<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>54 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/54/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 May 2023 13:57:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>54 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Fizikî Âlem Bir Gösterge midir?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/05/fiziki-alem-bir-gosterge-midir-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Sep 2021 05:31:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179837</guid>

					<description><![CDATA[Güneş, ay, yıldızlar, çiçekler, kuşlar, denizler… Maddî âlemde sıradan varlıklar olarak baktığımız cisimlere farklı mesajlar içeren bir işaret, bir gösterge olarak bakmak mümkün mü? Hayatımızı kuşatan bütün maddî varlıklar, bize bir şeyler anlatmak için mi var? Bütün canlı ve cansızlar, hal lisanı ile üzerlerindeki şifreleri, işaretleri İlahi Kelam’ın “Oku!” emri ışığında okumamızı mı istiyorlar? Hayatta [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güneş, ay, yıldızlar, çiçekler, kuşlar, denizler… Maddî âlemde sıradan varlıklar olarak baktığımız cisimlere farklı mesajlar içeren bir işaret, bir gösterge olarak bakmak mümkün mü? Hayatımızı kuşatan bütün maddî varlıklar, bize bir şeyler anlatmak için mi var? Bütün canlı ve cansızlar, hal lisanı ile üzerlerindeki şifreleri, işaretleri İlahi Kelam’ın “Oku!” emri ışığında okumamızı mı istiyorlar?</p>
<p>Hayatta her şeyin pek çok temsil değeri vardır. Mesela çiçekler tebessümü ve sevgiyi, uzay sonsuzluğu, taş katılığı, kartal özgürlüğü, terazi adaleti, güvercin barışı temsil ediyor. Bir bebek mutluluktur, bir anne şefkattir. Her bir varlığın arkasında o varlığı değerli kılan bir anlam vardır ve bunu okuyup yorumlayacak olan da akıl sahibi insandır. Yani bütün bir varlık, her an okunmayı bekleyen bir mesaj ve bu mesajları akleden, düşünen, yorumlayan da ancak insandır.</p>
<p><strong>Gösterge (Fizikî Âlem) → Mesaj → Yorumlayıcı (İnsan)</strong></p>
<p>Konuyu günümüz bilim dallarından mana âlemini çözümlemeyi hedefleyen<a name="_ednref1"></a>[1]Göstergebilim<a name="_ednref2"></a>[2]açısından ele aldığımızda; bütün bir varlığı, mana âleminin tecellisi olma boyutunda birer “gösterge” olarak değerlendirmek akla hiç de uzak değil. Her şeyin aslı bir manadır. Onlara bir kılıf, bir elbise giydirilir ve bilim dili ile birer “gösterge” olurlar. Gösterge de zaten genel olarak kendi dışında bir şeyi temsil eden ve onun yerini alan<a name="_ednref3"></a>[3]nesneler, şekiller, işaretler olarak tanımlanır. Göstergeler genel olarak dil göstergesi, sosyal gösterge ve konumuz olan tabii göstergeler olmak üzere üç bölümde incelenir.</p>
<p>Bu yazı baştan sona dil göstergesidir ve yazı içindeki anlamlı her göstergenin bir mesaj değeri vardır. Harfler anlam parçacıklarıdır. ç- i- ç- e- k harfleri, bir varlığı ifade etmek için dizilmiştir. Bu harflerin yeri değiştiğinde anlam da bozulacaktır. (!) işareti de bir göstergedir. İkaz, şaşma, heyecan anlamlarında kullanılır. Yani bu işaret de bir mesajdır.</p>
<p>Trafik işaretleri, reklam panoları, bayraklar, bir spor sahasının çizgileri, selamlaşma biçimleri, bebeğin gülümsemesi, ibadet şekilleri sosyal göstergelere örnek olabilir. Mesela bir köprü üzerine asılmış ve üzerinde isimler yazılı kilitler, bir sosyal göstergedir. Bu kilitler, bir niyetin fizikî âleme yansımış şeklidir.</p>
<p><strong>Fizikî Âlem ve Mesajlar</strong></p>
<p>Göstergebilim tariflerine göre, bütün bir varlık âlemi, yaratılış amacına uygun olarak alıcıya (insana) bazı mesajlar iletmektedir.<a name="_ednref4"></a>[4]Burada bir iletişim söz konusudur ve her iletişimin amacı da aslında alıcıdan bir tepki elde etmektir.<a name="_ednref5"></a>[5]Bu durumda bir roman yazarının, bir bilim insanının veya bir sanatkârın; iletişime açık, fizikî âlemin mesajlarını okuyabilen ve bu mesajlara farklı ve orijinal tepkiler verebilen kişiler olduklarını düşünmeden geçemiyoruz.</p>
<p>Fizikî âlemdeki her bir varlığı; bir işaret, bir yön levhası, bir kelime veya bir sembol olarak görmek; belki de yaratılış hikmetinin bir parçasıdır. Bir yanardağa bakarken kızgınlığı ve sonra da cehennemi, toprağa bakınca bereketi, baharı ve sonra da cenneti, yağmurda rahmeti, deryada ise enginliği okumak bu hikmet ile mümkün olacaktır. Demek varlıklar bizzat kendilerine değil, kendilerine yüklenen manalara işaret etmektedir. Zaten her sanat eseri de sanatkâra işaret etmez mi?</p>
<p>Mesela dünya denilen yeri, Allah Resulünün (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanı içinde, “ahiretin tarlası” veya “dinlenmek için bir gölgelik” olarak görmek, dünya göstergesinin mesajını anlamak demektir. Bu bakış açısı içinde dünya göstergesinden üç farklı mesaj alınabilir:</p>
<p>Birinci mesaj: Dünya, ahirete bakan bir yerdir. Yani böyle bir mekânı hazırlayan Zat, bundan daha iyisini de hazırlayabilir. Bu kadar masraf, güzellik ve hayat boşa olamaz. Bu dünyadan sonra ebedi bir âlem var.</p>
<p>İkinci mesaj: Dünya Esma-i İlahinin tezahür yeridir. Varlık âleminde her şey bir sanat eseridir. Bu eserlere dikkatle bakıldığında, Allah’ın Rahim, Rezzak, Musavvir, Cemil gibi isimlerini görmek mümkündür.</p>
<p>Üçüncü mesaj: Dünya fizikî olarak sadece kendine bakar. Dünya bir hayat alanıdır. Burada yaşanır ve dünya hayatı biter.</p>
<p>Mesajı alan akıl sahipleri, dünyayı aldıkları mesajlara göre yorumlar ve bu mesajları öncelikle kendi hayatına yansıtırlar. Sonra da bu mesajlar bir hayat felsefesi ve inanç haline gelir. İnsanlar da bu felsefeye veya inanca göre hayatlarını tanzim ederler.</p>
<p>Her bir varlık, yaratılış sebebi içinde var olan mesajla okunabilmektedir.<a name="_ednref6"></a>[6]Ancak bütün mesele de burada başlıyor işte. Çevremizdeki her şey, insana hizmet eder durumdadır. Varlık sebeptir, alınan mesaj da sonuçtur. Bu açıdan bakınca, güneşten toprağa, çiçekten sineğe kadar her şey maddî bir gösterge olur. Ve bu varlıklar kendi görüntüleri içinde bir mana, bir mesaj taşırlar. Bu mesajlar da ancak duyular, dikkat, bilgi, akıl ve tecrübe gibi özellikler ile elde edilebilir.</p>
<p>Bir evden duman çıktığını görüp “yangın var!” diye ses verince, “duman” bir işaret olmuş olur ki bu, tasavvuf geleneğinde “ayn’el yakin” yani gözle görünen deliller olarak ifade edilir. Ya da eve girince burnumuza gelen kokudan evde ne yemek pişirildiğini anladığınızda, o koku da işarî bir gösterge olur. Belirti de diyebileceğimiz bu durumlar ancak onu okuyup yorumlamasını bilene bir şeyler anlatır. Mesela vücuttaki bir ağrı veya ateş, hastalık belirtisidir. Bu göstergeyi okuyan doktora inandığımız gibi, yeryüzündeki bahar göstergesini, kıyamet sonrası yeniden dirilmeye bir işaret olarak okuyup İlahi mesajlara inanmamız gerekmiyor mu?</p>
<p>Göstergebilimde varlıkları anlamlandırmada bazı benzerliklerden, görüntülerden faydalanılabileceği de ifade edilir.<a name="_ednref7"></a>[7]</p>
<p>“Dağları yeryüzüne direk ve kazık yaptık” (Nebe: 7)ayetinde göstergebilim açısından çok hikmetli bir benzetme vardır. Dağlar, göstergeleri okumasını bilenler için birçok mesaj içeren renkli, şekilli ve büyük levhalardır. Her bir dağ; şair ruhlu birine renkli, süslü, canlı ve gizlemli bir çadır gibi görünebilir. Bu çadırın üstünde ve içinde birçok canlı yaşamaktadır. Yine bu dağlar, uzay denizinde yüzen yerküre gemisinin göz alıcı yelken direkleri gibidir. Bu uçsuz bucaksız denizde sarsılmadan, su almadan yoluna devam etmesi için bu yelken direklerine çok ihtiyaç vardır. Dağlar, üzerlerindeki ormanlar ve cereyanlar ile hayatın olmazsa olmazı havanın temizlenmesi için bir filtre gibidir. Başka bir mesaj da dağların, toprakları suyun istilasından korumak için bir set görevi görmesidir.<a name="_ednref8"></a>[8]</p>
<p>Bir yaklaşıma göre, “Bütün varlıklar ve onlardan oluşan kâinat kitabı da cismani kelimelerden meydana gelen bir mücessem kitaptır.”<a name="_ednref9"></a>[9]Bu yaklaşım, Kur’an-ı Kerim’in “Oku!” (Alak: 1)emrinin bir izahı gibidir de aslında. Bir yandan fizikî âlemdeki her bir varlık, mana âlemine ait bir gösterge, bir delil ve bir işaret olurken; diğer yandan Kur’an-ı Kerim’de işaret, alamet, delil, mucize anlamlarında kullanılan “ayetler” de fizik âlemdeki göstergelerin tercümesini yapıp durmaktadır sanki. Kur’an-ı Kerim, kâinat kitabındaki her bir varlığı, her bir önemli olayı; bir kelime, bir cümle gibi görüp yaratılış hakikatine ve tevhid nuruna işaret eden bir “ayet” olarak ele alır. Mesela göklerin, yerin ve insanın yaratılması, gece ve gündüzün deveranı, yağmurdan gelen bereketle yerin bir rızık deposu haline gelmesi, Kur’an dilinde yaratılışa delil olan birer ayettir.</p>
<p>Bu açıdan bakılınca, varlık âleminden daha farklı mesajlar almamız mümkün olacaktır. Dünya, gökyüzünde mavi bir mühür gibidir mesela. Bu mührün Sahibini tefekkür, insanı hayret secdesine götürecektir. Güneş, sıcak ve parlak bir sembol olarak kudreti, ilmi, merhameti ve tevhidi temsil etmektedir. “Ay ve Güneş hesap iledir” (Rahman: 6)ayeti, bize Allah’ın ilmini matematik ve fizik levhaları içinde gösterirken; “Şu bir gerçektir ki Biz insanı süzme çamurdan yaratırız. Sonra onu nutfe (sperm) halinde sağlam bir yere yerleştiririz” (Mu’minun: 12–13)beyanları da O’nun sonsuz hikmetinin biyoloji ilmindeki yansımalarını gösterir.</p>
<p>Elhasıl teşekkür; bir incelik, bir nezaket göstergesidir. Şükür de bu inceliğin zirvesidir. Çünkü her bir nimetin arkasındaki mana, şükür hazinesine bakıyor. Arıya bal için teşekkür edemeyeceğimize göre balı bize arının ağzından yediren Zat’a teşekkür, göstergeyi doğru okuyup mesajı doğru anlamak olsa gerek.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Pierre Guiraud, <em>Göstergebilim</em>, İstanbul: İmge Kitapevi Yayınları, 1994; John Deely, <em>Basics of Semiotics</em>, Bloomington: Indiana University Press, 1990, ss.112-113.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Göstergebilim veya Semiyotik; <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Simge">simge</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sembol">sembol</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0%C5%9Faret">işaretlerin</a> yorumlanmasını, üretilmesini veya işaretleri anlama süreçlerini içeren bütün faktörlerin sistematik bir şekilde incelenmesine dayanan bir bilim dalıdır. Yunanca “sema” yani “gösterge”(Pierre Guiraud <em>Anlambilim</em>, Gelişim Yayınları, 1975, s. 11)kökünden türetilmiş olan bu bilim dalı; anlambilim, dilbilim, fonetik, mimari, psikanaliz ve daha birçok bilim dalında sistem oluşturmaya yardımcı olan bir disiplin olarak kabul edilir.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Mehmet Rifat<em>, Göstergebilimin ABC’si</em>, İstanbul: Say Yayınları, 2014, s. 1.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]Guiraud, a.g.e.<em>,</em>s. 21.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]a.g.e.<em>,</em>s. 22.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]Deely, a.g.e.<em>,</em>ss.112-113; Noam Chomsky, <em>Syntatic Structures</em>, The Hauge: Mouton, 1957; Ferdinand de Saussure, <em>Cours de linguistique generale</em>, Paris: Payot, 3<sup>e</sup>ed., 1931.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]Berke Vardar, <em>Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri</em>, İstanbul: Multilingual, 2001, s. 86.</p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]Said Nursi, <em>Sözler</em>, (Yirmi Beşinci Söz), İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010.</p>
<p><a name="_edn9"></a>[9]Fethullah Gülen, Herkul, Bamteli, 3.12.2012.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dua-1</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/dua-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:59:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179834</guid>

					<description><![CDATA[Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u içinde bulur. Böyle [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.</p>
<p>Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emaresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdî planında– onun bir vesilesi sayarız. Zira Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arz-ı hâlde bulunmaktır.</p>
<p>Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimize saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de –esbaba tevessül mülâhazası mahfuz– her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: <em>“Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..”</em> mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belagatli sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arz-ı hâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: <em>“Kullarım Beni senden sorarlarsa bilmeliler ki Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim.”</em><a name="_ftnref1"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/41%20DUA.htm#_ftn1">[1]</a> mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edeptir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: <em>“Siz Bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim.”</em><a name="_ftnref2"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/41%20DUA.htm#_ftn2">[2]</a> buyurarak, bizi duaya teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.</p>
<p>Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbiyle dua ve icabet alışverişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.</p>
<p>Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rablerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın marifet ufkunun vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halîtasını: <em>“Rabbinize huşû ile ve içten içe duada bulunun.”</em><a name="_ftnref3"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/41%20DUA.htm#_ftn3">[3]</a> diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.</p>
<p>Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler âciz, zayıf ve muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir hâkimdir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arz-ı hâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisane bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidat, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.</p>
<p>Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet, O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karanlık Madde</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/karanlik-madde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:56:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179832</guid>

