘Kurşunlar vızır vızır, sağımdan solumdan geçer, bana isabet etmezdi’ derdi.”</p>
<p>Prof. Dr. Murat Sarıcık: “90’lı yıllarda bir gün vakfa İstanbul’dan iki gazeteci gelmişti. Bayram ağabey, bunlarla görüşmüştü. Derken onlardan biri: ‘Ağabey, cemaatte eski ihlas yok, Nur talebeleri Üstad zamanındaki gibi değil!’ deyince, Bayram ağabey kızmış: ‘Ne var cemaatte, aynı eskisi gibi! Üstad bugünleri görse çok sevinirdi. Risale-i Nur’un bir şaşaalı devri gelecek’ demişti. Bu, o devirdir’ diye cevap vermiş. Akşam derste buluştuğumuzda bendenize bunu anlatmıştı…</p>
<p>Aldülkerim Kavun: “Bir gün, bir beldede, mübarek bir ağabey, Sungur ağabey için: ‘Bizim de Sungur ağabey gibi arabamız olsa, biz de her yeri gezeriz!’ diye söyleyince, Bayram ağabey çok hiddetlenerek: ‘Siz Sungur ağabeyin kim olduğunu bilmiyorsunuz. Ben Allah’a dua ediyorum ki, ömrümü alıp ona versin!’ demişti. Yine Mehmet Kırkıncı Hocamızdan defalarca işitmiştim: ‘Bütün ömrümde yaptığım hizmetlerin ecrini, Bayram ağabeyin Üstada verdiği bir bardak suya değişmem!”</p>
<p>“Kırkıncı Hocamız yine bir gün bazı meselelerde ağabeylere nazlanan birisine şöyle demişti: ‘Bak kardeşim, biz Üstadımızı ziyarete gittik. Bize demişti ki: ‘Molla Mehmet, git Erzurum’a hizmet et.’ Sana da: ‘Ey falan, sen de git Urfa’ya hizmet et’ demişti. Bak, bizi ilmimiz olmasına rağmen yanına alıkoymadı. Ama Üstadımız, Bayram ağabeyi yanına almak için kaç defa evine gitti.”</p>
<p>“Bir gün Bayram ağabeyle, Ceylan ağabey, Üstadımıza, Amerika’nın karanlık gecede, kara taşın üzerinde, kara bir karıncayı vurabilecek bir alet icat ettiklerini söylemişler. Üstad onlara: ‘Ben onları geçmişim. Ben Bayramla Ceylan’ın alın yazılarını gördüm, öyle hizmetime aldım’ buyurmuşlar.</p>
<p>“Bayram ağabey, Üstadın yanında kaldığı müddetçe bir gün bile evinde kalmamış. Sadece annesinin elini öpmüş, birkaç saat sonra da dönmüştür. Üstadımız da kendisini arabada beklermiş.”</p>
<p>Bayram ağabey diyor ki: “Üstad, Konya’ya gidiyor. Bir grup ağabey Üstada geliyor, diğer grubu şikâyet ediyor. Diğer grup da gelip onları şikayet ediyor. O zaman Üstad, ‘Bu davanın size ihtiyacı yoktur!’ deyip onları kovuyor. ‘Bana hizmet değil, tesanüt lâzım’ diyor.</p>
<p>Ahmet Özer: “Bayram ağabey vefatından 34 gün önce gittiği Almanya’da Bediüzzaman Said Nursi Kültür Vakfı’na ait, iki hizmet binasının açılışını yapmıştı.  Muhammed Karadeniz’in anlattığına göre, Bayram ağabeyin son günlerinde sesi iyice kısılmıştı. Bu sebeple kendisini doktora götürmüşler, çeşitli tahliller yaptırmışlardı. O günlerde bir hizmet binasının açılışı sırasında Bayram ağabey, yanında bulunanlara şöyle demişti: ‘Kardeşlerim, son zamanlarda Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin sesi kısılmıştı. Bu münasebetle bize dedi ki: ‘Kardeşlerim, benim sesim kısıldı; artık bana ihtiyaç kalmadı. Benim gitmem lâzım.’ Dünyadan dâr-ı bekâya irtihal edeceğini böyle haber vermişti. Kardeşlerim, işte görüyorsunuz. (Üstad gibi) benim de sesim kısıldı. Bana ihtiyaç kalmadı artık. Benim de gitmem lâzım herhalde. Vefatından birkaç gün evvel söylediği sözleri hepimiz, ‘Allah korusun ağabey, Allah sizi başımızdan eksik etmesin’ diyerek karşılamıştık!</p>
<p>Pazartesi başlayan yolculuk, çarşamba akşamı Bulgaristan’da, Sofya yakınlarında cereyan eden trafik kazasıyla bu dünyada son buluyor, ama ebedî hayata doğru yolculuk devam ediyordu.”</p>
<p>Ahmet Şahin hocamız, “Cenazede Kore Şehitleri de mi vardı?” başlıklı yazısında şunları anlatıyordu: “23 Kasım 1997 tarihinde, öğle namazından sonra Fatih Camii’inde Bediüzzaman Hazretlerinin üç değerli talebesinin cenaze namazını kılmıştık. Bayram Yüksel, Ali Uçar ve Mehmet Çiçek’in, ucu bucağı görünmeyecek kadar kalabalık cemaatinin ruhânîliğine bakıp kendi kendime hayıflanmış; ‘Herkese nasip olmaz böyle cemaat, böyle dua’ demiştim. Meğer durum gördüğümden ibaret değilmiş. Bu cemaatin içinde Kore şehitleri de varmış. Tabii bunu da öğrendikten sonra büsbütün imrendim böyle bir gidişe doğrusu… Bunları Moral FM radyosunun Nur Penceresi programında anlattıktan sonra yoğun bir telefon trafiğine muhatap olduk. Birçok dinleyici, Bayram ağabeyle ilgili hatıralar anlatıyor, sorular soruyorlardı. Bir hanımefendinin rüyası vardı ki doğrusu hâlâ etkisi altındayım desem mübalağa etmiş olmam. İşin garibi bu meçhul hanımefendi ne Bayram ağabeyi biliyor; ne de Bediüzzaman Hazretlerini tanıyor. Telefonun öbür ucundan bakın ne diyordu: ‘Allah razı olsun, sizi dinledikten sonra rüyamın bir türlü çözemediğim son kısmını da çözdüm. Ben dün gece rüya gördüm. Bediüzzaman Hazretleri vefat etmiş. Fatih Camiinin arkasında da namazı kılınacakmış. Ancak caminin avlusu, farklı giyimli askerlerle doluydu. ‘Bu askerler kimler?’ diye sorduğumda, ‘Bunlar Kore şehitleri’ dediler. Merak ettim. Bediüzzaman Kore’ye gitmedi, nasıl Kore şehitleriyle arkadaşlık etmiş olacak? Sabah gazetelerden öğrendim ki Fatih Camiinde cenaze namazı kılınacak olan Bediüzzaman değil, çok yakın talebeleri imiş. Ancak yine de Kore şehitlerinin iştirak sebebini bulamamıştım. Radyoda sizi dinlerken öğrendim ki Bayram Yüksel Kore’ye gitmiş, cephede savaşmış, şehitlerin arasından çıkıp gelmiş. Demek ki gördüğüm o askerler gerçekten Kore kahramanlarıymış. Şehit arkadaşları gelmiş, namazını kılacak, beraberlerinde götüreceklermiş.”</p>
<p>Cenab-ı Hak, Bayram Yüksel ağabeyimize rahmet, bizleri de şefaatlerine nail eylesin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanser Bir Çevre Hastalığı Mıdır?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/kanser-bir-cevre-hastaligi-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:13:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27665</guid>

					<description><![CDATA[Geçmiş yıllarda insanlar, kanser hastalığının adını veya ilk teşhise ait laboratuvar bilgilerini duyduğunda ciddi bir yıkım yaşar, bir taraftan tedaviye yönelik çareler ararken, diğer taraftan da imanı ve kader inancı çerçevesinde teselli ve destek bulmaya çalışırdı. Kamuoyundaki genel anlayış da bu korkunç hastalık karşısında başlangıçta tamamen çaresiz olduğumuz ve kesin olarak ölüme doğru yaklaşıldığı şeklindeydi. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçmiş yıllarda insanlar, kanser hastalığının adını veya ilk teşhise ait laboratuvar bilgilerini duyduğunda ciddi bir yıkım yaşar, bir taraftan tedaviye yönelik çareler ararken, diğer taraftan da imanı ve kader inancı çerçevesinde teselli ve destek bulmaya çalışırdı. Kamuoyundaki genel anlayış da bu korkunç hastalık karşısında başlangıçta tamamen çaresiz olduğumuz ve kesin olarak ölüme doğru yaklaşıldığı şeklindeydi.</p>
<p>Zaman içerisinde kanser hastalığının tedavisi konusunda ciddi gelişmeler oldu. Peygamber Efendimizin <strong>“Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeple tedaviye devam ediniz.” </strong><em>(Ebu Davud, Tıb 11) </em>şeklindeki beyanını kendimize rehberedinirsek ümitsizliğe kapılmaya da gerek yok.</p>
<p>Son beş yılda, dünyadaki neredeyse bütün kanser uzmanları (onkologlar) ve araştırmacılar tarafından kabul edilen yaygın teoriye göre, kanser genetik bir hastalıktır. “Somatik mutasyon teorisi” (SMT) olarak isimlendirilen bu anlayışın dayandığı temel düşünce, hücre içinde meydana gelen mutasyonların, o hücrenin kansere dönüşmesine sebep olduğudur. Fakat bir hücrenin kanserleşmesi için çok sayıda mutasyonun aynı hücre içinde meydana gelmesi gerekir. Diğer bir tabirle, normal bir hücrenin kanserleşmesi için tek bir mutasyon nadiren yeterli olabilir. Meselâ, normal bir meme hücresinin büyümesine tek bir mutasyon sebep olabilir fakat bunun kanser olduğu mânâsına gelmez. Kanser olması için önce Allah’ın Hafîz isminin tecellilerinden biri olan, birer komando gibi güçlü bağışıklık sistemi hücrelerinin kontrolünden kaçabilmesi, beslenmesi için yeni kan damarlarının büyümesini sağlayacak ilave mutasyonlara ve hayatını sürdürecek daha başka mutasyonlara ihtiyaç duyar. Bu yüzden, kanserin ciddi bir problem olması için çoklu mutasyonların peş peşe aynı hücrede oluşması gerekir. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere Somatik Mutasyon Teorisi’ne göre, kanser bir hücrenin DNA programında birikmiş çok sayıdaki mutasyon sebebiyle ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Hangi Mutasyon Kanserleştirir?</strong></p>
<p>Vücudumuzda 210’dan fazla özel hücre tipi vardır. Her bir hücre tipinin bölünme ve büyüme hızı farklıdır. Bir epidermis (üst deri) hücresi ile bir kıkırdak, kemik, kan veya kas hücresi aynı hızda büyümez. Kanser hücresi ise hepsinden hızlı büyür. Dolayısıyla kanser, hücre çoğalmasını ve büyümesini kontrol eden genlerdeki mutasyonlardan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Fakat kanserle ilgili bu teorinin dışında, merkeze alınan faktörlerin dikkat çekiciliğine göre daha başka paradigmalar da vardır. Meselâ, bazı otoriteler yanlış beslenme ve obezite (şişmanlık) gibi bir faktörü öne çıkararak, her şeyi kalori miktarına bağlama eğiliminde olabilmekte, diğer bir grup onkolog, kimyevî maddelerin tetikleyeceği süreçleri daha çok öne çıkarma düşüncesi taşımakta, başka bir araştırma grubu ise kişinin ebeveyninden gelen genetik bilgilerde bazı unsurların kanseri teşvik edebileceğine dikkatleri çekmektedir.</p>
<p>Dolayısıyla, kanseri genetik ve moleküler seviyede anlamakta büyük ilerlemeler kaydedilmiş olsa da bazı lösemi (kan kanseri) türleri gibi birkaç istisna dışında kesin tedaviye yönelik iyi haberler maalesef henüz çok az sayıdadır. Bununla beraber erken teşhislerde meme kanseri başta olmak üzere bazı kanserlerde neredeyse tamamen iyileşme veya ölümü geciktirme mümkün görülmektedir.</p>
