<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>37 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/37/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 May 2023 23:25:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>37 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Azîzâna Ramazan</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/26/azizana-ramazan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2020 02:49:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143891</guid>

					<description><![CDATA[Bugün tam dört misafir birden geldi azîzân Mukabele, teravih, sahur, iftar; Ramazan &#160; Ramazan bu devirde, cennet gibi “berceste” İlahî inayetler geliyor deste deste &#160; Bu aziz misafirler üç ayların bârânı Ramazan “karz-ı hasen”, müminlerin yâranı &#160; Biraz buruk giriyor, gönüller Ramazana Allah varsa gam yoktur, hamdolsun Yaradan’a &#160; Mukabele okunur, huşu ile dehlizde Derin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün tam dört misafir birden geldi azîzân</p>
<p>Mukabele, teravih, sahur, iftar; Ramazan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ramazan bu devirde, cennet gibi “berceste”</p>
<p>İlahî inayetler geliyor deste deste</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu aziz misafirler üç ayların bârânı</p>
<p>Ramazan “karz-ı hasen”, müminlerin yâranı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biraz buruk giriyor, gönüller Ramazana</p>
<p>Allah varsa gam yoktur, hamdolsun Yaradan’a</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mukabele okunur, huşu ile dehlizde</p>
<p>Derin izler bıraktı, bu defa Kur’ân bizde</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Duygular tavan yaptı, hissiyatlar uyanık</p>
<p>Sesler biraz buruktur, gönüller yanık yanık</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teravih kucakladı, sanki Ravza’da gibi</p>
<p>Tüm bunları yazıyor, meleklerin kâtibi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kur’ân’ın sekinesi, şahadeti yetmez mi?</p>
<p>Her şeyi bilen Allah, garibi gözetmez mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahurda beklentiden uzak kalır yemekler</p>
<p>Evimizde olsaydık hazırlardı melekler</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çocuklar iftar etsin meleklerle beraber</p>
<p>Bize de eşlik eder semadaki melekler</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tarihte hiçbir nadan, kadına dokunmadı</p>
<p>Anneleri ağlatan, asla huzur bulmadı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yürekleri dağlıyor gureba hikâyesi</p>
<p>Daha fazla bekletme, kimsesizler Kimsesi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bizlere bayram olur rahmetin, inayetin</p>
<p>Nadana nikmetindir azametin, izzetin</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gözler bayramı bekler; mahzun okunan ezan</p>
<p>Rahmet, şefkat, inayet azîzâna Ramazan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sofra</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/26/sofra/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2020 02:46:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143889</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde özgüven ve kişisel gelişim telkinlerine maruz kalan insanlar, bir virüs saldırısı altında kalmış bünyeler gibi, hızla bireysellik hastalığına yakalanıyor ve bu hastalığa yakalanmış kişilerin teşkil ettiği toplumlarda ise bireyselleşme, adeta bir “sanem” hâline getiriliyor. Gerçekten bireyselleşme memduh bir şey midir? İslam’a göre bireyselleşme nerede başlar ve nerede biter? Eğer bireyselleşmeden kast edilen kişinin düşünce [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde özgüven ve kişisel gelişim telkinlerine maruz kalan insanlar, bir virüs saldırısı altında kalmış bünyeler gibi, hızla bireysellik hastalığına yakalanıyor ve bu hastalığa yakalanmış kişilerin teşkil ettiği toplumlarda ise bireyselleşme, adeta bir “sanem” hâline getiriliyor. Gerçekten bireyselleşme memduh bir şey midir? İslam’a göre bireyselleşme nerede başlar ve nerede biter? Eğer bireyselleşmeden kast edilen kişinin düşünce ve fikirlerinin örgülenmesi ile oluşan imanının ikame edilmesi ise, bu bizim literatürümüzde, insanın “ruhunun heykelini dikmesi” demektir, tergib ve teşvik görür. Ama bireyselleşmeden murad, sınırları belli olmayan, Hobbes’un dikkat çektiği gibi, insanı insanın kurdu yapan ve birlikte hareket etmeyi tamamen menfaat ilişkisine bağlayan, şahsı putlaştırma ise, bu bireyselleşme ne insanî ne de İslamîdir. Doğu ve batı toplumlarında kültürel farklılıklar bireyselleşme konusunda geniş aralıklı bir skala oluştursa dahi, sosyal hayat reddedilemez bir olgudur. Bütün milletlerin üzerine titrediği aile kavramı toplumun en ufak yapıtaşıdır, aileyi korumak ise milletlerin geleceğe sağlıklı yürüyebilmesi demektir.</p>
<p>Pekâlâ, milletleri parçalayan bireyselleşme girdabından nasıl kurtulacağız, nesillerimizi ve ailemizi nasıl koruyacağız? Aileyi korumak ferdin kendisinden başlar. Kişi, dünyasını insani değerler ile yeniden inşa etmeli, heva ve hevesinin esiri olmamalıdır. Fert, bireyselleşmenin sınırlarını iyi belirleyemez ise, nefis ve şeytanın ağına düşer, şirk çukuruna yuvarlanır. Eğer bizler bu tehlikeden azade olmak istiyor isek, özgüven yerine Allah’a güveni, kişisel gelişim yerine insan-ı kâmil olmayı hedeflemeliyiz. En güzel rehberler peygamberler olduğuna göre, Kur’ân-ı Kerim asırlar öncesindeki kıssaları bize aktarmışsa; “Bundan murad-ı ilahi nedir?” diye düşünmemiz gerekmez mi? Elbette bu kıssalar bize insan-ı kâmil olmanın yollarını gösteriyor. Hz. Yusuf (aleyhisselâm), “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder” (Yusuf, 12/53) diyerek, benlik girdabının kurban adayları olan bizlere, temkin ve teyakkuz ile hareket etmeyi asırlar öncesinden telkin ediyor. Kur’ân bizlere sağ ve sol yolun yolcularının durum ve akıbetlerini resmeder, Hz. Âdem (aleyhisselâm) ile Şeytan, Habil ile Kabil, Hz. Musa (aleyhisselâm) ile Firavun, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ile Nemrut; bunlardan hangisine benzeyeceğimize kendimiz karar vereceğiz.</p>