					<description><![CDATA[Fizikçiler ve gök bilimciler, kâinattaki maddenin yaklaşık olarak %80’inin “karanlık madde” olduğunu iddia eder ve bunu matematik denklem ve gözlemlerle de belli ölçüde ispat ederler. Karanlık maddenin mevcut olduğunu, bildiğimiz maddelerde görüldüğü gibi, elektromanyetik kuvvete verdiği tepkilerden değil, kütle çekimine (gravitasyon) verdiği tepkilerden anlıyoruz. Fizikteki en basit kavramlardan biri olan karanlık madde, bize şaşırtıcı gelebilir. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fizikçiler ve gök bilimciler, kâinattaki maddenin yaklaşık olarak %80’inin <em>“karanlık madde”</em> olduğunu iddia eder ve bunu matematik denklem ve gözlemlerle de belli ölçüde ispat ederler. Karanlık maddenin mevcut olduğunu, bildiğimiz maddelerde görüldüğü gibi, elektromanyetik kuvvete verdiği tepkilerden değil, kütle çekimine <em>(gravitasyon)</em> verdiği tepkilerden anlıyoruz. Fizikteki en basit kavramlardan biri olan karanlık madde, bize şaşırtıcı gelebilir. Çünkü sahip olduğumuz beş duyumuz, elektromanyetik tesirleri algılamak için yaratılmıştır. Mesela görme duyumuz, ışığa olan duyarlılığımıza göre işlev görür. Bu yüzden, belirli bir frekans aralığındaki elektromanyetik dalgalara karşılık gelen renkleri görebiliriz. Maddedeki atomlar ışık yayar veya emer. Atomların içindeki elektron ve protonların taşıdığı elektrik yükleri, görme hadisesinde mühim bir rol oynar.</p>
<p>Bununla birlikte, maddenin mutlaka atomlardan oluşması gerekmez. Normal bir madde, kütle çekimi ile karşılıklı münasebet içine giren herhangi bir malzemedir. Mesela bildiğimiz madde, kütle çekimi vasıtasıyla galaksiler ve galaksi kümeleri halinde kümelenebilir. Maddenin her zaman yüklü parçacıklardan oluşması da gerekmez. Fakat elektromanyetik etkileşimi olmayan maddeyi gözümüzle görmemiz mümkün değildir. Karanlık madde, elektromanyetik yük taşımaz (veya henüz tespit edilemeyecek kadar az yük taşıyor olabilir). Günümüze kadar hiç kimse, karanlık maddeyi doğrudan gözleriyle veya hassas optik aletlerle göremedi. Buna rağmen, çeşitli kütle çekimi tesirleri sebebiyle mevcut olduğuna inanıyoruz. Bu tesirlerden bazıları şunlardır:</p>
<ol>
<li>Karanlık maddenin galaksimizdeki yıldızların üzerindeki tesiri (ki, bu yıldızlar, normal bir maddenin kütle çekim kuvveti ile dizginlenemeyecek kadar büyük hızlarda dönmektedir) ve galaksi kümelerindeki galaksilerin hareketleri.</li>
<li>Büyük Patlama zamanından kalan kozmik mikrodalga fon radyasyonu üzerindeki tesiri.</li>
<li>Süpernova genişlemelerinden gelen görünür maddenin yörüngeleri üzerindeki tesiri.</li>
<li>Kütle çekimine dayalı mercekleme olarak bilinen ışığın bükülmesi.</li>
<li>Görünen ve görünmeyen maddenin birleşik galaksi kümelerinde birbirinden ayrıldığının gözlenmesi.<a href="applewebdata://14DB5DB9-8EB4-4643-AC22-0D5F8C6DEA70#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></li>
</ol>
<p>Karanlık maddenin varlığının belki de en önemli işareti, bizim varoluşumuzdur. Görünmezliğine rağmen karanlık maddenin, Büyük Patlama ile yaratılmasından günümüze kadar kâinatın değişiminde (farklı hâllerin görülmesinde) ve yıldızların, gezegenlerin ve hatta canlıların yaratılmasında kritik bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bunun sebebi, karanlık maddenin sıradan maddenin beş katı kadar büyük bir kütleyi taşıması ve ışıkla doğrudan münasebet içinde olmamasıdır. Bu hususiyetlerin her ikisi de galaksi gibi yapıların yaratılması için son derecede mühimdir. Karanlık madde olmasaydı, radyasyon (yani elektromanyetik hareketler ve yapılar), galaktik yapının kümelenmesi için uygun olmazdı.</p>
<p>Güneş sistemimiz ve hayatımız için temel öneme sahip olan Samanyolu galaksisi, Büyük Patlamadan bu yana, karanlık maddenin mevcudiyeti vesile kılınarak bugünkü hâlini almıştır. Johns Hopkins Üniversitesinde gerçekleştirilen yeni bir araştırmada, karanlık maddenin Büyük Patlamadan önce yaratılmış olabileceği öne sürülmüştür.<a href="applewebdata://14DB5DB9-8EB4-4643-AC22-0D5F8C6DEA70#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu araştırma, parçacık fiziği ve astronomi dalları arasındaki yeni bir münasebetin varlığını ortaya çıkarmıştır. Eğer karanlık madde, gerçekten Büyük Patlamadan önce yaratılmış bir parçacık türünden müteşekkil ise, bu parçacıklar şu ana kadar anlaşılamayan bir yolla galaksilerin kâinat içerisindeki dağılımında önemli bir rol oynamış olabilir. Eğer bu münasebetin mahiyeti daha iyi anlaşılabilirse, Büyük Patlamadan önceki zaman periyodu için de mühim neticelere ulaşılabilmesi ve kâinatın Büyük Patlama ile yaratılmasından önceki durumuyla alâkalı çok ilgi çekici bilgilere ulaşılması mümkün görünmektedir.</p>
<p>Karanlık madde kavramı, ilk duyduğumuzda ürkütücü gelebilir. Gördüğümüz maddenin var olan tek madde türü olmadığı ve karanlık maddenin de mevcut olabileceğine dair deliller her geçen gün artmaktadır. Daha da enteresan olan şey, adı hakkında bazı tartışmalar olsa bile, karanlık madde kavramının bugün bildiğimiz her şeyle uyumlu olmasıdır. Birçok bilim insanına göre, karanlık maddeye “<em>şeffaf madde</em>” denilmesi daha münasip olacaktır. Çünkü bütün şeffaf şeylerde olduğu gibi, ışık karanlık maddenin de içinden geçer. Bununla birlikte, karanlık madde şeffaf olmaktan uzaktır. Bu noktada, Risale-i Nur’da geçen şu ifadeler, âdeta karanlık maddeye işaret eder mahiyettedir: <strong>“<em>Kudret-i Zülcelâlin pek çoktur mir’atları </em></strong><em>(aynaları)<strong>. Herbiri ötekinden daha eşeff </strong>(daha şeffaf)<strong> ve eltaf </strong>(daha latif)<strong> pencereler açıyor bir âlem-i misâle. Sudan havaya kadar, havadan tâ esire, esirden tâ misâle, misâlden tâ ervâha, ervâhtan tâ zamana, zamandan tâ hayale</strong></em><strong>.”</strong><a href="applewebdata://14DB5DB9-8EB4-4643-AC22-0D5F8C6DEA70#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Suyu ve havayı, duyu organlarımızla bir ölçüde teşhis ve tespit edebiliyoruz. Fakat bahsedilen diğer unsurları, ancak tezahürlerinden sonra anlayabiliyor ve varlıklarını kabul edebiliyoruz. Karanlık maddeyi de bu sınıfta ele almak mümkün. Her ne kadar Michelsen-Morley deneyinden sonra bilim insanları arasında <strong>“esir maddesi”</strong> kavramına uzak durulmaya çalışılsa da esir maddesi ile karanlık madde arasında bir münasebetin olabileceği veya karanlık maddenin bizzat esir maddesi olabileceği ihtimallerini de hesaba katmak gerekebilir. “<em>Hamd, gökleri ve yeri yaratan, <strong>karanlıkları ve aydınlığı (zulümatı ve nuru)</strong> var eden Allah’ın hakkıdır</em>.” (En’am, 6/1) âyetinin yukarıda temas edilen hususlar ışığında ele alınıp değerlendirilmesi de mümkündür.</p>
<p>Fizikçiler ve gök bilimciler, daha temel bir seviyede, karanlık maddenin tam olarak ne olduğunu anlamayı isterler. Yeni bir tür temel parçacıktan mı, yoksa kara delik gibi görünmez, kompakt bir nesneden mi müteşekkil olduğu hakkında devam edegelen bir tartışma vardır. Eğer bir parçacık ise, kütle çekimi dışında bildiğimiz (görünür) maddeyle çok zayıf da olsa herhangi bir karşılıklı münasebeti var mı? Bu parçacığın, bizzat kendisiyle, duyularımızla fark edemediğimiz herhangi bir etkileşmesi söz konusu mu? Böyle bir parçacığın birden fazla türü var mı? Bu parçacıklardan herhangi birinin nasıl bir fonksiyonu ve diğerleriyle münasebeti vardır? Bu tür sorular, karanlık maddenin tabiatıyla alâkalı yeni bilgileri ortaya çıkaracak mühim sorulardır ve bilim insanları bu soruların cevaplarını bulmaya çalışmaktadır. Fakat bilim insanları, karanlık maddenin gerçek mahiyetinin ancak bize rehberlik edecek başka gözlemlerin yardımıyla ortaya çıkabileceğini düşünüyorlar. Bu gözlemlerin, karanlık maddenin kütle çekimi tesirinin daha ayrıntılı ölçümlerini de ihtiva etmesi gerekmektedir.</p>
<p>Başka bir ihtimal ise şudur: Eğer karanlık madde, sıradan maddeyle şimdiye kadar gözlemleyemediğimiz küçük, yörüngesiz bir etkileşime sahipse, büyük yeraltı detektörleri, uzaydaki uydular veya CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gelecekte karanlık madde parçacıklarını tespit edebilir. Bildiğimiz maddeyle bu tür etkileşmeler olmasa bile, karanlık maddeyi teşkil eden parçacıkların birbiriyle münasebeti gözlenebilir ve buradan birtakım neticelere ulaşılabilir. Mesela, karanlık maddenin kendisiyle girift münasebet ve faaliyet içinde oluşu, galaktik merkezlerde maddenin yeniden düzenlenmesine vesile oluyorsa, küçük ölçeklerdeki galaksilerin iç yapıları farklı olacaktır. Gece gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz parlak gaz bulutları ve yıldızlar gibi, Samanyolu’na benzeyen kompakt veya diğer yapılar, birbirleriyle etki-tepki münasebetlerine giren bir veya daha fazla farklı karanlık madde parçacığı türünü gösterebilir. Bunun dışında, manyetik alanlarla etkileşmeye giren ve “aksiyon” (<em>axion</em>) adı verilen atomaltı hipotetik (çeşitli hesaplamalar neticesinde varlığına inanılan fakat henüz laboratuvarda gözlenmemiş) parçacıklar, laboratuvarlarda veya uzayda tespit edilebilir.</p>
<p>Teorisyen bir bilim insanı, bir gözlemci veya deneye dayalı çalışan biri için karanlık madde, araştırma konusu olarak umut vaat eden bir konu olmaya başlamıştır. Var olduğunu biliyoruz, ancak henüz temel seviyede ne olduğunu bilmiyoruz. Şu ana kadar karanlık maddeyi yeterince tanıyamamamızın sebebi, bize bir şeyler anlatacak kadar çevresiyle aktif münasebetlerini hissettirecek bir görünüm sergilememesidir. Bununla birlikte, Michelsen-Morley deneyinden bu yana rafa kaldırılan esir kavramı, karanlık maddenin Büyük Patlamadan önce de yaratılmış olabileceğine dair yeni delillerle birlikte düşünüldüğünde, muhtemelen kâinatın yaratılış süreci hakkında yeni bakış açıları ortaya çıkacak ve kâinattaki maddenin çok büyük bir kısmının yaratılmasında kullanılmış olan karanlık maddenin, Cenab-ı Hakk’ın (celle celâluhu) esma ve sıfatlarının tezahür ve tecellileri hakkında bizlere söyleyeceği yeni şeyler olacaktır.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://14DB5DB9-8EB4-4643-AC22-0D5F8C6DEA70#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Lisa Randall, “What Is Dark Matter?” <em>Scientific American</em>, Haziran 2018, 318/6, 58–59.</p>
<p><a href="applewebdata://14DB5DB9-8EB4-4643-AC22-0D5F8C6DEA70#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Chanapa Tantibanchachai, Johns Hopkins University Office of Communications Website, “Dark Matter May Be Older Than the Big Bang, Study Suggests,” 8 Ağustos 2019, releases.jhu.edu/2019/08/08/dark-matter-may-be-older-than-the-big-bang-study-suggests/</p>
<p><a href="applewebdata://14DB5DB9-8EB4-4643-AC22-0D5F8C6DEA70#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 767.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğrenme Aşkı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/ogrenme-aski/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:50:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179830</guid>

					<description><![CDATA[İnsan her şeye muhtaç bir vaziyette bu dünyaya gönderilir. Her şeyi öğrenmeye, keşfetmeye, anlamaya çalışır. Etrafındaki eşyayı test ede ede bilgi sahibi olur. Yeni bir şey öğrendiğinde mutlu olur. Sonra dili dönmeye başladığında bu sefer etrafındakileri bıktıracak kadar “Bu ne? Bu kim? Bu nasıl oluyor?” sorularını sorar. Okul zamanı gelince çocuklarımızın kendi istediklerini değil, bizim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan her şeye muhtaç bir vaziyette bu dünyaya gönderilir. Her şeyi öğrenmeye, keşfetmeye, anlamaya çalışır. Etrafındaki eşyayı test ede ede bilgi sahibi olur. Yeni bir şey öğrendiğinde mutlu olur. Sonra dili dönmeye başladığında bu sefer etrafındakileri bıktıracak kadar “Bu ne? Bu kim? Bu nasıl oluyor?” sorularını sorar.</p>
<p>Okul zamanı gelince çocuklarımızın kendi istediklerini değil, bizim istediğimiz şeyleri öğrenmesini isteriz. Hayata daha iyi ve çabuk hazırlanmaları için onlara öncelikle lazım olduğunu düşündüğümüz bilgileri vermeye çalışırız. İşte burada bazen istenmeyen gelişmeler baş gösterir, çocuklardaki öğrenme arzusunun köreldiği görülür.</p>
<p>Bu konuda ailelere, okul yönetimine, öğretmenlere, hatta sosyal çevreye ve ülkenin yöneticilerine düşen roller vardır. Eğer el ele verip salih bir daire oluşturamazsak, çocuklarımız öğrenme isteklerini, daha çok gönüllerini eğlendiren oyunlarda ve eğlence dünyasında kullanacaklardır.</p>
<p>Eğitime önem veren toplumlarda, bu probleme kısmen çözümler üretilmiştir. Çocuk evde kitap okuyan, eğitici faaliyetler içinde bulunan, meraklı bir ebeveyne şahit olmaktadır. Okulda öğretmeni çok kitap okumakta, kitap okumayı ve öğrenmeyi sevdirecek faaliyetlerle çocuklara bu aşk aşılanmaktadır. Kütüphaneler çok güzel imkânlar ve ortamlarla kitap okunmayı teşvik etmektedir. Çocuğa verilen hediyeler arasında kitap da yer almaktadır. Üniversiteye gelindiğinde ise, artık kitap okumanın büyük bir ihtiyaç olduğunu kavramaktadırlar. Her yıl okunması gereken kitapların listesi çıkarılmakta ve bunlar bitirilmektedir. Genç, kendini iyi yetiştirmesi gerektiğini bilmektedir. Kitap okuma ve öğrenme artık onların bir karakteri haline gelmekte, yaşlandıklarında da bu alışkanlıklarını devam ettirmektedirler.</p>
<p>Girişimci ve hayırsever Warren Buffet günde yaklaşık beş saat kitap okur. Bill Gates haftada en az bir kitap bitirir ve her yıl iki hafta kitap okuma kampı yapar. Elon Musk, bir röportajında, daha dokuz yaşındayken Britannica Ansiklopedisini bitirdiğini, gençliğinde, günde 10 saate yakın bilim kurgu romanı okuduğunu ifade eder.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Oprah Winfrey, seyircilerine kitap okuma alışkanlığını aşılamaya çalışır. Winfrey için kitap okumak bir ferdin kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden biridir.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> İtalyan yazar ve semiyotik (işaret ilmi) uzmanı Umberto Eco’nun (1932–2016) 500 m<sup>2</sup>’lik evinde bulunan ve eserlerini hazırlarken istifade ettiği 44 bin cilt kitap, Bologna Üniversitesinin kütüphanesine bağışlanmıştır.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Öğrenme aşkı, yerinde kullanılır ve insanlığa faydalı konularda harcanırsa, insanı ve toplumu yüceltir ve medeniyetlerin kurulmasına zemin hazırlar. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah Teâlâ ona Cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta sudaki balıklar bile âlimlerin bağışlanması için Allah’a yalvarırlar. Bir âlimin sadece ibadetle uğraşan bir kimseye üstünlüğü, on dördüncü gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Peygamberler altın, gümüş değil, sadece ilmi miras bırakmışlardır. İşte bu ilim mirasına konan kimse, çok büyük bir kısmet kazanmış olur.”<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Muâz bin Cebel’in (radıyallâhu anh) ölüm döşeğinde iken “uzun ömrü” sadece ilmî susuzluğu gidermek, güçlüklere göğüs germek, ilim meclislerinde dizleri şişinceye kadar âlimlerle oturmak için istediğini ifade etmesi dikkate şayandır.</p>