<p>Kanserin aileden gelen genetik özelliklerle ne kadar tetiklendiği konusunu araştırmak için yürütülen “Kanser Genom Projesi” ile hücrenin kanserleşmesinin genetik bir temeli olup olmadığı hakkında çok geniş dağılımlı ölçümler ve takipler yapıldığında aslında, genetik faktörlerin nispeten önemsiz olduğu açıkça görülmektedir. Fakat tamamen de alâkasız olmayıp risk artışında belli bir nispette rolü olduğu da görülmektedir</p>
<p>Genetik olarak kansere yatkınlığın olup olmadığına dair en dikkat çekici çalışmalar tek yumurta ikizleri üzerinde yapılmaktadır. Çünkü tek yumurta ikizleri birebir aynı genleri paylaşırlar. Bu ikiz kardeşler genellikle aynı çevrede yetişebildikleri gibi bazen farklı çevre ve ortamlarda da yaşamak mecburiyetinde kalabilirler. Değişik yaşlarda birbirinden ayrılmış veya daima beraber yaşamış tek yumurta ikizleri üzerindeki çalışmalarlameme, kalın bağırsak, prostat gibi yaygın kanserlerin gelişiminde genetik faktörlerin ne kadar önemli olduğu hakkında bazı fikirler elde edilmiştir. İsveç, Danimarka ve Finlandiya’da, 44.788 ikizden elde edilen veriler incelenmiş ve kansere sebep olan faktörler; genetik, aynı çevrede yaşamak (mesela pasif sigara içiciliği, benzer diyetler) ve farklı şartlara maruz kalmak (riskli mesleklerde çalışmak, viral enfeksiyonlar) şeklinde tespit edilmiştir.</p>
<p>Kanser oluşumunda genetik risk, ağırlıklı bir çoğunluk teşkil etmez. Hatta meme kanserinden ölümlerde bile genellikle suçlanan BRCA1 geninin ağırlığının sadece % 27’lik bir risk teşkil ettiği görülmüştür. Genetik yatkınlığın kansere sebep olmada risk nispeti aslında bütün kanserler için geçerli olup çoğu kanser için sadece % 20–30’dur. Bu durumda çevreye bağlı risk faktörleri, bütün kanser vakalarında risklerin ağırlığını teşkil etmektedir.</p>
<p>Bu kanaatin oluşmasına, muhacirler üzerinden yapılan çalışmalar sebep olmuştur. Hawaii’deki bir Japon kadınında meme kanseri riski, Japonya’daki bir Japon kadınınkinden daha yüksektir. Açıkça görülmektedir ki genetik yapı aynı olmakla beraber, çevrenin farklı oluşu, kanserde ağırlıklı unsurdur.</p>
<p>2004 yılında, <em>New England Journal of Medicine </em>dergisinde yayımlanan, Harvard’dan Dr. Willett’in Japonya’da meme kanseri sıklığının artmasına dikkat çeken makalesine göre, 1946’dan 1970’e kadar meme kanseri artış yoğunluğu iki kattan fazladır. Bazıları bu duruma atom bombasının sebep olduğunu söylese de buradaki ilgi çekici husus, bombanın üzerinden 80 sene geçmesine rağmen kanserin Japon kadınlarında belli bir hızda değil de niçin sürekli olarak yükselen bir hızda arttığıdır. Bu durumda çevrenin başka bir unsuru olan beslenme durumu da gündeme gelmektedir.</p>
<p>Bu konuda tespit edilen yaygın bir faktör, vücudun büyümesiyle ilgili ve benzeri hormonların (meselâ insülin gibi) ciddi bir ağırlık gösterdiğidir. Vücut büyümesini ve ağırlık artışını tetikleyen hormonların seviyesi yükseldikçe, kanserin ortaya çıkış riskinin de arttığı görülmektedir. Vücudun hızlı büyümesi, aynı zamanda meme kanseri gibi oluşumların da büyümesini artırmaktadır. Ahlaksızlığın yaygınlaşması genç kızlarda erken yaşlarda hormon patlamasına ve hızlı büyümeye sebep olmakta, bu durum da meme kanserinde büyük bir risk meydana getirmektedir. Elbette, benzer riskler, farklı kanser türlerinde, genç erkekler için de geçerlidir.</p>
<p>Büyüme hızındaki artış sadece kanser sebebi olmayıp başka arızalarda da kendini göstermektedir. Bu konuda tespit edilen yeni bir bilgiye göre, bir görme kusuru olan Miyopi’nin hızlı artışı da aynı sebeptendir. Hong Kong, Singapur, Tayvan ve Güney Kore gibi Doğu Asya ülkelerinde son 50 yıl içinde çok hızlı bir miyopluk artışı görülmüştür. Göz küresinin yatay ekseninin hafif bir şekilde uzamasının sebep olduğu bu durumdan dolayı, nesnelerden gelen ışık, retina üzerinde odaklanması gerekirken daha erken kırılmakta ve retinaya ulaşmamaktadır (3. Şekil).</p>
<ol start="3">
<li><strong> Şekil: </strong><em>Doğu Asya ülkelerinde Miyopi kusurunun yıllara göre artışı</em></li>
</ol>
<p>Gıdalardaki hormonlar sebebiyle çocuklarda boy ve vücut büyümesiyle birlikte göz bebekleri de hızlı büyüdüğü için düzgün görüş için gerekli odak uzunluğu, gözün ön bölgesine gelmekte ve miyopluk ortaya çıkmaktadır.  Nitekim geçtiğimiz son birkaç on yılda miyopi vakalarının sayısında büyük bir artış görülmüştür. Etrafınıza dikkatle bakarsanız, geçmişe göre ne kadar çok çocuğun gözlüklü olduğunu görürsünüz. Kısacası bu durum, bir nesil içinde gerçekleştiği için, genetik değildir.</p>
<p>Bu gözlemlere ve ölçümlere rağmen, aslında cevap hakkında kesin olarak konuşmak için henüz erkendir, fakat insülin de dâhil olmak üzere aşırı büyüme faktörlerinin burada büyük bir rol oynayabileceğinden şüphelenilmektedir. Genel olarak çok fazla büyümenin her zaman iyi olmadığını, insanların daha uzun olmakla beraber, aynı zamanda daha fazla miyop ve meme kanseri olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda çevre çok büyük risk faktörü olup genetikten daha baskındır.</p>
<p>Oxford Üniversitesi’nden Sir Richard Doll ve Sir Richard Peto, 1981 yılı başlarında, gözlemlerine dayanarak, kanserin sebeplerinin %30’unun sigaraya, %35’inin ise beslenmeye bağlı olduğunu ileri sürdüler. 2015 yılında bu çalışmaya tekrar atıfta bulunanaraştırmacılar, bu tahminlerinin 35 yıldır doğrulandığını öne sürmüşlerdir.  ABD Kongresi’nin sağlıkla ilgili bir ofisi tarafından çoğunlukla asbest gibi maddelere maruz kalanların meslekî risklerinin ele alındığı rapora göre, sigara en önemli risk faktörü ve hemen arkasından, % 30’la beslenme gelmektedir. Ancak beslenme şartlarındaki ve kalitesindeki değişikliğin hangi unsurlarının kanser riskini artırdığı, araştırmacılar tarafından henüz belirlenmemiştir. Çevreye ait diğer önemli risk faktörleri asbest, egzoz gazlarının da bulaştığı toz ve radyasyon dâhil olmak üzere %20 nispetinde meslekî şartlara bağlıydı. Bunun dışında bakteri(<em>H. pylori</em>)ve virüslere (<em>Human Papilloma Virüsü, Hepatit B ve C, Epstein Barr Virüsü</em>) bağlı enfeksiyon, %10 nispetindeydi.</p>
<p>Genetik ile beraber sayılabilecek diğer kötü faktörler ise kanser riskinde ancak %5’lik bir yer tutmaktadır (3. Şekil). Bu durumda kanser riskinin %90’ından fazlası, meslek seçiminde dikkatli olarak, beslenmeye özen göstererek, sigara kullanmayarak önlenebilecek faktörler olup Amerikalıların seneler boyunca suçladıkları genetik cebrîliğin ve bu durumda hiçbir şey yapılamayacağı düşüncesinin yanlış olduğu görülmektedir.</p>
<p>Genetiğimizle oynamak ve düzeltmeye kalkışmak şu an için mümkün olmadığından ve bu risk çok düşük olduğundan en önemli gayret sırasıyla beslenme ve diğer çevre faktörlerini düzeltme üzerine olmalıdır. Çevreden kaynaklanan bu şartlar düzeltilirse, hücreleri mutasyona uğratacak ve immün sistemi zaafa uğratacak önemli faktörler saf dışı bırakılmış olacaktır.</p>
<p>Mutasyonla ortaya çıkmış kanserleşme yolundaki bir hücre, Allah’ın izniyle sağlıklı çalışan güçlü bir immün sistemden kaçıp tümör haline gelemez. Fakat immün sistemi zaafa uğratan en büyük faktörlerin başında, stres ve nefisten kaynaklanan diğer manevî problemler gelmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akrabalarla Münasebette Nebevî Çizgi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/akrabalarla-munasebette-nebevi-cizgi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:10:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27663</guid>

					<description><![CDATA[Cemiyeti oluşturan fertleri irtibat halinde tutan çok farklı bağlar vardır. Aynı dile, dine, kültüre, coğrafyaya mensubiyetin; ortak tarih, duygu, düşünce ve ideale sahipliğin beraberinde getirdiği bağlar bunlardan bazılarıdır. Fakat dünden bugüne ferde ve topluma, menfi ya da müspet en fazla etki edenlerin başlarında soy, nikah ve sütle oluşan akrabalık bağları gelir. Akrabalar arası münasebet ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cemiyeti oluşturan fertleri irtibat halinde tutan çok farklı bağlar vardır. Aynı dile, dine, kültüre, coğrafyaya mensubiyetin; ortak tarih, duygu, düşünce ve ideale sahipliğin beraberinde getirdiği bağlar bunlardan bazılarıdır. Fakat dünden bugüne ferde ve topluma, menfi ya da müspet en fazla etki edenlerin başlarında soy, nikah ve sütle oluşan akrabalık bağları gelir.</p>
<p>Akrabalar arası münasebet ve muamelenin, akrabalık olgusuna bakışın, sağlıklı, sağlam ve selim bir nesil ve toplumla yakından alakası vardır. Zira ferdin hayata gözünü açtığında genellikle ilk gördüğü çevre, akraba çevresidir. Karakteri ve kimliği, büyük oranda bu çevreye hâkim olan ahlak üzerine şekillenir. Yine akrabalar arasında yaşanan kavgalar, kopukluklar, değişik konumlarda kayırma, kollama ve ayrıcalıklar da toplumun fay hatlarını derinden sarsar. Toplum olarak bir arada yaşamanın gerektirdiği adalet, hakkaniyet ve samimiyete temelinden tesir eder.</p>
<p>Kur’ân; akrabalar arası bağa, ahlaka, münasebete ve muameleye büyük önem verir. Hem ayetlerle hem de tevhit ve nübüvvet tarihinden örneklerle bu hususlarda dikkat edilmesi gereken şeyleri talim buyurur. Hz. Âdem’in çocukları, Hz. Nuh’un hanımı ve oğulları, Hz. Lut’un hanımı, Hz. İbrahim’in babası ve Hz. Yusuf’un kardeşleri üzerinden yaşanılan imtihanlara dikkat çeker. Emir ve tavsiyelerde bulunur.</p>
<p>“Yaşayan Kur’ân” olan Allah Resûlü’nün hayatı, sünneti ve sözleri ise bu hususla alakalı bütün problemleri çözecek bir genişliğe ve derinliğe sahiptir. O, bazı esasları itibarıyla yanlış temeller üzerine inşa edilmiş de olsa akrabalık bağlarının önemsendiği ve canlı olduğu bir toplumda neşet etmişti. Özellikle annesinin vefatından sonra dedesi ve amcası üzerinden akrabalık bağlarının büyük faydasını görmüş ve meselenin ehemmiyetini iliklerine kadar yaşayarak öğrenmişti. İlk vahyin geldiği gün, hanımı Hz. Hadîce’nin; Nadr ibn-i Hâris gibi O’na düşmanlıkta ipi göğüsleyenlerin (!) de ifade ettiği üzere O, Risâlet öncesi bu yönüyle de takdir edilen bir konumdadır.</p>
