<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>6 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/6/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Mar 2025 07:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>6 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Zihin Kirliliği</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/zihin-kirliligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:58:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7694</guid>

					<description><![CDATA[Zihin; anlama, kavrama, öğrenme, hatırlama ve ezberleme gibi beyne ait fonksiyonların gerçekleştiği bir laboratuvar, kütüphane veya depodan oluşan bir bilgi işleme merkezidir. Zihin dünyamız her türlü bilgi ve veriyi değerlendirme potansiyeline sahiptir. Şuuraltı gibi karmaşık özelliklerinden dolayı duygu, düşünce ve hislere yön verdiği için beyinle birlikte zihin, insan vücudunun önemli bir merkezi olarak kabul edilir. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zihin; anlama, kavrama, öğrenme, hatırlama ve ezberleme gibi beyne ait fonksiyonların gerçekleştiği bir laboratuvar, kütüphane veya depodan oluşan bir bilgi işleme merkezidir. Zihin dünyamız her türlü bilgi ve veriyi değerlendirme potansiyeline sahiptir. Şuuraltı gibi karmaşık özelliklerinden dolayı duygu, düşünce ve hislere yön verdiği için beyinle birlikte zihin, insan vücudunun önemli bir merkezi olarak kabul edilir. Özellikle yabancı bir dilin öğrenilmesi, sağlıklı bir zihinle mümkündür.</p>
<p>Yabancı dil öğrenimi üzerine yapılan çalışmalar, bu konuda başarısızlığa sebep olan belli başlı sebepleri ortaya koymuştur, ancak pek çok insanın yalnızca yabancı dil değil diğer pek çok disiplinin öğreniminde de azami performans gösterememesinin altında yatan sebebin zihin kirliliği olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><b>Zihin kirliliği nedir?</b></p>
<p>Reklam panoları, mağaza vitrinleri, posterler, broşürler, dergiler ve reklamlar ile televizyon, sinema ve internet mecralarında sergilenen farklı boyut, özellik ve şekillerdeki görüntüler, zihinsel kirlilik meydana getirmektedir. Söz konusu tasvirler, şekil ve özelliklerine bağlı olarak kişinin zihinsel enerjisini büyük oranda tüketebilmekte, dahası karmaşık ve rahatsız edici duygulara yol açabilmektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Gayr-i ahlaki tasvirler, kişinin şahsi ve içtimai hayatına menfi bir şekilde tesir etmektedir. Bu tür görüntüler hormonları tetikler ve şehvet duygusunu uyandırır. Bu durum da hafızanın zayıflamasına ve konsantrasyon eksikliğine sebep olur.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu hakikati bir temsille anlatmaya çalışalım: Bilgisayarınızda bir A4 sayfasına, satır aralığı bırakmadan yaklaşık 600 kelime yazabilirsiniz ve bunun bilgisayarınızın hafızasında tutacağı alan 13,3 kilobayt veya 13.620 bayttır. Aynı A4 sayfasına 1000×1371 piksel değerinde bir fotoğraf koyduğunuzda bunun bilgisayarın hafızasında kapladığı alan 1,38 megabayt veya 1.449.984 bayt, yani tam altı katıdır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Küçük bir veri depolama ortamına büyük bir kütüphane sığdırmak mümkün olabilirken, aynı ortama bir sinema filmini sığdıramıyoruz. Her ne kadar ortalama bir insan beyninde yaklaşık 86 milyar nöron hücresi olsa da bu astronomik rakam bize aslında beynin de bir sınırı olduğunu göstermektedir. Bugün gigabaytlar bir yana artık terabaytlardan bahseder olduk ve kim bilir yarının dünyasında nasıl bir hafıza biriminden bahsedeceğiz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Özellikle gençlerin, televizyon seyrederken, bilgisayar oyunları oynarken ve internette sörf yaparken sürekli maruz kaldığı veri miktarı azımsanamaz ölçüdedir. İnsanların zihinleri daha fazla bilgiyi işleyebilecek kapasiteye sahip olabilir. Ancak bu bilgi işleme kapasitesi daha çok var olan bilginin işlenmesi ile ilgili olduğundan çevremizden zihnimize akıp gelen veriler, zihin kapasitemiz için ek yükler oluşturmaktadır, çünkü zihin sürekli çalışmakta, algılanan verileri değerlendirmektedir.</p>
<p><b>Bilgisayar virüsü gibi!</b></p>
<p>Özellikle günümüzde, tıpkı bir bilgisayar gibi, korunma filtresi düşük bir seviyeye ayarlanmış olan, ayrım yapmayan bir insan zihni, şehvet, gazap, korku gibi hisleri tetikleyen her çeşit görüntünün sürekli saldırısı altındadır. Zihin kirliliği kendisini diğer program, belge veya e-postalara kopyalayan, böylelikle hafızanın çalışmasını ciddi oranda yavaşlatan, hatta sistemi çökerten bir bilgisayar virüsü gibi hareket etmektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Virüsler özelliklerine göre bilgisayardaki verileri silebilir veya kopyalayabilir, hatta yazılım ve donanıma zararlar verebilir. Aynı şekilde zihin kirliliği, kaynağı ne olursa olsun, insanın şuuraltına yerleşip gerekli gereksiz zamanlarda insan zihnini meşgul etmektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>İnsan bedeninin yara aldığında veya zayıf düştüğünde mikropların saldırısına uğraması gibi maneviyattan uzak kalan insanın zihni, şuuraltında biriktirdiği virüslerce esir alınmak istenecektir. Öyle ki kişinin herhangi bir kötülüğe niyeti olmasa bile bu sinsi virüsler o fenalığı işleme imkânı sunacaktır.</p>
<p>Hormonların uyaranlar ile tetiklenerek gereksizce ve fazla olarak salgılanması uzun süreli unutkanlık, yorgunluk ve ciddi konsantrasyon problemlerine yol açabilmektedir. Böyle bir durumda kişiler zihnî kirlenmenin yan etkileri ortadan kalkana kadar çalıştıkları konuları anlamakta zorluk çekmektedirler.</p>
<p><b>Niçin ezber yapamıyoruz?</b></p>
<p>Yabancı dil öğrenimi de zihinsel kirlilikten olumsuz etkilenmektedir. Yabancı dil öğrenimini kolaylaştırması öngörülen çağdaş yöntem ve teknolojiler, aynı zamanda kişileri zihinsel kirliliğe maruz bırakarak öğrenmeyi engelleyebilmektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Maziye baktığımızda pek çok ilim adamının çağımızın dil öğrenme kaynakları ve kolaylıklarına sahip olmadıkları halde çok sayıda yabancı dili öğrenmeyi başardıklarını görürüz. Mesela ünlü dilbilimci Guiseppe Caspar Mezzofanti’nin 38 dilde ve 50 lehçede akıcı bir şekilde konuştuğu bilinmektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Benzer şekilde Sir John Bowring 100, Emil Krebs 68, Ziyad Yusuf Fazah 56, Ali Ufki 16, Muhammad Hamidullah 22, Pamulaparthi Venkata Narasimha Rao 13, Jose Rizal 22 ve Sir Richard Francis Burton 29 dil ve lehçede konuşabiliyordu.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Zihin kirliliğinden fersah fersah uzak oldukları için Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabileri ve İslam âlimleri de binlerce hadisi ve Kur’an-ı Kerim’i ezberlerinden nesilden nesle aktarabilmiştir. Mesela, Hz. Ebu Hureyre 5374 hadis, Hz. Abdullah ibn Ömer ibn Hattab 2630 hadis ve Hz. Enes ibn Malik 2286 hadis rivayet etmiştir.</p>
<p>Yine sahabeden Hz. Zeyd bin Sabit’in (radıyallahu anh) on beş gün gibi kısa bir sürede mektup yazacak ve tercüme edebilecek seviyede İbranice öğrenmesini, Efendimiz aleyhissalatü vesselamın mübarek duası, motivasyon, sosyal çevre, zeka gibi diğer pek çok unsurun yanı sıra yaşadığı dönem itibariyle zihin kirliliğinden uzak kalmasına bağlayabiliriz. (Tirmizî, İstizan 22, Ebû Dâvûd, İlim 2)</p>
<p>Mezhep imamlarımızdan Ahmed ibn Hanbel 1 milyon sahih, hasen ve zayıf hadisi ezberlemiş, 40.000 hadisten oluşan meşhur <i>Müsned</i>’ini 300.000 hadis arasından seçerek İslam âlemine kazandırmıştır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Benzer şekilde İmam Buhârî 600.000 hadisi ezberledikten sonra bunlardan sadece 4000’e yakınını <i>Sahih</i>’ine almıştır. Yine büyük İslam âlimi İmam Serahsî 30 ciltlik <i>Mebsut</i>’unu hapsedildiği kuyunun dibinden, hiçbir kitap ve kaynak olmadan, doğrudan hafızasından, kuyunun başında bekleyen talebelerine dikte ettirmiştir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri’nin çok güçlü bir hafızası olduğu bilinir. <i>Tarihçe-i Hayat</i>’ta, Üstad’ın bir kitabı sayfa sayfa çevirerek hem hızlı bir şekilde okuduğu hem de ezberlediği anlatılır. Üstad Hazretleri’nin daha sonraki hayatında, <i>Risale-i Nur</i> eserlerini yazdırırken yanında Kur’an-ı Kerim dışında herhangi bir kitap veya kaynak olmadığı, bizzat kendisinin ve yazanların şehadetiyle sabittir.</p>
<p><b>Unutkanlık hastalığı yayılıyor</b></p>
<p>Yalnızca bir yabancı dilde dahi uzmanlaşmakta güçlük çeken günümüzün akademisyenleri ile karşılaştırıldıklarında, modern kaynaklara erişim imkânları bulunmamasına rağmen gösterdikleri başarı hayret ve hayranlık vericidir. Bu âlimlerin yeteneklerinin ve ilim aşklarının yanı sıra bugün bizim karşı karşıya olduğumuz yaygın zihinsel kirlilikten zarar görmemiş olmalarının da başarılarında etkili olduğunu söyleyebiliriz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Şüphesiz hafızanın gerekli ve kaçınılmaz olduğu bütün disiplinlerde zihin kirliliği, önemli bir engel oluşturmaktadır. Unutmayalım ki, zihin kirliliği konusunda hassas olmadığımız sürece, ne kadar uğraşırsak uğraşalım yeni şeyler öğrenmemiz çok zor ve zaman alıcı olacaktır. Unutkanlık ise kaçınılmaz olmaya devam edecektir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Günümüzde her geçen gün unutkanlıktan şikâyet edenlerin sayısı artmaktadır. Unutkanlık, sinsi bir hastalık gibi, teknolojiyle içli dışlı olmuş toplumlarda giderek yaygınlaşmaktadır. Ödevler, anahtarlar, gözlükler, doğum günleri, verilen sözler, öğrenilen yabancı kelimeler, kısacası insanlar hemen her şeyi unutmaktadır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Geçmişte insanlar bir sayfa metni veya bir şiiri, mesela İstiklal Marşını, birkaç defa okuduktan sonra ezberleyebilirken, ne yazık ki bugün bir sayfa metni veya aynı uzunluktaki bir şiiri defalarca okumalarına rağmen ezberleyememektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>İnsanlar için artık bir şeyler ezberlemek yorucu, bezdirici ve çok vakit alıcı bir hal almıştır. Ezberleme bir yana, insanlar bugün yazılanların çoğunu bir okuyuşta anlayamaz ve daha sonra hatırlayamaz duruma gelmişlerdir.</p>
<p>Bunun altında yatan en önemli sebep şüphesiz zihin kirliliğidir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki zihin kirliliği, kısa süreli hafızanın sınırlı süre ve sayıdaki fonksiyonlarını gereksiz yere meşgul ederek düşünme, anlama ve hatırlama gibi işlemlerini olumsuz etkilemektedir. Maruz kalınan zihin kirliliğinin dozajına göre ister istemez beyin kimyası değişmekte, gereksiz yere hormonlar salgılanmakta, kan ve kalp basıncı değişmekte ve bunlara bağlı olarak, zihnî yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve unutkanlık yaşanmaktadır.<br />
<b>Kaynaklar</b></p>
<p>Cetin, Y. Flamand, L. (2010). “Mental Pollution Hypothesis and Foreign Vocabulary Retention.” <i>Poznan Studies of Contemporary Linguistics</i>, 46(3), 275–293.</p>
<p>Mlodinow, L. (2012). <i>Subliminal: The revolution of the new unconscious and what it teaches us about ourselves </i>(1st ed.). London: Allen Lane.</p>
<p>Moore, T. E. (1982). “Subliminal Advertising: What You See Is What You Get.” <i>Journal of Marketing</i>. 38–47.</p>
<p>Rosen, D. L., &amp; Singh, S. N. (1992). “An investigation of the subliminal embed effect on multiple measures of advertising effectiveness.” <i>Psychology and Marketing</i>, 9, 157–173.</p>
<p>Topaloğlu, Aydın. (2002). <i>Ateizm ve Ele</i><i>ş</i><i>tirisi</i>, Ankara: DİB, s. 42.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Paketlenmiş Nimet Hediyeleri</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/paketlenmis-nimet-hediyeleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:56:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7692</guid>

					<description><![CDATA[Mağazalardan yaptığımız alış verişlerde; satıcılar “Hediye paketi ister misiniz?” diye sorar. Bu soru, “Ürünün daha güzel görünmesini ister misiniz? Sizin için değerli olan birisine mi vereceksiniz? Aldığınız şeyin daha korunaklı olmasını ister misiniz?” gibi manalara gelmektedir. Günümüzde, hediye paketi olmasa da artık neredeyse her şey özel bir şekilde paketlenmektedir. Hususiyetle gıda maddeleri, hem daha uzun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mağazalardan yaptığımız alış verişlerde; satıcılar “Hediye paketi ister misiniz?” diye sorar. Bu soru, “Ürünün daha güzel görünmesini ister misiniz? Sizin için değerli olan birisine mi vereceksiniz? Aldığınız şeyin daha korunaklı olmasını ister misiniz?” gibi manalara gelmektedir.</p>