<p>İmam Ebû Yusuf, İmam-ı Âzam’ın ilim meclislerine yıllarca (farklı rivayetlere göre 17 veya 29 yıl) devam etmişti. Bu zaman zarfında, hasta olduğu günler hariç, hiçbir sabah namazını kaçırmamış, duha ve akşam vakitlerinde ondan ayrılmamıştı.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>İmam-ı Azam’ın bir diğer talebesi İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, geceleri genelde uyumaz, aldığı notları yanında tutar, birinden yorulunca öbürüne intikal ederdi. Uykusu gelecek olsa su içerek onu izale etmeye çalışır ve “Uyku hararetten kaynaklanıyor.” derdi.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>İmam Buhâri’nin hocası Muhammed b. Selâm el-Bîkendî, ilme çok düşkündü. Hocasından ders aldığı bir anda kalemi kırıldı. Hocası yazdırmaya ve ilim öğretmeye devam ediyordu. Muhammed b. Selâm, şöyle seslendi: “Bir kaleme bir dinar.” Hemen etrafında kalemler uçuştu. Zira bir kelimenin bile kaçmasına tahammülü yoktu.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Hafız İbn-i Kesir, İmam Buhârî’nin hayatını anlatırken şunları söyler: “Buhârî gece uykudan uyanır, lambasını yakar, hatırına gelen faydalı bir şeyi yazardı. Sonra lambasını söndürür yatardı. Tekrar kalkar, tekrar kalkardı. Hatta bir gecede yaklaşık yirmi defa kalktığı olurdu.”</p>
<p>Büyük hadis âlimlerinden Yahya b. Maîn’e babası 1 milyon dirhem miras bırakmıştı. O bütün bu parayı hadis ilmi tahsilinde tüketti. Neticede hadis ilminin en büyüklerinden oldu. “Kendi elimle bir milyon hadis yazdım.” diyerek ne denli bir gayretin içinde olduğunu ifade etti.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>İbnü’l-Cevzî okuduğu kitapların sayısının 20 bini geçtiğini ifade eder. Bazısı 20 cildi bulan 340’tan fazla eser yazmıştır. Kendi eliyle 2000 cilt kitap çoğaltmıştır. Ömrü boyunca kullandığı kalemlerin yontulmasından biriken talaşları biriktirip öldüğünde bu talaşların gasil suyunun ısıtılmasında kullanılmasını vasiyet etmiştir. Vefatında vasiyeti yerine getirilmiş, biriktirdiği talaşlar, gasil suyunu ısıtmaya yeterli gelmiştir.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Câhız (781–868), o kadar kitap düşkünüydü ki okumak istediği bütün kitapları almaya gücü yetmediği için kitapçı dükkânına gider, bir gece için dükkânı kiralardı. Kapıyı üstünden kilitletir, sabaha kadar kitapları mütalaa ederdi.</p>
<p>Fahruddin er-Râzî (1149–1210) meşhur bir müfessirdir. Çok defa, sofraya oturduğunda bir yandan yemeğini yer, öbür yandan kitap okurdu. Sadece tefsire dair yazdığı eserler 20 bin sayfayı aşkındır.</p>
<p>Ömer Nasuhi Bilmen (1883–1971) şöyle der: “Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına dönerdi. Annem gecenin geç saatlerinde gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de “Oğul, artık yeter, yat!” diyerek lambaya üflerdi.”<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>İmam Şafii’ye “İlme karşı iştiyakın nasıl?” diye sorulduğunda şöyle demiştir: “Daha önce işitmediğim bir kelimeyi işitince, diğer azalarım kulaklarımın işitip de aldığı lezzeti tatmak için kendilerinin de kulakları olmasını isterler. İşte böyle.” Kendisine “İlme karşı hırsın nasıldır?” diye sorulduğunda da şöyle cevap vermiştir: “Çok mal biriktiren cimrinin bir malı elde ettiği zaman aldığı lezzet kadar.” “İlme karşı isteğin nasıldır?” diye sorulunca buna da şöyle cevap vermiştir: “Bir tek çocuğu olan kadının yavrusunu kaybettiğinde onu bulmaya olan isteği kadar.” İşte İmam Şafii de bu aşk sebebiyle ilimde zirveye çıkmış ve imam olmuştur.<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Son dönemin büyük düşünür ve bilim adamlarından Hilmi Ziya Ülken, okurken uyumamak için ayaklarını su dolu bir kovaya sokar, sabaha kadar okurdu. Böylece zaman kaybetmiyor, gözünün nuru kitaplarına daha çok vakit ayırabiliyordu.</p>
<p>Yaklaşık 90 kitaba imza atan Ferit Ragıp Tuncor (1912–2005), yıllarca Millî Eğitim Bakanlığında kütüphaneci olarak görev yaptı. İkinci adresi olan kütüphaneye önü daima ilikli duran ceketiyle, heyecan duyarak gelirdi.</p>
<p>Hayatında başarılı olmuş, insanlığa katkıda bulunmuş hemen herkeste büyük bir öğrenme aşkı olduğu görülmektedir. İnsan öğrenme aşkını yitirdiği zaman, hayat neşesini, umutlarını, heyecanını ve belli ölçüde hayat kalitesini de yitirir. Bize düşen “Bugünü dününe, yarını da bugününe” eşit olmayacak şekilde sürekli bir şeyler öğrenme, aklımızı ve kalbimizi beslemedir. Beşikten mezara kadar öğrenme iştiyakı içinde yaşamak insanca yaşamanın gereğidir.</p>
<p>“Tekvinî emirlerin doğru okunması, doğru düşüncelerin ve doğru tespitlerin ortaya konulabilmesi, önceki nesillerden miras alınan ilmin daha ileriye götürülmesi, ilim ve araştırma adına yeni ufuklar açılması, arkadan gelenlere daha derin düşünme ortamının hazırlanması adına verilecek maddî-manevî desteğin yeri çok önemlidir. İdeolojilere, sekülerizme, egoizmaya ipotek edilmiş düşüncelerle bir yere varılamaz. Önemli olan, bir taraftan insanlara yüce bir mefkûre verebilmek, diğer yandan da onlara her tür desteği sağlayabilmektir. Şayet siz bu konuda uygun ortamlar hazırlar ve üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirirseniz, seviyeli, kaliteli ve donanımlı insanlar zuhur eder. Aksi takdirde hakikat aşığı ilim adamları yetiştiremez ve yerimizde saymaya devam ederiz.”<a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Z. Mejia, M. Ward, “Billionaire Elon Musk says he was ‘raised by books’ and credits his success to these 8”, 16-11-2017, www.cnbc.com/2017/11/16/tesla-ceo-elon-musk-says-he-was-raised-by-books.html</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> ceotudent.com/elon-musk-mark-zuckerberg-bill-gates-gibi-isimlerden-kitap-okumanin-onemi</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “Umberto Eco&#8217;s library finds home at Bologna uni”, www.ansa.it/english/news/lifestyle/arts/2021/06/17/umberto-ecos-library-finds-home-at-bologna-uni_aa2da390-3ca0-4ae1-8b6c-46993db7dc60.html</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmizî, İlim, 19.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Abdulfettah Ebû Gudde, <em>Kıymetü’z-Zaman İnde’l-Ulemâ</em> (İslâm Alimlerinin Gözünde Zamanın Kıymeti), Mektebetü’l-Matbûâtu’l-İslâmiyye, 10. Baskı, Riyad, ty., s. 30–31.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> A.y.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ebû Gudde, a.g.e., s. 34.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A.g.e., s. 32.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A.g.e., s. 62–64.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bayram Özer, Volkan Duran, Mustafa Tekke, “Evaluating the Problems of Tukey’s Education System in Terms of Islam and Its Values”, Atatürk University, II. International Creation Congress on the Light of Sciences, 8<sup>th</sup>–9<sup>th</sup> November 2018, Erzurum, s. 747.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ebû Gudde, a.g.e.</p>
<p><a href="applewebdata://369AB0EB-031B-4B3C-B020-3773039CF893#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> M. Fethullah Gülen, “Hakikat Âşığı İlim Adamları Yetiştirme”, Herkul, 7 Şubat 2021, www.herkul.org/kirik-testi/hakikat-asigi-ilim-adamlari-yetistirme/</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üzerine Yemin Edilen Meyve: İncir-1</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/uzerine-yemin-edilen-meyve-incir-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:46:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179828</guid>

					<description><![CDATA[“İncir ve zeytin hakkı için…” veya “And olsun incire ve zeytine…” (Tîn, 95/1) şeklinde başlayıp devam eden âyetle, Kur’ân-ı Kerim’de müstakil bir sureye isim olmuş incire, Rabbimiz niçin bu kadar önem vererek onu diğer meyvelerden öne çıkarmıştır acaba? Bu konuda ne kadar çok şey söylenirse söylensin, zaman ve mekân üstü olan bu ifadelerin Allah’ın ilmindeki [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>İncir ve zeytin hakkı için</em>…” veya<strong> “</strong><em>And olsun incire ve zeytine</em>…” (Tîn, 95/1) şeklinde başlayıp devam eden âyetle, Kur’ân-ı Kerim’de müstakil bir sureye isim olmuş incire, Rabbimiz niçin bu kadar önem vererek onu diğer meyvelerden öne çıkarmıştır acaba? Bu konuda ne kadar çok şey söylenirse söylensin, zaman ve mekân üstü olan bu ifadelerin Allah’ın ilmindeki gerçek mânâsını tam olarak bilemeyiz, fakat ilimler ve araştırmalar geliştikçe, yeni bilgilerle hayretimiz her geçen gün artmaya devam eder. Her dönemin araştırmacıları, ancak kendi dönemlerinde bulunmuş gerçekler çerçevesinde bir şeyler söyleyebilir.</p>
<p>Şimdi bizim de yapacağımız budur, yani Allah’ın ilmindeki gerçek mânâya ait son sözü biz de söyleyemeyeceğiz. “<em>Kur’ân-ı Kerim gibi zaman ve mekân üstü, ilâhî bir beyanda üzerine yemin edilen bir bitkinin muhakkak birçok hikmetli yönü olmalıdır</em>.” hükmüyle yola çıkmak, inanan bir ilim insanına yakışan bir tavırdır. Kur’ân-ı Kerim bu âyetiyle incire yemin ederek dikkatleri çekmiş, fakat araştırmaya bağlı olarak her türlü tevil ve tefsire açık bırakmıştır. Eski ve Yeni Ahit’te de incirden farklı vesilelerle 17 veya 18 yerde bahsedilmekte, bunlardan birinde (İşaya, 38/21), “<em>İncirden lapa yap ve onu kaynat. Bununla iyileşecektir</em>.” denilerek şifa yönüne de işaret edilmektedir. Bütün bunlar, bu meyvenin bir takım ilâhî işaret ve hikmetler taşıdığını göstermektedir.</p>
<p>Kâinat kitabının fihristi olan bir ilâhî beyanda, bir sureye başlık kılınarak nazara verilmiş bir bitkinin hikmetleri hakkında pek çok farklı sahadan orijinal tespitler gelebilir. Bunların bir kısmı incirin beslenmedeki önemi, bazısı üreme şeklindeki farklı stratejilerin işletilmesi, bazısı ekosistem için önemi hakkında olabilir. Bunların çoğu geçmiş dönemlerde mevcut bilgilerle ortaya konulmuştur. Ancak günümüze bakan yönüyle bizim dikkatimizi çeken kısmı, insan sağlığı ile alâkalı olan hususlardır. Mevzuyu ele almayı düşündüğümde, incirin sağlık ve özellikle kanser tedavisine bakan yönüyle alâkalı bu kadar çalışma yapılmış olabileceğini tahmin edemediğim için, ortaya çıkan uzun makaleyi mecburen ikiye bölmek ve ikinci kısmı sadece sağlığa ayırmak gerekti.</p>
<p><strong>Tarihi ve Ekolojik Perspektiften İncir </strong></p>
<p>İncir, insanlık tarihinin en eski meyve ağaçlarından biri olarak bilinir. Çok eski tarihi metinlerde ve geçmiş kavimlere ait hadiselerde adı geçen bir meyvedir. Anadolu’da incirin çok sayıda yabanî çeşidinin bulunması, ülkemizin bu meyvenin anavatanı olduğu görüşünü güçlendirmektedir. Bu açıdan da Ege Bölgesini incirin anavatanı olarak kabul edebiliriz. Güneydoğu Anadolu Bölgesinin de önemli bir gen merkezi olduğu konusunda bilgiler vardır.</p>
<p>İncir ağacı, yaban hayatı açısından diğer bütün bitkilerden daha fazla canlının rızkı olarak konumlandırılmıştır. Kuşların onda biri başta olmak üzere, yeryüzünde 1200 farklı canlı türü (yarasalar, maymunlar vs.) incirle beslenir. Bu canlılar incirle beslenirken meyvenin tohumlarının dağılmasına da yardımcı olur. Ekologlar bu yüzden inciri, floranın yerleşmesinde temel unsurlardan biri olarak görürler. İncir ortadan kalkarsa, birçok ekolojik dengenin çökeceğini söylerler.</p>
<p>İncirin herhangi bir toprakta çok kolay çimlenip tutunma gibi bir özelliği vardır. Terk edilmiş yapıların duvarları üzerinde, herhangi bir taş yarığında filizlenip büyüyebilir. Lavlarla yanmış ve çorak hâle gelmiş bir bölgede bile başka bitkilerden önce incir yeşermeye başlarken bir taraftan da toprağı olgunlaştırır. Bilhassa kesilerek ve yakılarak yok edilmiş orman arazilerinin hızlı bir şekilde olgunlaştırılmasında incir ağacı önem arz eder. Ekolojik dengelerin altüst olduğu, iklim değişikliklerinin felâketler olarak yeryüzünü sardığı günümüzde, ekoloji otoriteleri inciri kurtarıcı olarak görmekte, böylece iklim değişikliğinin zararlı tesirlerini önleme bakımından incir ağacının umut vaat ettiğini söylemektedirler. Ayrıca incir ağaçlarının sert iklim şartlarını yumuşatarak insanların iklime uyumuna yardımcı olduğu tespit edildiğinden birçok kültür ve inançta incir ağacının kesilmesi yasaklanmıştır.</p>
<p>Bugüne kadar incirle ilgili hikmet arayanlar, çoğunlukla minik çekirdeğindeki DNA programının nasıl bir incir ağacını sakladığından, erkek ve dişi incirlerin özel bir böcek türü ile nasıl mükemmel bir sistem içinde aşılandığından, beslenme ve sağlık açısından da kabızlık gibi hastalıklarda nasıl destek olabileceğinden bahsetmişlerdir. Ancak biyolojik ve kimyevî araştırma teknikleri geliştikçe bu bitkinin sağlık açısından çok enteresan yeni özellikleri ortaya konulmakta, niçin üzerine yemin edildiği biraz daha aydınlanmaktadır. Nitekim geçmiş kayıtlarda şempanzelerin yabanî incir ağacının kabuğunu ve yapraklarını ilaç niyetine yediği belirtilmektedir.</p>
<p><strong>Tozlaşmada Böcek ve Çiçek Stratejisi </strong></p>
<p>İncirin dişi ve erkek çiçekleri, ayrı ayrı ağaçlarda bulunmaktadır. Genel olarak, bu şekilde <em>(dioik)</em> olan meyve türlerinde, tozlaşma rüzgârlarla <em>(anemofil)</em> olduğu hâlde, incirde durum farklıdır. İncir aslında sıradan bir meyve değildir. Kapalı çiçek demeti <em>(syconia)</em> gelişmiş bir yapı olup türlere bağlı olarak bir incirin içinde 50 ile 7000 arasında çiçek bulunabilir. “<em>Kapalı bahçe</em>” durumundaki bu çiçek demetine <em>(reseptakulum)</em> sadece incirin tepesindeki küçük bir delikten erişilebilir, dolayısıyla erkek polenlerin tozlaşma için rüzgârla dişi çiçeklere erişmesi çok zordur. Buna karşılık Allah’ın bir lütfu olarak incir dölleyici arılar yaratılmıştır. Böylece akılsız ve iradesiz bir bitki ile bir arı türü, karşılıklı menfaat üzerinde bilmeden anlaşarak insana bu nimetin ulaştırılmasında hizmet etmiş olurlar. İncirin subtropikal ve tropik bölgeler başta olmak üzere dünya çapında 900’den fazla türü mevcut olup farklı incir türleri için de farklı arı türleri yaratılmıştır.</p>
<p>Bizim bildiğimiz <em>Ficus carica</em> türü incir için istihdam edilen yabanî arı türü olan <em>Blastophaga psenes’</em>in ortalama boyu 2 mm’den daha kısadır. Bununla birlikte bazı tip incirler, döllenmeden <em>(partenokarpik)</em> meyve verebilir. Döllemeyi arı ile yapan incirlerin durumu, biyolojik açıdan en karışık ve hayret verici örneklerden biridir. Bir meyveden çıkan arı, başka bir dişi incirdeki meyve ürünlerine gittiğinde, dişi çiçekler döllenme olgunluğuna varmıştır ve meyvenin giriş kısmını kapayan pullar kalkarak ağzı açılır ve bu dönemde meyveler sakızımsı bir koku yayar. Arıların henüz meyvenin girişini kapayan pullar açılmadığında bile kanatlarının kopması pahasına girmeye çalışmaları, bu kokunun cezbedici hususiyette yaratılması sebebiyledir. Arılar ilahî bir sevkle üremek için girdikleri dişi incir meyvelerinin dişi çiçeklerine yumurtlama iğnelerini <em>(ovipositör)</em> batırdıkları zaman, uzun girişli olan bu çiçeklerin yumurtalıklarına ulaşamayıp yumurtlamada başarılı olamazlarsa, başka bir çiçekte denemeye çalışırlar ve böylece daha fazla çiçeğin tozlanmasını sağlarlar. En sonunda %10 kadarı dışarı çıkabilirken büyük çoğunluğu incirin içinde kalarak ölür.</p>