<p>Allah Resûlü’nün akrabalarıyla münasebeti ve onlara muamelesi, Risalet vazifesinin omuzlarına yüklenmesinden sonra ayrı bir boyuta taşınmıştır. Zira artık O, evrensel bir mesajın, yeni bir medeniyetin temsilcisi ve rehberidir. Tabiî olarak her hareketi ve uygulaması hem takip altındadır hem de bir misaldir. Bundan dolayı bütün adımlarını bu çerçevede atmış, yanlış algıya ve anlamaya sebebiyet verecek şeylerden kaçınmıştır. Bir taraftan akrabalarıyla imtihan olurken diğer taraftan akrabalar ile münasebet adına yaşanan olumsuzluklara son vermiş, her hususta yakalanması ve yürünmesi gereken en ideal çizgiyi temsil ve tebliğle hayatın içene taşımıştır.</p>
<h2><strong>Rehberlik, İrşat ve Tebliğ</strong></h2>
<p>Ellerinden tutup gönüllerini Cenâb-ı Hak’la buluşturma ve doğru yola ulaştırma adına ilk olarak en yakın akrabalarına yönelmişti. İnsanlarla fert fert ilgilendiği ilk günlerde kendisine evet diyen ilkler, evinde yaşayanlar (eşi, kızları, kuzeni ve evlatlığı) olmuştu. Bir müddet sonra “Önce en yakın akrabalarını uyar!”<a name="_ednref1"></a>[1]beyanıyla toplu şekilde insanları, tevhide, ahlaka, adalete ve rızaya muhalif hususlarda uyarması emredilmişti. Bunun üzerine akrabalarını üç gün ziyafette bir araya getirmiş; diğer kabilelere açılmadan önce onları eğri yolun encamından sakındırmıştı.</p>
<p>Bütün bunlar neticesinde akrabaları üç gruba ayrılmıştı: Hz. Hadîce, Hz. Ali, Hz. Ca’fer, Hz. Hamza, Hz. Safiyye gibi iman edip her hususta yardımcı olanlar; Ebû Leheb, Utbe, Uteybe ve Ebû Süfyân ibn-i Hâris gibi inkâr edip her türlü kötülüğü kendisine reva görenler; Ebû Talib gibi iman etmediği ya da Hz. Abbâs gibi imanını gizlediği halde her zeminde yanında olup destekleyenler.</p>
<p>Allah Resûlü, Müslüman olan akrabalarına Mekkelilerin zulmü karşısında kol kanat germiş, moral vermiş ve bunaldıkları anlarda alternatif çıkış yolları göstermişti. Değişik arzuların ve korkuların etkisinde kalıp hayır diyenlere ve isyan edenlere yaptıklarından beri olduğunu bildirmişti. Ama asla onlarla irtibatını kesmemiş ve ısrarla gönüllerine girmenin yollarını aramıştı. Zira O’na göre sıla-i rahimin hakkını veren, “Akrabası kendisine iyiliği kestiğinde dahi onlara iyilik yapandır.”<a name="_ednref2"></a>[2]</p>
<p>Kısa ve uzun vadede Allah Resûlü’nün bu gayretleri boşa gitmemiş ve akrabalarının büyük çoğunluğu, boykot dâhil olmak üzere, şiddetli baskılara, tehditlere ve tehlikelere rağmen gizli açık kendisine yardımcı olmuştu. Mekke’nin fethi itibarıyla da ailesinde İslâm’a hayır diyen kimse kalmamıştı.</p>
<h2><strong>Sıla-i Rahmi Zirvede Temsil</strong></h2>
<p>Allah Resûlü, uzak yakın bütün akrabalarıyla münasebet halindeydi. Mesela, doğduğu günlerde kendisini birkaç defa emziren, siyahî ve köle sütannesi Süveybe’yi hayatı boyunca hiç unutmamıştı. Sürekli irtibatta olmuş ve ihtiyaç duyduğu şeyleri kendisine ihsan etmişti. O’na göre “Akrabalarıyla ilişkiyi kesen, cennete giremez”di.<a name="_ednref3"></a><sup>[3]</sup>Müşrikte olsa kendisiyle münasebet insanî çizgide devam etmeliydi.</p>
<p>Amcası Ebû Leheb’le bütün yaptıklarına rağmen diyaloğunu devam ettirmişti. Fetihte onun çocuklarını göremeyince kaçtıklarını haber almış, arkalarından adam göndermiş ve hepsini bağrına basmıştı. Sık sık akrabalarının ziyaretine gitmişti. Ölenlerin arkasından gözyaşı dökmüş, bıraktıkları yetimlere sahip çıkmıştı. Hediyeler vermiş, malî yardımlarda bulunmuş ve gönüllerini sürekli hoş tutmuştu.</p>
<h2><strong>Fedakârlık Talebi</strong></h2>
<p>Allah Resûlü, bir Peygamber olarak davası, bir idareci olarak ümmeti ve bir komutan olarak ordusu adına bir fedakârlık ortaya konulması gerekiyorsa, bunun için ilk olarak akrabalarını cepheye sürmüştü. Hicret sürecinde Mekke’den en son kendi ailesini çıkartmıştı. Öldürmek için evinin etrafını sardıklarında, yokluğunun fark edilmemesi maksadıyla evinde yetişen kuzeni Hz. Ali’yi yatağına yatırmıştı. Bedir’de karşısına dikilen Mekkeliler, adet üzere en güçlü üç savaşçıyı bir adım öne çıkarıp onlarla vuruşacak üç kişi talep ettiklerinde, “Kalk ya Ali! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ubeyde!” buyurarak adeta ölüme gönderdiği üç kişi de akrabaları olmuştu. Yine O, toplumun farklı tabakalarında bulunan insanların zihinlerinde idaresine ve emniyetine karşı soru işaretleri oluşturmama adına iradî fakirliği tercih etmiş ve en yakınında bulunan akrabalarını da böylesi bir hayata yönlendirmişti.<a name="_ednref4"></a>[4]</p>
<h2><strong>Sosyal Problemlerin Çözümü</strong></h2>
<p>Allah Resûlü, cahiliye Araplarının örf ve âdetlerine muhalif olmayan yenilikleri hayatın içine taşırken bile kabileler tavır almıştı. Halbuki O, onların arasına girmiş, yüzyıllardır doğru ve faydalı kabul edilen yanlış ve zararlı uygulamaları da kaldırmak istiyordu. Olayı baltalamak isteyen müşrikler, kimlerin üzerinden yanlışa müdahale edilmişse onları diline doluyordu. Sözün gücünü kullanıyor ve bu işe girişenleri rezil etmeye çalışıyordu. Bundan dolayı Allah Resûlü, problemli uygulamaları da akrabaları üzerinden kaldırmış ve onları öne sürmüştü. Mesela, evlatlık edinme âdeti çerçevesinde gelişen ve kültürün içine yerleşen uygulamaları; farklı ırk, renk ve konumdan kaynaklanan yanlış kabulleri, halasının kızı ve evlatlığı üzerinden ortadan kaldırmıştı. Bunun için halasının “Arap, asil ve beyaz kızı Zeyneb’i”, “Habeşli, azatlı köle ve siyah Zeyd” ile evlendirmişti. Böylece bu farklılıkların aile kurmaya bir engel teşkil etmediğini, fiilî olarak, yakınları üzerinden dile dolanacağını bile bile herkese göstermişti. İkisi boşanınca Allah, Hazreti Zeyneb’i O’nunla nikahlamış ve bu şekilde de evlatlık olgusu etrafında gelişen yanlışlıklara son verilmişti.</p>
<h2><strong>İnfak</strong></h2>
<p>Dinde Peygamber ve ailesine ayrıcalık yoktu. Zekât ve sadaka, diğer Müslümanlara düşerken, Peygamber ailesine haramdı. Allah Resûlü, şahsi malından infakta bulunurken ihtiyaç sahibi akrabalarına öncelik vermişti. Zira Kur’ân “yakın akrabaya sahip çıkmayı” emrediyor;<a name="_ednref5"></a>[5]O da insanın kendi malından infakta bulunurken en yakınından başlamasının daha isabetli olduğunu bildiriyordu.<a name="_ednref6"></a>[6]Fakat devlete ait değişik gelirleri ihtiyaç sahiplerine dağıtırken başkalarını öncelemiş ve akrabalarını liste dışı bırakmıştı. Hatta ihtiyaç içerisinde bulunan akrabaları bir şeyler talep ettiğinde, onların nazarlarını ahirete yönlendirmişti. Kuyulardan su çekmekten göğüsleri ağrıyan damadı Hazreti Ali ve un öğütmekten elleri kabaran kızı Hazreti Fatıma yanına gelip esirler arasından bir hizmetçi talep etmişti. Allah Resûlü, Suffe Ashâbı açlıktan iki büklüm olmuş kıvranırken kızı ve damadına hiçbir şey veremeyeceğini, esirlerin fidyesiyle o sahabîlerin ihtiyaçlarını karşılayacağını ifade etmişti. Ardından da en yakın akrabası bu iki sahabîye, namazdan sonra ve yatakta tesbihatta bulunmayı tavsiye etmişti.</p>
<h2><strong>Meseleleri Arz ve İzah</strong></h2>
<p>Allah Resûlü, yeri ve zamanı gelen bazı mevzuları, onların ciddiyetini ve ehemmiyetini, örnekler vererek izah ediyordu. Mesele hata, had ve haramlarla alakalıysa, örnekleri en yakın akrabaları üzerinden veriyordu. Zira bu örneklerde ism (günah) ile isim yan yana zikrediliyordu ki bu durumla kimseyi karşı karşıya getirmek istememişti.</p>
<p>Fetih sırasında Kureyş’in ileri gelen kabilelerinden Benî Mahzum’a mensup bir kadın, Fatıma bint-i Esved, hırsızlık yapmıştı. Bazı Kureyşliler, Hazreti Üsâme ibn-i Zeyd’i (radıyallahu anh) ikna edip aracı olarak Efendimize (aleyhissalâtu vesselâm) göndermişti. O gün itibarıyla 16 yaşında bulunan Hazreti Üsâme, gelip durumu arz edince, Adalet Peygamberi (aleyhissalâtu vesselâm) kıpkırmızı kesilmişti. Zira O’nun dünyasında hukuk ve hudud (Allah’ın çizdiği, aşılmaması gereken kırmızı çizgiler) hususunda hiç kimsenin dokunulmazlığı, ayrıcalığı yoktu ve olamazdı.</p>
<p>Akşam olunca Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) halkın huzurunda ayağa kalktı. Zira Fatıma bint-i Esved hadisesi, hâlâ kafalarda ıslah edilmesi gereken hatalı düşünceler olduğunu gösteriyordu. Önce Allah’a hamd u senâda bulundu. Ardından döndü ve hiçbir zaman hatırdan çıkartılmaması gereken şu hakikati beyan buyurdu: “Ey insanlar! Önceki ümmetlerin helak sebepleri, içlerindeki soylu ve şerefli kimselerin herhangi bir suç işlemesi halinde onlara ceza tatbik etmemeleri; zayıf ve sıradan kimselerin suç işlemesi durumunda ise onları cezalandırmalarıdır. Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki kızım Fatıma hırsızlık yapacak olsa, ona da gerekli haddi tatbik ederdim!”<a name="_ednref7"></a>[7]</p>
<h2><strong>Adalet</strong></h2>
<p>Allah Resûlü hiçbir zaman akrabalarına ayrıcalık göstermemişti. Bilakis onları her zaman iradelerinin hakkını vermeye yönlendirmişti. Zira Peygambere akraba olmanın beraberinde getirdiği riskler de kazanımlar gibi iki kat daha fazlaydı. Mesela, Kur’ân; faraza suç işlemeleri halinde, Peygamber hanımlarının cezasını iki misli olarak belirlemişti. Aynı durum öteler için de geçerliydi. Onlar da herkes gibi nefsini Allah’tan satın almaya bakmalıydı.</p>
<p>Müslümanları yok etmenin fırsatını kollayan müşrikler, Müslümanların gasp edilen mallarını geri alma düşüncesiyle harekete geçen Allah Resûlü’nün Bedir’de karşısına dikilmişti. Yapılan geri dönün çağrılarına uymayınca, 70 kişiyi kalıcı olarak Bedir’de bırakmış bir o kadarını da esir vermişlerdi. Şirk ordusuna katılmak zorunda bırakılan Allah Resûlü’nün amcası Abbas da esirler arasındaydı. Ellerindeki bağın sıkılığı sebebiyle Efendimizin duyacağı şekilde inliyordu. Amcasının inlemelerinin Allah Resûlü’ne acı çektirdiğini haber alan ashâb-ı kirâm, amca Abbas’ın ellerini çözmüştü.</p>