<p>Günümüzde, hediye paketi olmasa da artık neredeyse her şey özel bir şekilde paketlenmektedir. Hususiyetle gıda maddeleri, hem daha uzun raf ömrü hem de albenili bir görünüm için ambalajlanmaktadır. Bugün artık bir sektör haline gelen ambalajlama için çok miktarda hammadde, insan gücü, zaman ve enerjiye ihtiyaç vardır. Bütün bunlar ürünün fiyatını artırmaktadır. Fakat asıl büyük fatura tabiatla alakalıdır. Paket malzemeleri, kutular, poşetler, şişeler genelde bir çeşit polimer olan plastik ve naylon ürünü olduğu için çevreye zarar vermektedir. Plastik maddelerin toprağa karışması yüzyıllar sürmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu tür malzemelerin geri dönüşümü yapılsa da ancak belirli oranda başarı sağlanmaktadır.</p>
<p>Tabiata baktığımız zaman insanoğlu için var edilen sayamayacağımız kadar varlığın da sanki hediye paketleri içinde bahşedildiği fark edilir. Mesela, harikulade mekanizmalara sahip, onlarca muhteşem organı ve karmaşık sistemleri olan vücudumuz, paha biçilemeyecek bir armağan değil midir? Hava şartları ve ışık gibi dış tesirlerle direkt temas halinde olan, ölüp yenisi yaratılan hücreleriyle ayda bir yenilenen ve üzerindeki hassas dokunma reseptörleriyle derimiz de bu hediyenin paketidir. İnsan derisi gibi hayvan derileri de ihtiyaçlarına göre uzun veya kısa tüylü, pullu, kabuklu veya dikenli olarak bahşedilmiştir.</p>
<p>Nerdeyse bütün meyveler, sebzeler, hatta tavuğa yaptırılan yumurtadan arılara ürettirilen bala kadar her şey, kendine özgü, korunaklı bir armağan paketi içinde yaratılmaya devam etmektedir. Kendi kutularında sunulan bu nimetlerin ambalajlanması için ekstra bir hammadde ya da zaman harcamadığımız gibi çevreye de zarar vermezler. Çoğu meyve ve sebze zaten kabuğuyla yenmektedir. Kabuğu yenmeyenler ise ya kısa sürede toprağa karışarak onu zenginleştirmekte ya da çeşitli gıda veya kür maddelerine katılarak değerlendirilmektedir. Karpuz, kavun gibi meyvelerin kabukları ise yem olarak kullanılmaktadır. Hatta süs ya da dekor malzemesi olarak kullanılanlar da vardır. Yani nimetlerin kapları da bir şekilde değerlendirilmekte, tabiata zarar vermemektedir.</p>
<p>Vazgeçilmez gıda maddelerinden, protein zengini yumurtalar da bizlere ulaştırılan harika hediyelerdendir. Bıldırcın yumurtasından devekuşu yumurtasına kadar benzer yapıya sahip olan bu armağanların ambalajı olan yumurta kabuklarının da çok özel bir yapısı vardır. Embriyo için hayatî öneme sahip olan oksijen gazı, kabuktaki binlerce gözenek vasıtasıyla içeri alınır ve solunum neticesinde ortaya çıkan karbondioksit ise yine aynı gözeneklerden dışarı atılır. Gözeneklerin diğer önemli bir görevi de yumurta içinde meydana gelen su buharını dışarıya çıkarmaktır. Eğer gözenekler gereğinden küçük olsaydı, embriyo oksijensiz kalarak ölecek, gereğinden büyük olsaydı, besin maddesindeki suyun buharlaşmasıyla yumurta kuruyacak ve yine ölüm kaçınılmaz olacaktı.</p>
<p>Çok farklı özelliklerde kabuklar vardır. Badem, ceviz ve antepfıstığının kabukları çok sert, kivi ve şeftalinin tüylü, erik ve elmanın ince, karpuz ve kavunun ise kalındır. Sert kabuklu kuruyemişlerden ceviz; kalb dostudur, beynimiz için birçok faydası vardır ve özellikle prostat ve göğüs kanserlerini önleyici bir tesirde yaratılmıştır.<sup>1</sup>Cevizde omega 3 ve omega 6 gibi sağlığımız için çok faydalı yağların yanı sıra A, B ve E vitaminleri de bulunur. Lif yönünden de zengin olan cevizin anti bakteriyel hususiyeti de vardır. Peki, daha birçok özelliği ve faydası olan bu harika gıda nasıl paketlenmiştir? En dışta cevizi radyasyon, sıcaklık ve yağış gibi hava şartlarından ve bakteri, mantar gibi zararlı unsurlardan koruyan yeşil, yumuşak kabuk vardır. Organik boya maddesi olan bu kısım çeşitli ilaçlarda da kullanılmaktadır. Sert, kahverengi kabuk ise cevizi fizikî darbelerden korurken iç tarafa hava girmesini de önler. Böylece, özel bir zarla kaplanmış olan ceviz meyvesinin faydalı yağlarının havayla temas ederek okside olmasını ve tadının acılaşmasını önler. Meyvesi ise sert kabuk içinde, ince odunumsu özel bir malzeme kullanılarak sabitlenmiş ve paketlenmiştir.</p>
<p>Başka bir misal olarak; her birinin farklı lezzeti, rengi, şekli ve kokusu olan meyvelerden portakalı düşünelim. Kışları çok ihtiyacımız olan, soğuk algınlığı gibi hastalıklarda vücudun direncini artıran, C vitamini deposu, aynı zamanda su ve birçok mineral içeren portakalın ilgi çekici özellikleri vardır. Göze hoş gelen turuncu rengi ve üzerinde iğne ucu büyüklüğünde binlerce delik olan parlak kabuğu, bunlardan sadece birkaçıdır. Portakal dalından koparılsa bile kabuktaki gözeneklerden içeri giren havayla uzun süre tazeliğini korur. Kesilirken hoş bir koku yayan kabuğun arkası sanki içten sıvanmış, beyaz, kalın ve yumuşak bir dokuya sahiptir. Dış kabuğun hemen altında ise aralarında boşluklar olan yuvarlak, minik tomurcuklar vardır. Burası yastık gibi kabuğa esneklik ve dayanıklılık sağlayan bölümdür. İç tarafta ise birbirine benzeyen, estetik bir şekilde yerleştirilmiş dilimler bulunur. Sağlam bir zarla kaplı olan dilimler yine yumuşak lifli beyaz bir maddeyle sarmalanmıştır. Dilimlerin içinde yüzlerce parlak, şişkin, minik baloncuk vardır. Minyatür üzüm taneleri şeklinde üst üste düzenli bir şekilde yerleştirilmiş olan bu minik torbacıkların her biri de zarla kaplanmıştır. Neden bu kadar korunaklıdır bu tulumbacıklar acaba? Çünkü ancak bu keseciklerin patlamasıyla açığa çıkan C vitamini, hava ile temas ettikten kısa bir süre sonra özelliğini kaybedip faydasız hâle gelecektir. Bundan dolayı bir inci kutusu gibi hem estetik, hem sağlam hem de korunaklıdır portakal meyvesi. Nar gibi, meyveleri minik kesecikler şeklinde paketlenmiş bütün meyvelerde de benzer hikmetler vardır.</p>
<p>Şimdi de Kur’an-ı Kerim’de şifa olarak gönderildiği açıkça beyan edilen, faydaları saymakla bitmeyen ve birçok yan ürünü olan mucizevî gıda, harikulade bir hediye olan baldan kısaca bahsedelim. Arı (Nahl) ismi verilen surede; <em>&#8220;Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut. Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır&#8221;</em>buyrulmaktadır. (En-Nahl, 16: 68 – 69).</p>
<p>Ayeti kerimede bahsedildiği gibi bu özel hediyenin peteklerini, yani ambalajını kendi salgıladıkları balmumundan yapma görevi de arıya verilmiştir. Balmumu, içindeki propolis adı verilen kimyevî maddenin anti bakteriyel ve anti fungal özellikleriyle de bal ve balmumu, mikroorganizmalardan muhafaza edilmektedir. Hem bu armağan paketleri öyle simetrik, aynı ölçülerde, sağlam ve estetik hazırlanmaktadır ki aciz bir canlı olan arı sanki mahir bir mühendis, matematikçi, kimyacı ve mimardır. Arılar balı yine kendi imar ettikleri düzgün altıgen, dikey prizmalar şeklindeki kovan gümeçlerine değil de rastgele yerlere yapsaydı, onların toplaması ve korunması ne kadar zor olurdu!</p>
<p>Nimetlerin kendi ambalajları içinde yaratılması çok önemlidir. Paket ne kadar sağlam ve ürüne uygun olursa mamulün ömrü de o kadar uzun olacaktır. Bunu basitçe, kabuğu soyulmuş ve soyulmamış iki elmayı yan yana koyup bir saat sonraki değişimi gözlemleyerek anlayabiliriz.</p>
<p>İnsanoğlu için yaratılan nimetler hem estetik, hem korunaklı, hem de iştahımızı cezbedecek şekilde paketlenerek sunulmaktadır. Sadece birkaç tanesinin ambalajını incelemekle hayran kaldığımız bu nimetleri veren Rabbimize ne kadar şükretsek az değil mi?</p>
<p><strong>Dipnot</strong></p>
<ol>
<li>ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23061909 &#8211; 25354213</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Emin, Muhammed, “Bir Civcivin Verdiği Ders,” <em>Sızıntı</em>, Haziran, 2012.<br />
Koçer, Abdullah, <em>Baştan Ayağa Mucizeler</em>, İstanbul: Altınburç Yayınları, 2012.<br />
Şükür, Zekeriya, “Çimlenmede Sırlı İşleyiş,” <em>Sızıntı</em>, Ağustos, 2014.<br />
Ustaoğlu, H. Arif, “Ağaç Her Tabakada Ayrı Bir Sanat,”  <em>Sızıntı</em>, Eylül, 2006.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;ân-ı Kerim’in Atasözlerimize Tesiri</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/kuran-i-kerimin-atasozlerimize-tesiri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:51:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7690</guid>

					<description><![CDATA[Her millette, nesiller boyu nakledilmiş, vahiy kaynaklı doğrular olabilir. Müslüman olmadan önceki kültür ve edebiyatımız, Kur’ân’ın filtresinden geçirilmiş, dinin ruhuna uygun olan sözler ve hükümler benimsenmiştir. Ancak dinin temel düsturlarına uygun olmayan atasözlerinin de yaşadığı muhakkaktır.   Türkler, Hulefa-i Râşidîn döneminden itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır. Evvela Müslümanlarla komşu olan Maveraünnehr ve Horasan civarındaki Türkler karşılaştıkları [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="sdendnote3">
<p>Her millette, nesiller boyu nakledilmiş, vahiy kaynaklı doğrular olabilir. Müslüman olmadan önceki kültür ve edebiyatımız, Kur’ân’ın filtresinden geçirilmiş, dinin ruhuna uygun olan sözler ve hükümler benimsenmiştir. Ancak dinin temel düsturlarına uygun olmayan atasözlerinin de yaşadığı muhakkaktır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Türkler, Hulefa-i Râşidîn döneminden itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır. Evvela Müslümanlarla komşu olan Maveraünnehr ve Horasan civarındaki Türkler karşılaştıkları yeni dini benimsedi. Ancak kitleler halinde İslâm’ı seçmeleri 10. asırdadır. Bu asırda Saltuk Buğra Han’ın İslâmiyet’i kabulüyle birlikte Müslüman Türklerin kurduğu ilk devlet olarak Karahanlılar<a name="_ednref1"></a>[i]tarih sahnesinde yerini aldı. Türklerin Müslüman olması 12. yüzyıla kadar devam etti.<a name="_ednref2"></a>[ii]Böylece yaklaşık 400 senelik bir dönemde, Türklerin tamamına yakını Müslüman oldu.</p>
<p>Türkler Müslüman olduktan sonra bu dinin ana kaynağı olan Kur’ân’ı iyice özümseyip onu hayatın her alanına taşıdı. Öncelikle yeni dinlerinin en temel ibadeti olan namazı kılmak için günde en az beş defa Kur’ân’dan ayetler okumaları icap ediyordu. Bu dinî vecibe diğer Müslüman milletler gibi Türkleri de Kur’ân’a pervane etti ve Kur’ân ekseninde yeni bir hayat kurmalarına vesile oldu. Onların Kur’ân’ı okuyup anlamaları için Arapça ve Arap alfabesini öğrenmeleri elzem oldu.<a name="_ednref3"></a>[iii]</p>
<p>Bunun tabii bir neticesi olarak Kur’ân, Türk kültürünün bütün unsurlarının içine girmiş ve hepsine kendi kutsi rengini vermiştir. Kur’ân’ın en çok etkilediği kültür unsurlarından biri kuşkusuz lisandır. O kadar ki Müslüman Türk tarihinin yaklaşık 10 asır süren en parlak döneminde o dille gelişen edebiyat, “İslâmî Devir Türk Edebiyatı”, “Türk İslâm Edebiyatı”, İslâmiyet Etkisindeki Türk Edebiyatı”, “Ümmet Çağı Türk Edebiyatı” gibi İslâm dinine vurgu yapılarak adlandırılmıştır. Zira bu devirde ilim, tefekkür ve fikir hayatını besleyen ve belirleyen birinci kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir.<a name="_ednref4"></a>[iv]Agâh Sırrı Levend’in şu ifadeleri bu hakikate dikkat çeker:</p>
<p>“Ümmet Çağı Türk Edebiyatı, İslâm dininin ortaya koyduğu hükümlere dayanır. Eski metinlerde hemen hiçbir sayfa yoktur ki, içinde Kur’ân’dan bir ayet, Peygamber hadisinden bir cümle bulunmasın ve düşünceler bunlara bağlanmış olmasın. Tefsir, kelâm, fıkıh gibi İslâmî ilimler, kültürün dayanağıdır. İman ve itikad, toplumun başlıca özelliği olarak göze çarpar.”<a name="_ednref5"></a>[v]</p>
<p>Bu hususta “Türk- İslâm Edebiyatının Kaynağı Olarak Kur’ân-ı Kerim” adıyla sunulan bir tebliğde göz önüne serilen birçok örnekten sonra, “Kur’ân-ı Kerim, İslâm dininin olduğu gibi, Türk- İslâm edebiyatının da ilk ve en önemli kaynağıdır” denilmektedir.<a name="_ednref6"></a>[vi]Bu sonuca ulaşmak için, Kur’ân’ın Türkçe tercüme ve tefsirlerine; Kur’ân’ı esas alan inanç, ahlâk ve ibadetle ilgili eserlere; kısas-ı enbiyaya; Yusuf ve Züleyha ile Hızır-nâme gibi eserlere; ayetlerin iktibas veya telmih yoluyla kullanılmasına ve Kur’ân’dan Türkçeye geçen kelimelere dikkat çekilmektedir. Türkçenin ustalarından Ahmet Turan Alkan da Kur’ân’ı, Türkçenin “belkemiği” olarak görmektedir.<a name="_ednref7"></a>[vii]</p>