<p>Yaban arısıyla dayanışması dışında, incirin diğer bir yayılma şekli de kuşlar ve yarasalar gibi meyve yiyenlerin dışkılarındaki tohumların uygun yerlerde çimlenmesiyledir. Üreme biyolojisi bakımından dişi kültür incirlerini dört tipe ayırmak mümkündür:</p>
<ol>
<li>Döllenmeye, yani incir arısına ihtiyaç duymadan “partenokarpi” şeklinde meyve verenler.</li>
<li>Ürün vermek için mutlaka döllenmeye ihtiyaç gösterenler.</li>
<li>İlkbahar ürünü için döllenmeye ihtiyaç göstermedikleri hâlde, yaz ürününü olgunlaştırmak için döllenmeye ihtiyaç gösterenler.</li>
<li>İlkbahar ürünü için döllenmeye muhtaç olduğu hâlde, yaz ürününü döllenmeden olgunlaştıranlar.</li>
</ol>
<p>Bu sayede, her mevsime hitap eden bir çoğalma imkânı söz konusudur.</p>
<p><strong>İncirin Kimyevî Muhtevası</strong></p>
<p>İncir meyvesi çok besleyici bir gıda olarak vitaminler, mineraller, yağlar, kalsiyum ve lif açısından en zengin bitkilerden biridir. Ancak meyveye ek olarak yaprakları, kökü, ağacının kabukları ve odun kısmı da dâhil olmak üzere, incirin her kısmının ihtiva ettiği kimyevî moleküller açısından tahlile tabi tutulduğunda, farklı organik maddelerin mevcudiyeti, bu bitkinin çok sayıda hikmetle yüklü olduğunu göstermektedir.</p>
<p>İncirin tazesi ile kurusu arasında muhteva bakımından bazı farklar bulunur. 100 g kuru incirde 209 kalori, 3,3 g protein, 1,5 g yağ, 48,6 g karbonhidrat ve 9,2 g lif bulunur. 100 g taze incirde ise 43 kalori, 1,3 g protein, 0,3 g yağ, 9,5 g karbonhidrat ve 2 g lif bulunur. Günlük ihtiyacımızın %3’ü kadar bakır, %2’si kadar magnezyum, %2’si kadar potasyum, kalsiyum, manganez ve demir, %2’si kadar riboflavin, %2’si kadar tiyamin, %3’ü kadar B6 vitamini ve %2’si kadar da K ve A vitamini ihtiva eder. Taze incirin mineral ve vitaminler dışında kalan kısmı sudur.</p>
<p>Bitkinin her bir kısmının kimyevî terkibi de farklıdır. Kuru tohumlarının %30’u sabit yağlar ihtiva eder, ayrıca bu tohumlarda %18 oleik, %33,72 linoleik, %32,95 linolenik, %5,23 palmitik, %2,1 stearik, %8 araşidik asitler bulunur. Kök kısmında kampesterol, hentriacontanol, stigmasterol, euphorbol ve heksakosanatı, ingenol ve tarakseron vardır. Yapraklarda ise %67,6 oranında su, %4,3 protein, %1,7 yağ, %4,7 ham lif, %5,3 kül, %3,6 pentozanlar ve geri kalan oran bakımından karoten, bergapten, stigmasterol, sitosterol ve tirozin, ficusin, taraxasterol, betasitosterol, psoralen, rutin, sapogenin, kalotropenil asetat, lepeolasetat ve oleanolik asit bulunur.</p>
<p>İncir sütü denilen yapraktan akan “lateks” isimli beyaz sıvıda; kauçuk, reçine, albümin, cerin, şeker, malik asit, rennin, proteolitik enzimler, diastaz, esteraz, lipaz, katalaz ve peroksidaz bulunur. Ayrıca faydalı flavonlar ve flavonoidler, fenolik ve klorojenik asitler, polifenol kaynakları, arabinoz, β-amirinler, β-karoten, glikozitler β-setosterol ve ksantol, nikotinik asit ve ksantoksol 3–5, umbelliferon, kampesterol, fukosterol, yağ asitleri, metil-piranokumarin ve antikanser olarak sikloarlan triterpenoid mevcuttur.</p>
<p>Bu maddeler dışında, daha az miktarlarda birçok özel molekülün bulunduğu incirin, sağlıkla ilgili yönlerini önümüzdeki sayıda ele alacağız.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Andreia, P. ve ark. (2009). <em>Ficus carica </em>L.: Metabolic and biological screening. <em>Food and Chemical Toxicology</em>, 47/11, 2841–2846.</p>
<p>Baby, J. ve S. Justin Raj. (2011). Pharmacognostic and phytochemical properties of Ficus carica Linn–An overview. <em>International Journal of PharmTech Research</em>, 3/1, s. 8–12.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Harikulade Bir Nimet: Yumurta</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/harikulade-bir-nimet-yumurta/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:38:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179826</guid>

					<description><![CDATA[Yaklaşık on bin yaşayan türü olan kuşlar, kabuklu yumurtalarını vücut dışına çıkarıp üzerinde kuluçkaya yatan hayvanlardır.[1] Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, en küçük ve hafif kuş yumurtası kolibrinin (sinek kuşu) (0,027 gram) en büyük ve ağır yumurta ise devekuşunundur (2,6 kg).[2] Sülüngiller (Phasianidae) familyasından olan tavuklar evcilleştirilebilir bir tür olarak et ve yumurtaları ile çok değerli [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık on bin yaşayan türü olan kuşlar, kabuklu yumurtalarını vücut dışına çıkarıp üzerinde kuluçkaya yatan hayvanlardır.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> <em>Guinness Rekorlar Kitabı</em>’na göre, en küçük ve hafif kuş yumurtası kolibrinin (sinek kuşu) (0,027 gram) en büyük ve ağır yumurta ise devekuşunundur (2,6 kg).<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Sülüngiller (<em>Phasianidae</em>) familyasından olan tavuklar evcilleştirilebilir bir tür olarak et ve yumurtaları ile çok değerli bir gıda kaynağı olup dünyada en fazla bulunan kuş türüdür. Omnivor (her şeyi yiyen) ve uçamayan kuşlardan olan tavukların yavrularına civciv, genç ve gelişmekte olanlarına ise piliç denir.</p>
<p>Yumurtanın içinden tam teşekküllü ve eksiksiz bir canlı çıktığı için tam gıda olarak tarif edilen yumurta zengin bir protein deposudur. “<em>Allah&#8217;ın nimetlerini birer birer saymaya kalksanız, mümkün değil, sayamazsınız&#8230;</em>” (Nahl, 16/18) âyet-i kerimesinde dikkat çekilen sayısız nimetten biri olan tavuk yumurtası, aciz bir canlı olan tavukların bünyelerinde kurulan bir tezgâhta ürettirilerek insanoğluna ulaştırılır. 2019 yılı verilerine göre, bir yılda dünyada 82 milyon tondan fazla yumurta üretilmektedir.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bol ve ucuz olmasından dolayı pek fark edilmese de yumurta; kendine has şekli, çok fonksiyonlu kabuğu, besleyiciliği ve iç dizaynıyla harika bir eserdir. Tam küre olmayıp oval ve bir ucunun daha sivri olmasıyla kaydırılan ağırlık merkezi sayesinde yuvarlanıp kırılma riski azaltılmış olur. Tavuktan çıkan yumurta döllenmiş de olabilir, fakat markette satılanlar döllenmiş değildir. Çünkü yumurta çiftliklerinde horoz bulunmaz. Genelde sarısı ve beyazı diye iki bölümden oluştuğu bilinen yumurtanın yapısı o kadar basit değildir. Yumurta; yumurta sarısı <em>(vitellüs)</em>, yumurta akı <em>(albümin)</em>, iç ve dış zarlar (<em>membran</em>lar), hava boşluğu ve kabuk olmak üzere beş kısımdan meydana gelir.</p>
<p><strong>Besin Değerleri</strong><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Özellikle çocuklar için alternatifi olmayan bir gıda olan yumurtanın %94’lük biyolojik değeri<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> ile balık, et ve sütten önde gelir. Vitaminler, mineraller, yüksek kaliteli proteinler ve iyi yağlarla en besleyici gıda unvanına lâyıktır.</p>
<p>B12, B2, A, D, E ve B5 vitaminleri, selenyum, fosfor, kalsiyum, demir, potasyum, çinko, manganez gibi insan vücudunun ihtiyaç duyduğu hemen hemen her vitamin ve mineral, küçük miktarda da olsa yumurtada bulunur. Büyük bir yumurtada yaklaşık 6 gram kaliteli protein, 5 gram yağ ve eser miktarda karbonhidrat bulunurken böyle bir yumurta 77 kalorilik enerji verir. Buradaki protein kalitelidir yani vücudumuzun dışarıdan alması gereken amino asitlerden meydana gelir. Ancak bu faydaların gerçekleşebilmesi için yumurtanın beyazı ile sarısı beraber yenmelidir, zira iki kısım birbirini tamamlamaktadır.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Bir yumurtanın tavuğun vücudunda yaratılma süreci 24–26 saattir, yani bir tavuk günde bir yumurta verebilir. Yumurta; bir fabrikada bantlar üzerinde sıralı işlemlerin yapılması ile seri üretilen malzemelere benzeyen bir süreçte meydana getirilir. Yumurtanın “yumurta kanalı” adı verilen bir çeşit tünelde oluşması, içten dışa doğrudur. İlk önce vitellüs denilen sarı kısım yaratılır. Bu kısmın meydana gelmesi yaklaşık 30 dakika sürerken beyaz kısmı için üç saat, zarlar için bir saat ve kabuğu için 20 saat gereklidir. Fabrikalarda en son aşamada dış kaplama ve boyanın yapılması gibi genellikle beyaz bir kabuk da eklenerek işlem tamamlanmış olur.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><strong>            </strong></p>
<p><strong>            Yumurtanın Yapısı</strong></p>
<ul>
<li><strong>Yumurta Sarısı</strong> <em>(vitellüs)</em></li>
</ul>
<p>Yumurta sarısı, yumurta kanalının başlangıcında yaratılır. Renginin sarı olması, taşıdığı “karotenoid” pigmentlerinden dolayıdır. Asıl yumurta hücresi bu sarı kısım olup bunun üzerinde hücrenin çekirdeği veya “germinal disk” isimli küçük beyaz bir nokta bulunur ve horozun spermi ile kaynaşan bu kısımdır. Yavru civciv bu döllenmiş çekirdeğin <em>(zigot)</em> bölünerek çoğalmaya başlamasıyla gelişirken sarı renkli vitellüs bu gelişmede gıda deposu olan kısımdır.</p>
<p>Yumurta sarısında az miktarda su ve beyaz kısmından daha çok miktarda protein vardır. Orta büyüklükteki bir yumurta sarısında (60 gram), ortalama 330 miligram protein, 1,69 gram kolesterol, 73 miligram karbonhidrat ve 540 miligram yağ dışında, vitaminler, mineraller ve bazı özel yağlar da bulunur.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<ul>
<li><strong>Yumurta Akı</strong> <em>(Albümin)</em></li>
</ul>
<p>Yumurtanın sarı kısmı tamamlandıktan sonra, yaratılış yumurta kanalının aşağı kısmında <em>(magnum)</em> devam eder. Yumurtanın beyaz kısmı burada üretilmeye başlar. “Albümin”, Latince “beyaz” mânâsına gelen “<em>albus</em>” kelimesinden türetilmiştir.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Yumurta ağırlığının yaklaşık üçte ikisi olan bu kısmın ortalama %88’i su, %11’i ise proteindir. Geriye kalan çok az bir miktar ise yağ, mineral,<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> vitamin ve karbonhidrattır. Albüminde %54’ü “ovalbümin” olan yaklaşık 40 farklı protein vardır. Bu kısımda muhteşem bir dizayn göze çarpar. İlk önce sarı kısmın üzeri şeffaf “vitelline” isimli bir zarla kaplanarak sarı ve beyaz bölümler birbirinden ayrılır. Yumurtanın dikey olarak iki ucunda, sarı kısma bağlı ipliğe benzer “<em>chalazae</em>” adlı daha yoğun kısım uzanır. Beyaz bölümde yer alan bu maddenin fonksiyonu, sarı kısmı merkezde tutmak ve kabuğa yapışmamasını sağlamaktır.</p>
<ul>
<li>İç ve Dış Zarlar</li>
</ul>
<p>Yumurtanın beyazından sonra, yaklaşık bir saat süren, iç ve dış zarların eklenmesi süreciyle yumurtanın inşası sürdürülür. Bir kısmı saç ve derideki kükürtlü bir madde olan “<em>keratin</em>” proteininden meydana gelen bu sağlam, yarı geçirgen ve şeffaf zarlar, yumurtayı fizikî olarak muhafaza ederken bakteri ve mikroplardan da korur.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Dış zar, yumurta kabuğunun altına sıvanmış şekilde, iç zar ise yumurta akını sarmış durumdadır. Bazı pencerelerdeki çift cam veya termoslardaki çift katman benzeri olarak iki zar arasına konulan hava ile harikulade bir muhafaza sağlanır.</p>
<p>Özellikle dış zar; hava trafiğinin oksijen, azot ve karbondioksit gibi gazların giriş ve çıkışının düzenlendiği bölümdür. İç zar ise çok daha ince olmasına rağmen lifli yapısıyla dış zardan sağlamdır ve bakteriler için asıl koruma burada yapılır.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Tabiî buradaki önlemler yumurta kabuğunun kırılması veya çatlaması durumunda gerekli olacaktır. İlk savunma bariyeri yumurtanın kabuğudur. Bu bölümdeki işlem tamamlandığında, yumurtaya kendine has şekli de verilmiş olur.</p>
<ul>
<li><strong>Hava Boşluğu</strong><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></li>
</ul>
<p>İki zar arasındaki bu bölümün ana görevi, yumurta aşılanmış olsun veya olmasın, termostat fonksiyonuyla içteki bölümün sıcaklığını belli bir seviyede tutmak ve önce buraya alınan hava sirkülasyonunu kontrol etmektir. Karbondioksit ve nem dışarı çıkarken oksijen içeri alınır. Yumurtlandığı anda yaklaşık 40,5 ℃ derecede olan yumurta sıcaklığının özellikle döllenmiş yumurtalarda belli bir seviyede tutulması çok önemlidir. Hava boşluğu, yumurtanın sivri olmayan diğer ucunda daha fazladır. Haşlanmış yumurtalarda bu kısım daha iyi gözlemlenebilir.</p>
<ul>
<li><strong>Yumurta Kabuğu</strong><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></li>
</ul>
<p>“Yumurta bezi” denilen son bölümde sürdürülen yapım aşaması yaklaşık 20 saat sürer. Yumurtayı zararlı fizikî faktörler, ışık, ısı ve bakteri gibi dış tesirlerden muhafaza edecek esas bölüm burası olduğu için kabuğun sağlamlığı çok önemlidir. Kabuğun inşasında ana malzeme kalsiyumdur (Ca). Bir yumurta için ortalama dört gram kalsiyum kullanılır. Bunun yarısı yenilen gıdalardan sağlanırken yetmeyen kısmı kemiklerinin yoğun bölgelerinden sağlanır. Kabuk; büyük oranda tebeşirin de ana maddesi olan kalsiyum karbonattan (CaCO<sub>3</sub>) meydana gelir. Hammaddeler olan Ca<sup>2+</sup> ve CO<sub>3</sub><sup>2-</sup>kan yoluyla kabuk bezine taşınır. Burada meydana gelen “kalsifikasyon” işlemi ile kabuk şekillenir. Kabuğun mukavemeti; kalınlığı, gözenek sayısı ve boyutlarıyla belirlenir. Güçlü bir yumurta kabuğu yaklaşık 0,3 milimetre kalınlığındadır ve 7.000 ile 17.000 arasında küçük gözeneğe sahiptir. Bu gözenekler oksijen, karbondioksit ve nemin geçmesine izin verir.</p>
<p>Üretimi tamamlanan yumurta kabuğunun oluşumunun son saatlerinde kabuğa renk katmak için yumurta kanalı içindeki hücrelerden “porfirin” adı verilen pigmentler salgılanır. Ancak beyaz yumurta yumurtlayan tavuklar, kabuk oluşumu sırasında herhangi bir pigment üretmez. Yaratılış serüveninin sonuna gelen yumurtaya son olarak “yumurta çiçeği” veya ‘kütikül’ denilen, yumurtayı toz ve bakterilerden koruyan, çok ince ve yarı geçirgen olan koruyucu bir tabaka verildikten ve yumurtanın kolay çıkmasını sağlayacak bir yağlama yapıldıktan sonra bu harikulade nimet bizlere sunulur.</p>
<p>Yumurtlamadan yaklaşık 30 dakika sonra, bir sonraki yumurta sarısı yumurtalıktan çıkar ve harika yaratılış devam eder. Böylece değerli bir hediyenin çok fonksiyonlu ve şık bir kutusu gibi olan kabuğuna yerleştirilen yumurta; Rezzak-ı Kerim Rabbimiz tarafından tavuk tezgahında hazırlanıp ihtiyaç sahiplerine lütfedilir.</p>