<p>Adaleti ihya ile tavzif edilen Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) hadiseyi haber alınca derhal emir vermişti: “Çözün diğer esirlerin de bağlarını!” Zira yapılan muamele hem diğer esirlerin kafasında hem de esirler arasında yakınları bulunan askerlerin zihninde ayrıcalık tanıma şeklinde anlaşılabilirdi ki Allah Resûlü’nün uygulamalarında böyle bir şeyin söz konusu olması bile muhaldi.</p>
<p>Kendisi akrabalarını kayırmadığı gibi onların da kendisini kayırmasına izin vermemişti. Hac ve umre için Mekke’de bulunanlara zemzem ve şerbet ikramı, amcası Hazreti Abbas’ın uhdesindeydi. Veda Haccı sırasında tavafı bitirip zemzem ve şerbet içmek için yaklaştığında, Hazreti Abbas; oğlu Fadl’ı evine göndermişti. Şerbet herkese açık büyük bir kapta duruyor, kimi tasını kimi de avucunu daldırıp içiyordu. O’na el değmemiş kaptan şerbet ikram etmek istemişti. Durumu fark eden Allah Resûlü hemen müdahale etmiş ve her şeye rağmen herkesin içtiği kaptan kendisine ikramda bulunulmasını talep etmişti.<a name="_ednref8"></a>[8]</p>
<h2><strong>İlk Müdahale</strong></h2>
<p>İçinde neşet ettiği toplumda güç, keyfilik ve nefsanilik hâkimdi. Bütün bunların tetiklediği ve beslediği, fert ve cemiyet hayatını ilgilendiren artık kanıksanmış birçok yanlış ve hukuksuz uygulama ve muamele oluşmuştu.  İlk vahiyle beraber ideal, örnek ve güçlü bir yapı inşasına başlanmıştı. Problemleri bir bir ortadan kaldırırken sosyal gerçekleri de dikkate alıyor ve tedrici hareket ediyordu. O önde olduğundan akrabaları da vitrinde duruyordu. Bundan dolayı yanlışa ilk müdahaleyi hep kendi akrabaları üzerinden yapmıştı. Bu çerçevede kaldırdığı ilk faiz, amcası Hazreti Abbas’ınki, yine ilk kan davası da amcası Hâris’in oğlunun kan davası olmuştu.</p>
<h2><strong>Netice</strong></h2>
<p>Allah Resûlü’nün akrabalarıyla münasebette takip ettiği çizgi ve onlara muamelede ortaya koyduğu tavır, hepsinin gönlüne girmesine, onların İslam toplumu içerisinde dengeli bir şekilde yer almasına, bu hususta en ideal olanı yakalamak ve yaşamak isteyenlerin örnek alacakları bir ahlakın şekillenmesine vesile olmuştu. O, gördüğü şiddete ve bütün meşguliyetine rağmen hiçbirisiyle irtibatını kesmemiş ve onlarla ilişkisini en samimi şekilde sürdürmüştü. Hep dikkatli, adil ve açık hareket etmiş, asla yanlış anlamalara ve yorumlamalara kapı aralayacak bir davranışta bulunmamıştı. Bilakis insanların muhatap olduklarında zorlanacakları çoğu meseleyi ilk defa onlara açmış ve onlar üzerinden olması gerekeni talim buyurmuştu. Düşene ve düşkün olana yardım eli uzatırken umumun malından bir iğne bile vermemiş, ama şahsi imkanlarından hepsine ihsanda bulunmuştu.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Şuarâ Sûresi 26/214.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Buhârî, Edeb 15; Ebû Dâvud, Zekât 45.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr ve Sıla 19.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]Buhârî, Rikâk 17; Ebû Dâvud, Tereccül 21.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]Nahl Sûresi 16/90.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]Ebû Dâvud, Edeb 119-120; Tirmizî, Birr ve Sıla 1.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]Buhârî, Hudud 11, 12, 14; Şehâdat 8, Enbiyâ 50, Fedâilu&#8217;l-Ashâb 18, Megâzî 52.</p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]Buhârî, Hac 75; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/341 (1841).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adil Olmayan Otoritenin Akıbeti</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/adil-olmayan-otoritenin-akibeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:07:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27661</guid>

					<description><![CDATA[“Otorite” kavramı, modern dünyanın “güdülme ihtiyaçlarını” karşılayan en önemli dürtülerin başında gelir. Modernitenin otoriteyi azaltacağı düşünülse de henüz bu yolda pek mesafe alınamamıştır. İletişimin telefona el uzatmak kadar kolay olduğu bu devir; yepyeni tecrübelere gebedir. Özgürlükler çağının otorite karşısında nasıl bir tavır alacağı ise zihinleri kurcalamaktadır. Aristo duygularımızdaki dalgalanmalara dikkat çeker.[1]Duyguda istikrarı yakalayamayan insanı, sosyal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Otorite” kavramı, modern dünyanın “güdülme ihtiyaçlarını” karşılayan en önemli dürtülerin başında gelir. Modernitenin otoriteyi azaltacağı düşünülse de henüz bu yolda pek mesafe alınamamıştır. İletişimin telefona el uzatmak kadar kolay olduğu bu devir; yepyeni tecrübelere gebedir. Özgürlükler çağının otorite karşısında nasıl bir tavır alacağı ise zihinleri kurcalamaktadır.</p>
<p>Aristo duygularımızdaki dalgalanmalara dikkat çeker.<a name="_ednref1"></a>[1]Duyguda istikrarı yakalayamayan insanı, sosyal normlar tadil etmeye çalışır, zira bu, birlikte yaşamanın da gereğidir.</p>
<p>1895’te Gustave Le Bon, <em>Kitleler Psikolojisi</em>adlı eseriyle ilk defa “sosyal duygu” analizini yaptı.<a name="_ednref2"></a>[2]Le Bon’a göre yığınlar ve fertler farklı davranırlardı ve müstakil olarak incelenmeliydi.</p>
<p>Eskiden olduğu gibi, modern topluluklarda da otoriteyi zorunlu kılan sebep, bu “Kitleler Psikolojisi”nde gizlidir. Otorite, kalabalıkları korkuyla yönlendirir. Bu korku, insanda korumasız kalacağı hissini uyarıp sahip çıkılma arzusu sayesinde onu bir tür “bağlanmaya” muhtaç bırakır.</p>
<p>Bu noktada iki tür korku göze çarpar. Birincisi; otoritenin zayıflaması sonrasında dağılması senaryosuyla ilgiliyken, ikincisi; bizzat otoritenin kendisi hakkında, özgürlüklerin ihlaliyle ilgilidir.</p>
<p>Popülist ve milliyetçi refleksler, otoriteyi besleyen en maharetli kanallardır. Popülist hareketlerin ilgi çekici ortak özellikleri vardır. Bu benzerlikleri <em>Foreign Affairs</em>dergisinin editörü Gideon Rose, “Gücün yürütme erkinin elinde merkezileşmesi, yargının politize edilmesi, bağımsız medyaya saldırılar, kamu makamlarının kişisel kazanımlar için kullanılması” şeklinde sıralar.<a name="_ednref3"></a>[3]İktidarların ortak paydası, uyguladıkları metotları olmuştur. Bu noktada üç ana başlık öne çıkıyor.</p>
<p><strong>Yalnızlık</strong></p>
<p>Yalnızlıkpsikolojisi, korkuların beslenmesinde önemli bir rol oynar. Yalnız kalma korkusu, onaylanmayan bir idarenin güdümüne girmeye yol açar. Hukuksuzluğa karşı tek başına direnmek kolay değildir. Atinalılar “Cezalandırılsın!” deyince, Sokrat Antik Çağ’ın demokrasisi tarafından yargılanır. Sokrat’ı bugün haksız gören yoktur, ama o gün dik duruşunun bedelini ödemek zorunda kalmıştır. Sürgünü değil, zehirlenerek idam edilmeyi seçmiştir. İnsanlık tarihindeki sayısız hakperest gibi, o da devrinin otoritesine güçlü itirazı sebebiyle, tarihin silinmez kalemiyle not edilmiştir.</p>
<p><strong>Cehalet</strong></p>
<p>Diğer bir korkunun,cehalettenkaynaklandığını görürüz<strong>.</strong>Eğitim ciddi bir yatırım ve emek ister. Kolaycılığı seçenlere ise cehalet kapısı açılır. Eğitimsiz insanların korkusu, haksızlıklara karşı boyun eğmeyi kolaylaştırır. Cehalet, radikalliğin ve zulümlere bulaşmanın da mühim bir sebebidir.</p>
<p><strong>Maddi Kaygılar</strong></p>
<p>Maddi kaygılarda korkunun kitlelere tahakküm etmesine yardımcı olur. Sık sık yaşanan ekonomik krizlerden sonra ortaya çıkan umut tacirleri, umumi maslahatı değil, şahsi menfaatleri tercih etmektedir. Hitler’i iktidara getiren gelişme, I. Dünya Savaşı’nda ağır kayıplar vermiş Almanya’nın yaşadığı büyük bir ekonomik krizdi. Rusya Bilimler Akademisi bünyesindeki Dünya Tarihi Enstitüsü’nden Konstantin Sofronov, Büyük Buhran’ın Hitler için “gerçek bir hediye” olduğunu söyler. Sofronov’a göre, kriz sırasında Almanya’nın sanayi üretiminde %40’lık bir düşüş yaşanmış ve tam da bu dönemde NSDAP’ın popülerliği patlama yapmıştı.<a name="_ednref4"></a>[4]Çoğunluk olan orta sınıf; söylemlerdeki ‘’Ben sizi kurtaracağım’’ vaadine aldandı. Diktatörlüğe giden yolların taşlarını, mağdurlar kendi elleriyle döşeyecekti.</p>
<p>Otoriter rejimlerde sistemin devamı adına inşa edilen fay hatlarının bir gün kırılması kaçınılmazdır. Tarih, sayısız hukuksuzluğu irtikâp ederek “altın çağı”nı yaşamış pek çok idarecinin enkazıyla doludur. “Hayırla yad edilmekten” zerre kadar nasibi olmayan bu idarecilerin, “tahakküm şehveti”ne mağlup olup akıl almaz zulümlere imza attıkları görülmektedir.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Richard Sennett, <em>Otorite</em>, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Gustave Le Bon, <em>Kitleler Psikolojisi</em>, İstanbul: Tutku Yayınevi, 2016.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Gideon Rose, “Is Democracy Dying?”, www.foreignaffairs.com/articles/2018-04-16/democracy-dying.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]‘Ciddiye alınmıyordu’: Hitler 1933’te nasıl iktidara geldi?, sptnkne.ws/gBv6.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uyku ile İlgili Tavsiyeler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/uyku-ile-ilgili-tavsiyeler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 11:02:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27659</guid>

					<description><![CDATA[Gün geçtikçe toplumda uyku problemleri çekenlerin sayısı artmaktadır. Kaliteli bir uyku, bizi yeni güne hazırlayan bir yenilenme dönemidir ve beynimiz ve bedenimizin uyanıkken yapamadığı görevleri yerine getirmesini sağlar. Uykunun yeterli ve kaliteli olması hem daha sağlıklı olmamız, hem de gündüz kendimizi daha iyi hissetmemiz için çok önemlidir. Sağlıklı uyku süresi kişiden kişiye değişir. Gece uykusu kalitesiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gün geçtikçe toplumda uyku problemleri çekenlerin sayısı artmaktadır. Kaliteli bir uyku, bizi yeni güne hazırlayan bir yenilenme dönemidir ve beynimiz ve bedenimizin uyanıkken yapamadığı görevleri yerine getirmesini sağlar. Uykunun yeterli ve kaliteli olması hem daha sağlıklı olmamız, hem de gündüz kendimizi daha iyi hissetmemiz için çok önemlidir.</p>