<p>Kur’ân’ın Türkçeyle kaynaşması sadece kelime ve kavram aktarımı şeklinde olmamıştır. Çünkü bu İlahî kelam, vücuda giren bir gıdanın kana karışıp bütün damarlarda dolaşması gibi Müslümanların bütün hayatlarını etkilemiş, dillerinin edat ve bağlaçlarından kelimelerine, cümle yapılarından edebî türlerine kadar bütün unsurlarını etkilemiştir. Osmanlı mekteplerinde cümle kuruluşundan başlayıp metnin örgüsünü içine alan “İnşâ” derslerinde Kur’ân’dan örneklere bolca yer verilmekteydi.<a name="_ednref8"></a>[viii]Kur’ân, Türkçeyi sadece malzeme ve fikir bakımından beslemekle kalmamıştır. Meydana gelen eserlerin veciz, beliğ ve estetik olmalarının ölçülerini de belirlemiştir.<a name="_ednref9"></a>[ix]Başlı başına belâgat mucizesi olduğunu, dost ve düşman herkesin kabullendiği Allah Kelâmı, belâgat ilminin hem kaynağını oluşturur hem de ölçülerini belirler.<a name="_ednref10"></a>[x]</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Atasözlerin Kur’ân’la Münasebeti</strong></p>
<p>Türkçenin her yerine nüfuz eden Kur’ân-ı Kerim, Türk atasözlerinin içinde ya mana veya lafız olarak yer almıştır. Bu durum bazen ayetin tamımı için, bazen de bir kısmı için geçerlidir. Mesela, <em>“Derdi veren dermanını da verir”</em>atasözü ile <em>“Eğer Allah sana bir sıkıntı verirse O’ndan başkası onu gideremez”</em><a name="_ednref11"></a>[xi]ayet-i kerimesi arasında; <em>“Kuş, alayıyla uçar,” “Karıncanın (da) kavmi var,” “Karga derneği, insan örneği,” “Arı kovana gider,” “Yalnız kaz ötmez”</em>atasözleri ile <em>“Hem yerde hareket eden hiç bir canlı, kanatlarıyla uçan hiç bir kuş türü yoktur ki sizin gibi birer toplum teşkil etmesinler”<a name="_ednref12"></a><strong>[xii]</strong></em>ayeti arasında; <em>“Nûh gemisine binen, tufandan korkmaz” </em>atasözü ile <em>“Hülasa Biz de onu (Nûh) ve yanındakileri o yükle dolu gemi içinde kurtardık</em>”<a name="_ednref13"></a>[xiii]ayeti arasında, “Kuyu kazan kendisi düşer” atasözü ile “Kötü tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder”<a name="_ednref14"></a>[xiv]ayeti arasında doğrudan veya dolaylı bir alaka bulunduğu ortadadır.</p>
<p>Peki, bu anlam birliklerinin veya yakınlıklarının sebebi nedir?</p>
<p>Türk milleti Kur’ân-ı Kerimle o denli bütünleşmiş, onu hayatına öyle mâl etmiştir ki genelde dilini, özeldeyse atasözlerini Kur’ân’dan yansıyan kelime ve fikirlerle bezemiştir. Hayat görüşlerini ortaya koyan atasözlerini Kur’ân’ın imbiğinden geçirerek nesillere aktarmıştır. Bu görüşümüz, atasözlerinin Kur’ân’dan sonra oluştuğu ve ondan etkilendiği ön kabulüne dayanır. Bu da akla yatkın bir durumdur. Zira incelediğimiz atasözlerinin tamamı günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ulaşabildiğimiz en eski atasözleri ise (Orhun ve Yenisey kitabelerindeki beş tanesi hariç tutulursa) Türklerin Müslüman oluşundan sonraya rastlar.</p>
<p>Atasözleri ile ilgili bu duruma ters örnekler de bulunabilir. Sayıları az da olsa bazı atasözlerinin hükümlerini, Kur’ân ayetleriyle telif etmek çok zordur. Ancak bunlar için de peşin hükümlü olmamak gerekir. Çünkü bunlar mecaz, taşlama, ironi, hiciv, eleştiri, teselli veya gücenmişliği içermektedir.</p>
<p>Atasözlerinin hepsinin Kur’ân kaynaklı olduğunu söylemek büyük bir iddiadır. Zira Peygamber Efendimizin hadislerine bile bazı sözler karıştırmak isteyenler olmuştur. İşin doğrusu atasözleri için de “Kur’ânî ruh ve mantıktan beslenen sözlerin sayısı az değildir” gibi bir yaklaşımda bulunmak gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Atasözleri ve Kur’ân Münasebetini Bilmek Ne Kazandırır?</strong></p>
<p>1- Ecdadımızın Kur’ân’a olan yakınlıklarını ve hayat felsefelerini böylece daha yakından öğrenme ve tanıma imkânı buluruz. Bu da bizim geçmişimizle olan bağlarımızı kuvvetlendirir.</p>
<p>2- Bazı atasözleri bir ayetin tercümesi veya tefsiri niteliğinde olduğundan özellikle Arapça bilmeyen geniş kitlelerin ilgili ayeti anlaması daha kolay olur. Bu tür atasözleri tercüme ve tefsirlerde kullanılabilir.</p>
<p>3- Akılda tutmak kolay olduğundan ve günlük dilde karşımıza çok çıktığından, işittiğimiz bir atasözü bize hemen ilgili olduğu ayeti hatırlatır. Bu da Kur’ân’ı hayatımıza daha çok dâhil eder.</p>
<p>4- Ayet-i kerimelerdeki hükümler, vahye dayalı İlahî hakikatlerdir. Atasözlerinde verilen bazı hükümler ise tecrübeye dayanır. Tecrübe yoluyla elde edilen hakikatlerin atasözleri halinde ifade edilenleri ise İslam’ın fıtrat dini olduğunun ayrı bir göstergesidir.</p>
<p>Bu madde altında ifade ettiklerimizi şu örnekle izah edebiliriz: <em>“İnsan zengin oldukça tamah artar,” “Bay (zengin) Allah’a, geda (fakir) zengine yetişmeye çalışır,” “Mal arttıkça hırs artar,” “İnsanın gözünü bir avuç toprak doyurur” </em>atasözleri uzun yılların tecrübe ve gözlemlerine dayanarak âdemoğlundaki mal kazanma hırsını ortaya koymaktadır. <em>“İnsan mal mülk istemekten usanmaz”</em><a name="_ednref15"></a>[xv]ayeti ise insanın aynı vasfını bir yaşanmışlığa gerek kalmadan ortaya koyar. Zira insanı yaratan, onun fıtratını en iyi bilendir. Atasözlerini Kur’ân’la test ederek vize alanlarını tespit etmek gerekir. <em>“Yalancının gemisi yürümez”, “Yalanın dibi deliktir”, “Yalanın ayakları kısadır”</em>atasözleri ile <em>“…Yalan ve sahte olan ise sönüp gitmeye mahkûmdur</em>”<a name="_ednref16"></a>[xvi]ayeti arasında da aynı durum mevzubahistir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Birçok Türk atasözü, ayet-i kerimelerle aynı veya yaklaşık manayı taşımaktadır. Bizim buradan çıkardığımız sonuç; bazı atasözlerinin ortaya çıkmasında Kur’ân-ı Kerim’in etkili olduğu şeklindedir. Bazı atasözleri, bazı ayetlerin mealiyle mutabıktır. Atasözlerinde kullanılan kelimelerin bazıları ise aynıyla Kur’ân’dan alınmıştır. Bir kısım atasözlerinde ise anlam, ayetlerle birebir örtüşmemekte, fakat yaklaşık manayı vermektedir.</p>
<p>Ayetlerle aynı manayı ifade eden atasözlerinin mutlaka ve sadece Kur’ân’ın tesiriyle oluştuğu iddiasında değiliz. Bunu ispatlamak da mümkün gözükmüyor. Ancak muhtevası Kur’ân’la örtüşen atasözlerinin Kur’ân’dan bağımsız ve habersiz ortaya çıktığı da iddia edilemez. Çünkü karşımızda benzer manalara gelen yüzlerce ayet ve Türk atasözü bulunuyor. Biz bu benzerliğin, Allah kelamı olan Kur’ân’ın, Müslüman bir toplumun dilini, düşüncesini ve hayatını etkilemesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Günlük hayatta doğruluğuna inanarak kullandığı birçok atasözünün manasının Kur’ân’da olduğunu gören bir kişinin, Kur’ân’a olan ilgisinin de artacağını umuyoruz.</p>
<p><a name="_edn1"></a>[i]Günümüzde Kırgızistan’ın bulunduğu coğrafya.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[ii]Mengi, Mine. <em>Eski Türk Edebiyatı Tarihi</em>, Ankara: Akçağ, 1999, s. 10.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[iii]Mengi, s. 10.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[iv]Uzun, Mustafa. “Kur’ân ve Türk Edebiyatı”, <em>Kur’ân ve Tefsir Araştırmaları II</em>, İstanbul, 2001, s. 23. Bu durum günümüz için de geçerliliğini korumaktadır. Örnekleri için Murat Sülün’ün <em>Türk Toplumunun Kur’ân-ı Kerim Kültürü</em>adlı eserine bakınız.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[v]Levend, Agâh Sırrı. <em>Ümmet Çağı Türk Edebiyatı</em>’ından nakleden: Uzun, a.g.e., s. 22.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[vi]Güngör, Zülfikar. “Türk- İslâm Edebiyatının Kaynağı Olarak Kur’ân-ı Kerim,” I. Kur’ân Sempozyumu, <em>İslâmî İlimler Dergisi</em>, İstanbul, 2007, s. 187.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[vii]Alkan, A. Turan, <em>Yatağına Kırgın Irmaklar</em>, İstanbul: Ötüken, 1997, ss. 117–120.</p>
<p><a name="_edn8"></a>[viii]Uzun, a.g.e., ss. 25–26.</p>
<p><a name="_edn9"></a>[ix]Uzun, a.g.e., s. 23.</p>
<p><a name="_edn10"></a>[x]Geniş bilgi için bakınız: Kılıç, Hulusi. “Belâgat”, <em>DİA</em>, cV, 380–383.</p>
<p><a name="_edn11"></a>[xi]En’âm, 6: 17.</p>
<p><a name="_edn12"></a>[xii]En’âm, 6: 38</p>
<p><a name="_edn13"></a>[xiii]Şuara, 26: 119</p>
<p><a name="_edn14"></a>[xiv]Fatır, 35: 43.</p>
<p><a name="_edn15"></a>[xv]Fussilet, 41: 49</p>
<p><a name="_edn16"></a>[xvi]Sebe’, 34: 49</p>
</div>
<div id="sdendnote10"></div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yıldızların Yalnızlığı, Ruhların Yakınlığı: Kardeş Yıldızlar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/yildizlarin-yalnizligi-ruhlarin-yakinligi-kardes-yildizlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:36:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7688</guid>

					<description><![CDATA[“Baş olacak kimse, köprü olsun.” Galler deyimi. Yaşadığımız çağ, “sözün düşüşüne ve insanlığın ölümüne” şahit olduğumuz bir çağ. Bu kavramları ödünç aldığımız Jaques Ellul’un düşüncesinin çekirdeğini oluşturan öngörüye göre, yeryüzünde “insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle “söz”ü kurtarmalıdır.” Saint Exupéry “İnsan yazmasını değil, görmesini öğrenmeli. Yazmak bir sonuçtur,” yazmadan önce yaşamak gerekir diyerek havacılığın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Baş olacak kimse, köprü olsun.” Galler deyimi.</p>
<p>Yaşadığımız çağ, “sözün düşüşüne ve insanlığın ölümüne” şahit olduğumuz bir çağ. Bu kavramları ödünç aldığımız Jaques Ellul’un düşüncesinin çekirdeğini oluşturan öngörüye göre, yeryüzünde “insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle “söz”ü kurtarmalıdır.” Saint Exupéry “<em>İnsan yazmasını değil, görmesini öğrenmeli. Yazmak bir sonuçtur,</em>” yazmadan önce yaşamak gerekir diyerek havacılığın en tehlikeli olduğu bir dönemde yazarlık uğraşısını değil, savaş pilotluğunu tercih eder. “<em>Tanımak tanımlamak değildir, açıklamak da değildir. Görüşe ulaşmaktır. Ama görebilmek için, katılmak gerekir</em>.” (<em>Savaş Pilotu</em>). Büyük Sahra’dan And Dağlarına kadar neredeyse uçmadık yer bırakmaz. Çünkü Exupéry’e göre dünyanın karşı karşıya kaldığı şey öncelik açısından sözün düşüşü değil insanlığın ölümüdür. Exupéry, yeryüzünün en ıssız köşesinin insan ruhu olduğunu ve insan ruhunun susuzluktan ölmek üzere bulunduğunu ısrarla vurgular. “<em>Kendimizi daha az insan gibi hissediyoruz</em>;<em>bir yerlerde gizemli ayrıcalıklarımızı yitirdik</em>.” Ruhun kuruduğu bir dünyada durmadan ölümü göze olan Exupéry, kendine ait eski bir mektubunda (ki bu mektubun tarihi, Kazabalanka-Dakar seferini sağlamak için Moritanya üzerinde uçtuğu zamana kadar uzanır) şöyle der:</p>
<p>“Ne zaman döneceğimi bilmiyorum. Şu birkaç aydan beri üzerime öyle işler yığılmış ki; kayıp arkadaşların aranması, âsi bölgelere düşen uçakların kurtarılması, Dakar’a birkaç postanın gönderilmesi. Az önce küçük bir başarı sağladım; on iki Mağripli ve bir makinistle birlikte, bir uçağı kurtarmak için iki gün, iki gece uğraştık. Çeşitli ve önemli tehlike haberleri. Daha ilk olarak başımın üstünde kurşunların vınladığını duydum.” (<em>Gece Uçuşu</em>).</p>
<p>İçi insan sevgisiyle dolu olan ve insana ait hiçbir şeyi kendisine yabancı hissetmeyen Exupéry, yere çakılan uçakları kurtarır, Mağripliler ile İspanyollar arasında çok kısa bir zamanda Arapça öğrenerek hem arabuluculuk yapar hem de onların güvenliğini sağlayabilmek için çölün ortasındaki konaklama yerinde tek başına aylarca kalır. İnsanları seven her biri için, kendini ortaya koyan Exupéry, insanların özvarlıklarını korumak için seve seve makinalı tüfeklerle çevrilmiş bir alanda kurşun yağmuru altında ölmeye razı olur. Ölüm mangasının ateşiyle ölme tehdidi karşısında bile Hakikat’i konuşup yaşamasıyla, başka bir ülkede ölüm sırasını bekleyen insanlara moral verir.</p>
<p>Önce insanı kurtaran Exupéry, sonra da insanlığın susuzluğunu giderecek <em>Küçük Prens</em>’in ruhunda olgunlaşmasını bekler. 1940 yılında “<em>hayatımdaki en güzel şeysiniz</em>” dediği annesine yazdığı bir mektupta, hepimizin yitirdiği ve unuttuğu şeyi hatırlatır: insan ruhu.</p>
<p><em>“Sevgili annem,</em></p>
<p><em>Haber verildiği halde bir türlü başlamayan bir bombalamayı beklerken, dizlerimin üstünde yazıyorum bu mektubu. Sizi düşünüyorum. Hiç kuşkusuz yine sizin için titriyor içim.</em></p>
<p><em>Tek bir mektup alamıyorum. Nereye gidiyorlar acaba? Biraz üzülüyorum buna. Tepemizde dolaşan şu İtalyan gözdağı, sizleri tehlikeye düşürdüğü için canımı sıkıyor. Müthiş üzgünüm. Sevgili, canım anneciğim, korkunç gereksinmem var sevginize. Yeryüzünde en çok sevdiğim şeyler neden tehlikede olsun? Beni savaştan çok ürküten, yarının dünyası. Bütün şu yıkılan köyler, sağa sola savrulan aileler. Ölüm umurumda bile değil, ama insanlar arasındaki ruhsal birliğe dokunulmasına dayanamıyorum. Öyle çok isterdim ki, hepimizi kar beyaz bir masa başında toplanmış görmeyi.</em></p>