<p>Hadis olduğu ifade edilen bir rivayette, “Peygamberlerden birisi, Allah’a (celle celâluhu) güçsüzlükten yakındı. Allah, ona yumurta yemesini emretti.” şeklinde bahsedilmektedir. Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin de günde bir yumurta yediği ve hastalanan Ali İhsan Tola ağabeye güçlenmesi için yumurta yemesini tavsiye ettiği bilinmektedir.<a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Nimetlerin hakkıyla şükrünü ancak onları tanımakla yerine getirebiliriz. Yumurtanın var edilme aşamalarını ve muhteviyatını bildiğimiz zaman, onun aslında muhteşem bir sanat eseri olduğunun farkına varırız.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> David Attenborough, <em>The Life of Birds</em>, Princeton University Press,1998</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> www.guinnessworldrecords.com/world-records/largest-egg-from-a-bird-living</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> www.statista.com/statistics/263972/egg-production</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> www.healthline.com/nutrition/6-reasons-why-eggs-are-the-healthiest-food-on-the-planet</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Biyolojik Değer: Vücuda alınan bir besin kaynağından yüzde kaç oranında faydalanıldığını ifade eden bir ölçüdür. Bu değer vücutta 94 gram protein oluşması için 100 gram yumurta proteininin alınması anlamına gelir.</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> ncegg.org/egg-nutrition-center/yolks-vs-whites</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> www.purinamills.com/chicken-feed/education/detail/how-often-do-chickens-lay-eggs-and-how-do-chickens-make-eggs</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> 100 gramında: A Vitamini: 1,26 mg, B6 vitamini: 0,37 mg, B12 vitamini: 6 mcg, E6 Vitamini: 3 mg, D vitamini: 5 mcg, riboflavin: 0,24 mg, folasin: 45 mcg, niasin: 0,34 mg, tiamin: 0,18 mg, pentanoik asit: 3 mg, biotin: 50 mcg. 50’den fazla iz element ve insan vücudunun ihtiyaç duyduğu diğer faydalı maddeleri ihtiva eder. Mesela: kalsiyum, fosfor, demir, magnezyum, potasyum, sodyum, klor, kükürt ve lesitin.</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> en.wikipedia.org/wiki/Egg_white</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Yumurta akının ana inorganik bileşenleri kükürt, potasyum, sodyum ve klorürdür.</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> www.exploratorium.edu/cooking/eggs/eggcomposition.html</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a>www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0032579119432641/pdf?md5=9c903a4aeebe171b2728376620ba5918&amp;pid=1-s2.0-S0032579119432641-main.pdf</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> www.saudereggs.com/blog/the-different-parts-of-an-egg</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> www.purinamills.com/chicken-feed/education/detail/safe-eggs-start-with-strong-shells</p>
<p><a href="applewebdata://C9B5EABA-F4D9-4CE4-B9C9-17D2E7C4438C#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> “Bir tavuğum var. Şu kışta yumurta makinesi gibi, pek az fasılayla her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum, ‘Böyle olur mu?’ dedim. Dediler: ‘Belki bir ihsan-ı İlâhîdir.’” Bediüzzaman Said Nursî, <em>Mektubat</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 70.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Sen Bizi İki Defa Öldürdün, İki Defa Dirilttin”</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/sen-bizi-iki-defa-oldurdun-iki-defa-dirilttin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:33:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179824</guid>

					<description><![CDATA[Mü’min sûresinin 11. âyetinde, kâfirlerin bir itirafı nazara verilir: “Onlar, ‘Ya Rabbenâ! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi, telafi etme için buradan çıkmaya bir yol yok mudur?’ derler.” Âyette “iki defa öldürülme” ifadesi geçmektedir. Bu durum, insanın her bir ölüm fiilinden önce canlı olmasını gerektirir. Döllenme öncesinde sperm [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mü’min sûresinin 11. âyetinde, kâfirlerin bir itirafı nazara verilir: “<em>Onlar, ‘Ya Rabbenâ! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi, telafi etme için buradan çıkmaya bir yol yok mudur?’ derler</em>.”</p>
<p>Âyette “iki defa öldürülme” ifadesi geçmektedir. Bu durum, insanın her bir ölüm fiilinden önce canlı olmasını gerektirir. Döllenme öncesinde sperm ve yumurta hücresinin her ikisi de canlıdır ve bunlar döllenme ile vazifelerini tamamlar ve ölürler.  Allah’ın kâinatta câri kanununun gereği olarak sperm ve yumurtanın vazifeleri, 23’er kromozomun bir araya getirilip sayının 46’ya ulaşmasıdır. “Nutfe”<a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> evresi, sperm ve yumurtanın ölüp yeni bir keyfiyete geçmeleridir.</p>
<p>23 kromozom taşıyan yaklaşık 400 milyon spermden sadece bir tanesi, aynı sayıda kromozom taşıyan bir yumurtaya girebilir. Âşık mâşukunu bulur, ancak izdivaçları her ikisinin de ölümü ile sonuçlanır: Spermin yumurtaya girmesi ile her iki hücre için de ölüm süreci başlar. Spermin başındaki zar, yumurtaya ilk çarptığı sırada parçalanır ve bu çarpışmadan dolayı ifraz olan bir enzim ile sperm yumurtanın zarını delip içine girer. Tek bir sperm için düzenlenen kısa süreli bu “hoş geldin” töreni sırasında, yumurtada yaratılan elektrik aktivitesiyle yumurtanın bütün sınır kapıları kapatılır. Mâşukun gönlünde bir başka âşığa yer yoktur; o artık sevdiğini bulmuştur.</p>
<p>Çoğul gebelikler; ya birden fazla yumurtanın birer sperm tarafından döllenmesiyle (ayrı yumurta çoğul gebelikleri) ya da döllenmiş olan bir yumurtanın erken aşamalarında bölünmesiyle (tek yumurta çoğul gebelikleri) meydana gelir.</p>
<p>Spermin yumurtaya girişi ile başlayan ölüm sürecinde spermin kuyruğu ve zarı ayrılır. Yumurtaya tevdi etmekle görevli olduğu 23 kromozom ise spermin kafasındadır. Rabbimiz, bu emanet kromozomları, spermin bir milimetrenin 4.000’de biri büyüklüğünde olan kafasına yerleştirmiştir. Bu kromozomlar, yumurtanın merkezinde bulunan diğer 23 kromozom ile birleştiğinde, yani emanet yerine ulaştırıldığında, artık her iki hücre için de ölüm süreci başlamıştır.</p>
<p>Sperm hücreleri, erkeğin testislerinde üretildikten sonra seyahatine başlar ve annenin yumurtası ile buluşmasına kadar çok uzun bir yol kat eder. Bir spermin boyu 25–350 mikrometre arasındadır.<a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Spermin insan boyunda olduğunu farz edersek, ortaya akıl almaz mesafeler ve hızlar çıkar: Bir insanın boyunu 1,5 m kabul ederek ortalama 100 mikrometre uzunluğundaki bir sperm hücresinin boyu ile kıyasladığımızda, bu mesafe bir insan için 2,4 milyon km’ye karşılık gelir. Başka bir ifadeyle, bu mesafe, 40.000 km’lik dünya çevresinin 60 defa kat edilmesi anlamına gelir.</p>
<p>Bu seyahat sırasında sperm, saatte 40 km’lik bir hızla hedefine doğru gider. Benzer şekilde bu hızı da insanın koşma hızına izafe ettiğimizde, saatte 600 bin km, yani ses hızının yaklaşık 500 katı gibi müthiş bir hıza ulaşırız.<a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Diğer taraftan, hayatı boyunca kadın vücudunda 400 bin civarında yumurta geliştiği hâlde bunlardan yalnız 400 tanesi yumurtalıklardan tüpler aracılığıyla annenin rahmine sevk edilmektedir.</p>
<p>Kesrette boğulmadan, Ziya Paşa’nın bir beytiyle mola verelim:</p>
<p>“Subhâne men tahayyera fî sun’ihi’l-ukûl</p>
<p>Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl”</p>
<p>(Sanatıyla akılları hayrette bırakan, kudretiyle ilim, sanat ve fazilette önde gelenleri bile acze düşüren Allah’ı tesbih ederim).</p>
<p>Bunca seyahatten sonra nutfe (zigot) teşkil edilir. Artık sperm de yumurta da bir mânâda salih amelleri olan 23’er kromozomu bir araya getirmiş ve ölmüşlerdir. Bu arada, yarışa giren 400 milyon spermden, birinci olan dışındakiler, bazı enzimler ifraz ederek yarışın galibi kardeşlerine yardımcı olurlar. Bir bakıma, onlar da kendilerini feda ederler.</p>
<p>Nutfe ile başlayan bu süreç, Mü’minun sûresinde şu şekilde anlatılmaktadır:</p>
<p><strong>“</strong><em>Gerçek şu ki Biz insanı (başlangıçta) süzme bir çamurdan (ve müteakiben her bir insanı da, yağmurlarla ekime hazır hale gelmiş toprakta bulunan ve onda yetişip, gıda olarak babaların ve annelerin vücuduna giren madenî, nebatî ve hayvanî unsurlardan) yarattık. Sonra onu, (anneden ve babadan gelen) birkaç damla sıvı, bir tohum halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra da o tohumu rahim duvarına yapışan yapışkan bir madde yaptık. Ardından, bu yapışkan maddeyi bir çiğnem et gibi görünen bir cisme dönüştürdük; bunu müteakiben, bu bir çiğnem et görünümündeki cismi kemikler haline getirdik; derken bu kemiklere et giydirdik. Nihayet onu, (kendisine ruh üfleyerek) bir başka yaratılışta ortaya çıkardık. O eşsiz, emsalsiz en güzel yaratıcı olan Allah ne yücedir, bütün nimet ve bereketlerin asıl kaynağıdır</em>!” (Mü’minun, 23/12–14).</p>
<p>Anne rahminde insanın yedi safhada yaratıldığını söyleyebiliriz:</p>
<ol>
<li><em>Süzme çamur (organik ve inorganik elementler, protein çorbası)</em></li>
<li><em>Nutfe</em></li>
<li><em>Alaka </em></li>
<li><em>Mudga (bir çiğnem et)</em></li>
<li><em>Kemiklere dönüştürme</em></li>
<li><em>Et giydirilme</em></li>
<li><em>Yeni bir yaratılışa mazhariyet (ruh üflenmesi)</em></li>
</ol>
<p>Ölüm yok olma değil, bilakis yeni bir hayatın başlangıcıdır. Âyette ifade buyurulan birinci ölüm, yeni bir hayata başlayabilmek için sperm ve yumurta hücrelerinin bir araya gelerek ölmeleri ve mezar kabul edebileceğimiz anne rahminin iç tabakasına “alaka” olarak girip tutunmalarıdır. Bu birinci ölüm, dünyaya gelmek için bir sebeptir. Dünya hayatının sonunda kabir ile neticelenen ölüm ise, âyette buyurulan “ikinci ölüm” olarak değerlendirilebilir ki bu ölüm de ebedi âlemdeki ikinci dirilme ile neticelenecektir. Allah en doğrusunu bilir.</p>
<p>Necm sûresinde, insanın iki defa doğumu ve iki defa ölümü ile alakalı ilgi çekici bir tevafuk karşımıza çıkar: “<em>O’dur güldüren ve ağlatan; O’dur öldüren ve yaşatan</em>.” (Necm, 53/43–44).</p>
<ol start="43">
<li>âyette gülme ağlamadan önce, 44. âyette de ölüm hayattan önce zikredilmiştir; yani gülme ölümle, ağlama da yaşama ile ilişkilendirilmiştir. Anne karnında spermin ve yumurtanın bir mânâda ölüp “alaka” olarak anne rahmine yapışması, hamileliğin başladığını anneye bildirir. Embriyonun anne rahminde bir tür mezara girmesi birinci ölümdür. Bu haber, anne ve babaya mutluluk getirir ve onları güldürür. Dokuz ay sonra çocuk dünyaya gelir ve ağlar.</li>
</ol>
<p>Sperm ve yumurta, sağlam kromozomları buluşturma adına vazife görürler. Buluşma vuku bulunca, ikinci bir diriliş için kendilerini feda ederler.  Nasıl ki spermin taşıdığı sağlam kromozomlar, sağlam bir bedenin doğumuna vesiledir, ukbaya götürdüğümüz salih amellerimiz de Allah’ın rahmetine ve Cennet’e girmeye vesile olabilir. İmanımıza ve salih amellerimize dikkat edip bunları çok iyi muhafaza ederek esas yerleri olan ebedi âleme arızasız götürmekle mükellefiz. Yol uzun, meşakkatli ve çok badire var, ama sonu çok güzel ve her şeye değer. Bu süreçlerin hepsinde Allah karar kılınan yeri de bilir tevdi edilecek emaneti de…</p>
<p>“<em>Yerde hiçbir debelenen de yoktur ki rızkı Allah’a âid olmasın. O onun karar ettiği yeri de bilir, emanet bulunduğu yeri de. Hepsi açık bir kitaptadır</em>.” (Hûd, 11/6).<a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Nutfe, su görünümünde sıvı tenasül özüdür. Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilen mânâsıyla nutfe, meni (sperm) tarafından yumurtanın döllenmesiyle teşkil edilen tek hücredir. Embriyolojide bu hücreye “zigot” denir. İnsanın zigottan yaratıldığı, 18. asrın sonlarında anlaşılmıştır. Oysa Kur’ân bu ve daha birçok ayette bunu açıkça bildirir. (Bkz. Suat Yıldırım, <em>Kur’ân-ı Hakîm&#8217;i̇n Açıklamalı Meali̇</em>, İstanbul: Define Yayınları, 2007, s. 348).</p>
<p><a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> R. Baker ve M. Bellis, “Number of Sperm in Human Ejaculates Varies in Accordance with Sperm Competition Theory”, <em>Sperm Competition in Humans</em>, Ed. T. K. Shackelford ve N. Pound, Boston: Springer, 2006, s. 131–134.</p>
<p><a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> NASA’nın Parker Solar Probe adlı keşif aracı, saatte 532 bin kilometrelik bir hıza ulaşmıştır.</p>
<p><a href="applewebdata://C034B739-94B1-405D-A43E-96887BDDA92A#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Elmalılı Hamdi Yazır, <em>Hak Dini Kuran Dili</em>, İstanbul: Eser Neşriyat ve Dağıtım, 1979, c. 4, s. 2757.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Et Yiyen Bitkiler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/et-yiyen-bitkiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:19:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179822</guid>

					<description><![CDATA[Bitkileri hep sessiz, sakin ve munis; hayvanları ise hareketli, saldırgan ve zarar verebilecek canlılar olarak biliriz. Ancak tabiat kitabını yazan Rabbimiz, hikmeti iktiza ederse, kudretini farklı manzaralar şeklinde sergilemeyi murat eder. Mesela, efsanevi bir bataklık sahnesi içinde, birbirinden cazip ve hoş görünümlü parlak kırmızı yapraklı bitkiler arz-ı endam eder. Bitkilerin yuvarlak ve kenarları dişli yaprakları, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bitkileri hep sessiz, sakin ve munis; hayvanları ise hareketli, saldırgan ve zarar verebilecek canlılar olarak biliriz. Ancak tabiat kitabını yazan Rabbimiz, hikmeti iktiza ederse, kudretini farklı manzaralar şeklinde sergilemeyi murat eder. Mesela, efsanevi bir bataklık sahnesi içinde, birbirinden cazip ve hoş görünümlü parlak kırmızı yapraklı bitkiler arz-ı endam eder. Bitkilerin yuvarlak ve kenarları dişli yaprakları, büyüleyici bir manzara sergiler. Onları hayranlıkla incelerken bir yaprağın yüzeyine bir sineğin konduğunu görürüz. Aniden kapanan yapraklar arasına sıkışan hayvancığın çırpınışları ve giderek erimesini seyreder ve bu acayip işlerde garip bir tılsımın olduğunu hissederiz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Yeryüzünde çeşit çeşit eserler sergilenir. Her bir eser, âdeta seçkin cevherlerden yapılmış bir şaheserdir. Yüksek karbon depolama kapasitesiyle ekosistemimiz için çok kıymetli olan ve su arıtma tesisi gibi vazife yapan bataklıklar da bu mucizevî sergilerden biridir. Besin yönünden zengin olmasalar da bataklıklarda, birçok hayvanın yanında harikulade bitkiler de yeryüzü sakinlerinin nazarına sunulur. İşte bunlardan biri de büyüleyici güzellikleriyle ve sıra dışı hususiyetleriyle et yiyen bitkilerdir.</p>