<p>Elimizde şahsî, ailevî ve içtimaî problemleri çözecek bir iksir var; Din! “Din, hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-i dinle olur, şu milletin ihyâsı.” (Lemeât). İster ferdî, ister millet olarak dirilmek emelinde isek, hayatımızın canı ve kanı mesabesinde Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) duygu ve düşünceyi ihya etmek ve hayata hayat kılmalıyız ki şirk, fısk ve küfür karanlıkları, o nur ile izale olsun, iki cihanımız bu nur ile aydınlansın, şiddetli fırtınalar ve sarsıntılar karşısında sarsılmaz ve yıkılmaz yeni bir dünya inşa etme istikametinde adım atmış olalım.</p>
<p><strong>Bireyselliğin Panzehiri Sofra</strong></p>
<p>Sofra yeryüzü demektir, nimet, birlik, bereket ve sevgi gibi birçok güzelliği çağrıştıran bir kavramdır, aile olmanın ve sosyalleşmenin ilk tohumlarının atıldığı yerdir. Sofra, bireyselleşmenin de sağlıklı noktada tutulabilmesi için önemli bir panzehirdir, sofrayı korumak bu yüzden çok önemlidir, küreselleşen dünya da çocuklarımızı bireyselliğin büyüleyici ağına kaptırmamak için evlerimizde sofrayı kurmak ve aile fertlerini en azından günde bir kaç kere bir sofra etrafında toplamalıyız. Bizim nesil bu yönü ile bugünün nesillerinden daha talihli idi, çocukluğumuzda günde iki üç defa ailemiz ile aynı sofrada bir araya gelirdik, bu hem aile bağlarını güçlendirir hem de şuuraltı dünyamıza eneden nahnüye geçiş tohumları serperdi. Allah (celle celâluhu) kullarından ben değil, biz kelimesini duymak istediğini Kur’ân’da bildiriyor; “Ben deme, biz de.” diyor. Bizler de bu emre itaat ederek günde en az 40 defa “Allah&#8217;ım! Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” (Fatiha, 1/5) diyerek, mübarek bir halkanın fertleri olarak, O’na (celle celâluhu) arz-ı hâl de bulunuyoruz, Allah (celle celâluhu) bizler için ferdiyetin sınırını çizdikten sonra, hemen bir halkaya dâhil olmamızı ve cemaat bereketinden istifade etmemizi bu ayet ile salık veriyor.</p>
<p>Anadolu içlerinde seyahat ederken yol kenarlarındaki tarlalar dikkatimi çekerdi. İçlerinde tek tük gölgesinden istifade adına dikilmiş ağaçlar olurdu. Yılda üç beş gün yağmur ile buluşan bu ağaçları her gördüğümde aklıma şu misal gelirdi: Karadeniz’de veya sair yerlerde cemaat halinde bir araya gelen bu ağaçlar bir orman teşkil ediyor ve oraların iklimlerini değiştiriyor, kurak yerleri bahara taşıyor ve yağmuru celp ediyorlar. Yağmurun bir ismi de rahmettir ve Allah (celle celâluhu), birlikte hareket edenler şuursuz bile olsa tepelerinden sağanak sağanak rahmet yağdırıyor. Aklı olmayan odunlar bile bir araya gelerek bir sofra teşkil ettiğinde, oraya rahmet yağıyor. Bu düşünceler içinde kendi kendime şöyle derdim; insan olan insan buradan ders almalı değil mi! Niye birlik olamıyoruz? Neyi paylaşamıyoruz? Odunlardan bari ders alsa idik!</p>
<p><strong>En Güzel Sofra </strong></p>
<p>“Nebiyy-i Zîşân’ın (aleyhisselam) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor.” (Mesnevi-i Nuriye) Yukarda ifade ettiğimiz gibi, sofra ikram demektir, birlik ve beraberlik demektir, birlik ve beraberlik ise bereketin kaynağıdır: “Yemeği toplu olarak yiyin; bereket topluluktadır.” (İbn-i Mace).</p>
<p>Yeryüzünde birlik ve beraberliğin sağlanacağı en güzel sofra ise Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) sofrasıdır. Nebiyy-i Zîşân bitmez tükenmez mübarek bir sofradır. Bediüzzaman Hazretleri risalelerinde enfes bir teşbih ile Efendimiz’i sofra ve akarsuya benzetmiş, sofra nimetleri, akan bir su kaynağı ise hayatı çağrıştırıyor. O zaman ebedi nimet ve hayat isteyenler, bu dünya çölünde nefsin elinden yananlar, bireysellik girdabında kavrulanlar, O’na (aleyhissalâtü vesselâm) koşmalı ki ebedi bir hayat ve nimete mazhar olsunlar. Sünneti seniyeye ittiba ve O’na (aleyhissalâtü vesselâm) iktida eden insanlar sadece bu dünya da değil, ahirette de liva-ül hamd sancağı altında toplanmaya ve ebedi kevser havuzunun suyundan içmeye namzet hale geleceklerdir. Onun için bu yolun yolcuları, Muhammedi sofranın müdavimleri, dünyada da ukbada da feyiz ve berekete mazhar olurlar.</p>
<p>Peki, bu sofranın adabı nedir? Bu sofra kul olma, benlikten sıyrılma eneyi yırtıp nahnüye, oradan da hüveye taşınma rampasıdır. Yükselmenin şifresi ise hamddir. Makam-ı Mahmud bu noktaya işaret etmektedir, Bizlere düşen Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)nimeti de dahil olmak üzere, nimeti verene yönelmek, Mün’im-i Hakikiyi tanımak ve ebediyetin melik ve malikinin bize sunduğu bu sofraya koşmaktır. Bir buz parçası hükmünde olan enelerimizi bu sofrada eritmek, nahnü yolundan Hüve’ye yürümektir.</p>
<p>“Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.” (Yirmi Birinci Lem’a).</p>
<p>İşte o zaman dünyada bu sofra vasıtasıyla maddî ve manevî nimetlere mazhar olduğumuz gibi, ahirette de kevser ve şefaat nimetine (Buhârî, Tefsîr, 17/5) mazhar oluruz inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evde mi Yaşıyoruz, Yuvada mı?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/26/evde-mi-yasiyoruz-yuvada-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2020 02:40:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143887</guid>

					<description><![CDATA[“Allah evlerinizi sizin için bir huzur ocağı yaptı” (Nahl, 16/80).   Yeryüzü bütün mahlûkatın müşterek evi olarak yaratılmıştır aslında. Canlıların ihtiyaçlarının tamamı orada mevcuttur. Ancak hiçbiri, herkesle paylaştıkları devasa bir evi yeterli görmez. Herkesin gözü önünde yatıp kalkmak, yiyip içmek, tehlikelere açık yerlerde hayat sürmek istemezler. Bu yüzden kendilerine korunaklı, mahrem bir alan ararlar. Bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Allah evlerinizi sizin için bir huzur ocağı yaptı”</strong> <strong>(Nahl, 16/80).</strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>Yeryüzü bütün mahlûkatın müşterek evi olarak yaratılmıştır aslında. Canlıların ihtiyaçlarının tamamı orada mevcuttur. Ancak hiçbiri, herkesle paylaştıkları devasa bir evi yeterli görmez. Herkesin gözü önünde yatıp kalkmak, yiyip içmek, tehlikelere açık yerlerde hayat sürmek istemezler. Bu yüzden kendilerine korunaklı, mahrem bir alan ararlar.</p>