<p><em>Hayatım konusunda pek bir şey demiyorum, söylenecek bir şey yok çünkü. Tehlikeli görevler, yemek, uyku. Alabildiğine az “hoşnudum” hayatımdan. İnsan yüreği çok daha başka şeyler bekliyor. Çağımın uğraştığı şeylerden de hiç hoşnut değilim. Bile bile göğüslenen tehlike, bilincimin üstüne çöken ağırlığı kaldırmaya yetmiyor. İçime serinlik veren biricik kaynağı, bazı çocukluk anılarımda buluyorum. Noel geceleri yanan mumların kokusunda. Bugün dünyanın en ıssız köşesi, ruh. Susuzluktan ölüyor insan.</em></p>
<p><em>Yazabilirdim, zamanım da var, ama yazmayı bilmiyorum; kitabım, içimde olgunlaşmadı daha. İnsanların susuzluğunu giderecek kitabım.</em></p>
<p><em>Hoşça kal, canım anneciğim, kollarımın bütün gücüyle sarılırım size.</em></p>
<p><em>Antoine’unuz.”</em></p>
<p>Garbın yıldızlı semaları altında dolanan, yıkanan ve arınan Garb’ın biricik yıldızı Exupéry, yaşadığı bu ruh sarsıntısında yalnız değildir. Aynı ruh sarsıntısını aynı şiddette yaşayan Saint Exupéry’nin ruhuna en yakın ruh ise hiç bir zaman cismen karşılaşmamış olduğu Şark’ın eşsiz yıldızı Said Nursî’dir.</p>
<p>Nursî, muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymettar talebesi Molla Habib ile <em>İşârâtü’l-İcâz</em>namındaki tefsirini telif eder. Nursî’nin talebesi Molla Habib’in anlattığına göre <em>İşârâtü’l-İ’câz</em>tefsirini bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de siper içerisinde, Nursî söylüyor, kendisi de yazıyordu. Nursî, I. Dünya Savaşı’nda, cephede, tahrip edilen umumi vicdanı tamir edecek eserleri yazarak, düşmanın çoluk çocuğuna dokunmayarak, hatta onları koruyarak, ailelerin yanlarına dönmelerine imkân hazırlar. Bu hadise üzerine, Ermeniler de “madem Nursî bizim çocuklarımızı, kesmedi, bize teslim etti; biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz” diye ahdeder. Nursî bu hareketiyle binlerce masum çocuğun kurtulmasına vesile olur. Bu ruhları birbirine tevafuk ettiren, aşk-ı hakikat ve derd-i insaniyettir. Bu da iki insan ruhunun en yakın teması demektir. Dıştan birbirlerine uzaktırlar, ama içten aralarında yakınlık vardır. Bu yakınlık yüz yüze yakınlıktan daha gerçek, daha yoğun olabilir.<a name="_ednref1"></a>[1]</p>
<p>Nursî, <em>Mesnevî-Nuriye</em>adlı eserinde, Rabbimizi bize tarif eden dört külli muarrif olduğunu söyler: 1. Hakikat-i Muhammedîye. 2. Kitab-ı kâinat. 3. Kur’ân. 4. Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zişuur. Savaşın korkunç yüzünü gören Nursî, vicdan-ı umuminin yara aldığını ve tarif edici olma yeteneğini kaybettiğini düşünerek vicdanı çıkartarak dört külli muarrifi üçe indirir.</p>
<p>Nursî’nin yara alan vicdanı, tevhid delillerinden çıkartması dikkate değer bir husustur: &#8220;Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin de istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.” (<em>Şuâlar</em>).</p>
<p>Exupéry de Nursî gibi, aynı ızdırabı paylaşmış, insanların yeryüzünde korunabileceği ve çekilebileceği bir kalenin olmamasının gerilimini iliklerine kadar hissetmiştir. “Dört bir yandan kuşatılmış bir kalede, kurtarıcılara zaman kazandırmak için, ölene dek savaşıyoruz. Ama ateş, ne yaparsak yapalım, her yana yayılacak. Çekilecek kale de yok.”(<em>Savaş Pilotu</em>). Exupéry de Nursî gibi, kalenin tamiri ve inşasıyla kendini mükellef bilmiştir: “Kale, seni insanların yüreğinde kuracağım.” (<em>Kale</em>).</p>
<p><strong>Hakikatin Sadeliği ve Hakikate Giden Yolun Kısaltılması</strong></p>
<p>Her zamana ve her kişiye seslenebilme kabiliyeti olan ve “niçin” yazdığını bilen Exupéry, “hakikati çocuksulaştırarak” herkesin hazmedebileceği bir şey yapıyor. <em>Küçük Prens</em>’in özgün metni bin sayfayı geçmektedir. Hâlbuki bugün elimizde naif desenlerin süslediği sayfalarla birlikte yüz sayfayı bulmayan bir eser var. Exupéry, çağın alametleri olan niceliğin egemenliğinde ve sözün kalabalıklaştığı bir dönemde, metni hem masalsılaştırarak hakikati sadeleştirmekte hem de bin sayfalık kitabı yüz sayfaya sağaltarak hakikate giden yolu kısaltmaktadır. Nursî de, insanlık tarihinin hakikatle en az alakalı olduğu 20. yüzyılda, sureten medeni, ama hakikate lakayt olanları en kısa yola çağırmaktadır:</p>
<p>“Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır!” (<em>Şuâlar</em>)</p>
<p>“Nur Risaleleri’nin Besmelesi olan Birinci Söz’de Nursî ‘Vaktiyle sekiz ayetten istifade ettiğim Sekiz Söz’ü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisanıyla nefsime diyeceğim.’ Genel manada irşad vazifesinde bulunan eserlerin en belirleyici vasıflarından birisi umumun istifadesine açık olmasıdır. Buradaki “avâm lisanı” tabiri, <em>Risaleler</em>’in en ehemmiyetli ilim olan ulûm-u imaniyeyi herkesin anlayabileceği ve istifade edebileceği bir kıvamda sunduğunu belirtmektedir.”<a name="_ednref2"></a>[2]Exupéry ve Nursî genellikle murat ve maksatlarını halkın çoğunluğunun anlayışına uygun şekilde ifade etmekle hem hakikati sadeleştirmişler hem de hakikate giden yolu kısaltmışlardır.</p>
<p><strong>Beşerî Bilgi Değil, İnsanî Hakikat</strong></p>
<p>Exupéry’nin İfadeleri ikincil ifadeler değildir, başkasından naklettiği sözler de değildir. Söylediği her bir sözün kendisinde karşılığı vardır. Bunu bütün eserlerinde, özellikle de “Hayatımın şiiri” dediği en önemli eseri <em>Kale</em>kitabında daha net görmek mümkündür. Exupéry’nin yazdıkları beşeri bilgi değil, insanî hakikatlerdir.</p>
<p>Tolstoy’un romanlarında Rus, Balzac’da Fransız, Goethe’de Alman kültürüne ait izlere rastlamak normaldir. Fakat Exupéry, Fransız olmasına rağmen <em>Küçük Prens</em>’te Fransız kültürüne ait hiçbir ize rastlanılmaz. Çünkü Exupéry hiçbir kültürün etkisinde değildir. Hayatın insanı olgunlaştırmasına, sınamasına, insanın karşısına çıkan her şeyin bir anlamı olmasına ve bu sebeplerin gerekliliğine inanır. İnsanın kendi tekâmülünü tamamlaması için hayata inanan bir insandır.</p>
<p>Exupéry’nin eserleri gibi Nursî’nin <em>Risale-i Nur</em>eseri dahi “ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir.&#8221; (<em>Şuâlar</em>).</p>
<p>Eserlerini hayatıyla besleyen Saint Exupéry gibi Said Nursî’nin de dudağından dökülüp de kalbi ile duymadığı hiçbir mana yoktur, vicdanında duymadığı hiçbir şeyi söylemez. Yazılan bütün sözler müşahede ufkunda yazılmış, görmediği hiçbir şeyi yazmamıştır. <em>Risale-i Nur</em>gibi <em>Küçük Prens</em>de 80 senedir tekrarlanarak okunmakta olmasına rağmen okuma zevkini ve lezzetini kaybetmemektedir.</p>
<p><strong>Mezarlarının Gizli Olması</strong></p>
<p>“Bir yıldız gibi: Çünkü yok hiçbir yeri.” Rilke.</p>
<p>1900’de doğan Exupéry, 31 Temmuz 1944 tarihinde uçağı ile Korsika adasından havalanır ve bir daha kendisinden haber alınamaz. 1998 senesinde bir Fransız balıkçı, üzerinde Antoine de Exupéry yazan askeri bir künye bulur. 2003 yılında, o bölgede yapılan araştırmalar sonucunda uçağın enkazına ulaşırlar. Düşmüş, düşürülmüş, belki de kendi isteğiyle, sessizce bir koya çekilip yeni bir hayat sürmüştür.</p>
<p>Bir yıldızdan düşen Küçük Prens bir yılan tarafından ısırılarak yine yıldızına geri döner. Küçük Prens’in yıldızı muhtemelen Exupéry’nin kendisi idi. O da bir yıldız olmuş olabilir.</p>
<p>“Anlıyorsun, değil mi? Çok uzak orası. Giderken bu bedeni de götüremem. Çok ağır.” (<em>Küçük Prens</em>).</p>
<p>“O yıldızlardan birinde ben yaşıyor, ben gülüyor olacağım… İşte bu yüzden, geceleri gökyüzüne baktığın zaman, bütün yıldızlar gülüyor gibi gelecek sana. Yalnız senin gülmeyi bilen yıldızların olacak.” (Küçük Prens).</p>
<p>Nursî de Exupéry gibi ölümü, yıldızlara yapılan bir yolculuğa benzetir.“Ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzed olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.” (<em>Sözler</em>).</p>
<p>“Meyve Risalesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi.” (<em>Şuâlar</em>).</p>
<p>İkisi de beşeriyetin gereklerinden tecerrüd edilen bir hayat tabakasınayükseltilmiş ve “âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunmaktadırlar.” (<em>Mektubat</em>).</p>
<p>Exupéry gibi Nursî de hakikate giden yolda bir perde olmaz.</p>
<p>“Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez” (<em>Emirdağ Lâhikası</em>) diyen Nursî, talebelerine yaptığı son dersinde, “Benim kabrim gayet gizli bir yerde; bir iki talebemden başka bilmemek lazım geliyor” diyerek şahsının hakikati perdelemesini istememiş, mezarının gizli olmasını vasiyet etmiştir.</p>
<p>“Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra, vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini ifadan sonra yine dönüp sultanları olan güneşin şâşaalı dairesine girip gizleniyorlar.”(<em>Mektubat</em>).</p>
<p>Günbatımında zuhur eden ve gizlenen Kardeş Yıldızlar diğer gündoğumunda intişar edecek parlak bir arkadaşı müjdelemekte ve günler baharı soluklamaya başlamaktadır.</p>
<p>“Şimdi, geceleri yıldızları dinlemeyi seviyorum. Sanki beş yüz milyon çıngırak gibiler.” (<em>Küçük Prens</em>).</p>
<p>“Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,</p>
<p>Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiş.</p>
<p>Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:</p>
<p>Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultanına,</p>
<p>Birer burhan-ı nur-efşânız, vücûd-u Sâni’a</p>
<p>Hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz!..</p>
<p>Şu zeminin yüzünü yaldızlayan</p>
<p>Nâzenin mucizâtı çün melek seyranına.</p>
<p>Şu semânın arza bakan, cennete dikkat eden,</p>
<p>Binler müdakkik gözleriz biz!</p>
<p>Tûba-yı hilkatten semâvât şıkkına,</p>
<p>Hep kehkeşân ağsânına,</p>
<p>Bir Cemîl-i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış,</p>
<p>Pek güzel meyveleriz biz!” (<em>Mektubat</em>).</p>
<p>Umarız bu iki aziz insanın inşasına başladığı köprüler [insaniyeti kübra (Nursî) ve insanlar arasında ruhsal birlik (Exupéry)] selim vicdanlar tarafından tamamlanır ve birbirlerine ulaşacak yolları bulurlar.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Nursî’nin <em>Lahikâ</em>mektuplarında sıklıkla “Aziz kardeşim” hitabı, “Saint” Exupéry ile aralarındaki ruhi bağı hatırlatmaktadır.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Seyit Nurfethi Erkal, <em>Nur Derslerine Giriş</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, s. 39.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kafesten Nasıl Çıkılır?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/kafesten-nasil-cikilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:34:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7686</guid>

					<description><![CDATA[Kafesteki Kuş Geçenlerde bir arkadaşımın evine ziyarete gittiğimde, bir kafes ve içinde bir kuş gördüm. Empati yaparak kendimi kuşun yerine koydum. Neyim eksik? Bu durumumdan mutlu mu olmalıyım? Yiyecek içecek düzenli veriliyordu. Güvenli bir yerdi. Hava da ne sıcak ne soğuktu. Her türlü tehlikeden uzaktı. Yani bir canlının hayatını çok iyi şartlarda sürdürebilmesi için neredeyse [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kafesteki Kuş</strong></p>
<p>Geçenlerde bir arkadaşımın evine ziyarete gittiğimde, bir kafes ve içinde bir kuş gördüm. Empati yaparak kendimi kuşun yerine koydum. Neyim eksik? Bu durumumdan mutlu mu olmalıyım? Yiyecek içecek düzenli veriliyordu. Güvenli bir yerdi. Hava da ne sıcak ne soğuktu. Her türlü tehlikeden uzaktı. Yani bir canlının hayatını çok iyi şartlarda sürdürebilmesi için neredeyse bütün şartlar mevcuttu. Daha ne isteyebilirdi ki? Dışardan bakan insanlar, hatta kuşlar bile böyle düşünebilirdi.</p>
<p><strong>Hürriyet</strong></p>
<p>Ama eksik olan, belki de bunların hepsinden daha önemli olan bir şey vardı. Aslında insan başta olmak üzere her canlı için olmazsa olmaz durumda olan bu eksik “hürriyet”ti. Evet, kuşun bütün ihtiyaçları tamamdı, ama hürriyeti yoktu. Bu durumda, kuşa düşen etrafı tellerle çevrili bu modern hapishanede ölümünü beklemekti. Allah onu, kırlarda uçsun, hemcinsleriyle beraber yaşasın, ekolojik dengede çevreyle ilgili yapacaklarını yerine getirsin, kendisine takdir edilen ömrü böylece verimli geçirsin diye yaratmıştı. Ama insanoğlu onu derdest edip hapsetmişti.</p>
<p>Ne güzel bir atasözümüz vardır: “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş. ” Bu şekilde kafeslere alınan bütün canlılar için durum aynen böyledir. Akvaryumdaki balıklar, sirklerdeki aslanlar, filler hep bu kategori içinde ele alınmalıdır. Kafes de, akvaryum da, sirk de gayri fıtri, yani yaratılışa aykırı bir ortama alınmak demektir. Bütün canlılar bu şekilde kafeslere alınsaydı kim bilir içinde yaşadığımız dünya böyle kalabilir, ekolojik denge muhafaza edilebilir miydi?</p>