<p>Sağlıklı uyku süresi kişiden kişiye değişir. Gece uykusu kalitesiz ve sağlıksızsa, mesela tuvalet ihtiyacı gibi sebeplerle sık sık bölünüyorsa, yatakta geçirilen toplam süre uzar. Bu şekilde uzun süreli uyuma isteği veya ihtiyacı, bir uyku problemi olarak kabul edilebilir.</p>
<p>Uyku eksikliği, beynimizin sadece uykuda yapabildiği bazı görevleri yapmasını engeller. Öğrenme ve hafıza için uyku şarttır. Ayrıca iştah düzenlemesi için de sağlıklı bir uyku çok önemlidir. Bu sebeple yetersiz uyumak, kilo alımıyla sonuçlanabilir.</p>
<p>Yeterli ve kaliteli bir uyku, genel anlamda, hastalık ve rahatsızlıklardan arınma ve iyileşme için de çok önemlidir. O sebeple başta beyin kanaması, kalp krizi, beyin ödemi olmak üzere birçok yoğun bakım hastası ilaçlarla uyutulur. Yapılan çalışmalarda ameliyat sonrası yaraların hızlı iyileşmesi için uykunun çok mühim ve gerekli olduğu bulunmuştur. Hastaların gerekli uykuyu alabilmesi için kalabalık ve uzun ziyaretlerden kaçınmak gereklidir.</p>
<p>Uykuda metabolizma yavaşladığı için bütün enerji, beynin ve bedenin şifası için kullanılır. Uyku, gündüz tahrip olan ne varsa onu tamir etme zamanıdır. Uyku problemleri olanların Alzheimer ve bunama gibi hastalıklara yakalanma riski daha çoktur. Sinir hücrelerimizin (nöron) sayısı hafıza için önemlidir. Nöron sayısı yaşlandıkça azalır ve hafıza zayıflar. Yaşlanmaya bağlı hafıza zayıflaması, nöron kaybından çok nöronlar arasındaki bağlantıların azalmasından, yani beynin iletişim ağının bozulmasından kaynaklanır. Bu da sağlıklı uykuyla önlenebilir. Ayrıca uykusuzluğun kilo almayla, depresyonla ve kanserler de ilişkisi vardır. Uykusuz insanların bağışıklık sistemi zayıflar, çünkü bu sistem de uykuda yenilenir ve güçlenir.</p>
<p>Genel olarak, kahve, çay, enerji içecekleri ve kafein içeren diğer maddelerin uykuyu engelleyici etkileri vardır ve bu tesir altı saate kadar uzayabilir. Yani öğleden sonra içilen koyu kahve veya çay, gece uykuya dalmayı zorlaştırabilir. Bunların dışında, akşam yemeği gecikirse, yağlı ve proteinli yemekler yenilirse, uykuya dalmak zorlaşır.</p>
<p>Bazı insanlar gece çalışmak mecburiyetinde kalır. Bu yüzden ancak gündüzleri uyuyabilir. Doktor, hemşire, polis gibi nöbet tutan kişilerde çok ciddi kalp ve beyin problemleri ortaya çıkmaktadır. Beynimiz gece uykuda, gündüz uyanık kalacak şekilde yaratılmıştır. Gece geç yatanlar daha fazla sağlık problemi yaşar. Gece uyuyamayan bir kişinin, gündüz uyuması bir sonraki gece yine uyku sorunu yaşamasına sebep olur. Ancak öğlen yemeğinden sonra uyunan kısa uyku (kaylûle veya siesta) çok faydalıdır. Bu gündüz uykusunda hormonların yeniden ayarlanmasıyla, sanki yeniden sabah dinçliği sağlanmaktadır.</p>
<p>Vücut saatlerimiz güneşin doğuşu ve batışından etkilenir. Modern insan gündüz az güneş ışığına, gece de yapay ışıklara maruz kalıyor. Bu da uykuya dalış saatimizi etkiliyor. Sabah güneşinde bulunmak ve akşamları yapay ışıkları azaltmak (bilhassa telefon ve bilgisayar ışıkları), vücut saatimizi yeniden ayarlayıp daha erken yatağa gitmemizi sağlayabilir.</p>
<p>Sağlıklı uyku için en önemli şartlardan biri, kalkma saatini mümkün olduğunca sabitlemektir. Dolayısıyla gece saat kaçta yatılırsa yatılsın sabah aynı saatte kalkmalı. Hatta hafta içi veya hafta sonu, iş günü veya tatil günü, sabahları aynı saatte yataktan kalkmak, sonraki gece, uykunun sağlıklı olması için önemli bir kuraldır.</p>
<p>Yatağa ne kadar yorgun girersek, uykuya dalmamız o kadar zorlaşır. Bu sebeple, yatma saatinden birkaç saat öncesine kadar, ağır fiziksel aktivite gerektiren işlerden uzak durmalıyız.</p>
<p>Yatakta kitap okumak, televizyon seyretmek, telefon veya bilgisayarda zaman geçirmek, sanılanın tam aksine uykuya dalmayı zorlaştırır. Bu tür aktiviteleri, yatak dışında, hatta mümkünse başka bir odada gerçekleştirmek ve yatağı uyku için kullanmak gerekir. Aslında yatak dışında uyumak da sağlıklı uykuyu bozan bir unsurdur.</p>
<p>Büyük şehirlerde yaşayanlar, ulaşım sorunları sebebiyle, genellikle çok erken kalkmak mecburiyetinde kalır ve işten eve çok geç gelir. Hafta içinde, geceleri geç uykuya dalma ve çok erken kalkma, uykusuzluk birikimine sebep olur. Bunu telafi etmek için hafta sonu daha fazla uyumak gerekir. Yapılan bazı araştırmalara göre, geç kalkanlar erken kalkanlara kıyasla daha büyük sağlık riskleri taşımaktadır. Çocuklar da okula gitmek için çok erken kalkmak mecburiyetinde kalır. Bu durum da çocuk sağlığı için uygun değildir.</p>
<p>Uyku problemlerinin azaltılması için eğitim ve iş hayatında bazı düzenlemeler yapılabilir. Mesela esnek mesai saati uygulamasıyla, daha fazla çalışanın, daha geç işe başlamasına izin verilebilir. Bazı işyerlerinde, çalışanların vücut saatlerine göre mesai saatleri ayarlanabilir. Böylece çalışanın performansı ve verimi artırılabilir. Binalara daha fazla güneş ışığının girmesi ve insanların daha az mavi ışığa maruz kalması da dikkat edilmesi gereken bir husustur.</p>
<p>Genel anlamda, kişinin günlük veya haftalık uyku ihtiyacı sabittir. Bu ihtiyaç yaşla da alakalıdır. Yaşlandıkça uyku süresi azalır. Yirmili yaşlarda geç kalkma oranı en yüksek iken yaşlandıkça vücut saatimiz giderek erkene çekilir ve daha az uykuyla yetiniriz.</p>
<p>Horlama, uyku apnesi, sürekli tuvalete kalkma, kaliteli uykuyu engellemektedir. Yakın zamana kadar uyku “dinlenme zamanı” olarak düşünülürdü, şimdi ise uyku “yeniden yapılanma ve bedenin formatlanması zamanı” olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Büyüme hormonu gün içinde en fazla derin uykuda salgılanır. “Uyusun da büyüsün” temennisi, bilimsel olarak da geçerlidir. Bu açıdan çocukların yeterli ve kaliteli (derin) bir uyku düzenine sahip olmalarına bilhassa özen göstermeliyiz.</p>
<p>Uyku pozisyonu, özellikle yaşlılar için önemlidir. Bedenin ağrısız kalabildiği bir pozisyon seçilmelidir. Sağ taraf üzerine yatılması, hem sünnette hem de tıbben tavsiye edilmektedir. Sağ tarafa yatma ile kalbin rahat ettiği söylenebilir. Bu pozisyonda, sağ burundan ziyade sol burundan nefes alınır ki bu da sempatik sistemin dinlenmesi ve parasempatik sistemin devreye girmesini sağlar. Parasempatik sistemin çalışması, uykuya dalışı kolaylaştırır ve uyku süresi ve kalitesini artırır.</p>
<p>Yatağa uzandığımızda, boyun, bel ve dizimizle yatak arasında boşluklar kalır. Bilhassa yaşlılarda veya bel ya da boyun ağrısı olanlarda bu boşlukların rahatsızlık vermeyecek şekilde doldurulması gerekebilir. Masa başı işi yapanlarda bel ve boyun fıtığı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Yastığın kenarı hafifçe bükülüp boyun boşluğu doldurulabilir. Ayrıca baş ve boynun şeklini alan özel yastıklar da kullanılabilir. Bel boşluğunu doldurmak her zaman gerekli olmayabilir, ancak bel fıtığı veya ağrısı olanların, bel boşluğunu ince bir yastıkla doldurmaları gerekebilir. Bazı diz problemlerinde, diz boşluğu da küçük bir yastıkla doldurulabilir. Bazen iki diz arasına ince bir yastık da konulabilir.</p>
<p>Son yıllarda yapılan çok sayıda bilimsel çalışmada, hacamat ve ayak refleksoloji terapilerinin uyku kalitesini artırdığı bildirilmektedir. Hacamat ve ayak refleksolojisi, vücutta biriken statik elektriği ve psikolojik stresi azaltmakta ve uykuya dalmayı kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>Fazla uyumak da en az yetersiz uyumak kadar tehlikelidir. Sekiz saatten fazla uyuyanların kalp krizi riskinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Norveç’te yapılan bilimsel bir çalışma, sekiz saatten fazla ve dört saatten az uykunun, kalp krizi riskini artırdığını göstermiştir. Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde, yaklaşık 50.000 denek üzerinde yapılan bir araştırmada, 20-89 yaş arası kişilerin uyku durumları 11 yıl boyunca takip edildi. Sonuçlar, sekiz ve daha fazla saat uyuyan kişilerin, altı ve sekiz saat arası uyuyanlara göre, kalp krizi ölümlerine yüzde 35 daha yatkın olduğunu gösterdi. Dört saatten az uyuyan kişilerde de kalp krizine bağlı ölüme yatkınlık yüzde 34 daha fazla bulundu.<a name="_ednref1"></a>[1]</p>
<p>Aşırı uykunun zararları konusunda muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şunları ifade etmektedir: “Riyazetin bir esası olan ‘kıllet-i menâm’; az uyumak manasına gelmektedir. Riyazetin çok önemli bir yanı da uykunun kontrol edilmesi ve azaltılmasıyla alâkalıdır. Tıp ilminin verilerine göre, günde beş-altı saat uyku, insan vücudunun ihtiyacını karşılamaktadır. Hazreti Üstad gibi büyükler de fıtrî uykunun beş saat olduğunu vurgulamışlardır. Hatta hem hekimler hem de insanın kalbî ve ruhî gelişimi üzerinde duran İslam ahlakçıları, beş-altı saatin ötesinde bir uykunun insana zarar verebileceği üzerinde ısrarla durmuşlardır. Şayet şartları müsaitse, üç-üç buçuk saat geceleyin uyur; bir-bir buçuk saat de gündüz kaylûle yapar. Üstelik fazla uyku insan zihnini uyuşturur, kalbe kasvet salar ve yakîn azlığına yol açar. Dahası, bir de insan yeme-içmeyi müteakiben hemen uykuya dalıyorsa, o zaman başta şişmanlık olmak üzere çeşitli hastalıklar da birer birer bünyeyi sarar.”<a name="_ednref2"></a>[2]</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Laugsand LE, Strand LB, Platou C, Vatten LJ, Janszky I, “Insomnia and the risk of incident heart failure: a population study”, <em>Eur Heart J</em>. 2014 Jun 1;35(21):1382-93. doi: 10.1093/eurheartj/eht019. Epub 2013 Mar 5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Gülen, M. Fethullah, Ölümsüzlük İksiri, Kırık Testi-7, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 181.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gözlerimi Ceyhun Et</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/gozlerimi-ceyhun-et/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 10:59:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27657</guid>