<p>Bu maksatla bülbül yuva örer, örümcek ağ gerer; sincap kovuğa kaçar, köstebek yeri kazar; arı peteğe yapışır, karınca hafriyat taşır; yılan delikte durur, aslan in bulur. Hemen her canlı kendine böyle bir mesken arar veya bizzat yapar.</p>
<p>Hâl böyleyken arza halife kılınan insan bu durumdan müstağni kalabilir miydi? Cenneti yitirdiğinden beri o da başını sokabileceği bir yer arama ihtiyacı hissetmiştir. Belki de insanın ve her şeyin Sahibi, mâlikiyetteki nisbî tasarrufunu tecrübe etmesi, böylece Malikü’l-Mülk’ün mülkünde dilediği gibi tasarruf etmesini idrak etmesi için bu ihtiyacı ona hissettiriyor ve evinin peşinde koşturuyordur beşeri.</p>
<p>Ağaçtan kerpice, taştan çeliğe, camdan kıl çadıra kadar birçok malzemeyle kendisine mesken inşa etmiştir âdemoğlu. Kulübe, çardak, çadır, dam, gecekondu, apartman, villa, yalı, konak, köşk… Büyük veya küçük, şatafatlı veya mütevazı olsun, biz bu yapılara “ev” diyoruz. Ev; sahibini umumî sahanın tehlikelerinden hususî sahanın emniyetine, ülfet ve ünsiyet zeminine, huzur iklimine çağırır. İlahî beyanda, “Allah evlerinizi sizin için bir huzur ocağı yaptı” (Nahl; 16 / 80) diye nimetler arasında sayılarak alacağı pâyeyi almış mekânlardır oralar.</p>
<p>Yapılan, inşa edilen, insanın başını sokacağı her yere ev diyebiliriz; türü, şekli, malzemesi ne olursa olsun. Ev; yaşadığımız yerin, mekânımızın adıdır bizim. Hatta bir yapıya ev dememiz için içinde birilerinin yaşayıp yaşamadığı da mühim değildir. Yeter ki dört yanı çevrili ve üstü kapalı olsun.</p>
<p>Bu “huzur ocağı”nda tutuşturulan saadet çırağı için çok latif, nezih, nuranî, sımsıcak bir kelime bulmuşuz: “yuva”. Evde mesut bir aile hayat sürüyorsa, çocuklar odadan odaya cıvıldaşarak koşuşturuyorlarsa, büyüklük küçüklük biliniyorsa, fertler hürmet ve şefkat yörüngeli yaşıyorlarsa, biz oraya bütün anlam zenginliğiyle “yuva” diyoruz. Aksine; hır gürlerin eksik olmadığı, fertlerin birbirine itimat etmediği, sakinlerine hakkın ve sabrın tavsiye edilmediği evler; bünyesinde ne kadar insanlar bulunsa da boyası cilası yerinde olsa da mutfağı mobilyası noksansız olsa da yuva olmaktan fersah fersah uzaktır. Onlar için dense dense, <em>“Dışı süs, içi pis, sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs”</em> denilebilir.</p>
<p>Zayıf bir teşbihle ev beden gibiyse, yuva onda ikamet eden ruh gibidir. Farklı bir söyleyişle, her yuva evdir ancak her ev yuva değildir. Ev maddî olana, yuva ise manevî olana aittir daha çok.</p>
<p>Yuva, gonca gonca kabaran tebessümdür, deste deste derilen irfandır, marifettir. Burcu burcu tüten vefadır, sadakattir. Nesillere ruh üflenen, ab-ı hayat çeşmesi gösterilen mukaddes bir ocaktır orası. Talim ve terbiyenin hayat boyu sürdüğü yegâne müessesedir yuva. Oranın dersleri deftere yazılmaz, şuuraltına kazınır ve istenilse de unutulamaz. Yuvada dedeler nineler ihmale uğramaz, akraba-i taallukattan ayak kesilmez, konu komşuyla alâka canlı kalır. “Yuva, yerinde bir mâbed, yerinde bir mektep gibi vazife görür ve topyekûn bir millete diriliş üfleyen bir ‘Beytullah’ hizmeti verir.”</p>
<p>Yuva, bir mekâna ad olmaktan çok öte anlamları ihtiva eder. Onun için çiftler her ne kadar ‘ev’lenseler de kurdukları şey “yuva”dır. ‘Ev’lenmeyi bekleyen bekârların ideali, hayali yuva kurmak üzerinedir. “Allah yuvanızı bozmasın. Allah yuvanızı daim eylesin” duaları; geline yapılan “Yuvayı yapan dişi kuştur” tembihleri, yuva yıkanlara edilen beddualar hep aynı istikameti gösterir: Bir evde huzur olursa orası yuvaya dönüşür.</p>
<p>Allah korusun, nikâh bağı koparsa bu sefer yıkılan, dağılan, parçalanan ev değil yuva olur. Ev orada yerli yerinde durmaktadır aslında. İçindeki hayata, yani yuvaya olmuştur olanlar. Yuva yıkmaya denk büyük vebal de aransa zor bulunur. Yuvasız kalmaksa en feci bir hüsrandır! Yuvasız kuşlar, böcekler bile ne kadar rikkatimize dokunur. Ya bir yavruysa, bir anne, bir baba, bir kardeş dahası topyekûn bir aileyse yuvasız kalan? Ehl-i insaf nazarında buna sebep olanın iflah olması kabil midir?</p>
<p>Evet, dört duvar arasını ev olmakla bırakmayıp ‘yuva’lığa terfi ettirebilenler, her şeye rağmen yuvasını koruma cehdini gösterenler yer ve gök ehlince ne kadar tebcil edilseler sezadır. Onlar, zahirde bir mahbeste yaşıyor gibi görünseler de uçsuz bucaksız verimli bağlarda, çiçekli çimenli bahçelerde, inciden mercandan saraylarda, zümrütten yakuttan köşklerde yaşıyorlardır aslında. Zira hakiki bir yuva cennet köşelerinden farksızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Namazımızı Nasıl İkame Etmemizi İstiyor?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/26/efendimiz-sallallahu-aleyhi-ve-sellem-namazimizi-nasil-ikame-etmemizi-istiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2020 02:37:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143885</guid>

					<description><![CDATA[Rükünlerin hakkını vererek namazımızı ikame edebilme gayreti ve hâli, bizim için ruhumuzun derinliğini yansıtan bir boy aynası da olur aynı zamanda. O aynaya bakınca Rabbimizle irtibatımızın ve O’na karşı duruşumuzun kıvamı hakkında fikir sahibi olmaya çalışırız. Hiç gören olmasa da her an “Biri” görür ve bilir. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) rivayet ediyor: “Allah Resûlü (sallallâhu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rükünlerin hakkını vererek namazımızı ikame edebilme gayreti ve hâli, bizim için ruhumuzun derinliğini yansıtan bir boy aynası da olur aynı zamanda. O aynaya bakınca Rabbimizle irtibatımızın ve O’na karşı duruşumuzun kıvamı hakkında fikir sahibi olmaya çalışırız. Hiç gören olmasa da her an “Biri” görür ve bilir. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) rivayet ediyor<strong><em>: “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mescitte iken bir adam geldi ve namaz kıldı. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), adama: ‘Dön ve namazını tekrar kıl; sen namaz kılmış sayılmadın!’ buyurdu. Adam namazını yeniden kıldı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha sonra namazı şöyle anlattı:</em></strong> <strong><em>‘Namaza durduğunda tekbir al. Sonra Kur’ân’dan Ümmü’l-Kur’ân’ı (Fatiha’yı) ve sana kolay geleni oku. Sonra mutmain oluncaya kadar rükû yap. Sonra rükûdan dimdik oluncaya kadar kalk. Sonra secdeye var. Mutmain oluncaya kadar secdede kal. Sonra doğruluncaya kadar kalk. Bundan sonra bütün namazlarında böyle yap.’ Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Namazdan çalanlar hırsızlık bakımından insanların kötüsüdür’ buyurmuştu. Ashab-ı Kiram, ‘Ya Resûlallah, insan namazdan nasıl çalar?’ diye sorunca, Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Namazda rükû ve secdeyi tam olarak yapmazsa namazdan çalmış olur!’ buyurmuştur.” </em></strong>Anlıyoruz ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazın içindeki her rüknün hakkını vererek namazı ikame etmemizi istiyor. Rükünlerin aceleyle geçiştirilmesini istemiyor. Her rüknün manasını hissederek, her rükne yeterince vakit ayırarak ve rükünler arasındaki beklenmesi gereken süreye hassasiyet göstererek; namazımızı samimî bir hâlde ihya etme gayreti içerisinde olmamız gerekir. Rabbimizin rızasının olmadığı bir tarzda namaza durmak ve şeklen icra etmek “akıntıya karşı kürek çekmek” gibi maalesef beyhude hareketlerden ibaret kalabilir.</p>
<p>Namazın rükünlerini anlamaya çalışalım:</p>
<p><strong>İftitah Tekbiri</strong></p>
<p>Namazı ikame etmeye giriş kapısını “Allahu ekber!” nidasıyla açmak ve dünyaya ait her şeyi elimizin tersiyle geriye atmak derin hâlidir. Allah’a (celle celâluhu); “Rabbim Sen’den gayri her şeyi arkada bırakarak sana geldim” iç yakarışı ve “O’na verilen sözle” namaza başlamanın açık ve net ifadesidir. İşin acı tarafı ise bu sözden hemen veya kısa bir süre sonra, namaz devam ederken, sözümüzü unutup dünyamıza dönmemizdir… Sadece dünya işlerini değil, dini meseleleri, hayırlı işleri düşünmek de bu gaflet hâline dâhildir.</p>
<p><strong>Kıyam</strong></p>
<p>Allah (celle celâluhu), insana biyolojik olarak dimdik durabilme nimetini vermiştir. Ayağa kalkıp saygı duruşuna geçmek; bazen elleri yana indirerek bazen de bağlayıp büyük zatların huzurunda saygıyla kıyam etme hâli insanın fıtratına konulmuştur. Bazen bir Hak dostunun karşısında, bazen bir komutanın huzurunda, bazen de bir devlet adamının önünde cebrî veya iradî ayağa kalkılmıştır ki çoğu zaman da caizliği tartışılabilecek hâllerdir. İnsan, bütün makamların ötesinde (krallar, kraliçeler, devlet başkanları, komutanlar, Hak dostları, hepsinin üstünde) en büyük ve tek büyük olan Rabbinin huzurunda kıyam hâlinde durmayı namazdaki kulluğunu ifade etmenin olmazsa olmaz bir gereği bilir ve icra eder. <strong><em>“Ey Rabbim, en yücelerden yüce olan, Senin huzurunda maddeten ve manen elif gibi dosdoğru durmak, boynumun borcu ve sana verilmiş sözümdür”</em></strong> hâlini haykırır ve duruşunu sergiler Rabbine.</p>
<p><strong>Kıraat</strong></p>
<p>Bizler namazda okuduğumuz ayetlerle adeta Rabbimizle konuşur, içimizi dökeriz. Kulluğumuzun gereği Kur’ân’ı, O’nun huzurunda dosdoğru kıraat etme gayreti içinde olduğumuzun tekmilini veririz. Ey Rabbim, Senin huzurunda kelamını okuyup fehim ufkuna yaklaşma gayretimizi dilimizle ve gönlümüzle arz ederiz. Allah Teâlâ Hazretleri (celle celâluhu) (bir hadis-i kudside) buyurdu ki:<strong><em>“Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: ‘Elhamdülillahi Rabbi’l-alemin, (Hamd alemlerin Rabbine aittir)’ deyince, Aziz ve Celil olan Allah, ‘Kulum Bana hamdetti’ der. ‘Er-Rahmanirrahim’ deyince, Allah, ‘Kulum Bana senada bulundu’ der. ‘Maliki yevmiddin (hesap günün tek Hâkimi)’ deyince, Allah, ‘Kulum beni tebcil ve ta’ziz etti’ der. ‘İyyakena’budü ve iyyakenestain (yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım isteriz)’ deyince, Allah, ‘Bu Benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim’ der. ‘İhdina’s’sırata’l-müstakim, sıratallezine en’amte aleyhim gayr’il-mağdubi aleyhim ve la’d-dallin. (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil)’ dediği zaman, Allah, ‘Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir’ buyurur.</em></strong>” (Müslim, Salat 38; Muvatta, Salat 39). Kıraat, insanı namaz ufkunda öyle bir buuda taşır ki insan kıraatin hakkını verdiğinde ala-yi illiyyine yükselebilir, Allah’ın (celle celâluhu) açık lütuflarıyla…</p>
<p><strong>Rükû</strong></p>
<p>Kıraatten ve kıyamdan sonra eller dizlere erişecek şekilde eğilmek ve Rabbimizin huzurunda belimizi kırarak, iki büklüm olmak… Rabbim huzurunda elif gibi durma hâlini bana lütfettin; verdiğin sınırsız nimetleri, mükemmel hâllerimi bana bağışladın. Bu kadar güzellikler karşısında iki büklüm oluyor ve <strong><em>“Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan uzaktır” </em></strong>diyerek bütün eksiklerden münezzeh olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Bu çerçevede namazlardaki rükû da bir rükün olduğundan farzdır. Kıraatten sonra eğilerek rükȗya varılır. Baş ile sırt düz bir doğrultuda bulunur. Eller dizlere kadar uzatılıp dizler kavranır. Ayakta namaz kılan kimsenin rükû için yalnız başını eğmesi kâfi gelmez. Arkasını da eğerek doğru bir çizgi gibi düz bir durum almış bulunur. Bu tam bir rükûdur. Rükȗya giden kimse böyle bir vaziyet almaz da kıyama daha yakın bir şekilde eğilirse, rükû sahih olmaz. Fakat rükû vaziyetine daha yakın eğilmiş ise, rükû sahih olur. Rükûu sıhhatle yapabilmek de şükür içinde şükür, rükû üstüne el hak rükû ister.</p>
<p><strong>Secde</strong></p>