<p><strong>İnsan</strong></p>
<p>Konu insan bağlamında ele alınınca da farklı bir durum ortaya çıkmıyor. Bir cezalandırma şekli olan hapishane de aslında kafesin farklı bir şekli. Hapishaneye götüren cezalar yerinde midir? Cezası hapishane olan düzenlemelerin yeniden ve günümüze göre gözden geçirilmesi gerekmez mi? Tabii burada, sosyal hayatın sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için herkesin uymakla görevli olduğu kuralların ihlal edilmesi neticesinde bazı sınırlamalar söz konusudur. Bunlar bir şekilde ve insan onuruna uygun olmak kaydıyla cezalandırılmayacak olursa, toplum hayatı devam edemez, kargaşa olur düşüncesi de vardır.</p>
<p>“Bediüzzaman da “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” şeklinde konunun önemini ifade etmiştir.</p>
<p>Mehmet Akif ise şöyle der:</p>
<p>Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım,</p>
<p>Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.</p>
<p>Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.</p>
<p>Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hürriyet kelimesi, hararet kökünden gelmektedir. Yani onun özünde ısınma ve ısıtma vardır. Hayatı ısıtır. Hayatı buz gibi yaşamaktan kurtarır, canlandırır, hayat verir. Hayat onunla canlanır, hareketlenir. Hürriyetin zıddı olan esaret, bir çeşit ölümdür. Soğuma, etrafından el etek çekme, kendi kabuğuna çekilme, etrafı ile ilişkilerini kesme anlamı taşır. ”<a name="_ednref1"></a>[i]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Ölçü veya Yoldaki Işıklar</em>’da yapılan tarifler ise şu şekilde:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hürriyet, ruhun yüksek duygu ve yüksek düşüncelerden başka herhangi bir kayıt kabul etmemesi, hayır ve faziletten başka hiçbir prensibin esiri olmaması demektir.</p>
<p>Nice kimseler vardır ki, bukağı ve zincirler içinde bulunmalarına rağmen, hep vicdanlarının hür semalarında uçar dururlar ve bir lâhza olsun esaret ve mahkûmiyet hissetmezler. Ve nice kimseler de vardır ki, saray ve kâşânelerin baş döndüren, bakış bulandıran ihtişam ve debdebesine rağmen, gerçek hürriyeti kendi derinlikleriyle bir türlü duyup tadamazlar.</p>
<p>Hürriyeti mutlak serbestlik olarak anlayanlar, bilerek veya bilmeyerek, hayvanî hürriyetle insanî hürriyeti birbirine karıştırmaktadırlar. Oysaki beden ve cismaniyetin karanlık isteklerini gerçekleştirme yolunda serazat gönüllerin ona sığındıkları hürriyet, tamamen bir hayvanlık şiarı olmasına karşılık; ruhun önünden engelleri kaldırarak vicdanın şahlanmasına imkân hazırlayan hürriyet ise, tamamen bir insanlık şiârıdır.</p>
<p>Hürriyeti, kayıtsızlık ve laubaliliğe düşmeden, insan dimağının, kendisini maddî-mânevî terakkiden alıkoyacak bağlardan âzâde olması şeklinde de yorumlayabiliriz.</p>
<p>Hürriyet, insana: “Hak düşüncesine bağlı kalıp, başkalarına zarar vermedikten sonra istediğini yapabilirsin. ” demektir.</p>
<p>Makbul hürriyet, hürriyetin medenî olanıdır. O da, din ve ahlâkın elmas zincirleri, salim düşüncenin altın kemerleriyle bağlı bulunan hürriyettir.</p>
<p>Dinî duygu ve dinî düşünce tanımayan, ahlâka değer vermeyen ve fazilet fidanlığı olmayan hürriyet, her milletin nefret edip kaçtığı uyuz illeti gibi bir illete benzer ki, buna tutulan toplumlar, er-geç rahatlarını yitirecekleri gibi, zamanla çevrelerini kaybetmeleri de kaçınılmaz olacaktır. ”<a name="_ednref2"></a>[ii]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kafesler</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yukarıdaki kafes örneğine dönecek olursak, aslında insan, kendi iradesiyle, toplum hayatının prensiplerini de çiğnemeden, kendisini kafeslere kilitlemektedir. Her insanın, içinde yaşadığı kültür ortamı, kendi karakter yapısı, içinde yetiştiği aile ortamı, sokak, okul ve çevre gibi faktörler kişinin toplam resmini oluşturmaktadır. Bu toplam resim, zaman içinde, güçlü ve zayıf faktörlerin durumuna göre bir yöne doğru gider. Bu gidiş, bir ömür boyu devam eder. Beklenmedik ve hesap edilemeyen faktörler de işin içine girince, önceki özelliklerden bazıları daha ön plana çıkar.</p>
<p>İnsan eğitim görür, iş sahibi olur, evlenir, çocukları, daha sonra torunları olur. Dıştan bakışta sanki normal bir hayat devam ediyor gibidir. Ama değişik yaş ve başlarda çoğu insan için, işin aslı kafesteki kuşun durumu gibidir. Görünüşteki normal gidişatın içinde, yeraltında kaynayan magmalar gibi, insanın iç âlemini esir almış kafesler bulunabilir. Dış görüntüsüyle hür gibi görünen bu kişi, bu kafes veya kafeslerin içine sıkışıp kalmış ve iradi olarak kendi hürriyetini kısıtlamıştır. Bu durumdaki insanlarda, irsi olmasa bile şeker hastalığı belirir, hareketli görünse bile kalb hastalığı oluşur, tansiyonu çıkar… Daha bir dizi hastalıklar zinciri onu takip eder. Çünkü hemen her hastalığın temelinde organik olduğu kadar psikolojik faktörler de büyük rol oynar. Yani kafes veya kafesler içinde çırpınıp dururken psikolojik yanını, sonra da organik yapılarını hasara uğratır.</p>
<p>İnsan kendi kendine zaman içinde ve değişik şartlar altında sanal kafesler oluşturur. Yani kendi hürriyetini kendi iradesiyle kısıtlar. Mahalle baskısı denilen, el âlem ne der düşüncesiyle gayri rasyonel davranışlara girme bir kafestir. Kültürümüzde riya da denilen, olduğundan farklı görünme isteği bir kafestir. İnsanın ne şimdiki haline, ne gelecekteki hayatına, hele hele öbür âlemdeki sonsuz hayatına hiçbir faydası olmayacak düşünceleri, yani takıntıları hep bir kafestir. Gelecek endişesi bir kafestir.</p>
<p><strong>Takıntılar</strong></p>
<p>Mala mülke takılma bir kafestir. Normal ve makul ölçüler dışındaki yeme-içmeye, eğlenceye, giyime kuşama takılma, hak etmediği makama gelme arzusu bir kafestir. Hane arzusu bir kafestir. Eşine, çocuklarına, torunlarına takılma hep birer kafes olabilir. Hobiler bir kafes olabilir. Geçmişte yapılması gerekip de yapılmayan veya yapılamayan ve bundan dolayı istediğini elde edemeyenler olduğu gibi, yapılmaması gerekip de yapılmış hadiselerden dolayı şimdi gördüğü zararları durmadan alıp verme durumları da birer takıntıdır. Yani iradi olarak kafeslere girmedir. Kader inancı çerçevesi içinde bu durumlar değerlendirilebilse, kalıcı ve zararlı problem olmadan çözülebilir.</p>
<p>İnsanın normal şartlar altında mal mülk sahibi olması, evlenmesi, bir evinin olması, çocuklarının, torunlarının olması kadar tabii bir durum yoktur. Ne var ki bunları gözünde iyice büyüterek olmazsa olmazlar kategorisine koyarsa, ille de istediği gibi olsunlar durumuna getirirse imkânları bunlara yetmeyebilir. Arzu ettiği gibi durumlar da meydana gelmeyebilir. İşte o zaman, “Eyvah, şimdi ne yapacağım, bunlarsız edemem, mutlaka böyle olmalıydı” gibi bir ruh haletine girerse, bu durumda bunlar kafes halini alır. Elindeki imkânlarla en iyisini yapmaya gayret edecek, kader karşısına farklı bir durum çıkarınca buna boyun eğmesini bilecek. Bu durumda da kafese girmemiş, engeli veya engelleri atlamış olacaktır</p>
<p>Yani insan bir değil, yüzlerce, hatta binlerce kafes içinde yaşıyor, hayatını (buna hayat denirse) sürdürüyor olabilir. Böyle bir insanın, görünüşte normal gibi görünse, kendisine düşen işleri yapsa, ilişkileri iyi olsa da sağlıklı ve normal bir insan olması mümkün değildir. Zaten Dünya Sağlık Teşkilatı da sağlığı tarif ederken, “bedenen, ruhen ve çevresel olarak tam bir iyilik hali” olarak tarif ediyor. Ruhen böyle kafesler içinde olan bir insanın gözleri hep endişelidir, insanlara güveni yoktur, daha da kötüsü kendisine de güveni yoktur. Çünkü kuruntularının yani kafesin içinde olma durumunun onun bedenini, yani organik yapısını değil, psikolojisini esir alma durumu söz konusudur.</p>
<p><strong>Sınırlar</strong></p>
<p>Her insanın psikolojisinin ille de böyle olmayacağı açıktır. Ne var ki, çoğu insanın, az veya çok, zararlı veya zararsız limitler içinde kafeslere sahip olduğu da bir gerçektir. İnsan güçlü iradesiyle, eğitimle, telkinlerle bu kafeslerden kurtulabilir. Devamlı alınması gereken ilaçlar gibi, bu eğitim ve telkinler de yeteri dozda ve devamlı olmazsa yeniden kafeslere girme tehlikesi her zaman vardır. İşte bundan dolayı “din nasihattir” prensibini unutmamak gerekir.</p>
<p>Zamana, çevreye, şartlara, konjonktüre göre kafesler oluşur. Fıtratına ve karakterine göre insanlar bu kafeslerden edinirler. Bazıları bunlar içinde uzun zaman veya devamlı kalır, bazıları kısa sürede çıkabilir.</p>
<p><strong>Sağlık</strong></p>
<p>Sağlık kontrollerinde vücudun bütün organlarının gözden geçirilmesi gibi, insan da zaman zaman, acaba ben şu anda hangi kafesler içindeyim ve bunlardan nasıl kurtulmalıyım çabası içinde kendisini kontrol etmelidir. Zira kafes içindeki bir kuşun, nihai olarak dünyevi ömrü heder olur. Ama insan, Allah tarafından gönderilen Peygamberler ve indirilen kitaplar ile gönderdiği prensipleri yerine getirmeye engel olacak kafeslerden iradesiyle bir an önce kurtulmalıdır. Sonsuz bir hayat, bu dünyadaki imtihana göre şekillendiği için ne yapıp edip bunun bir çaresine bakma mecburiyetindedir.</p>
<p><strong>Çıkış Yolları</strong></p>
<p>Aslında Allah, insana bu kafeslere iradesiyle girmemesi için akıl fikir vermiştir. Değişik yollar göstermiştir. Başına gelen hadiselere takılmaması, kuruntulara kapılmaması, yani bu tuzak ve kafeslere düşmemesi için hep çıkış yolları göstermiştir. Hatalarını telafi imkânları sunmuştur. Başına gelen hadiselere kader gözlüğü ile baktığında, kafeslere girmeden problemlerini çözdüğünü görmüştür. Ölümden korkmamayı, ahirete inançla gidebilmeyi göstermiştir. Rızkının garanti altında olduğunu bildirmiştir. Bunlar hep kafesleri atlamadaki yol işaretleridir.</p>
<p>Hayatta en önemli gibi görünen iki faktör, Yüce Yaratıcı tarafından garanti altındadır. Ölüm, Allah’ın takdiri iledir, ne erkene almak ne de ertelemek mümkün değildir. Rızık, Allah’ın taahhüdü altındadır. Tabii ki akıllı insan, Allah’ın kendisine verdiği bu aklı, gerektiği gibi kullanacak, tedbirlerini alacak, kendisine düşen vazifeleri yerine getirecek, bunları yaparken kuruntu ve saplantı kafeslerine takılmadan yoluna devam edecektir. Başına gelen her türlü hadiseyi de okuyarak, dinleyerek edindiği bilgiler ışığında değerlendirecektir. Bunları kendi içine atarak problem haline getirmeyecek, yani kafeslere girmeden gözünü hep o arzu edilen sonsuz hayata göre dizayn etmesini bilecektir.</p>
<p><strong>Özeleştiri</strong></p>
<p>Gelin, kendimizi yeniden sorgulayalım. Hangi kafesler içindeyiz? Bunlardan nasıl kurtuluruz? Başkalarına bu konuda nasıl yardımcı oluruz? Bir daha böyle tuzak ve kafeslere nasıl düşmeyiz ve başkalarının düşmesine engel oluruz? İnsanca, ruh, beden ve çevre sağlığını muhafaza ederek bize verilen bu emaneti, bu kısa müddet içinde, olması gerektiği gibi muhafaza ederek ve başkalarıyla beraber bu imtihandan çok iyi puanlar alarak o sonsuz âleme emin olarak gitmeyi nasıl başarırız? İşte bir an önce bu meseleye kilitlenirsek, herhalde yapılması gereken esas işi yapmış olacağız.</p>
<p><strong>Açık uçlar</strong></p>
<p>Hani ucu açık, soru, konu ve açıklamalar vardır. Aynen onlar gibi, bu yazı da ucu açık bir yazıdır. Yani her okuyan kendi geçmişi, tecrübeleri, aklı ve yetenekleriyle bu konuları daha da çeşitlendirebilir, zenginleştirebilir, kendisi ve başkaları için daha istifadeli bir hale getirebilir. Bu yazı bu yönüyle, bir kapı aralama ve bir duyguyu paylaşma şeklinde ele alınmalıdır. “Kafes” kelimesinin tedai ettiği bu önemli hususları yerine getirebilmeyi, Rabbim herkese nasip etsin.</p>
<p><a name="_edn1"></a>[i]www. sorularlasaidnursi. com/bediuzzamanin-hurriyet-dusuncesi</p>
<p><a name="_edn2"></a>[ii]Gülen, M. Fethullah, <em>Ölçü veya Yoldaki Işıklar</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, ss. 42–44.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dar Bir Çerçevede Heybet</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/dar-bir-cercevede-heybet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:29:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7682</guid>