					<description><![CDATA[Gözlerimi ceyhun et, sinede ızdırap var, Güfte olsun gözyaşı, bestesi iniltiler; Sevgimi çalmak ister hain bakışlı ağyar, Ben söz geçiremiyorum, her şey Seni dinler. &#160; Kararmasın gönlüm, nezdinden bir nur saçıver! Düştüm ise uzak, maiyyetine çekiver! “Garîbem, bîkesem ve nâtüvânem”el-emân! Bir sürü yırtığımla huzurdayım dikiver!.. &#160; Düşüp kalkmaktayım, bu izler asla silinmez, Mücrimlere nasıl rahmet [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gözlerimi ceyhun et, sinede ızdırap var,</p>
<p>Güfte olsun gözyaşı, bestesi iniltiler;</p>
<p>Sevgimi çalmak ister hain bakışlı ağyar,</p>
<p>Ben söz geçiremiyorum, her şey Seni dinler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kararmasın gönlüm, nezdinden bir nur saçıver!</p>
<p>Düştüm ise uzak, maiyyetine çekiver!</p>
<p><em>“Garîbem, bîkesem ve nâtüvânem”</em>el-emân!</p>
<p>Bir sürü yırtığımla huzurdayım dikiver!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düşüp kalkmaktayım, bu izler asla silinmez,</p>
<p>Mücrimlere nasıl rahmet edersin, bilinmez;</p>
<p>Rahmetin gazabın önünde, bildiğimiz bu,</p>
<p>Ettiğine-edeceğine karşı gelinmez…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Görmedim ruhun bu duygudan koptuğu demi,</p>
<p>Yaşamadım hiçbir zaman gadir matemini;</p>
<p>Görülmedi mesâvim, gördüm Sen’den hep vefa,</p>
<p>Çekmedin hiç Kıtmîr’inden inayet elini…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Affetmeyi Bilmeyen Affedilmez</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/affetmeyi-bilmeyen-affedilmez/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 10:57:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27655</guid>

					<description><![CDATA[“Sevgi nedir? Bir an mı, zaman mı, mekân mı, gönlünün buharını silen damla mı, yoksa gökyüzünü aşan gökkuşağı mı?” Omuzlarımda ağır yükler, bir kasabaya gelmiştim. Küçük bir yerdi burası. Kim bilir, belki sorunlarım da aynı ölçüde küçülecekti. Ara sokaklarda, beyaz evlerin altında dükkânlar ve esnaflar… Caddeler temiz, ruha iyi gelen berrak bir atmosfer var. Alabildiğine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Sevgi nedir? Bir an mı, zaman mı, mekân mı, gönlünün buharını silen damla mı, yoksa gökyüzünü aşan gökkuşağı mı?”</strong></p>
<p>Omuzlarımda ağır yükler, bir kasabaya gelmiştim. Küçük bir yerdi burası. Kim bilir, belki sorunlarım da aynı ölçüde küçülecekti. Ara sokaklarda, beyaz evlerin altında dükkânlar ve esnaflar… Caddeler temiz, ruha iyi gelen berrak bir atmosfer var. Alabildiğine aydınlık ve göz kamaştıran tabiat, içimdeki sıkıntıları gideriverdi. Çabuk alışmıştım buralara. Tatil amaçlı gelmediğimden ne zaman geri döneceğim de belli değildi. Her sabah kahvaltıyı deniz kenarında yapıp saatlerce kitap okuyordum. “İnsan ne ile yaşar?”Tam olarak bu soru, yükümün en ağır kısmını belirliyordu. “Sevgi” ile diyordu Tolstoy. Bu ne demekti? Bir iç mücadele sarmalında onu anlamam epey zaman aldı.</p>
<p>Kasaba halkı ile irtibat kurmaya başlamıştım. Deniz havası, hoş bir ortam ve sıcakkanlı insanlar&#8230; Maddiyata önem vermiyorlar, bir çay içimi muhabbet onlara yetiyordu. İnsanlar kanaate alışmış, rızaya çalışmıştı adeta. Herkes herkesin komşusuydu, herkes herkesten sorumluydu. Bunlar, benim yaşadığım hayata uzak değerlerdi.</p>
<p>Getirdiğim kitaplar bitince, yenilerini almak için kasabanın tek kitapçısına uğradım. Küçük bir mekân ve içinde sayısız eser&#8230; Kitapların gücü, eski mimari tarzdaki bu aydınlık yapının her köşesine aksetmişti. Taş merdivenleri çıkıp içeri girer girmez, küçük bir kız koştu. Elindeki bebeğini yüzüme tuttu ve mavi gözlerini koskocaman açtı.</p>
<p>“Senin ismin ne, güzel kız?”</p>
<p>Cevap vermedi. Anlamadığını düşünüp sorumu tekrarladım. O sadece bebeğini bana uzatıyordu. Elimi sarı saçlı bebeğin başına koyup okşadım. Bir anda geri döndü ve arka odaya doğru koştu. Odadan yaşlı bir amca çıktı. Beyaz saçlı, hafif kısa boylu, üstü başı düzgün bir beyefendi…</p>
<p>“Buyurun, oğlum”dedi, elindeki çay bardağını, ön taraftaki masaya getirirken.</p>
<p>“Kitaplara bakabilir miyim?”</p>
<p>“Tabiî efendim. Ben bu sırada size çay getireyim.”</p>
<p>İçim huzurla dolmuştu. Ali Osman Bey çok cana yakın, muhabbeti güzel bir insandı. Artık onu sıkça ziyaret eder olmuştum. Arada bir yardım da ediyordum. Mesai bitince de uzun uzun sohbet ediyorduk. Ben pek konuşmazdım, ama pür dikkat dinlerdim. Ali Osman Bey, evlatlarını ve eşini trafik kazasında kaybetmiş, hayatta sadece torunu kalmıştı. Mavi gözlü kız, Eslem, işitmiyordu. İlk gün sorduğum soruyu o yüzden cevapsız bırakmıştı. Onu izlemeyi seviyordum. Kim bilir onun dünyasında bizim işiten kulağımızla duyamadığımız ne güzel sesler vardı. Demek ki kelimeler yetmiyor bazı güzellikleri anlatmaya…</p>
<p>Bazen ona bakarken, arkada kalan tatsız hatıralarımın sessiz ve solgun resimleri arasında kayboluyordum: Oturma odasının bir köşesinde annem ağlıyor ve diğer tarafta eşimle kavga ediyoruz, ama beni yoran o sesleri duymuyorum. Sadece görüntü var.</p>
<p>Ali Osman Bey’in huzur veren sesi beni kendime getirdi. Yaşından dolayı, çalışmak onu bir hayli zorluyordu. Beni çok tanımadığı halde, ara sıra dükkânı emanet ediyor, kendisi köye gidip biraz dinlendikten sonra geri geliyordu.</p>
<p>İşimi severek yapıyordum. Kitapları düzenliyor, temiz tutmaya çalışıyordum. Burası Ali Osman Bey için tek gelir kaynağı, baba ocağı ve anılarının saklı olduğu tek yerdi. Her metrekaresi değerliydi onun için. Eslem için de tabiî ki… Torununun masraflarını ancak böyle karşılayabiliyordu. Özel eğitim aldığından, masrafları fazlaydı. Yine de Ali Osman Bey’in ağzından bir kez bile şikâyet yahut şükürsüzlük ifadesi duymamıştım. Onun o hâli, geçmişte yaptıklarımdan utandırıyordu beni. Eski günleri düşünmemek için kendimi işe veriyordum. Gitgide kitapçı dükkânı daha bir güzelleşmişti. Müşterilerimiz sayısı artıyor, gelirimiz yükseliyordu. Fakat o hırs göstermiyor, ay sonu yaptığım hesaplardan sonra, “Helal olsun da oğlum, ne kadar olursa olsun” diyordu.</p>
<p>İşe kendimi iyice kaptırmıştım. Ali Osman Bey’in rahatsızlığı artmaya başlamıştı, o yüzden pek uğrayamaz oldu. Bir zaman sonra, kendisine danışmadan hareket etmeye başladım. Garip bir hırs bürümüştü beni. Daha çok para kazanmak, onların hayatını garantiye almak demekti. Ne de olsa bana el uzatan insanlar için çalışıyordum. Yeni fikirler üretiyor, dükkânı genişletiyordum. Bu işte becerikli ve deneyimliydim.</p>
<p>Yine aynı batağa düşeceğim nereden aklıma gelebilirdi ki! Borç üstüne borç aldım. Başlangıçta borçları rahatlıkla geri ödeyebiliyordum. O yüzden hep daha fazla aldım. Doymak bilmeyen nefsim, o sessiz resimleri unutuvermişti bir zaman sonra. Hırsa kapılıp ticarî bir meta haline dönüştürdüğüm kitaplar, sanki bana küsmüştü ve ben bir kez daha çukura düşmüştüm.</p>
<p>Bir gün dükkânda yalnızken icra memurları geldi. Birikmiş borçları ödeyemediğim için dükkânı birkaç güne kapatacaklarını söylediler. Tam o esnada Ali Osman Bey de Eslem’le birlikte çıkıp geldi. Her şeye şahit oldu. Yüzüme baktı ve “Yazıklar olsun!” dedi. Benim dünyam ikinci kez yıkılmıştı. Bu ağır sözü sindiremeden dükkândan ayrıldılar. Yavaş adımlarla dükkânın önündeki taş merdivene oturdum. Tam bir yıl önce annemden işittiğim aynı söz kulağımda çınladı:</p>
<p>“Yazıklar olsun!”</p>
<p>Büyük bir firmanın sahibiydim. Her şey anneme ve aileme güzel bir hayat sunabilmek içindi. Büyük bir evde, hep birlikte yaşıyorduk. Kardeşim ve eşim firmada bana destek oluyorlardı. Ta ki bir gün kardeşim ve eşim sistemde büyük bir hata yapıncaya kadar. Ne olduğunu anlamadan bütün varlığımızı kaybettik!</p>
<p>Çok üzgündüler, sürekli özür dileseler de hatalarını affedemiyordum. Dünyam yıkılmıştı. Sürekli kavga ediyor, onları vicdan azabına boğuyordum.</p>
<p>Bir defasında o kadar çok kavga etmiştik ki, eşimi çok kırmış ve incitmiştim. Annemse oturma odasında oturmuş çaresizce ağlıyordu. Bir anda kalktı, döndü ve “Yazıklar olsun sana!” diye haykırdı! Tıpkı Ali Osman Bey gibi… Belki o zaman firma benim yüzümden batmamıştı, ama benim kavgalarım ailemizi yıkmaya yetmişti. Kardeşlerim evden ayrılmış, eşim bunalıma girmişti. Bense çareyi evden uzaklaşmada bulmuştum!</p>
<p>Kendimi toparladıktan sonra Ali Osman Bey’in yanına gidip konuşayım dedim. Kasabada her yere baktım ama nafile. Derken köye gideyim dedim ve orada buldum. Eslem dışarıda bebeği ile oynuyor, Ali Osman Bey ise şefkatle torununu izliyordu. Utanarak arabadan inip kapıya doğru yürüdüm. Beni görür görmez kalktı ve yanıma geldi: “Git oğlum, affetmeyi bilmeyen affedilmez” dedi ve içeri girdi. Şaşkınlıkla arkasından bakarken, tek kelime edemedim! Aile durumumu hiç anlatmamama rağmen, nereden biliyor olabilirdi ki?</p>
<p>Birkaç gün daha burada kalıp eve doğru yola çıktım. On beş aydır uğramadığım evime geri dönmek hiç de kolay olmamıştı! Herkesi ne kadar özlediğimi, evin kapısına vardığımda anlamıştım! Çocukların sesi duyuluyordu. Bu, bana zile basmam için cesaret vermişti. Girdiğimde herkes evdeydi. Önce küçük kızım koştu, sonra diğerleri&#8230; Büyükler sadece yüzüme baktı. Boğazımdaki düğümleri yutkunarak, “Beni affedin!”diyebildim. Ardından gözyaşlarına boğuldum. Eşim hemen sarıldı, sonra diğerleri de geldi. Onlar sanki bugünü hep beklemişlerdi. Kucaklaşıp hiç evden ayrılmamış gibi masaya oturduk. Kardeşlerim firmanın bir kısmını kurtarmış ve işlere devam etmişlerdi. Bu arada neler yaşadığımı anlattım. İstişare edip Ali Osman Bey’in bütün borçlarını ödemeye karar verdik.</p>