<p>Çok nemli olan bataklıklarda bitkilerin çürümesiyle biriken kimyevî maddeler, ortamın asitlik derecesinin yükselmesine sebep olur. Bu durum, mikroorganizmaların ölmüş canlıları tam olarak parçalayamadığı ve dolayısıyla toprağa yeterli besin maddesi ilave edilmediği mânâsına gelir. Neticede bataklıklarda yetişen bitkiler, ihtiyaç duydukları bazı mineralleri topraktan temin edemezler. Her bir canlıya ihtiyaçlarını gönderen Rabbimiz, onların azot, fosfat, kalsiyum ve potasyum gibi temel ihtiyaçlarını ihtiva eden böcekleri, bu bitkilerin hizmetine sunar. Beyni, şuuru, aklı, gözü, burnu ve dili gibi organları ve özellikleri olmayan etçil bitkiler, kendilerine lütfedilen ilginç mekanizmalarla böcekleri tuzağa düşürüp yakalar ve hikmetli sindirim enzimleri ile onları parçalayarak topraktan alamadıkları mineralleri temin ederler.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Bu zamana kadar keşfedilen 600’ü aşkın etçil bitki türü, genellikle bataklıklar, çalılıklar ve killi topraklar gibi besince fakir topraklarda bulunur. Bu bitkilerin mineral ihtiyaçları oraya gönderilen böceklerle karşılanır. Hem bu özel bitkileri hem de onların ihtiyacını en iyi bilen Vahid-i Ehad, muazzam bir tasarrufla hükmünü icra ederken tevhid nurunu parlatır. Bitkiler; rızıklanma için kendilerine lütfedilen sıra dışı kapan mekanizmaları, orijinal yaprakları, yaprak benzeri organları, avlarını kapana yönlendirecek ve çekecek tuzakları ve yönlendiricilerinin bir arada yaratılıp koordineli çalıştırılmasıyla Rabbimizin sıra dışı icraatını sergilerler.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Elektron mikroskopları ile yapılan araştırmalar, bu bitkilerin böcekleri kapmada iş gören mekanizmalarını ve eritici salgı bezlerinin hususiyetlerini aydınlatmaya başlamıştır. Bazı bezler böceği tuzağa çekmek için kokulu ve tatlı nektar üretimi için, bazıları da avı yakalayıp sindirmek için vazifelendirilmiştir.</p>
<p>Şimdiye kadar karşılaşılan en büyük etçil bitki, Borneo Adası’nda bulunan <em>Nepenthes rajah</em>’tır.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu bitkinin yaklaşık 3,5 litre su ve 2,5 litre sindirim sıvısı kapasitesine sahip ibrik şeklinde bir kapanı vardır. Kurbağa, kertenkele ve kuş gibi küçük omurgalıların bile bu bitkinin tuzağına, düştüğü görülmüştür. Salgılanan nektar, sivri fareler gibi küçük memeliler için de çok cazip olduğundan bu hayvanlar, tuzağa düşmeden kapanın ağız bölümüne oturup nektar yalarken mineral yüklü dışkılarını da gıda olarak bitkiye bırakırlar.</p>
<p>Böcek kapan bitkileri Antarktika dışında bütün kıtalarda bulunurlar. Bunların en yaygın cinslerinden birisi <em>Drosera</em>cinsine dâhil “Güneş Gülleri” olup 250 kadar türünün 165 kadarı Avustralya’da endemik (sadece o bölgeye has) olarak yaşar.</p>
<h1>            Güneş Gülleri</h1>
<p>Yeşil yapraklarının üzerini kaplayan ve uçlarında parıldayan damlacıklar taşıyan kırmızı dokunaçlarıyla göz alıcı görünürler. Bu damlacıklar, avı yakalamak için dokunaçların salgıladığı, berrak ve yapışkan mukopolisakkarit salgılardır.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Etrafta uçan bir sinek, parıltılı ve hoş kokulu damlaların cazibesine kapılıp dokunaçların üzerine konduğunda, yapışkan bir cendere tarafından kuşatılır ve kurtulmaya çalıştıkça daha çok sarılır.</p>
<p>Güneş güllerinin salgı bezleri uyarıldığında, avın hareket yönünde bir hareket başlar. Bu hareket, hücrelerin “turgor” adı verilen fizyolojik reaksiyonuyla sıvı yoğunluklarının hızla değiştirilmesiyle ortaya çıkar. Yakalanan ava en yakın sap kısmının kenarından başlayan hareketle yapışkan dokunaçlar avın yolunu keser. Olgun yaprakların ucundaki salgı bezlerinin tepesinde toplanan yapışkan damlacıklar, ava yapışarak kaçma imkânı vermez ve yapışkan maddeyle beraber avı sindirecek enzimler de salgılanmaya başlar. Bu enzimler, böceği çözer ve yapısındaki protein, karbonhidrat ve yağları parçalar. Ortaya çıkan sulu gıda maddeleri, yaprak yüzeyinden emilir. Yaprak tekrar açıldığında sindirim tamamlanmış, böcekten geriye sadece sindirilmeyen, kitinden yapılmış sert kabuk parçaları kalmıştır.</p>
<p>Güneş güllerinden en dikkat çekici olanı, “mancınık dokunaçları” ile <em>Drosera glanduligera</em> türüdür. Bu dokunaçlar, dokunmaya çok duyarlıdır ve tabanlarında menteşeli bir bölge bulunur. Bitki ilginç teçhizatı sayesinde, avını yaklaşık 65 milisaniyede içbükey salgı bezinin merkezine fırlatabilir. Bu haliyle de tıpkı diğerleri gibi her bir bitkinin, çiçeğin müzeyyen, mevzun, muntazam, manidar ve hikmetli yaratılışına şahitlik ederek Hakîm-i Zülcelâl’e işaret eder.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p><strong> </strong><strong> </strong></p>
<h1>İbrikotları (<em>Nepenthes sp</em>.)</h1>
<p>Güçlü kokulu nektarıyla böcekleri kendisine çeken ibrikotu, zarif görünümüyle böcek yiyen bir bitkiye hiç benzemez. Çiçek gibi görünen tüp şeklindeki yaprakları, bitkinin meşhur sürahi şeklini meydana getirir. İbriğin içinde yağmur suyu, sindirim enzimleri ve bakteriler bulunur. Üzerinde ise bir kapak vardır ve cezbedici nektar, kapağın alt yüzeyindeki salgı bezi tarafından üretilir.</p>
<p>Nektara ulaşmak için ibriğin içine yönelen böcek, ibrikteki sıvı karışımına düşer. Yapraklardaki tüylerin hepsinin aşağı doğru şekillendirilmiş olması bu yapıyı bir kapan haline getirmiştir. Böcek, bu tüyler sebebiyle borunun içine kayar ve asit içinde boğulur. Fakat bitki, böcekten bu haliyle istifade edemez. Parçalanması için, sistemli bir işlemler zincirine ihtiyaç vardır. Bu işlemler için ise etsineği, titrek sinek ve sivrisinek gibi üç ayrı böceğin larvaları istihdam edilir.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu larvalar ibriğin içinde, kendileri sindirilmeden, yakalanan avın iş birliği içinde parçalanmasını sağlayarak hem kendilerine hem de bitkiye gıda temin ederler. Bitki, bataklıktan tedarik edemediği kalsiyum ve azot gibi maddeleri, misafir ettiği larvalar vesilesiyle diğer böceklerden temin eder. Başka böcekler yakalanıp sindirilirken bu larvaların hem sindirilmemesi hem de bitkiyle iş birliği içinde hemcinslerini parçalamaya yardım etmesi, ayrı bir araştırma konusu olarak çalışılmayı beklemektedir.</p>
<p>İbrikotunun da larvaların da ömrü yaklaşık bir yıl olduğundan, bitki bir ömür boyu larvalara ev sahipliği yapar. Larvalardan en saldırganı, her ibrikte bir tane bulunan 1,5 cm boyundaki etsineği larvasıdır. Bu larva, yakalanan böcek ölüsünün parçalarını yerken diğer ikisi sırasını bekler. Daha sonra titrek sinek larvaları yemeye başlar. Son olarak sivrisinekler de dökülen kırıntıları yer. Boyları 0,5 cm civarında olan titrek sinek ve sivrisinek larvalarının ibrikteki sayısı birkaç düzineye çıkabilir. Görüldüğü üzere, bir ibrikte, ibret verici, içi içe rızıklanma hadiseleri sahnelenmektedir.</p>
<p><strong>            Sinekkapan Bitkisi </strong>(<em>Dionaea sp</em>.)</p>
<p>Etçil bitkilerdeki dokunaç, kese veya mancınık tuzakları gibi yakalama organları, bitkilerin çok hareketli böcekleri bile avlamasını sağlamak için yaratılan kompleks yapılardır. Bu organlar, tuzağın hızla kapanmasını tetikleyen, mekanik ve elektrik sensörlerle donatılmıştır. Av sensöre dokunduğunda, açık tuzak hâlinde depolanmış olan viskoelastik enerji, göz açıp kapayıncaya kadar salınır.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Sinekkapan bitkisinin yaprağına bir böcek konduğunda hemen kapanır. İki parçalı görünen yaprağının her bir yarısında, avı tespit etmede vazifeli üç tane tetikleyici tüy bulunur. Yaprak üzerinde yürüyen bir böcek, bunlardan birine temas ettiğinde, tuzak kapanmaya hazırlanır, fakat hemen kapanmaz. İlk temastan sonra, yaklaşık yirmi saniye içinde başka bir temas meydana gelirse, mekanik reseptör hücreleri, bütün tuzak yüzeyi boyunca hareket eden bir elektrik uyarısı gönderir ve kapanma hareketi başlatılır. Böylece bitkinin yaprağı, iki kanatlı bir tuzağa dönüşür. Bu mekanizma sayesinde yaprak, sadece av olabilecek şeyler için kapanır. Yağmur damlası gibi şeylerin dokunmasına tepki vermez ve gereksiz bir kapanmaya bağlı enerji israfı önlenmiş olur.<a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu hadise, kâinatta sergilenen iktisat kanununa harika bir misal teşkil eder.</p>
<p>Diğer tüylerle avın protein kaynağı olabileceği tespit edilince, sıkı bir sarılma hareketiyle av yaprağın içine hapsedilir. Yaprak, âdeta bir mideye dönüştürülerek sindirim enzimleri salgılanır ve böcek sindirilir. Buradaki bir saniye kadar süren kapanma hareketi, bitkiler dünyasının en hızlı hareketidir. Yaprağın yeniden açılması 12 saati bulurken sindirimin tamamlanması ise yaklaşık iki hafta sürer. Bu sürecin her bir anında, Rabbimizin hayret verici tasarrufuyla bitki rızıklandırılırken böcek de yeryüzündeki vazifesini tamamlar ve terhis edilir.</p>
<p>Bazı türlerini incelemeye çalıştığımız etçil bitkilerde keşfedilen bu hayret verici hususiyetler, nice sırlar barındırmaktadır. Canlıların muhteşem bir mizan, nizam ve intizam içinde yaratılması, tefekkür ehline ibretli manzaralar sunmaktadır.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Zuhal Özer, “Güzel, Çekici, ama Acımasız Etobur Bitkiler”, <em>Bilim ve Teknik</em>, Mayıs 1996.</p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> James L. Gould, Carol Grant Gould, <em>Etçil Bitkiler, Olağan Üstü Yaşamlar</em>, Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 39, s. 141–160.</p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Özlem Ak, “Etçil Bitkiler”, <em>Bilim ve Teknik</em>, Eylül 2017.</p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Adam T. Cross, Carnivorous Plants, <em>A Jewel in the Crown of a Global Biodiversity Hotspot</em>. Perth: Kwongan Foundation and the Western Australian Naturalists’ Club Inc.</p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem’alar</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 387.</p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Özer, a.g.e.</p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Rainer Hedrich, “Carnivorous Plants”, <em>Current Biology Magazine</em>, 2015, 25/3.</p>
<p><a href="applewebdata://FFD58C09-663C-4FC0-94BB-4D5634FA81AE#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> en.m.wikipedia.org/wiki/Venus_flytrap</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Firar ve İ’tisâm</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/firar-ve-itisam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:14:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179820</guid>

					<description><![CDATA[Herhangi bir şeyden kaçma ve uzaklaşma mânâlarına gelen firar; erbâbınca, halktan Hakk’a seyeran etmenin, gölgeden asla ilticada bulunmanın, damlayı bırakıp deryaya yönelmenin, zerreden vazgeçip güneşe teveccühün ve benlikten sıyrılıp vücudu Hak şuaları içinde eritmenin unvanı olmuştur ki; bunu insanın “seyr-i kalbî” ve “seyr-i ruhanî”sine işaret eden: فَفِرُّۤوا إِلَى اللهِ  “Kaçıp Allah’a sığınınız.”[1] mealindeki âyetle irtibatlandırmak mümkündür. İnsan, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Herhangi bir şeyden kaçma ve uzaklaşma mânâlarına gelen firar; erbâbınca, halktan Hakk’a seyeran etmenin, gölgeden asla ilticada bulunmanın, damlayı bırakıp deryaya yönelmenin, zerreden vazgeçip güneşe teveccühün ve benlikten sıyrılıp vücudu Hak şuaları içinde eritmenin unvanı olmuştur ki; bunu insanın “seyr-i kalbî” ve “seyr-i ruhanî”sine işaret eden: فَفِرُّۤوا إِلَى اللهِ  <em>“Kaçıp Allah’a sığınınız.”</em><a name="_ftnref1"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn1">[1]</a> mealindeki âyetle irtibatlandırmak mümkündür.</p>
<p>İnsan, imanı hesabına, beden ve cismaniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Böyle bir firarî ve Hak mültecisinin nasıl pâyelendirildiğini, o kapının sâdık bir bendesi olan Hz. Musa (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) Efendimizden dinleyelim:</p>
<p>فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ</p>
<p><em>“Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtığım için, Rabbim bana hâkimiyet lütfetti ve beni mürselînden kıldı.”</em><a name="_ftnref2"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn2">[2]</a> Bu beyanıyla Hakk’ın nebisi, zevk ve vuslata, hilafet ve kurbete varan yolun firardan geçtiğine dikkati çekiyor ve peygamberâne iradelere öncülük ediyor.</p>
<p><em>Avamın firarı</em>; varlığın dağdağasından, mâsiyetin çirkinliğinden Allah’ın üns ve gufranına sığınma şeklinde olur. Bunlar gözlerini her açıp kapayışlarında: رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ   <em>“Yarlığa Rabbim ve merhamet buyur; buyur ki, Sen merhameti en hayırlı olansın.”</em><a name="_ftnref3"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn3">[3]</a> âyetini okur.. ve oturur-kalkar: أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ   <em>“Rabbim, işleye geldiğim şeylerin şerrinden Sana sığınırım.”</em><a name="_ftnref4"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn4">[4]</a> der inlerler.</p>
<p><em>Havâssın firarı</em>; sıfatlardan sıfatlara, sırdan şuhûda, rüsûmdan usûle ve nefsanî duygulardan ruhanî ihsaslaradır ki: اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ  <em>“Allahım, Senin gazabından rızana, ukûbetinden affına sığınırım.”</em><a name="_ftnref5"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn5">[5]</a> sözleri onların her zamanki vird-i zebânlarıdır.</p>
<p><em>Haslar üstü hasların firarı</em> ise, sıfâttan Zât’a ve Hak’tan yine Hakk’adır ki, her zaman: أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ   <em>“Senden yine Sana sığınırım.”</em><a name="_ftnref6"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn6">[6]</a> der, heybet ve mehâbet soluklarlar.</p>
<p>Bu firarların hemen hepsi de gidip bir iltica, bir himaye ve bir i’tisamla noktalanır. Firar, firar edenin ruh derinliği ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) olduğu gibi, netice itibarıyla varılan nokta da farklı farklıdır.</p>
<p><em>Birinciler</em>, otağlarını mârifet yamaçlarına kurar, zerreden güneşlere kadar her şeyle O’nu hatırlar, O’nu anarlar.. ölçüleri aşan isteklere girer ve olmayacak şeyler düşlemeye başlarlar.. ve derken, vicdanlarında: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ   <em>“Seni hakkıyla bilemedik.”</em> gerçeğini duyar ve dillerinde:</p>
<p>اِعْتِصَامُ الْوَرٰى بِمَعْرِفَتِكَ   عَجَزَ الْوَاصِفُونَ عَنْ وَصْفِكَ</p>
<p>تُبْ عَلَيْنَـا فَإِنَّنَا بَشَـرٌ     مَـا عَرَفْنَـاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ</p>
<p><em>“Varlık Senin marifetinin peşinde, erbâb-ı lisan Seni vasfetmekten âcizdir. Gel tövbemizi kabul buyur; buyur ki, biz birer beşeriz, Seni hakkıyla bilemedik.”</em> sözleriyle kendilerinden geçerler.</p>
<p><em>İkinciler</em>, her an ayrı bir marifet deryasına yelken açarlar ve hep ayrı ayrı vâridâtın televvünâtıyla ömür sürdürürler. Sürdürürler ama bir türlü berzahlardan kurtulup tam hayret ufkuna da ulaşamazlar. Gözleri sürekli “suûd” merdivenlerinde, arşiyeden arşiyeye uçar ve “sukut” tasavvurundan tir tir titrerler&#8230;</p>
<p><em>Üçüncüler</em> hâlin gelgitlerinden kurtulmuş, başları her an hayretin ayrı bir derinliğinde ve gözleri “Şerâb-ı aynemâ” ile mahmur öyle mestlerdir ki, içinde bulundukları durumdan, –ihtimal– İsrafil’in sûruyla bile kendilerine gelemezler. Duygu, düşünce ve tahayyüllerinin derinliğini, ancak yine kendileri gibi mest olan biri ifade edebilir:</p>