<p>Rükû ve secde çoğu zaman birlikte zikredilir. Müslümanlar, rükû ve secde edenler şeklinde tanımlanmış; Allah’a (celle celâluhu) yaptıkları secde nedeniyle yüzlerinin nurlandığı ve alınlarındaki secde izlerinden tanınacakları bildirilmiştir. Diğer yandan, secdenin, Müslümanların namaz kılarken alınlarını yere koymaları dışında, aslında O’nun emirlerine uymak, O’nun kâinattaki düzenine riayet etmek anlamına geldiği şu ayet-i kerimeyle daha iyi anlaşılmaktadır<strong><em>: “Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun?</em>”</strong> (Hac, 22/18). Dolayısıyla secde, Allah’ın (celle celâluhu) buyrukları dışına çıkmamak anlamına gelirken; namazda yapılan secde ise O’na itaatin bir sembolü, bir göstergesidir. Secde aslında Rabbimize verdiğimiz en içten bir kul olma sözü ve fırsatıdır.<strong><em> “Yüce olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir”</em></strong> diyerek secdeye sadece bedenimizle değil, ruhumuzla da kapanırız. Namazda gerçek manada secdenin hakkını veren insan; hayatının diğer zamanlarında da O’na boyun eğiyor, buyruklarından dışarı çıkmıyor samimi duruşunu sergiliyor demektir. İnsan manen Allah’a (celle celâluhu) en çok secde hâlindeyken yaklaşır. Secde yapmaktan çok zevk alan Peygamber Efendimiz, <strong>“Kulun rabbine en yakın olduğu an secdeye vardığı andır; secdede duayı çokça yapın’’ </strong>buyurmuştur. Günde beş vakit namaz kılan bir mü’min, onlarca defa secde yapma şerefine kavuşur, eğer bu hallerde hakikî anlamda secde yapıyorsa bu hâl hayatının her hâline yansıyacak, hatalarımızı silip süpürecektir. Secdelerle hatalar birlikte yürümez ki! Yanlışlara devam ediyorsak sadece şeklen secde yapıyoruz demektir. Rabbimiz bizlere hayatımızı dupduru yaşayabileceğimiz “gerçek secdeler” nasip etsin.</p>
<p><strong>Ka’de-i Ûlâ ve Ka’de-i Âhire</strong></p>
<p>Teşehhüt miktarı oturuşta; Miraçtaki tahiyyat selâmlaşmasını idrak ve ifade etmeye çalışır, Cibril’in (aleyhisselâm) şehadetine katılarak bir nevi kendi kulluk miracımızı ihya etmeye gayret ederiz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinattaki canlı ve cansız bütün yaratılmışların kendilerine has dilleriyle; zihayat, ziruh ve zişuur seviyelerinde ibadet, zikir ve selâmlarını arz eder, Rabbimiz de bu selamı kabul ve mukabele eder. Cibril (sallallâhu aleyhi ve sellem) Rabbimizden başka ilah olmadığına, Peygamberimizin O’nun kulu ve resulü olduğuna şahadetini ifade eder. İşte bu miraç ufkunu zikir, fikir, şükür ve salat ü selamlarla Rabbimize her tahiyyatta arz ederiz.</p>
<p>Namaz, müminin miracı olarak, Rabbimiz tarafından lütfedilmiş bir saadet ve kurtuluş tacı ise biz kullara düşen Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehberliğinde rükünlerin hakkını vererek namazlarımızı ikame ve ihya etmektir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Bir Daha Gelin”</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/21/bir-daha-gelin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2020 18:35:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143868</guid>

					<description><![CDATA[Costomiru köyü haftalardır kar altında. Yollar bir arabanın geçeceği kadar açılmış yeni yeni. Bir karış toprak görmek mümkün değil. Yol kenarındaki tabelaların uçları zar zor kendini belli ediyor, ağaçlar ilk bakışta kar tepeciklerini andırıyor. Güneş parlak yüzünü haftalar sonra nihayet gösteriyor da bir adam boyundaki beyaz örtü hafif hafif gevşiyor. Güneş az daha gülse belki [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Costomiru köyü haftalardır kar altında. Yollar bir arabanın geçeceği kadar açılmış yeni yeni. Bir karış toprak görmek mümkün değil. Yol kenarındaki tabelaların uçları zar zor kendini belli ediyor, ağaçlar ilk bakışta kar tepeciklerini andırıyor. Güneş parlak yüzünü haftalar sonra nihayet gösteriyor da bir adam boyundaki beyaz örtü hafif hafif gevşiyor. Güneş az daha gülse belki ağaçlar sırtlarındaki yükü tamamen atıp hafifleyecekler.</p>
<p>Köye umut taşıyan araba, soğuk bir havada, yalpalayarak ilerliyor.</p>
<p>“Lastik zincirleri var mı yok mu belli değil mübarek” diye mırıldandı Ahmet Bey.</p>
<p>“İyi ki rüzgâr yok, fırtına yok” dedi yol arkadaşı Necdet Bey.</p>
<p>Bükreş’ten kuzeydoğuya, karlı dağların arasından 170 kilometre yol kat eden Tuna gönüllüleri, navigasyonun sesli uyarısıyla köye girdiklerini anlıyor. Gökteki bulut parçacıkları artık kocaman bir hâleye dönüşüyor. Karlara saplana saplana koşan çocukların sesleri kendilerinden önce karşılıyor genç öğretmenleri. Lumina (Işık) Eğitim Kurumları’nın genç öğretmenleri, öğretmenlikle beraber okullarının her türlü işini fedakârca yapıyor.</p>
<p>Costomiru bayram yeri&#8230; Çekine çekine gülümseyen güneş, gökyüzünde asılı kaldı. Arabanın etrafını saran çocuklar, “buna ziua” (iyi günler) “bine ați venit” (hoş geldiniz) derken o kadar mutluydular ki! Çocukların gülen yüzleri, zor ve zahmetli geçen yolculuğu unutturmaya yetmişti.</p>
<p>Kamyonlar geldi gelecek. Romanya’da kazandıklarını yine zor günlerinde Romen halkı ile paylaşmayı prensip edinen Anadolulu hayırsever işadamlarının erzakla doldurduğu iki kamyon… Her birinde üçer ton temel gıda ve eşya… Kar sebebiyle mağdur olan insanlara hiçbir ayırım yapmadan yardım ve dostluk eli uzatan Tuna gönüllülerine bir de askerî araç eşlik ediyor. Uzaklardan belli belirsiz mavi far ışıklarını gören köyün erkekleri, köyün girişine doluşuyorlar. Kadınlar ise evlerinin önünde, gelen arabaları daha iyi görebilmek için ellerini alınlarına siper etmiş, öylece bekliyor.</p>
<p>Costomiru, şehirden epeyce uzak, dağların arasında sıkışıp kalmış bir köy. Erzurum’un, Kars’ın bir köyü gibi. Camisi yok sadece… Uzaktan zar zor seçilen küçük bir kilise, Romanya’da olduklarını hatırlatıyor öğretmenlere. Bu arada Ahmet Bey’in cep telefonu öğleyi haber veriyor. Öğretmenler bakışıyorlar, yutkunuyorlar. Abdest ve namaz için müsait bir yer arayıp duruyorlar gözleriyle bir müddet. Vaktin darlığı, kucaklarındaki paketleri iyice ağırlaştırıyor. Bu durum, erzak paketlerini dağıtmaya yardım eden Maura isimli gencin dikkatini çekiyor.</p>
<p>Maura, “Bir şey mi kaybettiniz” diye soruyor. “Hayır, ama bulmamız gereken bir şey var” diyor Ahmet Bey.</p>
<p>Maura, “Yardımcı olayım” diyor.</p>
<p><em>“</em>Rugaciune” (ibadet) diyor Ahmet Bey ve abdest almaları gerektiğini izah ediyor Maura’ya.</p>