<p>Biliyordum; o, benim para kaybettiğime üzülmemişti. Kötü bir huya mağlup olup doğruyu göremeyişimeydi kızgınlığı. Bu güzel insan, para için kimseyi gönlünden kovmazdı. Helallik dilemeyi ve bağışlanmayı o kadar çok istiyordum ki!</p>
<p>Bir gün eşim, “Hep birlikte gidip gönlünü alalım”diyerek bana ümit verdi.</p>
<p>Öyle de oldu. Yeniden karşılaştığımızda, sanki hiçbir şey olmamış gibi boynuma sarıldı.</p>
<p>Tolstoy haklıydı: İnsan sevgi ile yaşardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç Farklı Cevabın Mânâsı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/uc-farkli-cevabin-manasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 10:52:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27653</guid>

					<description><![CDATA[Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye istişare maksadıyla bir soru tevcih ettiğinizde, üç farklı cevap alabilirsiniz: Allah yardımcınız olsun, hayırlara ve hizmetlere vesile olur, inşallah. Arkadaşlarla bir daha görüşmenizde fayda var. Siz bilirsiniz. Allah’ın (celle celâluhu) isminin yüceltilmesi adına yapılacak bir hizmet varsa, “Kur’ân’la konuşan” muhterem Hocaefendi, hep en önde olmuştur. Yeter ki o işte Rabbimiz anlatılsın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye istişare maksadıyla bir soru tevcih ettiğinizde, üç farklı cevap alabilirsiniz:</p>
<ol>
<li>Allah yardımcınız olsun, hayırlara ve hizmetlere vesile olur, inşallah.</li>
<li>Arkadaşlarla bir daha görüşmenizde fayda var.</li>
<li>Siz bilirsiniz.</li>
</ol>
<p>Allah’ın (celle celâluhu) isminin yüceltilmesi adına yapılacak bir hizmet varsa, “Kur’ân’la konuşan” muhterem Hocaefendi, hep en önde olmuştur. Yeter ki o işte Rabbimiz anlatılsın ve Habibullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) güzellikleri terennüm edilsin. Yapılacak bütün işlere o zaviyeden bakar. Acaba bu işte Allah’ın rızası nerede? Sünnet-i Seniyye’yi şehbal açtıracak bir vesile var mı? Bunlar yoksa, o iş kadüktür, ebterdir ve hiçbir şekilde hayırla sonuçlanmaz. İhlası kazanmanın birinci düsturunu hatırlayalım:</p>
<p>“Amelinizde rızâ-yı ilâhî olmalı.</p>
<p>Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse te’siri yok. O râzı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabul ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esâs maksad yapmak gerektir.”<a name="_ednref1"></a>[1]</p>
<p>İşte yapılacak her işte Hocaefendi, Allah’ın rızasını araştırır. Bu gözlükle meselelere bakar ve etrafındakilere de bu zaviyeden meseleye bakmalarını tavsiye eder.</p>
<p>Kendisine danışılan meselelerde anahtar budur. Her gelen meseleyi masaya yatırır, Allah rızası, İslamîprensipler ve Sünnet çizgisinden zihninde oluşturduğu hakiki ve değişmez şablonu, o meselenin üzerine koyar, bütün açıklığı ile boşlukları görür ve ona göre tavsiyelerde bulunur.</p>
<p>Bunu şuna benzetebiliriz: Eskiden, öğretmenlerimiz imtihanlarda doğruları belirlemek için delikli cevap anahtarı hazırlar, bunu her öğrencinin cevap kâğıdının üzerine koyup doğru ve yanlışları belirlerlerdi. Bu şekilde hızlı bir şekilde sonuca varırlardı.</p>
<p>Bazı uzmanlar da, benzer bir şekilde, SWOT analizi metodunu kullanıyor, yani bir fikrin kuvvetli ve zayıf taraflarını, muhtemel fırsat ve tehditleri tespit ediyorlar.</p>
<p>Hocaefendi’ye göre, bir meselenin kuvvetli tarafı, Kur’ân’a ve Sünnete uygunluğu, zayıf tarafı ise bu husustaki uygunsuzluğudur. Fırsat, Allah’ın rızasını asıl hedef yapmak, tehdit ise bu işi yaparken ben merkezli olmaktır.</p>
<p>Her zaman bizlerle paylaştığı, yapılan işlerde uyulması gereken kurallar ise şu şekildedir:</p>
<ol>
<li><em>Kur’ân ve Sünnet’ten ayrılmama</em></li>
<li><em>Istırabın vicdanda derinlemesine duyulması</em></li>
<li><em>Verimlilik</em></li>
<li><em>Sükûnetle iş yapma</em></li>
<li><em>Hayırların Allah’tan bilinmesi</em></li>
<li><em>Yeis ifadelerinden kaçınma ve kuvve-i maneviyeyi takviye etme</em></li>
</ol>
<p>Şimdi yazının başındaki üç farklı cevabı ele alalım:</p>
<p>Birinci cevap: “Allah yardımcınız olsun, hayırlara ve hizmetlere vesile olur, inşallah.”</p>
<p>Bunu şu şekilde izah edebiliriz: “Bu meselenin Kur’ân ve Sünnet’e uygunsuzluğu gözükmüyor. Meşvereti de iyi yapılmış. İnşallah, yolda da bir kazaya uğramaz. Hayırlı olsun.” Bu cevabı aldığınızda koşa koşa hizmet mahallinize dönüp projeyi başlatabilirsiniz. Kendisi her zaman sizi dualarla yolcu eder. “Allah sayinizi meşkur etsin, yolundan ayırmasın, önünüzü açsın, sıkıntılarınızı gidersin” der. Bu dualar vesilesiyle Rabbimizin çok büyük bereketler nasip ettiğine şahit oldum.</p>
<p>İkinci cevap: “Arkadaşlarla bir daha görüşmenizde fayda var.” Bunun mânâsı da şu, kanaatimce: Her ne kadar gündeme getirdiğiniz bu mesele, Kur’ân ve Sünnet çizgisine uygunsa da yeteri kadar istişare yapılmadığı görülüyor. Bu meseleyi yeniden, etraflıca değerlendirin. Gerekirse profesyonel danışmanlık alın. İyice olgunlaştırdıktan sonra tekrar görüşelim. Allah kerim…”</p>
<p>Bu cevabı aldığınızda projeyi rafa koymazsınız, istişarelere tâbi tutar ve vakt-i merhunu geldiğinde, şartlar olgunlaştığında, tekrar gündeme getirirsiniz.</p>
<p>Gelelim üçüncü cevaba: “Siz bilirsiniz.” Bunun mânâsını da şu şekilde tahmin etmek mümkün: “Zinhar bu işe kalkışmayın. Allah’tan af dileyin, dua edin. Başka hizmet alanları araştırın.”</p>
<p>Bu hususta kendisi şunu da ifade etmiştir: “Siz bilirsiniz” sözü, benim terbiye dalgakıranlarıma çarpıp kırılmış öyle bir karşı koymadır ki, bana bu sözü söyletmiş olanlar, şayet bu bedaheti bilselerdi ömür boyu bir daha bu hataya cür’et etmezlerdi.”</p>
<p><em>Kırık Testi</em>’den sızan latif mânâlarla yazımızı bitirelim: “…inanan bir gönül, fert ve toplum hayatında oluşan çatlakları tamir etmeye, yaralı insanları iyileştirmeye, sarsılan ve sendeleyen insanların elinden tutmaya, zihinlere hatta hayallere gelip çarparak tasavvurları kirleten olumsuz mülâhazaları gidermeye çalışmalıdır. Mü’minden beklenen vefa, mü’minden beklenen insanlık işte budur. Aksi ise ciddî bir vefasızlık ve insanî duyarlılığın kaybedilişi demektir.”<a name="_ednref2"></a>[2]</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem&#8217;alar</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 200.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]M. Fethullah Gülen, <em>Yenilenme Cehdi, Kırık Testi-12</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2013, s. 177.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Muamması-1</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/insan-muammasi-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 10:49:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27651</guid>

					<description><![CDATA[İnsan, hilkat zincirinin min vechin son halkasıdır. Ezelden ebede yaratılışlar devam etmiş/etmektedir. İnsan, nezd-i ilâhîdeki kıymeti, câmiiyeti ve esfel-i sâfilîn ile a’lâ-i illiyyîn arasında gel-gitlere açık durumuyla göz alıcı bir konumu hâizdir. Yerinde yürür aşar melekler kuşağını, oturur kurbet tahtına; yerinde sukut üstüne sukutlar yaşar, güldürür şeytanları kara bahtına. Onun kendisine saygısının ifadesidir basiretinin ötelere [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, hilkat zincirinin min vechin son halkasıdır. Ezelden ebede yaratılışlar devam etmiş/etmektedir. İnsan, nezd-i ilâhîdeki kıymeti, câmiiyeti ve esfel-i sâfilîn ile a’lâ-i illiyyîn arasında gel-gitlere açık durumuyla göz alıcı bir konumu hâizdir. Yerinde yürür aşar melekler kuşağını, oturur kurbet tahtına; yerinde sukut üstüne sukutlar yaşar, güldürür şeytanları kara bahtına. Onun kendisine saygısının ifadesidir basiretinin ötelere açık olması ve ruhânîleri imrendirmesi; saygısızlığı sayılır ervâh-ı habîseyi sevindirmesi ve “ahsen-i takvîm”e mazhariyetine aykırı hareket etmesi. O, donanımı itibarıyla hem Allah’a, hem mele-i a’lânın sakinlerine, hem kendine, hem de bütün insanlara karşı müstesna konumuna göre bir tavır sergileme durumundadır.</p>
<p>Her şeyden evvel insan, bir nefha-i ruh-i ilâhî olması itibarıyla, esası sayılan bu öze tazim ve tekrîmle mükelleftir ki, bu da onun kalb ve ruh açısından paslanmamasını iktiza eder/etmektedir. Böyle bir paslanma onu, hep aklında tutması gereken teyakkuz ve temkinden uzaklaştırarak, muhtemel iştikaklarından (“insan” kelimesinin, kendisinden türemiş olma ihtimali olan sözcüklerden) biri olan ve varlığının nüvesi sayılan “nisyan” gayyasına yuvarlar ve diğer muhtemel iştikak esası kabul edilen “üns”ten ve her zaman kendine açık bulunan “üns billâh” ufkundan uzaklaştırır. Böylesi bir gayyaya yuvarlanmaması adına, bu iki şeyin yol ayrımında bulunan Hak yolcusu için, tevhîd düşüncesi, zikir-fikir ameliyesi, bitip tükenme bilmeyen bir nefis muhasebesi, sık sık Hak karşısındaki konumunu kontrol etmesi olmazsa olmaz esaslardandır. Bütün bunların ihsan şuuru içinde cereyan etmesi de olanların tamamiyeti adına hayati bir esastır. Bu esaslar çerçevesinde sürdürülmeyen bir hayat ve bir “seyr ilâllah”ın inhiraflardan azade kalması çok zor ve hatta imkânsızdır.</p>
<p>Kâinat, bir âlem-i ekber (makro âlem); insan ise, binnisbe bir âlem-i asgar (mikro veya normo âlem). Fihrist mahiyetindeki bu küçük âlem, o büyük iç içe âlemlerin bir numunesi ve bir özü mahiyetindedir. Ne var ki, zahiren küçük görülen bu âlem-i asgar, muhteva, misyon ve “Hakikatü’l-hakaik”a âyinedarlık itibarıyla bütün kevn ü mekanlar mazmununu câmi’, Hakk’ın kenzen bilindiği bir özetler özeti zenginliğindedir. Ondaki bu muhteva enginliğini ifade sadedinde Hazreti Ali efendimiz;</p>