<p>اٰن خيَالاتي كه دَامِ اَوْلِيَاسْت      عَكسِ مَهْ رُويَانِ بُستَانِ خُدَاسْت</p>
<p><em>“Evliyâullaha tuzak olan o hayaller, Hudâ bahçesinin ay yüzlülerinin cemallerinin yansımasından ibarettir.”</em></p>
<p>“بُستَانِ خُدَا”dan maksat, mertebe-i vâhidiyet; “مَهْ رُويَانِ”dan murad da, Allah’ın esmâ ve sıfâtıdır ki, ehadiyet mertebesinde temayüz ederler. Bu itibarla, meseleyi şöyle vaz’edebiliriz: Evliyâullah’ın ayaklarına tuzak olan, başka değil, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin tecelliyâtıdır. Ve o tecelliyât, hakikate karşı kapalı olan gözsüzler nazarında hayalâttanibarettir. Sarı Abdullah Efendi’nin ifadesiyle: “Enbiya ve evliyanın merâyâ-i kalbleri, mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı külliye-i ilâhiye olmakla, sıfât-ı rabbâniye onların ay yüzlerinin bostanı olup onlara her an ayrı bir sihir sunmaktadır.”</p>
<p>Hâsılı, bunlar, firar edecekleri her şeyden firar edip فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا  fehvâsınca<a name="_ftnref8"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn8">[8]</a>, öyle sağlam bir tutamağa sımsıkı sarılmışlardır ki –Allah’ın izniyle– artık onlar için kopup gitmek söz konusu değildir. Zira teveccühte bulunulup kendisine bel bağlanılan Zât, ezelden ebede kadar varlığı devam eden ve her şeyi her zaman görüp gözeten, gerçek varlık ve büyüklük sahibi bir Zât’tır ve bunlar O’nu bulmuş, O’nun kopmaz, kırılmaz ipine sarılmış, dolayısıyla da düşüp helâk olmaktan, ayrı kalıp yalnızlığa düşmekten ve yol şaşkınlığı yaşamaktan kurtulmuş olurlar ki, اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ   <em>“Allah (celle celâluhu), bu ölçüde iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”</em><a name="_ftnref9"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftn9">[9]</a> mazmununca, onları dört bir yandan kuşatan bütün karanlıklar kalkar. Gözler doğruyu görmeye, kulaklar doğruyu işitmeye başlar; gökler, yıldız yıldız tebessümler yağdırır.. aylar, güneşler bir uhrevî derinliğe bürünür.. zerreden sistemlere kadar her şey okunan bir kitap, temaşa edilen bir manzara hâlini alır.. baharlar neş’eyle kahkaha atar.. yazlar duygularımıza kemal endamlı melodiler dinletir.. acılar, elemler silinir gider.. köpük köpük her yanı ruhanî zevkler bürür.. ve insanca var olmanın, yaşamanın bütün hazları birden duyulur.</p>
<p>Bu sonsuz ruhanî zevkleri “ilelebed” duymak isteyenler, her zaman fevkalâde bir titizlikle, Allah’ın istemediklerinden istediklerine, yasaklarından emrettiklerine, sevmediklerinden sevip razı olduklarına hicretler gerçekleştirir, firarlar yaşar ve her şeyi O’na bağlamada karar kılarlar ki, hakikî i’tisam da işte budur.</p>
<p>اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ بِهِ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ<br />
وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref1">[1]</a>   Zâriyât sûresi, 51/50.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref2">[2]</a>   Şuarâ sûresi, 26/21.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref3">[3]</a>   Mü’minûn sûresi, 23/118.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref4">[4]</a>   Buhârî, <em>daavât</em> 2, 16; Tirmizî, <em>daavât</em> 15.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref5">[5]</a>   Müslim, <em>salât</em> 222; Tirmizî, <em>daavât</em> 76, 113; Ebû Dâvûd, <em>salât</em> 340.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref6">[6]</a>   Müslim, <em>salât</em> 222; Tirmizî, <em>daavât</em> 76.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref8">[8]</a>   <em>“(Artık kim tağutu reddedip Allah’a îmân ederse, işte o) kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır.”</em> (Bakara sûresi, 2/256)</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/09%20firar%20ve%20itisam.htm#_ftnref9">[9]</a>   Bakara sûresi, 2/257.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölüme Geçici Bir Hayat Rengi Vermek</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/olume-gecici-bir-hayat-rengi-vermek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:12:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179818</guid>

					<description><![CDATA[İlk okuduğumda pek dikkatimi çekmemişti, sonradan farkına vardım. Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) mucizelerinin ilimlerdeki gelişmelerin ulaşacağı son noktaya işaret etmesi ve insanlara hedef göstermesi ile alakalı tespitlerin yer aldığı “Yirminci Söz”de, Bediüzzaman Hazretlerinin kullandığı ilgi çekici bir ifade vardır. Üstad Bediüzzaman, Hazreti İsa’nın (aleyhisselâm) mucizelerinden bahsedildiği, ölüleri bile Allah’ın izniyle dirilttiğini anlatan âyetin tefsirinde, her hastalığın devası [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlk okuduğumda pek dikkatimi çekmemişti, sonradan farkına vardım. Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) mucizelerinin ilimlerdeki gelişmelerin ulaşacağı son noktaya işaret etmesi ve insanlara hedef göstermesi ile alakalı tespitlerin yer aldığı “Yirminci Söz”de, Bediüzzaman Hazretlerinin kullandığı ilgi çekici bir ifade vardır. Üstad Bediüzzaman, Hazreti İsa’nın (aleyhisselâm) mucizelerinden bahsedildiği, ölüleri bile Allah’ın izniyle dirilttiğini anlatan âyetin tefsirinde, her hastalığın devası olduğunu ve çalışıp araştırılarak bu devanın bulunabileceğini ifade eder ve şöyle der: “Hatta ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.”<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Tıptaki ciddi gelişmelerle organ nakillerinin yapıldığı ve yoğun bakım imkânlarının arttığı malumdur, ancak bu hüküm, muhtemelen daha ileri bir seviyeye işaret etmektedir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de, ölülerin dünya hayatında diriltilmesi ile ilgili bazı mucizevî hadiselerden bahsedilir. Mesela Bakara sûresinde, Hazreti Musa (aleyhisselâm) ve kavminden bir sığır kesmesi istenmiş, sığırın bir parçası ile ölüye dokunmaları emrolunmuş ve tekrar hayat bulan maktulün, olayın aslını ve katilini haber verdiği anlatılarak Cenab-ı Hakk’ın ölüleri diriltmeye kâdir olduğu vurgulanmıştır.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bu konuda, <em>Kur’</em><em>â</em><em>n’dan İdrake Yansıyanlar</em> adlı eserde, “Meseleye sadece mucizevî yönüyle bakılabileceği gibi, geliştirilmiş daha yüksek teknoloji ve ileri bir genetik bilimiyle, mucizelerle son sınırı belirlenen bir yüce hedefe sırlı bir yönlendiriş söz konusu olabilir.”<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> denilmektedir.</p>
<p>Tıpta bazı hastalıkların tedavisi için biyolojik ilaçlar, belirli hayvanlardan elde edilir. Bakterilerin genetik olarak kodlanmış proteinleri hâsıl etme özelliğinden yararlanılarak insülin gibi bazı ilaçlar üretilebilir. Belki bu tür canlıların yardımıyla elde edilecek biyolojik ilaçların, ölüme muvakkat bir hayat rengi verilmesine katkısı olabilir. Bu konuda kök hücre çalışmaları, araştırmacıların ilgisini çeken bir sahadır. Bu metotla insanın kendisine ait kök hücreleri kullanılarak organ ve dokularının üretilmesi ve fonksiyonu bozulan organların yerine, reddedilme riski olmadan yenilerinin konulması mümkündür. Şu ana kadar bu alanda elde edilmiş pozitif bir sonuç bilmiyoruz, ancak bazı çalışmalarda, insanın cilt hücrelerinden alınan kök hücreler, başka bir canlının embriyosuna yerleştirilmiş ve bunun gelişebileceği gösterilmiştir.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Bakara sûresinde, dünya hayatında öldükten sonra dirilme ile ilgili iki örnek daha anlatılır. Birinci misalde, ıssız bir şehre gelen bir kişi hayretle sorar: “Allah burayı bu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” Âyetin devamı şu şekildedir: “Bunun üzerine Allah onu 100 yıl boyunca öldürüp sonra diriltti. ‘Ölü vaziyette ne kadar kaldın?’ diye sorunca o, ‘Bir gün veya daha az’ diye cevap verdi. Allah ona, ‘Hayır! 100 sene kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de merkebine bak! (Kemikleri nasıl birbirinden ayrılmış) seni de insanlara canlı bir delil yapmak için öldürüp dirilttik. Hele o kemiklere dikkat et, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz!’ Böylece işin gerçeği kendisine tam mânâsıyla belli olunca, ‘Artık pek iyi biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.’ dedi.” (Bakara, 2/259).</p>
<p>Bir sonraki âyette ise, Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) ölülerin diriltilmesi hususunda kalbinin mutmain olması için talebi, dört kuşu öldürüp farklı dağlara dağıtması ve onların tekrar diriltilip kendisine gelmesi nazara verilir.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Tam mânâsıyla yeniden dirilme olmasa da Kehf sûresinde anlatılan Ashâb-ı Kehf kıssası da bu konuda bir misaldir. Mağarada 300 sene (veya daha fazla) uyuyan Ashâb-ı Kehf, uyandıklarında kendilerinin çok az bir süre uyuduklarını düşünürler.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Aynı sûrede, Hazreti Musa (aleyhisselâm) ile genç arkadaşının yolculuğunda, bir sepette taşıdıkları balığın dirilip denize atlaması da anlatılır.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mucizeleri arasında, ölülerin dirilmesi ve konuşması rivayet edilir. Mesela, “Bir adam, Resûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselâm) yanına gelerek ağlayıp sızladı. Dedi: ‘Benim küçük bir kızım vardı. Şu yakın derede öldü…’ Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ona acıdı. Ona dedi: ‘Gel, oraya gideceğiz.’ Gittiler. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) o ölmüş kızı çağırdı, ‘Yâ fülâne!’ dedi. Birden, o ölmüş kız</p>
<p>‘Lebbeyk ve sa’deyk’ (Buyur; emrin başım üstüne) dedi. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ferman etti: ‘Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?’ O dedi: ‘Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum.’”<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Hazreti Enes ibn-i Mâlik rivayet ediyor: “Bir ihtiyâre kadının bir tek oğlu vardı, birden vefat etti. O sâliha kadın çok müteessir oldu. Dedi: ‘Yâ Rab! Senin rızan için, Resûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselâm) biatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatimi temin edecek tek evlâtçığımı, o Resûlün hürmetine bağışla.’ Hazreti Enes der ki ‘O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.’”<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Yaşlanmanın önlenmesi ve ölümsüzlük, insanların en büyük arzularından biri olmuştur. Bakara sûresinde bir topluluk nazara verilip insanların bu dünya hayatına gösterdikleri hırsları anlatılırken onlardan her birinin 1000 yıl yaşamak istediğine dikkat çekilir.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Günümüzdeki tıbbî araştırmaların nihaî bir hedefi de ölüme çare bulmaktır. Ancak bu konuda Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) son sözü söyler: “Dikkat edin, tedavide kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.”<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Diğer bir hadis-i şerifte, ölümün çaresinin olmadığına da işaret edilir.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Nobel Ödülü sahibi, Fransız cerrah ve biyolog Alexis Carrel, insan hücrelerinin müsait şartlarda ölümsüz olduğunu iddia etmiş,<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> fakat daha sonra Amerikalı anatomi profesörü Leonard Hayflick, DNA hasarı ve telomerlerin kısalması sebebiyle hücrelerin bölünmelerinin sınırlı olduğunu göstermiştir.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Telomer, her bir DNA’nın uç kısmında yer alan ve kromozomları koruyan yapıdır. Hücrelerimizin yenilenmesi sürecinde, her bölünmede telomerlerin uzunluğu kısalır ve kritik bir noktaya ulaştığında bölünme azalır. Telomerleri yeniden aktif hâle getirerek yaşlanma sürecini yavaşlatma, bilim insanlarının hayali olmuş, farelerde bazı olumlu sonuçlar elde edilmiş, ancak daha ilerisine gidilememiştir.</p>
<p>Son yıllarda büyük teknoloji şirketleri, insan ömrünü uzatma konusunda ciddi yatırımlar yapmaktadır. 2009 Nobel Kimya Ödülü sahibi Venkatraman Ramakrishnan, bu arzuyu, “Kaliforniya milyarderleri, hayatlarını güzel bir partideymiş gibi geçiriyorlar ve bunun bitmesini istemiyorlar.”<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> şeklinde dile getirir.</p>
<p>Bu konudaki gayretler pek ümit verici sonuçlar vermiyor, zira insan bedeni ölümsüzlüğe elverişli bir yapıda değildir. Yeni düşünülen çıkış yolu beyin ve makineleri bir araya getirmek. Neurolink’i kuran Elon Musk, dijital zekâ ile biyolojik zekânın giderek yakınlaşacağını, aradaki ilişkinin giderek artacağını ifade ediyor.<a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Google makine öğrenimi projesinde çalışan Ray Kurzweil, 2029 yılına kadar, vücuda yerleştirilecek minik robotlar yardımıyla insan ömrünün ciddi bir şekilde uzayacağını iddia ediyor.</p>
<p>Ölüme çare bulma fikrinin tahayyülü bile, ölümü unutmaya çalışan insanlara yalancı bir ümit verebiliyor ve gaflette boğulanların, geçici dünya zevklerine daha büyük bir hırsla bağlanmalarına sebep olabiliyor.</p>
<p>Rabbimizin Muhyi, Kayyum ve Şafi gibi isimlerinden medet alarak hayatı fıtrata uygun bir şekilde muhafaza etme, hakikati keşfetme ve ilmi gerçek mecrasına taşıma misyonu, uzun vadeli ve kolektif bir hedef olarak bizi bekliyor.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 271.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz. Bakara, 2/67–73.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Kur&#8217;ân&#8217;dan İdrake Yansıyanlar</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 64.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Nicholas Wade, “New Prospects for Growing Human Replacement Organs in Animals”, <em>New York Times</em>, 26-1-2017, www.nytimes.com/2017/01/26/science/chimera-stemcells-organs.html</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bkz. Bakara, 2/260.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bkz. Kehf, 18/9–26.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz. Kehf, 18/61–64.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Mektubat</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 175; Kadı Iyâz, <em>Eş-Şifâ</em>, 1/320; El-Kurtubî, <em>El-İ’lâm bimâ fî Dîni’n-Nasârâ</em>, s. 364; Aliyyülkârî, <em>Şerhu’ş-Şifâ</em>, 1/648.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 175; El-Beyhakî, <em>Delâilü’n-Nübüvve</em>, 6/50; İbni Adiyy, <em>El-Kâmil</em>, 4/62.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bkz. Bakara, 2/96.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ebû Dâvûd, Tıb, 1; Tirmizî, Tıb, 2; İbn Mâce, Tıb, 1.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> “Şu çörek otunu kullanmaya devam edin çünkü onda her derdin devası vardır ancak sâm bunun dışındadır. Sâm ise ölümdür.” Müslim, Selâm, 88–89; Tirmizî, Tıb, 5; İbn Mâce, Tıb, 6.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> A. Carrel, A.H. Ebeling, “Age and multiplication of fibroblasts”, <em>J Exp Med</em>, 1921.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> L. Hayflick, “The limited in vitro lifetime of human diploid cell strains”, <em>Exp Cell Res</em>, 1965.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Manu Joseph, “Is it possible to hack the brain to make us immortal?” 21-7-2019, www.livemint.com.</p>