					<description><![CDATA[Saygı ve mehâfet duygusunun ârifin iç dünyasında hâsıl ettiği derin haşyet ve temkin hissi şeklinde yorumlanan heybet; huzur ve maiyyet-i mutlakanın verdiği iradî öyle bir temkin ruhudur ki, tadanın zevk edip yaşamasına mukabil, zevk etmeyenin çok kez “üns”le karıştıracağı ama öyle olmayan, “bî kem u keyf” Hak’la temekkün edalı bir huzur-u etemm ihtisasıdır. Ona, vasfı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Saygı ve mehâfet duygusunun ârifin iç dünyasında hâsıl ettiği derin haşyet ve temkin hissi şeklinde yorumlanan heybet; huzur ve maiyyet-i mutlakanın verdiği iradî öyle bir temkin ruhudur ki, tadanın zevk edip yaşamasına mukabil, zevk etmeyenin çok kez “üns”le karıştıracağı ama öyle olmayan, “bî kem u keyf” Hak’la temekkün edalı bir huzur-u etemm ihtisasıdır. Ona, vasfı nâkabil-i idrak bir huzur gaybûbeti de demişlerdir ki, bu da insanın nefis ve enâniyet cihetiyle silinip sahneyi tecelli dalgalarına bırakması anlamına gelir. Bir Hak dostu bu hususu,</p>
<p><em>“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken, </em></p>
<p><em>Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana…”</em></p>
<p>sözleriyle dillendirir ki, nefis ve enâniyet cihetiyle yok olmanın, gerçek varlığa ermenin önemli bir şifresi olması açısından üzerinde durulmaya değer.</p>
<p>Bu ufku ihraz eden ârif-i billâh, Hazîratü’l-Kuds itibarıyla gâip, vücûd-u Hak karşısında bir zıll ve zıllü’z-zıll, istiğrak ve heymân gelgitleri arasında bir hayat-ı câvidân yaşayan öyle bir müntehîdir ki, onda göz hep O’nu görme zirvesinde ve dil-dudak da kıpırdamaz olur; kalb ritimleriyle o hâle dem tutar ve idrak devreye girecek olursa, latife-i rabbaniye niyazla nefes alıp vermeye başlar. Bu yönü itibarıyla, bir mânâda heybet, “bast” üstü manevi bir hâlin unvanı olagelmiştir.</p>
<p>Bir kere daha geriye dönüp bakacak olursak, “kabz”, “bast”a menfez havf üstü bir hâl; bast, “recâ”ya fâik bir mazhariyet; heybet ise, bunlara göre zirve sayılan bir “temkîn” durağıdır.</p>
<p>Üns mevzuunda da işaret edildiği gibi, heybet ile üns, min veçhin yol sonu vuslat kahramanlarına ait, insan derununda duyulan, ihsas ötesi ihtisas imbiklerinde tecelli-i celâl ve cemâl ile örgülenmiş, “ كَأَنَّكَ تَرَاهُ- <em>O’nu görüyormuşçasına…”</em>beyanıyla ifade edilen ihsan ufkunun mertebe-i kusvâsı sayılır. Öyle ki, o ufukta cemalî ve celâlî tecelliler -azm ü irade şart-ı âdî- sürekli aks eder durur; celâlî tecelliyle heybet hâli ve cemalî tecelliyle de üns tayfları duyulur. Vicdanın kendine has duyuşları itibarıyla cemalî tecelliler yağar; akıl, tasavvur ve tahayyül açısından naza kaymamaya karşı da -herkesin irfan ufkuna göre- celâlî zuhurât, nazın önünü keserek vicdan sistemini niyaz ve temkîn ufkuna çevirir.</p>
<p>Bir kere daha tekrar edecek olursak; azm ü irade şart-ı âdî, celâlî tecellinin hâsıl ettiği mutlak huzur mehâbetinin tahammülfersâ bir keyfiyet arz etmesine mukabil, cemalî cilvelerle müntehî âdeta فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا<em>“Her zor ve tahammülfersâ durumun yanında bir de kolaylık vardır.”</em>(İnşirah Sûresi, 94/5-6) fehvasınca inşiraha erer; bu tecellî, insanı kavuran bir sıcak atmosferde üfül üfül esen bir meltem ve âteş-i sûzân ile yanan ruha bir kevser hissi verir.</p>
<p>Bazıları heybete, ârif-i billâh olanların dem-be-dem tekerrür eden ruh hâlleri; ünse ise, hedefe müteveccih sona yaklaşmışların inşirah televvünlü zevkleri demişlerdir ki, aslında bu, “üns billâh” ve “heybet maallah”ın oldukça berisinde bir yaklaşımdır.</p>
<p>Bu mazhariyetlerin, ârifin dünyasında dışa vuran hususiyetlerine gelince; insandaki mütemadî olan hayâ hissi, onun iç dünyasındaki heybetin hâkimiyetindendir ki, bu hâkimiyetin devamı nispetinde hayâ hissi sürekli olur ve zaafı ölçüsünde de bu histe sık sık kırılmalar görülür. Bu mülahazayı, hayâ abidesi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) “ لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ- <em>Kalbinde haşyet bulunsaydı, </em><em>â</em><em>z</em><em>â</em><em>ve cevârihi de haşyetle ürperirdi.”</em><a name="_ftnref1"></a>[1]–haşyetin ayn-ı heybet olmadığı mahfuz- beyanıyla telif etmek mümkündür. Böyle bir heybet ve min veçhin haşyet eri, oturuşunda-kalkışında, bakışında ve konuşmasında, gayr-i iradî iç ihsasların, ihtisasların tembih ve sevkiyle hep O’nun huzurunda bulunuyor olma vakar ve ciddiyetini sergiler.. sürekli temkin soluklar.. cismanî zevklerini sınırlandırır ve kontrol altına alır.. aşk u iştiyak-ı likâullahı bulandıracak hâl ve davranışlardan uzak durur.. bütün ihsas sistemlerini, şeytan, nefs-i emmâre ve âsâb-ı beşeriyeye karşı koruyan nöbet kahramanı bir “uyûn-u sâhire” nöbetdarı gibi göz kırpmadan hep tetikte bulunur.. duyup hissettiği ekstra varidâtı O’nun tecellîleri mülahazasıyla O’na verir ve O’ndan bilir.. sürekli “temkîn” der inler ve “temekkün” der niyaza koyulur.. böylesi bilenmiş bir irade ile metafizik gerilimlere geçer Hakk’ın mürîd-i mutlakı olma yolunda.. ve koşar O’nun muradı ekseninde sermest-i câm-ı aşk u iştiyak-ı likâullah olmaya.. durmadan koşar lisan-ı zâhiri birkaç adım geride lisan-ı bâtınla.. koşar ve meleğe-melekûta, tesbih, tahmîd, tekbîr ve temcîd adına ne duyulmamış, ne duyulmamış besteler sunar.</p>
<p>Böyle bir hak eri ârif-i billâh, bütün bu derinliklerinin yanında hep fena ufkunda bekadan mesajlar alır; girerse “seyr anillâh” güzergâhına bu kez de enbiya-i ızâmın zıllinde “fark” soluklamaya başlar ve gönlü sürekli bir vuslat ve maiyyet heyecanıyla çarpar durur. İsmail Hakkı Bursevî bu konuyu şu birkaç mısra ile şöyle seslendirir:</p>
<p><em>“Bir Leylâ’nın mecnunuyum, âlem onun divanesi,</em></p>
<p><em>Bir Yusuf’un meftûnuyum, her hüsnün olmuş ânesi,</em></p>
<p><em>Kim ona dûş oldu, bugün çıktı gözünden ay u gün,</em></p>
<p><em>Yağma oldu sabr u sükûn, buldu fena dil hânesi…”</em></p>
<p><em>“Herkesin istidadına vabestedir âsâr-ı feyzi.”</em>Marifet, muhabbet, aşk ve iştiyak-ı likâullahtan haberdar olmayan bizler için bunlar birer hayal sayılabilir. Gavvâs olana açıktır her şey bir bir!..</p>
<p>Cenâb-ı Hak, vüs’at-i rahmeti ve iltifat-ı sübhânîsiyle hepimizi bu ufuklarda seyahate müsait hâle getirsin ve biz bendelerine de o duyulmazları duyursun!.. Âmîn!</p>
<p><a name="_ftn1"></a>[1]Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 8/197 (Askerî’den naklen).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hacamatın Faydalı Etkileri (Hacamat-2)</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/hacamat-2-hacamatin-faydali-etkileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:26:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7677</guid>

					<description><![CDATA[Kişi bilmediğine önem vermiyor. Bu durum hacamat için de geçerli. Hacamat konusunda yeni şeyler öğrendikçe ne kadar da çok faydalı etkisi varmış diyor ve hayretler içinde kalıyorsunuz. Şu ana kadar yapılan ilmi çalışmalardan istifade ederek hacamat tedavisinin bazı faydalarından bahsetmek istiyoruz. Hacamatın Faydaları 1- Koruyucu hekimlik: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) koruyucu sağlık uygulaması olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kişi bilmediğine önem vermiyor. Bu durum hacamat için de geçerli. Hacamat konusunda yeni şeyler öğrendikçe ne kadar da çok faydalı etkisi varmış diyor ve hayretler içinde kalıyorsunuz.</p>
<p>Şu ana kadar yapılan ilmi çalışmalardan istifade ederek hacamat tedavisinin bazı faydalarından bahsetmek istiyoruz.</p>
<p><strong>Hacamatın Faydaları</strong></p>
<p>1- Koruyucu hekimlik: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) koruyucu sağlık uygulaması olarak yılda iki defa hacamat yaptırmayı ümmetine tavsiye etmiştir. Burada genel olarak kanda ve lokal olarak da doku aralıklarında biriken hastalık yapıcı zararlı maddelerin temizlenmesi ile beden sağlığı korunmaktadır (<em>Altern Integ Med</em>, 2013, 2: 1-16).</p>
<p>2- Kan ve doku sıvılarından biyokimyevi temizlik: Hacamatın en önemli etkisi olarak gösterilmektedir. Hacamat tedavisiyle kan; trigliserit, kolesterol, LDL, ferritin ve ürik asitten önemli derecede temizlenir (<em>Med J Cairo Univ</em>, 2010, 78: 311-315), ayrıca otoantikorlar ve benzeri zararlılardan temizlenme söz konusudur (<em>Egypt J Immunol</em>, 2005, 12: 39-51). Trigliserid, kolesterol ve LDL miktarı kanda yükselirse damar sertliği, yüksek tansiyon, kalp krizi, damar tıkanıklıkları ve felçler ortaya çıkmaktadır. Ferritin demir deposudur ve demir vücutta yükselirse başta kalp ve karaciğer olmak üzere ölüme kadar giden ağır hastalıklar ortaya çıkar. Demiri vücuttan atmanın belki de en kolay yolu hacamattır. Ürik asit, aşırı et yiyenlerde genetik yatkınlıkla birleşince gut hastalığına sebep olur. Otoantikorlar, birçok hastalığın sebebidir. Hacamat bu maddelerden kanı ve dokuları temizlemektedir.</p>
<p>3- Boşaltım: Hacamat böbreklere benzeyen ancak böbreklerin muvaffak olamadığı bazı büyük moleküllerin boşaltımına sebep olmaktadır. Bu zararlı maddeler globülinler, antikorlar, romatoid faktör, ayrıca trigliserit, kolesterol, LDL ve benzeri zararlı maddelerdir (<em>Egypt J Immunol</em>, 2005, 12: 39-51).</p>
<p>4- Detoksifikasyon: Hacamatın yukarıda sayılan temizleme ve boşaltım etkileri içerde üretilen ya da dışardan vücuda giren zararlı maddelerin hacamatla zehirlerinin önlenmesine sebep olmaktadır ki buna detoksifikasyon denilmektedir (<em>American J Med. &amp; Biological Research</em>, 2014, 2: 46-71).</p>
<p>5- Metabolik: Hacamat yapılan bölgede kan akımı hızlanmaktadır. Bu durumda oradaki hasta veya cansız hücreler daha iyi beslenmekte ve canlanmaktadır (<em>American J Med. &amp; Biological Research</em>, 2014, 2: 46-71).</p>
<p>6- Farmakolojik: Hacamatın ilaçların etkisini artırdığı ve böylece ilaç ihtiyacını azalttığı ifade edilmektedir (<em>American J Med. &amp; Biological Research</em>, 2014, 2: 46-71).</p>
<p>7- Ağrı azaltıcı: Hacamat ile uygulanan alandaki ağrıya sebep olan kimyevi maddeler, inflamasyon yapıcı maddeler, ağrı uyarıcı maddeler seyreltilir ve ağrıya hassas yapılardan uzaklaşılır. Bu bilgi hacamatın ağrıyan bölgeye yakın yapılmasının daha faydalı olduğunu göstermektedir. Hacamat deri altındaki sertlik ve yapışıklıkları azaltarak kronik ağrı seviyesini düşürmektedir. Hacamattan hemen sonra ağrı azaltıcı endorfin, dinorfin ve enkefalinlerin beyin sıvısında yükseldiği bulunmuştur (<em>Neurosci Lett</em>, 2004, 361: 258-261). Ayrıca, özellikle kronik ağrının taşıyıcısı olan, yani ağrının hissedilmesinde en önemli madde olan P maddesinin hacamat ile azaldığı tespit edilmiştir (<em>Zhongguo Zhen Jiu</em>, 2013, 33: 678-681).</p>
<p>8-Anti-inflamatuar (iltihap giderici): Hacamatın iltihaplı sellülitte bakteri ve toksinleri uzaklaştırdığı bulunmuştur (<em>Journal of Basic and Applied Sciences</em>, 2011, 7: 123-125). Ayrıca, hacamatın iltihap yapıcı maddeler (SIL-2R), otoantikorlar ve ESR, CRP gibi akut faz iltihap maddelerini kandan temizlediği ispatlanmıştır (<em>Egypt J Immunol</em>, 2005, 12: 39-51).</p>
<p>9- Hemodinamik (kanı hareketlendirici): Hacamat anormal kan ve sıvı birikintilerini dağıtır. Kan akımı ve dolaşımını hızlandırır. Aşırı sıvıları boşaltarak hipertansiyonu tedavi eder (<em>Med J Cairo Univ</em>, 2010, 78: 311-315).</p>
<p>10- Hematolojik: Hacamat ile ölmüş kan hücreleri, patolojik kan ürünleri temizlenir. Bunların içinde en önemlisi de talasemi denilen Akdeniz anemisinde kanda aşırı biriken demirdir (<em>Eur J Ecocardiogr</em>, 2008, 9: 585-586).</p>
<p>11- Hemostatik (kanama durdurucu): Vakum ile deri altına çekilen kan dışındaki sıvılar, kanatma sonrasında kanamanın aşırı olmasının önüne geçmektedir. Bu fayda hacamatın Çin kupa uygulamasına ilave bir üstünlüğü olarak kabul edilebilir. Bu sayede hacamat ile kişinin aşırı kan kaybetmesinin önüne geçilmektedir (<em>American J Clin Pathol</em>, 2008, 130: 811-815).</p>
<p>12- Homeostatik (dengeleyici): Belki de hacamatın en önemli faydalarından birisi dengeleyici etkisidir. İlaçların faydaları yanında yan etkileri olmaktadır. Hacamatta ise dengeleme etkisi vardır. Yani bir faktör aşırı derecede artmışsa onu azaltmakta veya aynı faktör azalmışsa onu artırmaktadır. Bu son derece önemli bir faydadır (<em>American J Med. &amp; Biological Research</em>, 2014, 2: 46-71).</p>
<p>13- Dolaşım: Hacamat vücutta nitrik oksit (NO) salgılanmasını artırmaya vesile olmaktadır. NO ise dokuları besleyen küçük damarları açmaktadır. Kan akımının artmasına sebep olarak hem hacamat bölgesinde hem de bütün bedende kan dolaşımını ve doku beslenmesini artırmaya vesile olmaktadır (<em>Leukemia</em>, 1998, 12: 1461-1466; <em>Zhongguo Zhe Jiu</em>, 2011, 31: 932-934).</p>