<p>Maura onları köyün kuyusuna götürüyor. Tahta bakracı halatıyla beraber hızla kuyuya bırakıyor Maura. Az sonra buz parçacıklarıyla dolu suyu görünce öğretmenler seviniyorlar. Titreye titreye abdest alıyorlar. Namazı herkesin gözü önünde kılmalarının doğru olmayacağına hükmeden öğretmenler bir kez daha Maura’ya durumu izah ediyorlar.</p>
<p>Maura, “Ben biliyorum sizi nereye götüreceğimi” diyor.</p>
<p>Minnettarlık abidesi genç, karlara bata çıka koştu, bir evin önünde durdu. Az ötede bir kar yığınının önünde kollarını bağlamış bekleyen bir kadınla konuştu. Çok geçmedi kuyunun yanında titreyen öğretmenleri uzaktan bir el işaretiyle yanına çağırdı. Öğretmenlerin yüzü güldü. 79 numaralı, kül renkli ahşap evin kapısından tek tek içeri girdiler. Yaşlı kadın misafirlerinin yüzüne bakmadı, selamlarını da almadı. Memnuniyetsizliği her hâlinden belliydi. Yine de misafirlerine yol gösterdi. Başını hiç kaldırmadı. Titreyen elleriyle buyur işareti yaptı ve önden gitti. Bir odadan diğerine, sonra bir başka odaya geçtiler. Üçüncü ve son odada durdular. Romenlerin köy evleri böyle oluyordu zira. Yılın büyük bir kısmını kar altında geçiriyordu köylüler. Terakota adı verilen, duvara monte edilen tuğla bir sobayla evler ısıtılmaya çalışılıyordu. Maura, ikinci odanın kapı eşiğinde çömeldi. Ellerini henüz ateşi tutuşmayan terakotaya uzatıp ovuşturdu. Yaşlı kadın öğretmenlere sırtını döndü, sedirin önünde durdu, eğildi ve sedirin altında bir şey aradı.</p>
<p>Ahmet Bey, gözleriyle yerleri işaret ederek “Temiz midir acaba?” diye mırıldandı Necdet Bey’e. “Paltolarımızı sersek mi acaba?” sorusuna cevap bulmalarına fırsat bile kalmadı. Yaşlı kadın seccade büyüklüğünde bir hasır uzattı öğretmenlere. Uzatırken de hiç konuşmadı.</p>
<p>Hasır belli ki hiç kullanılmamış, alındığı gibi katlanmış, sedirin altına atılmış. Sorular sıraya girmiş cevap beklerken Ahmet Bey’in telefonun pusulası hasıra yön belirledi. Hasır Anadolu’dan, bilindik etiketli&#8230; Kökboyası, Anadolu el işi&#8230; Sade sazlar kurumuş, uç vermiş, çatallanmış sedir altında. Bir alttan bir üstten atılan lifler rutubete yenik düşmüş belli. Katlanmış, katlanırken çatlamış.</p>
<p>İlk secdede alınlarına bir Osmanlı eli değmişti sanki. Hasırı işleyen el miydi bu? Ahmet Bey, ellerinin ayasına çıkan desenleri yanaklarına götürdü. Hasırı eskisi gibi katladı ve yaşlı kadına uzattı ve sordu: “Hasır nereden geldi?”</p>
<p>Kadının önce gözleri, sonra titreyen elleri cevap verdi. Belli ki soruyu beğenmedi. Yol yorgunu onlar değildi de bu yaşlı ev sahibesiydi sanki. Dizlerini sedire yanaştırdı, yan dönüp oturdu. “Anlatsam mı anlatmasam mı” diye düşündü bir müddet. Maura kapı ağzındaki yerinde durdu ve şaşkın bakışlarını büyütüp bekledi. Necdet Bey merakını Ahmet Bey’in merakına ekledi:</p>
<p>“Acaba bizimle ilgili bir sıkıntı mı var?” der gibi oldu Ahmet Bey, diyemedi. Terakotadaki ıslak odunların ilk çıtırtısıyla birlikte yaşlı kadın da içindeki ateşe bir odun atmış gibiydi. Bekleyip bekleyip kendini çoğaltan birkaç damla yaş, buruşmuş yanaklarını yıkadı sonra. Ne olduğunu anlamamıştık. Maura kapı eşiğini bırakıp misafirlerin yanına sokulmuştu.</p>
<p>“İşte bu yüzden buraya getirdim sizi. Bu köyde Türkleri tanıyan tek ev bu evdir çünkü.”</p>
<p>Peki, bu hasır buraya nereden gelmişti ve kim getirmişti? Yaşlı kadın, inci tanesi gibi gözyaşları yanaklarına doğru süzülürken iç çeke çeke anlatmaya başlamıştı:</p>
<p>“Yıllar önce kızım işyerinde bir Türk’le tanışmıştı. Birbirlerini çok sevmiştiler. Evleneceklerdi. Bu hasır da ondan hediyeydi… Kızım çok mutluydu. Bir gün, iki gün, günler geçti, müstakbel damattan haber alamadık. Meğer başka bir ülkeye gitmiş, üstelik haber vermeden terk etmiş kızımı. Böyle vefasızca terk etmesi, kızımı ve bizleri perişan etti. Kızım kahroldu, içine kapandı. O günden sonra ‘Türkler böyle midir?’ deyip durdum yıllarca.”</p>
<p>Genç öğretmenlerin yüzü yere düşmüştü. Kim olduğu bilinmeyen bir vatandaşlarının yaptığı hatadan dolayı son derece mahcup olmuşlardı. Yaşlı kadının ihtiyacı olduğu hâlde yardım kamyonunun yanına gelmeyişi, misafirlerine somurtması, hatta Maura’nın genç öğretmenleri bu eve getirişi meğer bu yüzdenmiş. Ancak yaşlı kadın, uzun zamandır misafir yüzü görmeyen bakımsız evin kapısını açan öğretmenleri dikkatlice süzmüş ve hafıza eleğinden geçirmişti belli etmeden… Hasır üzerindeki huzurlu duruşları, alınlarındaki hasır izleri, gökten bir şeyleri tutup koparırcasına uzanan elleri, iç okşayan mırıltılar eşliğinde parlak yüzleriyle buluşan avuç içleri… Hepsi ama hepsi bu yaşlı kadının gönül kamerasına çoktan kaydedilmişti. Bakışlarındaki temizliği, dillerindeki yumuşaklığı, oturmalarındaki mahcubiyeti, kalkmalarındaki nezaketi tablo yapıp asmıştı evin duvarına sanki.</p>
<p>Kapı önünde yaşlı kadın, genç öğretmenlere sanki evladı gibi sarıldı ve şöyle dedi: “Bir daha gelin. Ne olur, bir daha gelin.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Dünya</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/19/bu-dunya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2020 14:37:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143705</guid>

					<description><![CDATA[Kul başına gelmeyecek iş olmaz Kaderi olmadan vadesi dolmaz Boşa koysan dolmaz, dolusu almaz Doluyu ve boşu gördüm dünyada Ömür mevsim mevsim devreder, akar Kışı bahar, baharı yaz kovalar Bazı dolu vurur, has bahçen solar Yazı da kışı da gördüm dünyada Şer kişide türlü türlü hâl varmış Kutuplarda terler, çölde donarmış Kurunun yanında yaş da [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kul başına gelmeyecek iş olmaz<br />
Kaderi olmadan vadesi dolmaz<br />
Boşa koysan dolmaz, dolusu almaz<br />
Doluyu ve boşu gördüm dünyada</p>
<p>Ömür mevsim mevsim devreder, akar<br />
Kışı bahar, baharı yaz kovalar<br />
Bazı dolu vurur, has bahçen solar<br />
Yazı da kışı da gördüm dünyada</p>
<p>Şer kişide türlü türlü hâl varmış<br />
Kutuplarda terler, çölde donarmış<br />
Kurunun yanında yaş da yanarmış<br />