<p><a href="applewebdata://871A1A15-7961-449B-A9F8-73BDDDD10795#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Laduram Vishnoi, “How Can Artificial Intelligence Immortalize Human Beings?” 18-1-2018, www.entrepreneur.com/article/307675</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gönlümün Sultanı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/gonlumun-sultani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:09:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179816</guid>

					<description><![CDATA[Gönlümün sultanı her zaman dilimde virdim, Ağlarsam, Sanadır âh u efgânım Efendim. Ayrılmaz bendenim, sâyende kulluğa erdim, Yollara rehberim, derde dermanım Efendim. Nere baksam, kimi görsem gönlüm hep Sendedir, Kulun, boynundaki tasmasıyla bir bendedir; Onu alıp satmak yalnız Senin elindedir, Işığım, ziyam, göz nurum, bürhânım Efendim. Ne dizimde tâkat ne irademde fer kaldı, Şu biten [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gönlümün sultanı her zaman dilimde virdim,<br />
Ağlarsam, Sanadır âh u efgânım Efendim.<br />
Ayrılmaz bendenim, sâyende kulluğa erdim,<br />
Yollara rehberim, derde dermanım Efendim.</p>
<p>Nere baksam, kimi görsem gönlüm hep Sendedir,<br />
Kulun, boynundaki tasmasıyla bir bendedir;<br />
Onu alıp satmak yalnız Senin elindedir,<br />
Işığım, ziyam, göz nurum, bürhânım Efendim.</p>
<p>Ne dizimde tâkat ne irademde fer kaldı,<br />
Şu biten hayatımdan bir sürü keder kaldı;<br />
Sermayem olmasa da Senden bir eser kaldı;<br />
Bir de kapında nâlân u giryânım Efendim.</p>
<p>Sahip çıkmazsan eğer bu sîne virân olur,<br />
Kararır duygular gönülde bir külhân olur.<br />
Söner bütün ışıklar, ayânlar pinhân olur.!<br />
Gözde nurum, tende cânım, cânânım Efendim.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diktatörlük</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/09/01/diktatorluk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2021 12:07:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179814</guid>

					<description><![CDATA[Kelimeler, lügat mânâlarından daha fazla şey ifade ederler. Bazı kelimelerin işaret ettikleri fiillerin failleri öyle meşhur olurlar ki daha sonra onların yolunda giden ve benzer fiilleri işleyenler artık o sıfatlarla anılırlar. Bu konuda “diktatör” ve “firavun” kelimeleri misal olarak verilebilir. “Diktatör” kelimesi Latince kaynaklı olup “dikte ettiren, emir veren” mânâsına gelir. Istılahta ise kanun tanımayan, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kelimeler, lügat mânâlarından daha fazla şey ifade ederler. Bazı kelimelerin işaret ettikleri fiillerin failleri öyle meşhur olurlar ki daha sonra onların yolunda giden ve benzer fiilleri işleyenler artık o sıfatlarla anılırlar. Bu konuda “diktatör” ve “firavun” kelimeleri misal olarak verilebilir.</p>
<p>“Diktatör” kelimesi Latince kaynaklı olup “dikte ettiren, emir veren” mânâsına gelir. Istılahta ise kanun tanımayan, mutlak ve sınırsız yetkiyle ülkesini yöneten, otoriter idarî sistemin zalim yöneticisi olarak tarif edilegelmiştir.</p>
<p>“Firavun” kelimesi ise, Eski Mısır dilinde “büyük ev” anlamına gelmektedir. Mısır’daki Eski Krallık Döneminden (M.Ö. 2686–2181) itibaren rastlanan bu kelime, aslında krallık sarayını ve orada oturanları ifade ediyordu.<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> O günlerde Mısır yönetimini elinde tutan hanedana verilen bir isimdi.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de 74 yerde geçen “firavun” kelimesinin, bir şahsı sembolize etmesinin ötesinde bir zihniyeti, ideolojiyi ya da topluluğu temsil ettiği tespiti yapılabilir. Zira bu âyetlerde ailesinden, danışmanlarından, kavim ve askerlerinden de bahsedilir.</p>
<p>Bu tanımlardan yola çıkarak Firavun ve avenesinin kurdukları sisteme diktatörlük denilebilir.</p>
<p>Bir diktatörlüğün ortaya çıkması ve şekillenmesindeki sebepler şu başlıklar altında incelenebilir:</p>
<p><strong>Psikolojik Sebepler</strong></p>
<p>Firavun kendisini ülkenin yegâne sahibi olarak görür ve şürekasıyla birlikte yönettiği ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının kendisine ait olduğunu düşünürdü. Son derece narsist bir yapıya sahipti. Kur’ân-ı Kerim bu psikolojiyi şu âyetiyle ifade eder:</p>
<p>“<em>Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi</em>?” (Zuhruf, 43/51).</p>
<p>Kadim diktatörler ile modern diktatörlerinin psikolojisi birbirine benzer. Henry Murray, 1938’de yayımlamış olduğu bir raporda, Hitler’in sergilediği kişilik yapısını, “tepkisel narsisizm” olarak tarif etmiştir. Diktatörler hakkında şöyle der Dr. Murray: “<em>Bu tür kişilik yapısında olanlar, gerçek veya hayalî düşmana karşı söz, hakaret veya dürtü ile kolayca uyarılabilirler: Eleştiriye tahammülleri yoktur. Karşısındakine asla tolerans tanımazlar, hoşgörüsüzdürler. Şükran duygusundan yoksundurlar. Kendilerini ifade etme becerileri zayıftır. Başkalarını küçümsemekten, kabadayılık etmekten çok hoşlanırlar. Her olayda suçu başkalarına atma eğiliminde olurlar. İntikam isteğiyle yanıp tutuşurlar. Yenilgiyi kabul etmezler. Aşırı ölçüde bencildirler, daima kendi çıkarlarını düşünürler. Kendilerini çok beğenirler ve kendilerine çok güvenirler. Şaka yapma yetenekleri yoktur</em>.”<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Fathali Moghaddam ise <em>Diktatörlüğün Psikolojisi</em> adlı eserinde şu tespitte bulunur: “<em>(Yakın tarih ve günümüzde) diktatörün şekillenmesinde sosyal, ekonomik, kültürel, coğrafî faktörlerin ve de akla gelmeyen daha birçok etkenin payı vardır. Üzerinde durulması gereken diğer bir nokta ise, diktatörlüğün doğuşunu ve sürekliliğini etkileyen tüm bu etkenler arasında, psikolojik faktörlerdir</em>.”<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p><strong>Diktatörün Çevresi</strong></p>
<p>Firavun’un kurduğu diktatörlük yapısı, yakınlarını zenginleştiren, refah içinde yaşatan bir sistemdir. Firavun’un erkânı, onun iktidarı üzerinden beslendiği için yıkılıp gitmesinden endişe eder. Onların bu korkuları liderlerine bağlı oldukları ve ülkelerini çok sevdikleri için değil, kurdukları menfaat şebekesinin orta direğinin Firavun olmasındandır. Elde ettikleri makam ve servetlerinin bir sonraki Firavun döneminde ellerinden gideceği korkusuyla tir tir titrerler.</p>
<p>Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) daveti ve husule gelen mucizelerden sonra Firavun’un az da olsa yumuşaması ve belki de iman etmeyi düşünmesinden sonra araya giren Haman’ın, “<em>Şimdi sen kendisine tapılan bir rab iken secde mi edeceksin</em>?” diyerek onu vazgeçirmesinin saiklerinden birisi de Haman gibi iktidar beslemelerinin konum, makam ve servetlerini kaybetme korkusu olduğu tespiti yapılabilir. Mamafih sistem Firavun’un “rab” (!), yani “tek adamlığı” üzerine kurulmuştur ve onun Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) dinine girmesi, artık o dinin hakikatlerine ve prensiplerine göre ülkeyi yöneteceği mânâsına gelmektedir.</p>
<p>Heva ve hevese göre değil, evrensel hukuk normlarına göre bir yönetim, saray beslemelerinin ödünü koparıyordu. Dolayısıyla Firavun’un diktatörlüğü ve tek adamlığı devam etmeliydi. İşte bu sebepten Firavun, “Ben sizin en yüce rabbinizim!” dediğinde, danışmanları, “Hayır, sen rab olamazsın!” demek yerine, onu tasdik etmişlerdir. Mabeyn-i hümayunu onu, asırlarca zalimliğin ve diktatörlüğün sembolü olarak anılacak bir ortam içinde yaşatmıştır. Bu durum, rejimin ayakta kalması ve elitlerin sömürü sisteminin devam etmesi için şarttır. Bu sa­dakat paylaşılan bir ideolojiye mutlak bağlılıkla sağlanmaktadır. İktidardaki güç zehirlenmesine mârûz kalmış olanlar, kendilerine tâbi olanları, ideolojiye körü körü­ne bağlılıkla kontrol altında tutarlar.</p>
<p>İslam ülkelerindeki diktatörler ise dini, kendi boşluklarını doldurmak için tıpkı bir dolgu maddesi gibi kullanırlar.<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>Müslüman ülkelerdeki yöneticileri eleştirmek vatan hainliğinin de ötesinde dini eleştirmek gibi bir algıya dönüşerek liderin her sözü ve hareketi kutsanır hâle gelir. Böyle bir vetirede lider hukukun üstünde, yargılanamaz ve eleştirilemez bir konuma yerleştirilir. Bu durum en çok saray etrafındaki menfaatperestlere yarar.</p>
<p>Esasen Firavun’un “ilah” olarak addedilmesinden maksat, halkının üzerinde tahakküm kurmasını sağlayan saltanatıdır.<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>Böyle bir saltanatın yıkılması durumunda enkaz altında kalacak ilk grup saray erkânı olacağından, elbirliği ile Firavun’un saltanatını ayakta tutmaya gayret etmişlerdir. Bunların başında Haman ve Karun gibi kimseler ve sihirbazlar gibi gruplar vardır.</p>
<p>Halkın %99’unun kontrol altında tutulması ve sınıflar arası eşitsizliklere boyun eğmelerinin sağlanması, harcı ideolojik çimentoyla karılmış hükmeden elitin elinde tuttuğu kaba güçle mümkün olabilir.<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Firavun ve ekibi de muhaliflerini korku ve tehditle susturmaya çalışmışlardır. “<em>Benden başkasını tanrı edinirsen, yemin ederim ki seni zindanlarda süründürürüm</em>!” (Şuara, 26/29) diyerek iktidarını eleştiren, kabul etmeyen herkesi cezalandırmakla tehdit etmiş, hatta onun iyiliği için söylenen sözleri bile “hakaret” olarak görmüş ve insanları zindanla korkutup susturmaya çalışmıştır.</p>
<p><strong>Gerçeklere Gözünü Kapatan Bir Toplum ve Medya</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Firavun ve etrafındaki menfaat şebekesi, günümüzdeki medya organlarının yaptığı gibi, sihirbazlar vasıtasıyla halkı uyutuyordu. Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi, onları “<em>küçümseyip hiçe sayıyordu</em>.” (Zuhruf, 43/54). Âyetin devamı ise şu şekildedir: “<em>Onlar da firavuna boyun eğip bu durumu kabullendiler. İşin aslı onlar, yoldan çıkmaya açık, fâsık olan bir kavimdi</em>.” Böyle bir topluluk, tıpkı idarecileri gibi fısk içinde olunca daha kolay idare edilir, Firavun ve ekibinin günah ve suçlarını görmezden gelir, hatta “Yöneticilerimiz bile yapıyor.” diyerek her türlü suça ortak olup isyan deryasına onlarla birlikte yelken açarlar.</p>
<p>Müfessir Suat Yıldırım, Zuhruf suresindeki bu âyetin tefsirini şu şekilde yapar: “Bir dikta yönetimi hukuku çiğner, çevresindeki menfaatçi dalkavuklarla bir oligarşi kurar, dürüst ve erdemli insanları susturursa, açıkça söylemese bile halkını hiçe saymış demektir. Halk da fâsık ise; hak, bâtıl, erdem onlar için önemsiz olduğundan sürü gibi ona uyarlar. Zulme, şahsiyetsizliğe boyun eğer, ses çıkarmazken, hakkı tutan bir ses yükselirse, onu sustururken sesleri yüksek çıkar. İşte bunlar zilleti kabul ettiklerinden, hiçe sayılmaya müstahak olmuşlardır.”<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p><strong>İftirak</strong></p>
<p>Diktatörlük üzerine kurulu menfaat şebekesinin en temel korkusu, sömürdükleri halkın uyanması ve hakikatleri görmesidir. Kur’ân-ı Kerim; Firavun ve adamlarının, halkın uyanmaması, kolay yönetilmeleri, her türlü zulme rıza göstermeleri ve yöneticilerinin günahlarına ortak edilmeleri için fitne ve iftirak silahını kullandığını anlatır: “<em>Doğrusu Firavun, ülkesinde (Mısır’da) zorbalık yaptı, büyüklük tasladı. Halkını çeşitli fırkalara ayırdı. Onlardan bir topluluğu, erkek evlatlarını kesmek, kız evlatlarını ise hayata atmak suretiyle özellikle zayıflatmak istiyordu. O, bozguncunun teki idi.</em>” (Kasas, 28/4).</p>
<p>Halkı gruplara ayırmak, diktatörlerin en sık başvurdukları metottur ve kadim diktatörlerden günümüze kadar kullanılmıştır: Bir grubu düşman ilan et, bütün suçları onlara yükle, halkın gözünde itibarlarını zedele, medya yoluyla sürekli aynı iftiraları tekrarla, daha yargılanmadan en cani suçlular (!) oldukları konusunda toplumu ikna et ve böyle bir grupla ancak kendinin ve ekibinin mücadele edebileceğine ahmaklaştırdığın halkı inandır.</p>
<p><strong>İç ve Dış Düşman Söylemi</strong></p>
<p>Bu söylem, ortaya çıkan diktatörlüğün devamı ve kuvvet kazanması için sıkça kullanılan bir metottur. “Düşman kapımızda!” kor­kusunun sürekli taze tutulduğu, aşırı milliyetçilik ve militarizmle beslenen bir atmosferde, fertler kurallara körü körüne boyun eğmeye zorlanır. Diktatör ve yandaşları, sürekli iç ve dış düşmanlardan bahsederek toplumu kendi yönetim şekillerine uymaya zorlarlar.<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p><strong>Diktatörlüğün Çöküşü</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir diktatörlüğün çökmesinin iki temel sebebi vardır: Diktatörlüğü destekleyen ve sistemden nemalanan elitlerin birbirine düşmesi<a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> ve halkın uyanması…</p>
<p>Yeryüzünde diktatörlüğü ayakta tutanların birbirine düşmesi, birliklerinin dağılması ve halkların uyanıp demokrasi ve hukukun üstünlüğünün yaşandığı bir sistem kurma adına omuz omuza vermeleri temennisiyle…</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> <em>TDV İslâm Ansiklopedisi</em>, Ankara: TDV Yayınları, 1995, c. 13, s. 118–121.</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Müslüm Aslan, “Diktatör Kimdir Özellikleri ve Sonrası…”, 14/02/2018, edebiyatbahcesi.net/kose-yazisi/2071/diktator-kimdir-ozellikleri-ve-sonrasi</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Fathali M. Moghaddam, <em>Diktatörlüğün Psikolojisi</em>, İstanbul: 3P Yayıncılık, 2014, s. 19.</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> M. Fethullah Gülen, Çağlayan, Mart Sayısı, Başyazı</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Seyyid Kutub, <em>Fî Zılâl-il Kur&#8217;an</em>, İstanbul: Dünya Yayınları, 2003, c. 3, s. 1353–1354.</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Moghaddam, a.g.e., s. 35.</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Suat Yıldırım, <em>Kur’ân-ı Hakîm&#8217;i̇n Açıklamalı Meali̇</em>, İstanbul. Define Yayınları, 2007, s. 521.</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Moghaddam, a.g.e., s. 11.</p>
<p><a href="applewebdata://73FAF503-2CE7-4320-913A-16630A6E33A2#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Moghaddam, a.g.e., s. 15.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