<p>14- Solunum: Astım hastalarında hacamata bağlı şikayetler azalmaktadır. Solunum fonksiyon testlerinde belirgin artış bulunmuştur. Ayrıca astımda alerjiye sebep olan eozinofil katyonik protein ve eozinofil sayısı azalmaktadır (<em>Indian J of Physiotherapy and Occupational Therapy</em>, 2011, 5: 122-126).</p>
<p>15- Nörolojik (asabi): Ağrı azaltıcı etkisi ve yüksek tansiyonu tedavi edici etkisi ile nörolojik hastalıkların önlenmesine yardımcı olmaktadır (<em>Amercan J Chin Med</em>, 2008, 36: 37-44).</p>
<p>16- İmmünolojik (bağışıklıkla ilgili):</p>
<ol>
<li>a) Akyuvar ve hususiyetle lenfositlerin sayısını artırarak bağışıklığı uyarmaya vesile olur (<em>Egypt J Immunol</em>, 2005, 12: 39-51).</li>
<li>b) Mikrop öldürücü (antimikrobiyal), bağışıklığı düzenleyici (immunomodulator) ve damar genişletici (vazodilatatör) hususiyetlere sahip NO salgılanmasının artmasına vesile olur.</li>
<li>c) Bağışıklık sisteminin gücünü, yardımcı T hücreleri (helper), interlökin II, interferon-gama, kompleman 3, kompleman 4, IgG, IgA ve IgM antikorlarının miktarlarını artırmaya vesile olur (<em>Zhonggue Zhong Xi Yi Jie He Za Zhi</em>, 2006, 26: 984-987).</li>
<li>d) Bağışıklık sistemini baskılayan T hücreleri, IgE, interlökin 4 ve interlökin 10 gibi maddeleri azaltmaya vesile olur.</li>
</ol>
<p>17- Kozmetik: Deri altı yapışıklıkları, şişlikleri, kronik iltihapları ve sertlikleri gidermeye vesile olur (<em>Journal of Pain</em>, 2009, 10: 601-608). Ayrıca, vitiligo hastalığında hacamatın faydalı olduğu ispatlanmıştır (<em>Dermatol Surg</em>, 2013, 39: 406-411). Ayrıca, bacak derisindeki kırışıklıklar için hareketli kupa uygulamasının faydalı olduğu bulunmuştur (<em>Indian J of Traditional Knowledge</em>, 2015, 14: 359-364).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tabiatı Allah’ın Eseri Olarak Gören Bilim Adamı Carl Linnaeus</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/tabiati-allahin-eseri-olarak-goren-bilim-adami-carl-linnaeus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:24:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7675</guid>

					<description><![CDATA[Carl Linnaeus (1707–1778), bugün de bilim dünyasınca kabul edilen ve kullanılan, canlıları iki isimle isimlendirmeyi ve buna göre bir sınıflandırma sistemini teklif eden İsveçli bilim adamıdır. Kendisinin başlattığı bu canlıları isimlendirme faaliyeti sayesinde bugün yüzbinlerce bitki ve hayvana bu şekilde isim verilmiş, Linnaeus de bu vesileyle “Taksonominin Babası” olarak ün yapmıştır. Fakat enteresan olan husus, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Carl Linnaeus (1707–1778), bugün de bilim dünyasınca kabul edilen ve kullanılan, canlıları iki isimle isimlendirmeyi ve buna göre bir sınıflandırma sistemini teklif eden İsveçli bilim adamıdır. Kendisinin başlattığı bu canlıları isimlendirme faaliyeti sayesinde bugün yüzbinlerce bitki ve hayvana bu şekilde isim verilmiş, Linnaeus de bu vesileyle <em>“Taksonominin Babası” </em>olarak ün yapmıştır. Fakat enteresan olan husus, taksonominin babası olarak kabul edilen Linneaus, Allah’a çok iyi inanan ve O’nun sonsuz ilim ve kudretiyle bütün varlıkları yarattığını kabul eden bir bilim adamı olmasına rağmen, bugünün Darwinci modern taksonomicilerin çoğu Allah’a karşı şüpheyle bakmakta veya hiç inanmamaktadır.</p>
<p><strong>Sınıfları Atlayan Küçük Botanikçi</strong></p>
<p>Carl, 1707’de İsveç’in güneyindeki Råshult’ta doğdu. Babası Nils, Lüteriyen papazıydı ve İncil’i Latincesinden okuyarak, Latince sohbet etmekten hoşlanıyordu, bu sebepten Carl’ın İsveççe öğrenmeden Latince’yi öğrendiği söylenmektedir. Hırslı bir bahçıvan olan baba Nils, Carl henüz bebekken bile karyolasını çiçeklerle süslemekte ve ona oynamak için çiçekler sunmaktaydı. Bahçelerindeki büyük bir ıhlamur ağacından dolayı ikinci isim olarak Linné adını taktı. Daha sonra bu isim, Latince versiyonu olarak Linnaeus halini aldı. Sanki daha çocukken bitkilere olan merakını ve araştırmacı ruhunu inşa etmek için çalışan babası henüz dört yaşındayken ona bitkilerin Latince ismini öğretmeye başladı. Bu, Carl’ın hafızasının gelişmesi için ilk eğitimi denilebilirdi. Meselâ; domatese <em>Solanum caule inermi herbaceo, folis pinnatis incisis, racemis simplicibus </em>deniyordu. Babası bir gün Carl’a <em>“Bu bitki isimlerini unutmaya devam ederse, ona daha fazla isim söylemeyeceğini” </em>söyledi. Bundan sonra bütün gayretini bitkilerin Latince isimlerini ezberinde tutmaya verdi. Bu isimleri ezberleme hobisi veya alışkanlığı, hayatının sonuna kadar mesleğinin vazgeçilmez bir yanı olarak kaldı.<a name="_ednref1"></a>[i]</p>
<p>Sekiz yaşında okula düzenli gitmesine rağmen bazen derslerden kırlara kaçarak yeşillikler arasında tefekkür etmeye ve çiçekleri inceleyip toplamaya başlamıştı. Okuldaki yaşıtları arasında bu özelliği ile tebarüz edince arkadaşları tarafından “Küçük Botanikçi” olarak çağrılmaya başlandı. Aile dostları olan bir doktor, ilaçların çoğunun bitkilerden yapıldığını söyleyinceye kadar dersleri çok zayıfken, birden doktor olma arzusu belirdi. Bu telkinle Carl, kardeşleriyle oynarken “doktor” rolüne girmeye, onların nabızlarına bakmaya başladı ve hayalî hastalıklarını tedavi etmek için babasının kütüphanesindeki botanik kitaplarını incelemeye merak sardı.</p>
<p><strong>Öğretim Görevlisi Seçilen Öğrenci</strong></p>
<p>1728’de Uppsala Üniversitesi öğrencisiydi. Burada teoloji profesörü ve aynı zamanda botanikçi olan Dr. Olof Celsius’un da amcası Anders Celsius tarafından ilk defa kullanılmaya başlanan sıcaklık ölçme birimi de Linnaeus tarafından değiştirilerek bugün kullandığımız biçimini almıştır. Dr. Olof, Linnaeus’u üniversite bahçesinde karşılamış ve onun bu genç yaşındaki botanik bilgisine şaşırmıştı. Bahçedeki bitkilerin uzun Latince isimlerini ezberlediğini de duyunca hayran kaldı. Linnaeus’un masraflarını karşılamayı üzerine aldı, ona yaşayacak uygun bir mekan ayarladıktan sonra kütüphanesini de istediği gibi kullanabileceğini söyledi. Linnaeus, 1729’da, bitkilerin tozlaşması üzerine bir tez hazırladı. Tezini hazırlarken çok ciddi müşahedeler yapmış, çiçeklere ve böcekleri incelemiştir. Tohum teşekkülü için çiçeklerdeki stameninin (erkek kısım) ve pistilin (yumurtalığın) bir araya gelmeleri gerektiğine dair ve polenlerin (sperm), bitki üremesindeki önemiyle ilgili açıklamalarda bulundu.</p>
<p>Linnaeus’un o yaşlardaki önemli bir özelliği de romantizm ile bilimi buluşturmasıydı. İlmî olarak anlattığı bir meseleyi renklendirip insanî sembollerle süsleyip sunması çok çarpıcıydı. Meselâ; bitkilerin üremesini anlatması gerektiğinde <em>“Allah aşkı bütün canlılar için yaratmıştır, bitkiler için de böyledir; erkek olsun, dişi olsun her bitkinin hatta iki cinsiyeti bir arada taşıyan çiçeklerin (hermafrodit) bile evlenmesi gerekir. Bu evlilikte çiçeğin gözümüze çarpan rengarenk desenli yaprakları, meydana gelecek nesile katkıda bulunmaz. Fakat o renkli çiçek yaprakları (taç yapraklar) damat ve gelinin düğünlerini çok coşkulu şekilde kutlayabilmeleri için Büyük Kudret Sahibi Yaratıcının muhteşem şekilde hazırladığı bir gelin yatağı olarak hizmet eder.”</em></p>
<p>Bu erken yaştaki bilgece davranışları sonucunda, henüz ikinci sınıftayken Uppsala’da, botanik alanında, öğretim görevlisi olarak atanmıştır. Konuşmalarını insanların anlayacağı örneklerle süsleyerek ilmî mevzuları halkın seviyesinde anlatmasından dolayı konferanslarına 300–400 insan katılmaya başlamıştı. Canlılardaki çeşitlilik üzerinde devamlı olarak kafa yoruyor, tefekkür ediyor ve bir sistem ihdas ederek varlıklardaki çokluk içindeki birliği nazara vermek istiyordu. Bitkiler üzerinde çok fazla gözlem ve çalışması olduğundan kurmaya çalıştığı sınıflandırma sisteminin temelinde bitkilerin üreme süreçleri üzerindeki düşüncelerinin tesiri görülür.</p>
<p>1732’de yeni bitkiler ve hayvanlar ile muhtemel değerli mineralleri aramak için Laponya’ya (İsveç ve Finlandiya’nın kuzey kutbuna yakın bölgesi) bir gezi düzenledi. Daha sonra <em>Linnaea borealis</em>olarak bilinen ve şahsî amblemi haline gelen büyük miktarda ikiz çiçek bulmuştur. Daha sonra Almanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa’yı ziyaret etti.</p>
<p><strong>Hekim, Koca ve Profesör</strong></p>
<p>1735 yılında Hollanda’daki Harderwijk Üniversitesinde, “<em>Aralıklarla gelen ateşli hastalık hakkında bir hipotez” </em>isimli tezi ile doktor olma hakkını hızlı bir şekilde aldı.<a name="_ednref2"></a>[ii]Aslında Linnaeus’un sebebini aradığı hastalık sıtma idi. Fakat sıtmaya sebep olan ve sivrisineklerle geçen paraziti gözlemleyebilecek bir mikroskopu olmadığından, sadece bu hastalığa sebep olan sivrisinek larvalarının ürediği kırmızı kil toprağını farketme seviyesinde kalabildi. Henüz 28 yaşındayken tıp doktoru olarak çalışmaya hak kazandı ve 1739’da hekim olarak İsveç Amiralliği’ne tayin edildi. Aynı zamanda yeni kurulan İsveç Bilimler Akademisi’nin de ilk başkanı oldu. Artık bir aileyi geçindirecek kadar imkâna kavuşunca da nişanlısı Sara Elisabeth Moraea ile evlendi ve yedi çocukları oldu.</p>
<p>1741’de Linnaeus, Uppsala Üniversitesi’ne tıp profesörü olarak atanmasına rağmen bu önemli yeri başka bir profesör arkadaşıyla değişerek kendisi asıl sevdiği saha olan bitkiler âlemiyle meşgul olmak için Botanik ve Tabiat Tarihi Bölümü’ne geçti. Bitkiler âlemi ona göre büyüleyici bir dünyaydı ve bütün himmetini; bitkileri tanımaya, yaprak, çiçek, kök ve gövde gibi kısımların özelliklerini inceleyip bunları sınıflandırmaya hasretti.</p>
<p>Üniversitenin zengin bahçesinde bitkiler arasında herkese açık dersler verdi. Bitkiler hususunda iyi bir otorite olmuştu ve artık en iyi öğrencilerini “havariler” olarak isimlendiriyor ve onları dünyanın dört bir yanına tertip edilen keşif gezilerine göndererek bitki koleksiyonlarını zenginleştirmeye çalışıyordu. Bu öğrencilerinden biri olan David Solander, James Cook’un <em>Endeavor</em>isimli gemisiyle (1768–1771) yola çıktı. Avustralya ve Güney Pasifik’ten ilk büyük bitki koleksiyonlarını Avrupa’ya getirdi.</p>
<p>Bu sırada geliştirdiği “binomial” sistemini (iki isimle adlandırma) öğrencileri İsveç’ten ayrılıp çıktıkları geziler vesilesiyle dünyanın her tarafına yaymaya başladı. Biyografi yazarı Wilfred Blunt’a göre, Linnaeus’un hocalığının başarısı, 23 öğrencisini profesör yapmasıdır.</p>
<p>1753’te İsveç Kralı Adolf Fredrick’in “Kutup Yıldızı” madalyası ile şövalyelik ünvanı ve Baş Keşişlik teklifini de üzerine aldı ve 1761’de bu ünvan Büyük Kurul tarafından da tasdik edilince ismi, yeni asalet ünvanı olarak Carl von Linné olarak anılmaya başlandı.</p>
<p>Linnaeus 1778’de öldüğünde, kütüphanesinde bulunan 19000 bitkiye ait yaprak, 3200 böcek, 1500 kabuk, 800 kadar mercan, 2500 mineral numunesi, 2500 kitap, 3000 mektup ve çok sayıda yayınlanmamış el yazması, dul eşinin izniyle 1788 yılında, Londra’daki Linnean Cemiyetini kuran İngiliz tabiat tarihçisi Sir James Edward Smith tarafından satın alındı.</p>
<p><strong>Linnaeaus’un Sınıflandırma Sistemi</strong></p>
<p>1735’te, meşhur eseri <em>Systema Naturae</em>’nin (Tabiat Sistemi) ilk baskısı yayımlandı. Bu sisteme göre dünyadaki varlıklar; taşlar (veya mineraller), bitkiler ve hayvanlar olmak üzere üç âleme ayrılmakta, bunlar da kendi içinde sınıflar, cinsler ve türlere ayrılmakta, türlerin de kendi içinde çeşitleri bulunmaktaydı. Bu eserin 1758 yılında yayımlanan 10. baskısında, teklif edilen <em>binomial nomenklatur</em>(canlıları iki isimle adlandırma) sistemi hayvanlar âlemi için isimlendirmenin resmî başlangıcı kabul edilmektedir. Eserin içinde yaklaşık 4400 hayvan türü bulunmaktadır.</p>
<p>1753’te yayınlanan <em>Species Plantarum</em>’un (Bitki Türleri) ilk baskısında 7700 kadar bitki türü yer almakta olup bu eser de bütün resmi botanik taksonomisinin başlangıcı sayılır. <em>Linnaean binomial</em>sınıflandırmada, ilk kelime bitki veya hayvanın cinsini tanımlar ve bu cinse dahil edilen bütün türler için bu ilk isim aynıdır. İkinci isim küçük harfle başlar ve bu cinse dahil olan tek tek türleri tanımlar. Meselâ köpek <em>Canis familiaris</em>’dir. <em>Canis </em>köpekler, kurtlar, koyotolar ve çakalların cinsini veya grubunu belirlerken, <em>familiaris </em>evcil köpek türünü tanımlar.</p>