Kuruyu ve yaşı gördüm dünyada</p>
<p>Kötü kişi bin bir maske takarmış<br />
Yapmadığı hayrı başa kakarmış<br />
Düşman başa, dost ayağa bakarmış!<br />
Ayağı ve başı gördüm dünyada</p>
<p>Bir kez düşmeye gör, herkes dövermiş<br />
Riyakâr dost, iyi günlerde övermiş<br />
Ehil sağı, kardeş varı severmiş<br />
Ehli ve kardeşi gördüm dünyada</p>
<p>Miskin adam dertlenmiyor gidişe<br />
Yangın başlayınca, döner ateşe<br />
Ya devlet başaymış ya kuzgun leşe<br />
Kuzgunu ve leşi gördüm dünyada</p>
<p>Hak kulunu günde kırk kez tartarmış<br />
Yusufvâri imtihanlar yaşarmış<br />
Dostlar bir gül, düşmanlar taş atarmış<br />
Dostun da taşını gördüm dünyada</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Duadan Gayrı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/19/duadan-gayri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2020 14:34:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143703</guid>

					<description><![CDATA[Bir gün cennet olur, bir gün cehennem Gurbeti yaşarım dostlardan ayrı Güneş kayıp ışıkları mukassem Döner de zulmeti deler mi gayrı? &#160; Zemin Kerbela mı, zaman muharrem Ağlatma Allah’ım, ağlatma gayrı Bulutlar kaybolmuş, meltemler ebkem Yanıyor annemin sinesi, bağrı &#160; Havalar zemheri, kurudu çiğdem Sesimi duyan yok Hüda’dan gayrı Değerler virane, kayboldu mahrem Kim medet [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir gün cennet olur, bir gün cehennem</p>
<p>Gurbeti yaşarım dostlardan ayrı</p>
<p>Güneş kayıp ışıkları mukassem</p>
<p>Döner de zulmeti deler mi gayrı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zemin Kerbela mı, zaman muharrem</p>
<p>Ağlatma Allah’ım, ağlatma gayrı</p>
<p>Bulutlar kaybolmuş, meltemler ebkem</p>
<p>Yanıyor annemin sinesi, bağrı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Havalar zemheri, kurudu çiğdem</p>
<p>Sesimi duyan yok Hüda’dan gayrı</p>
<p>Değerler virane, kayboldu mahrem</p>
<p>Kim medet eylesin Hüda’dan gayrı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yiğidim beri dön, yiğidim ses ver</p>
<p>Yürekler yanıyor, ruhlarda ağrı</p>
<p>Dudaklar bulur mu bir yudum kevser?</p>
<p>Ümide fer var mı duadan gayrı?</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasret Kaldık Bahara</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/19/hasret-kaldik-bahara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2020 14:31:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143701</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Her taraf cıvıl cıvıl, tabiat diriliyor Binlerce ses ve soluk birbirine giriyor Günden güne benim de sol tarafım eriyor Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim &#160; Bir sevda ki uğrunda nice canlar verilmiş Bir sevda ki uğrunda dört bir yana gidilmiş Bir sevda ki uğrunda her şey geri itilmiş Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim &#160; Ruhumu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Her taraf cıvıl cıvıl, tabiat diriliyor</p>
<p>Binlerce ses ve soluk birbirine giriyor</p>
<p>Günden güne benim de sol tarafım eriyor</p>
<p>Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir sevda ki uğrunda nice canlar verilmiş</p>
<p>Bir sevda ki uğrunda dört bir yana gidilmiş</p>
<p>Bir sevda ki uğrunda her şey geri itilmiş</p>
<p>Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ruhumu daraltıyor, dünyaya sığmaz oldum</p>
<p>Gurbet yokuşlarında koşturmaktan yoruldum</p>
<p>Hazan vurmuş yapraklar gibi sararıp soldum</p>
<p>Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçimde fırtınalar, ne varsa deviriyor</p>
<p>Geceler kapkaranlık, ruhumu kemiriyor</p>
<p>Titreten kara kışın arkası kesilmiyor</p>
<p>Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kimi canından oldu kimi de servetinden</p>
<p>Birçoğu koparıldı sevdiği mesleğinden</p>
<p>Nicesi kaçar gibi ayrıldı ülkesinden</p>
<p>Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçlerine kor düşmüş gerçek kahramanların</p>
<p>Bir yanları yıkıktır bu soylu insanların</p>
<p>İmtihanı çetindir Hakk’a inananların</p>
<p>Ben yurduma, yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hamurumuz yoğrulur ızdırapla sancıyla</p>
<p>Yüreğimiz serinler sevda yağmurlarıyla</p>
<p>Çöller gülistan olur mukaddes gözyaşıyla</p>
<p>Ben yurduma yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bıçak oldu aşkımız boyuna bilenmekten</p>
<p>Dünyadan geçsem bile geçmem seni sevmekten</p>
<p>Doymadım dağlarını, bağlarını gezmekten</p>
<p>Ben yurduma yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geceleri gözlerim mıhlanır pencereye</p>
<p>Nice hayaller sığar baktığım her kareye</p>
<p>Yularsızdır duygular gelmiyor gemlenmeye</p>
<p>Ben yurduma yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hançer gibi sinemi delip geçiyor günler</p>
<p>Titriyor dudağımda mecalsiz kelimeler</p>
<p>Gönülden kopanlarla O’na açılır eller</p>
<p>Ben yurduma yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu öyle bir kervan ki gül alıp gül satıyor</p>
<p>Bu öyle bir kervan ki sevgiyi mayalıyor</p>
<p>Gülsün diye insanlık kervandaki ağlıyor</p>
<p>Ben yurduma yurdumun baharına hasretim</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vatanda gün batımı sevdalıdır, soyludur</p>
<p>Başı gözü polatlı yiğitlerle doludur</p>
<p>Her karış toprağıyla gariplerin yurdudur</p>
<p>Ben yurduma yurdumda baharlara hasretim</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hicab</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/19/hicab/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2020 14:29:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143699</guid>

					<description><![CDATA[Bir dirilişe vacib ol ihya-i hayâ Ba’sü badel mevtin suru ihya-i hayâ Heyhat cümle arsızlara hicab biçer hayâ Vicdanların can suyu ol ihya-i hayâ Bir ba’sü badel mevtin sûru ihya-i hayâ &#160; Nedir ol İsm-i Hay, diriliş elbet İsm-i Hay’dan gelir ol kıymetli hayâ   Perdesi yırtılanlar ölü imiş elbet Diriliğin alâmet-i fârikası hayâ Bir ba’sü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir dirilişe vacib ol ihya-i hayâ</p>