<p>وَتَزْعُمُ أَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ        وَفِيكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ</p>
<p>der ki, isterseniz bu veciz beyanı, Akif merhumun manzum ifadesiyle dillendirip geçelim:</p>
<p><em>“Haberdar olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,</em></p>
<p><em>‘Muhakkar bir varlığım!’ diyorsun, ey insan, eğer bilsen,</em></p>
<p><em>Senin mâhiyyetin hatta meleklerden de ulvîdir,</em></p>
<p><em>Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”</em></p>
<p>Ne var ki, insanların çoğu nazar darlığı ve basiretsizliklerinden kâinatlar karşısındaki bu engin konumlarından habersizdirler ve konuya maddî anatomileri açısından bakarak, mahiyet-i insaniyeyi havsalalarının darlığına göre yorumlamaktadırlar. Oysaki Allah, insanın kendini doğru okumasını istemekte ve bu marifetle onu Zâtına kulluğa yönlendirmektedir. İşte şâhid-i semâvîsi: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ <em>“Ben, ins ü cinni, Beni bilsinler, Bana kullukta bulunsunlar diye yarattım.” </em>(Zâriyât, 51/56) Ama ne gariptir ki, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in çok derin bir muhteva ile yarattığı bu mükerrem ve muazzez varlığı, o dar cismâniyeti ve anatomisiyle ele alıp değerlendirenler, onu o kıymetler üstü kıymetinden cismaniyet derekesine düşürerek küfür, şirk ve dalalet unsuru haline getirmişlerdir; getirmiş, kalb, ruh, sır ve daha ötesi derinlikleriyle onu bir müteharrik mezar durumuna düşürmüşlerdir.</p>
<p>Böyleleri keşke, maddî anatomileri itibarıyla bir arızaya maruz kaldıklarında işin uzmanlarına başvurdukları gibi, kalb, ruh ve sair letâifin kibir, gurur, ucub, bakış inhirafı ve ön yargı gibi objektif mütalaaların önünü kesen gulyabanilerden sıyrılması için de akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim, hiss-i selim seralarına sığınma ve kendilerini bu düşünce yol kesicilerinin yanıltıcı atmosferinden kurtarma cehdi sergileyebilselerdi!..</p>
<p>Bütün bunlar mümkün ama çok da kolay değil; zira bir kere onlar hevâ-i nefis girdaplarına kendilerini salmış ve hedefsizliğin zebunu olmuşlar.. evet, bunların çoğu, hevâ-i nefsine uyarak, hem de taparcasına onun istediklerine takılmış, illetlerinden habersiz sürükleniyorlar bir onulmazlık ummanına doğru. Bir Arap şairi, قَدْ لَسِعَتْ حَيَّةُ الْهَوَى كَبِدِي &#8230; فَلَا طَبِيبَ لَهَا وَلَا رَاقِي <em>“Hevâ-i nefis yılanı ciğerimi ısırdı; gayrı ne tabip ne de efsuncu bir şey yapabilir.” </em>diyerek, bu feci akıbeti ne güzel ifade eder.</p>
<p>Böyleleri bir an evvel ciddi bir nedamet hissiyle tevbe, inâbe ve evbe kurnalarına koşarak arınmazlarsa, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla ölmüş sayılırlar.</p>
<p>Oysa Hakk’a aşina, gözü hep ötelerde erbab-ı kemali ifade eden bir güzel sözde şöyle buyrulur: <em>“Cehennem’den âzâd olmuş birini görmek isterseniz ilm-i hakikat talibinin yüzüne bakınız.”</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akıllara Durgunluk Veren Silahşor: Tabanca Karidesi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/11/01/akillara-durgunluk-veren-silahsor-tabanca-karidesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 10:46:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=27649</guid>

					<description><![CDATA[Denizaltında bazen tabanca sesine benzeyen büyük patlamalar duyulur. Bu şiddetli sesler, su altı dünyasının 3-5 cm boylarındaki tabanca karideslerinden kaynaklanır. Bu canlının kullandığı mermiler, kabarcıklardan oluşur. Sonoilüminesans olarak adlandırılan bu hadisede, su belirli titreşimlerle uyarılır ve baloncuklar vasıtasıyla ışık yayılır. Bu esnada oluşan sıcaklığın 4400°C’ye ulaştığı tespit edilmiştir. Tabanca karideslerinin silahlarının ateşlenme sesleri, okyanuslarda duyulabilecek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Denizaltında bazen tabanca sesine benzeyen büyük patlamalar duyulur. Bu şiddetli sesler, su altı dünyasının 3-5 cm boylarındaki tabanca karideslerinden kaynaklanır. Bu canlının kullandığı mermiler, kabarcıklardan oluşur. Sonoilüminesans olarak adlandırılan bu hadisede, su belirli titreşimlerle uyarılır ve baloncuklar vasıtasıyla ışık yayılır. Bu esnada oluşan sıcaklığın 4400°C’ye ulaştığı tespit edilmiştir.</p>
<p>Tabanca karideslerinin silahlarının ateşlenme sesleri, okyanuslarda duyulabilecek en yüksek seslerden biridir. Hatta minik karidesler, okyanuslarda gürültü yapmada dev ispermeçet balinaları ve beyaz balinalarla yarışır. Koloni halinde bulunduklarında, sonar ve su altı iletişimlerinde parazitlere sebep olurlar.</p>
<p>Peki, bu karidese ismini veren “tabancası” nasıl bir mekanizmayla yaratılmıştır? Sualtında bu kadar yüksek sıcaklıkta “mermiler” nasıl ortaya çıkmaktadır? Tabanca karidesinin, biri diğerinden çok daha büyük boyutta yaratılmış iki kıskacı bulunur. Tabanca diye ifade edilen uzvu, büyük kıskacıdır ve gövdesinin yarısı büyüklüğündedir. Bu kıskaç, küçüğü gibi simetrik iki bölmeden oluşmaz, çok özel ve hikmetli bir yapıda yaratılmıştır. Kıskaç, biri “propus” adında sabit, diğeri ise “daktil” diye isimlendirilen ve hareketli olan iki kısımdan oluşur. Daktilin yapısında, hareket etmede görevli olan bir piston vardır. Aynı zamanda açılıp kapanmayı sağlayan çok güçlü kaslar yaratılmıştır. Bu sebeple karides, tabanca gibi kullandığı kıskacını hayret verici bir güçle kapatabilir. Bu mucizevî kapanmayla gerçekleşen patlama, kulakları sağır edebilecek şiddette, yani 218 desibellik bir ses çıkarır ve merkezinde basıncın80 kPa’ya (kilopascal) ulaştığı bir girdap oluşturur. Bu şiddetli ses dalgası, bir savaş uçağının, ses duvarını aşarken çıkardığı gürültü değerlerindedir. Karides kendisine bahşedilen bu donanım sayesinde avını tesirsiz hale getirerek yakalar.</p>
<p>Tabanca karidesinin avlanma mucizesinin tek sırrı, ses yüksekliğinde değildir. Canlının rızkına ulaşma serüvenin farklı aşamaları vardır. Öncelikle karides, avlanmak için kayalıklardaki yuvasına gizlenir. Avının, menziline girmesini sabırla bekler. Menzile giren avı fark eder etmez de, saklandığı yerden çıkıp tabancasını ateşler. Yâni kıskacını çok büyük bir hızla kapatır. Smithsonian Enstitüsü’nden mercan resifleri biyoloğu Nancy Knowlton bu esnada gerçekleşen olaylar zinciri üzerinde çalışmalar yapmış ve oluşan şiddetli ses dalgası ile çok ısınmış bir kabarcığın tıpkı bir mermi gibi fırladığını açıklamıştır. Kabarcık mahiyetindeki merminin, saatte yaklaşık 100 km hızla fırlatılması ile bir şok dalgası oluşur. Fırlayan kabarcık, içe doğru patlar ve sıcaklık aniden 4400°C’yeulaşır. Bu hayretengiz avlanma olayı, sadece 300 mikrosaniyede gerçekleşir. Kabarcığın patlaması sırasında, aniden bir ışık kıvılcımı da belirir.  Fakat ışıma o kadar ani olarak gerçekleşir ki oluşan ışık çıplak gözle görülemez. Bütün bu mekanizmaların harika bir intizam içerisinde işletilmesi sonucunda yakalanan av, yuvaya taşınır.</p>
<p>Tabanca karidesleri, sonik tabancalarını genellikle avlanırken kullanmakla birlikte, bazen de kayalarda oyuk açmak için bu silahlarından istifade ederler. Tabancanın ateşlenmesi ile oluşan patlama o kadar tesirlidir ki karidese sert bazalt kayalarda bile uygun bir yuva açılabilir. Bunun yanında karideslerin bazen kendi türlerine saldırdığı da bilinir. Tıpkı düello yapar gibi, birbirlerine yakından ateş ederek, üstünlük savaşı verebilirler. Mücadele sırasında karideslerin, kıskaç kaybettiği de görülür. Bu tür durumlarda, bir müddet sonra, kıskacın yeniden yaratıldığı tespit edilmiştir. Ayrıca karideslerin kıskaçları, zaman zaman iletişimde de görev alabilir.</p>
<p>Güçlü bir silaha sahip olmalarına rağmen tabanca karidesleri, başka canlılarla dayanışma içinde, uzun süreli simbiyotik hayat örnekleri de sergilerler. Bazı tabanca karidesleri hayatlarını mercanların labirentlerine sığınarak, bazıları ise bitkileri andıran deniz anemonlarının dokunaçları arasında geçirir. Bazı türleri ise yuvalarını kazdıktan sonra gobi balıklarını davet eder ve onlarla ortak bir hayat sürer.  Bu birliktelikte gobi balığı tehlikelere karşı erken uyarı avantajı sağlarken, iyi bir kazıcı olarak yaratılan tabanca karidesi de yuva yapımında görev alarak, güvenli bir yuva inşa eder.</p>
<p>Bazı tabanca karidesi türleri süngerler içerisinde koloniler kurar. Bir kral ve kraliçe liderliğinde hayat süren bu topluluklar, ilk olarak deniz biyoloğu Emmett Duffytarafından tespit edilmiştir. Duffy, deniz hayvanlarında çok nadir görülen bu sosyal birlikteliğin, karınca ve arı kolonilerindekine benzediğini ifade etmiştir. Sünger içinde birlikte yaşayan karidesler, davetsiz bir misafirle karşılaştıklarında, pençelerini ritmik bir şekilde çırparak alarm verir ve diğer grup üyelerini yardıma çağırırlar.</p>
<p>Kadir-i Mutlak’ın sonsuz ve kusursuz ilmi, kudreti, iradesi, hikmeti ve keremiyle yaratılan nihayetsiz sanat eserleri; okunmayı, ibret almayı, marifet ve muhabbete vesile olmayı beklemektedir.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p><em>How It Works Book of Amazing Animals</em>, Imagine Publishing Ltd. 2012, s. 53-54.</p>
<p>Koukouvinis, Phoevos; Christoph Bruecker ve Manolis Gavaises, “Unveiling the physical mechanism behind pistol shrimp cavitation,”<em>Scientific Reports</em>| 7: 13994 | DOI:10.1038/s41598-017-14312-0,  www.nature.com/articles/s41598-017-14312-0.pdf</p>
<p>tr.wikipedia.org/wiki/Synalpheus_pinkfloydi</p>
<p>en.wikipedia.org/wiki/Alpheidae</p>
<p>video.nationalgeographic.com/video/worlds-deadliest/deadliest-pistol-shrimp</p>
<p>video.belgun.tv/avini-sesle-felc-eden-karides-tabanca-karidesi</p>
<p>www.wired.com/2014/07/absurd-creature-of-the-week-pistol-shrimp</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