<p>Ba’sü badel mevtin suru ihya-i hayâ</p>
<p>Heyhat cümle arsızlara hicab biçer hayâ</p>
<p>Vicdanların can suyu ol ihya-i hayâ</p>
<p>Bir ba’sü badel mevtin sûru ihya-i hayâ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nedir ol İsm-i Hay, diriliş elbet</p>
<p>İsm-i Hay’dan gelir ol kıymetli hayâ <span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Perdesi yırtılanlar ölü imiş elbet</p>
<p>Diriliğin alâmet-i fârikası hayâ</p>
<p>Bir ba’sü badel mevtin sûru ihya-i hayâ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Derd tasım doldu taştı açtırman ağzım</p>
<p>Pürcüret yıktı arsızlık seli hayâ bendi</p>
<p>İnsanlığın mümeyyiz vasfı evvel o lazım</p>
<p>Ona dilbeste her ruha kurtuluş ebedi</p>
<p>Bir ba’sü badel mevtin sûru ihya-i hayâ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayâ ikâme erleri müteharrik emvata ruh üfler</p>
<p>İzzet-i diniyeyi ikame için hırz u can eder</p>
<p>Tiranlar, zalimler ne gam eğilmez erler</p>
<p>Dini beş paraya peşkeş çekmez ol devler</p>
<p>Bir ba’sü badel mevtin sûru ihya-i hayâ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ufuklarımızda belir, sarsın bizi ılık nesim</p>
<p>Yüzsüze yüz diker fakd-ı hicab pek bîcesim</p>
<p>Ona doğru yürü, elbet dönecek mevsim</p>
<p>Tarumar etti azametli heykeli esim</p>
<p>Bir ba’sü badel mevtin sûru ihya-i hayâ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayâsızlığa göz yuman şeytanla ikizler</p>
<p>Bîedep mahrum pürcüret hayâ-yı esir eder dikizler</p>
<p>Hayvanları utandırdı hey hat hayvana özenenler</p>
<p>Heyhat hangi sıva gizler derine işledi izler</p>
<p>Bir ba’sü badel mevtin sûru ihya-i hayâ</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aynadaki Güzel</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/10/aynadaki-guzel/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2020 23:06:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143617</guid>

					<description><![CDATA[Aynadaki güzel, beni mest ettin Dönüp bakamadım hoş cemaline Nice sanatınla beni test ettin Eremedim o kutsi emeline “Hay” dedim, “Hannan” dedim “Mennan” dedim Ezbere söyledim hoş adlarını Günahkâr yüzümü kaç kez çevirdim Bir parça meşk ettim öz tatlarını “Sende fani olmak” tek arzum buydu Aşkının selinde eriyip gitmek Bunu kalbim duydu, vicdanım duydu Ama [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aynadaki güzel, beni mest ettin<br />
Dönüp bakamadım hoş cemaline<br />
Nice sanatınla beni test ettin<br />
Eremedim o kutsi emeline</p>
<p>“Hay” dedim, “Hannan” dedim “Mennan” dedim<br />
Ezbere söyledim hoş adlarını<br />
Günahkâr yüzümü kaç kez çevirdim<br />
Bir parça meşk ettim öz tatlarını</p>
<p>“Sende fani olmak” tek arzum buydu<br />
Aşkının selinde eriyip gitmek<br />
Bunu kalbim duydu, vicdanım duydu<br />
Ama gerekliydi nefsini itmek</p>
<p>Bunu yapamadım, beceremedim<br />
Her şeyden geçerek Sana yürümek<br />
Yolunda çiçekler hiç deremedim<br />
Ardınca nefsini çekip sürümek</p>
<p>Aynadaki güzel, çevir yüzümü<br />
Baktığım her şeyin aslını göster<br />
Dua eyle dilde her bir sözümü<br />
Bana da vuslatta sonsuz huzur ver</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güllere Vurgunum</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/10/gullere-vurgunum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2020 23:04:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143614</guid>

					<description><![CDATA[Karşıma masiva yol çıkarsa ya Rab Şaşırtma gözlerimi, olursa serap İnayetin olmasa bu yollar harab Niyazım Sana olsun, ellerim bitap &#160; Varsam Senin aşkın ile kalbime Rüyalara dalsam Senin sevginle Bol rahmetinle sarıp sarmalasan Konsam gül dalına sinem erguvan &#160; Güllere vurgunum yüreğim zâr zâr Sevgiliye vâsıl olsam yüküm var Dönmeyiz bu münir davadan ey [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Karşıma masiva yol çıkarsa ya Rab</p>
<p>Şaşırtma gözlerimi, olursa serap</p>
<p>İnayetin olmasa bu yollar harab</p>
<p>Niyazım Sana olsun, ellerim bitap</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Varsam Senin aşkın ile kalbime</p>
<p>Rüyalara dalsam Senin sevginle</p>
<p>Bol rahmetinle sarıp sarmalasan</p>
<p>Konsam gül dalına sinem erguvan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güllere vurgunum yüreğim zâr zâr</p>
<p>Sevgiliye vâsıl olsam yüküm var</p>
<p>Dönmeyiz bu münir davadan ey Yâr</p>
<p>Allah’a sadece dest-güşa eyle el-emân!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dert Eylemem</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/10/dert-eylemem/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2020 23:02:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143612</guid>

					<description><![CDATA[Kaderin yükünü vursalar da boynuma Etmem şikayet, çekerim dert eylemem Cefalar saplansa da ciğerime Kızılcık şerbeti der, içerim dert eylemem &#160; Kandan irinden deryaları geçerim Sözümü tutarım, dert eylemem Yolda dikenler olsun ne çıkar Koşarım yine de dert eylemem &#160; Haneler viran olmuş sine perişan Yasımı tutar giderim dert eylemem Gönüller yangın yeri günlerimiz ziyan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kaderin yükünü vursalar da boynuma</p>
<p>Etmem şikayet, çekerim dert eylemem</p>
<p>Cefalar saplansa da ciğerime</p>
<p>Kızılcık şerbeti der, içerim dert eylemem</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kandan irinden deryaları geçerim</p>
<p>Sözümü tutarım, dert eylemem</p>
<p>Yolda dikenler olsun ne çıkar</p>
<p>Koşarım yine de dert eylemem</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haneler viran olmuş sine perişan</p>
<p>Yasımı tutar giderim dert eylemem</p>
<p>Gönüller yangın yeri günlerimiz ziyan</p>
<p>Ağlar ağlar yutarım dert eylemem</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yol yokuşmuş, sonu yokmuş deseler</p>
<p>Durmaz yürürüm, dert eylemem</p>
<p>Çile çok, vefa yokmuş deseler</p>
<p>Hak üzere ölürüm, dert eylemem&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