<p>Latince olan bu isimler, dünyanın bütün ülkelerinde aynıdır. İlmî kitaplarda veya müze koleksiyonlarında cins ve tür adından sonra bu türü tanıtan kişinin adı ile hangi yılda isimlendirildiği yazılmaktadır. Bugün çok eskiden beri tanınan ve Linnaeus’un eserinde zikredilen bir bitki veya hayvanın isminden sonra “L” harfi yazılmaktadır. Meselâ; <em>Canis familiaris, L.1758</em>.</p>
<p>İnsanı da bir canlı türü olması açısından hayvandan ve bitkilerden farklı olduğunu vurgulayarak <em>Homo sapiens</em>(bilge adam, veya düşünen adam) şeklinde isimlendirdi, fakat bunu evrimci bir anlayışla değil, sadece anatomik benzerlikler açısından memeliler arasında yaratılmış özel bir tür olduğu için ve akıl, şuur ve idrâk sahibi olması açısından da bütün diğer canlılardan ayrıldığını vurgulamak için böyle bir isim koymuştu.</p>
<p><strong>Linnaeus, bir yaratılışçıydı</strong></p>
<p>Linnaeus, yaratılışın İlahi olarak düzenlendiğine inanıyordu. Yazılarında Yaratıcı’ya atıflarda bulunmaktadır. <em>Systema Naturae</em>’sinin geç bir baskısının önsözünde şunları yazdı: <em>“Finis creationis telluris est gloria Dei ex opere Naturae per Hominem solum” </em>(Allah’ın dünya ve üzerindeki canlı tabiat içindeki bütün eserlerinde görülen muhteşem yaratma faaliyetinin son noktası insandır).</p>
<p>Allah’ın varlığına çok kesin olarak inanan bir yaratılışçı olarak ve o gün için zaten yaygın bir görüş olarak, her türün başlangıçta Allah tarafından yaratıldığını kabul ediyordu. <em>“Sonsuz Varlık’ın (Allah’ın) sanatını sergilemek için başlangıçta çeşitli şekillerde yarattığı kadar çok tür vardır.</em>”<a name="_ednref3"></a>[iii]Çalışmalarını ilerlettikçe bitki türleri arasındaki melez türlerle karşılaştıkça, Allah’ın yarattığı türler arasında benzerlikler olabileceğini fark etmeye başladı. Tür içindeki esnekliği, özellikle bitkiler içindeki melezlemeleri, yaratılışın zenginliği olarak kabul ediyordu.</p>
<p>Linnaeus, büyük gruplar (sınıf ve takım gibi) arasında meydana gelebilecek bir varyasyona dayandırılan bir evrime inanmadı. Hayatına ve eserlerindeki ifadelerine baktığımızda, Linnaeus’un tabiatı Allah’ın bir sanat eseri olarak gördüğünü, kendisinin de bu eserin içindeki bütün varlıkları inceleyip sınıflandırarak Allah’ın yaratılışındaki sistemi ve büyük düzeni anlamaya çalışan biri olduğunu anlıyoruz.<a name="_ednref4"></a>[iv] İnsanın yaratılışının nihaî hedefini de beş duyusu yoluyla elde ettiği verileri, akıl ve düşünce sürecinden geçirerek Allah’a inanması ve O’nun ihdas ettiği ahlakî prensipler içinde yaşaması olarak görüyordu.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[i]Blunt, W., <em>The Compleat Naturalist: A Life of Linnaeus</em>, London: Collins, 1971, s. 17.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[ii]Linnaeus, C., “Dissertatio medica inauguralis in qua exhibetur Hypothesis Nova Febrium Intermittentium” Causa. Doktora Tezi, University of Harderwijk, 1735.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[iii]Linnaeus, C., <em>Fundamenta botanica</em>, No. 157, 1736.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[iv]Harrison, P. (2009): Linnaeus as a Second Adam? Taxonomy and the religious vocation, <em>Journal of Religion and Science Zygon, </em>44(4):879–893, Aralık 2009 | doi:10.1111/j.1467-9744.2009.01039.x.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Rüya ve Yitirdiklerimiz</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/bir-ruya-ve-yitirdiklerimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:21:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7673</guid>

					<description><![CDATA[Yine çok sıkıntılı ve dertli olduğu günlerden biriydi. “Öyle olmayan bir günü var mıydı?” şeklinde bir soruya cevap vermek gerçekten kolay değil. Çünkü kelimeler ağzından ne zaman dökülmeye başlasa hep dert, hep ızdırap, hep sancı ve hüzün yüklü olarak dökülürlerdi. Kendisinin Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için kullandığı tabirle söylenecek olursa, “dava buudlu” bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yine çok sıkıntılı ve dertli olduğu günlerden biriydi. “Öyle olmayan bir günü var mıydı?” şeklinde bir soruya cevap vermek gerçekten kolay değil. Çünkü kelimeler ağzından ne zaman dökülmeye başlasa hep dert, hep ızdırap, hep sancı ve hüzün yüklü olarak dökülürlerdi.</p>
<p>Kendisinin Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için kullandığı tabirle söylenecek olursa, “dava buudlu” bir hüzündü bu. Himmeti âlî, ufku alabildiğine açık, sinesi geniş, gayesi de yücelerden yüce olanların hüznü. “Yüksek dağların başı hep dumanlı olur” derler ya, işte onun gibi bir şey.</p>
<p>Maalesef düşmanlık besleyenler her geçen gün daha da azıtıyor, masum insanlara yapılan zulüm artıkça artıyor, dostların vefası da bir türlü arzu edilen kıvama ulaşmıyordu. Keşke onun kötülüğünü isteyenler bir kerecik olsun onunla görüşebilseler, yarım saat bile olsa onunla oturup sohbet edebilselerdi! Aslında buna da gerek yoktu. Ön yargısız olarak kitaplarından bir iki sayfa okuyabilseler, beş on dakika bile olsa iç döküşüne kulak verebilseler, hiç olmazsa onun sürekli gözyaşlarıyla yıkanan nur simasını seyredebilseler, vicdanlarında bir yumuşama ve uyanış hissedeceklerdi.</p>
<p>Keşke kendileri dâhil bütün bir insanlık hakkında ne kadar güzel ve ne denli içten mülâhazalara sahip olduğunu görebilseler ve sabah akşam onlar için dua ettiğini öğrenebilselerdi! İşte o zaman onun bütün varlığa karşı içinde besleyip büyüttüğü sevginin sınırlarının ne kadar geniş olduğunu görmüş olacaklar ve mutlaka genişlerden geniş vicdanını fark edeceklerdi. Ne var ki, kaderin hükmü başkaydı.</p>
<p>Kin, nefret, haset ve adavet duvarlarını aşmak kolay değildi. Bir kere o duvarlardan herhangi birinin arkasına kendisini hapsedenler elbette duvarın önü hakkında hep kötü şeyler düşüneceklerdi. Hele kendi önlerine, kendi elleriyle iç içe birkaç duvar örmüşlerin hâli, bütün bütün içler acısıydı.</p>
<p>Ona gelince; ne yapabilirdi ki, koca bir dünyanın yükü omuzlarında gibiydi. Arkasında hasede kilitlenmiş bozguncuların bitmek tükenmek bilmeyen tahrip gayretleri bütün hızıyla devam ediyordu.</p>
<p>Kendini çok yalnız hissettiği zamanlar da olurdu. Izdırabını, derdini, tasasını, rüyalarını, hülyalarını, gaye-i hayallerini paylaşacak birilerinin olmasını istemek elbette ki onun da en tabiî hakkıydı. Hakkıydı fakat o hakkı ifa etmesi gerekenler her zaman üzerlerine düşeni yerine getiremeyebiliyordu.</p>
<p>Hiç mi? Elbette getirmeye çalışıyorlardı ama istenen kıvamda değildi. O da Rabbine itimat ediyor, “aktif sabır” deyip bildiği yolda ilerlemeye gayret ediyordu. Bütün bunlar olup biterken o dertli olmayacaktı da kim olacaktı ki!</p>
<p>Uzun süredir devam eden rahatsızlığı da bir türlü geçmemişti. Zaten bir grip bile onu bazen iki hafta, kimi zaman da bir ay yatağa düşürmeye yetiyordu. Fakat o, hiç ama hiç şikâyet etmez, “Hastalıklar da emir kulu; vazifelerini yapıyorlar; işleri bitince çekip giderler” der, hamd duygusundan ve sabrından asla taviz vermezdi.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>İşte öyle bir grip rahatsızlığının nekahet dönemini yaşıyordu. Hastalığın tekrarlanmasından endişe ettiği için de bütün işlerini askıya almış, sadece günlük evradıyla meşgul oluyor, bir de haftada bir iki gün yanındaki arkadaşlarıyla Allah Resûlünün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek sözlerini müzakere etmeye çalışıyordu.</p>
<p>Merdivenlerden çok zorlanarak inip çıksa da sırf üç beş misafirine eşlik etmek, onları yalnız bırakmamak için iki kat aşağıdaki yemekhaneye hep inmeye gayret ederdi. Fakat çok istediği halde yaklaşık iki aydır inemiyordu. Tabii havaların soğuk olması da ayrı bir zorluktu. Üst üste iki üç kat kışlık giydiği halde dizleri, ayakları bir türlü ısınmazdı. Hele geceleri, yatağa girmesiyle uyuması arasında bazen saatler geçerdi. Çok zaman da uyuyamaz, çıkıp iki kelam edecek birilerini arardı.</p>
<p>Yemeğini yukarıya çıkardılar. Belki iki, belki üç kaşık aldı. Zaten yeme hususundaki prensibi “Tatmaya izin var, doymaya yok” şeklindeydi.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“Soğuk almışım, çay falan içemeyeceğim,” dedi yemeği alan arkadaşa.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“ Uyuyabilirsem istirahat etmek istiyorum,” diye ekledi ve odasına çekildi.</p>
<p>İkindi namazı için odasından salona çıktığında dinlenmek bir tarafa biraz hastalıktan biraz da uykusuzluktan neşet eden yorgunluk pırıl pırıl nurani simasına aksetmişti. Gözleri bile yorgundu. İhtimal yine uyuyamamış, dinlenememiş ve kim bilir iki saatin içinde beş-altı atlet değiştirmiş, belki bir-iki defa bornoza sarılıp terini kurutmak için uğraşıp durmuştu.</p>
<p>Bazı ikindi namazlarından sonra sohbet olurdu. O küçücük salonda, birkaç misafir&#8230; Bazen küçük çocuklar da gelir, çikolatalarını alır giderdi. Bazen de gitmezler, bir o yana bir bu yana koşuşturup dururlardı.</p>
<p>O gün de istifade (aslında burada istifaze, yani feyz almak demek lazım) etme niyet ve arzusuyla huzurda bulunanlar soru sormak istedi. O da onları kırmamak için cevap vermeye çalıştı. Fakat bir müddet konuştuktan sonra yorgunluğu, bitkinlik sınırlarına ulaştığından daha fazla devam edemedi. Onlar da yeni sorular sorup yorgunluğunu ve rahatsızlığını artırmak istemedi.</p>
<p>Akşam namazının vaktinin girmesine yaklaşık bir saat vardı. Duruşundan, bakışlarından anlaşılabildiği kadar, odasına geçmeyi çok istemiyor, yorgun ve bitkin de olsa arkadaşlarının arasında oturmayı tercih ediyordu.</p>
<p>Salonda bir müddet sessizlik oldu. Kısa süren bir sessizlikti bu ve ardından sükût murakabesi, onun şu cümlesiyle sona erdi:</p>
<p>“Öğleden sonra odaya geçtiğimde, azıcık içim geçmiş; o esnada bir rüya gördüm.”</p>
<p>Merak etmişti herkes; hepsinin ısrarla ondan rüyasını anlatmasını ister gibi bir halleri vardı. Aslında değişik mülâhazalara binaen gördüğü rüyaları çok defa anlatmazdı. O odadaki küçük dünyasında yaşadıkları hep birer sır olarak muhafaza edilmeliydi; edilirdi de. Nasılsa bu rüyayı paylaşmak istemişti.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“Namaz kıldırıyormuşum. Saflar arasında babamı da görüyordum; başka tanıdığım bir-iki zat daha vardı. Namazda da Fil suresini okuyordum.”</p>
<p>Daha sonra orada rüya yorumları konusunda uzman bir arkadaşına rüyasının yorumunu sordu. Gelen cevap şöyleydi:<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“Efendim, malumunuz, rüyada Fil suresini veya ondan bir parçayı okuduğunu görmek, düşmanlık besleyenlerin def ü ref’ine, zafere ve hacca gitmeye işarettir. Rüyada babasını gören kimse ise muradına erişir. İnsanın gördüğü en hayırlı rüya, anası, babası, dedesi ve akrabalarını gördüğü rüyadır. Bir kimse rüyada babasını görse, eğer rüyayı görenin bir ihtiyacı varsa, ummadığı yerden o ihtiyacı karşılanır ve birisi ona cömertlikte bulunur. Şayet rüyayı görenin herhangi bir yitiği varsa onu bulur, hasta ise iyileşir.”</p>
<p>Rüya güzeldi, sevindiriciydi, ümide, azme, aşk u şevke pencereler açıyordu&#8230; Yitik cennet adına bir hasret ve daüssıla sesi veriyor, bir umut ve vuslat duygusuyla tülleniyordu. Onun için de salonda bulunan herkesin yüzüne bir anda sevinç tebessümleri serpilmiş gibi oldu. “Elhamdülillah” diyordu bazıları, kimisi de “Amin, ya Rabbi!” diye dua ediyordu. Çünkü hepsi de öncelikle yaşanan zulmün nihayete ermesini, sonra da rüya sahibinin hastalıklarının bir an önce gidip sıhhatine kavuşmasını candan arzuluyordu.</p>
<p>Rüyanın tabirinden sonra onun da gözleri dolmuş, gözyaşları birer-ikişer kendilerini salıvermeye başlamışlardı bile. Zaten çok defa bir kelime, bir hüzünlü bakış, bir Efendiler Efendisini (sallallahu aleyhi ve sellem) hatırlatış, bir şanlı maziyi anış, bir içten yakarış onun gözyaşı barajının önündeki setleri yıkmaya yeter de artardı bile.</p>
<p>Gözyaşlarına şu cümleler eşlik ediverdi:</p>
<p>“Benim, yitiğimi bulmam çok zor. Çünkü benim yitiğim, hepimizin yitirilmiş cennetidir. Yitirdiğimiz ülkemiz, millî değerlerimiz, manevî dinamiklerimiz, vefa ve sadakat anlayışımız, dinimizi anlatma heyecanımızdır; yitirdiğimiz yolumuzdur.</p>
<p>Onu bulmak da çok gayret, çok sabır ve çok dua ister. Israr ister, hakta sebat ister. Yollar gidip yitik cennetin kapılarına dayanıncaya kadar bucak bucak dolaşıp yitirdiğini arama azmi ve bulma cehdi ister. Onlardan daha önce de yitiğini nerede, ne zaman ve ne şekilde yitirdiğini kavrayabilmiş idrak ister, şuur ister. Bilmem ki biz, o ciddiyeti, o gayreti, o ıstırabı, o vefayı, o idraki ve o samimiyeti gösterebilir miyiz?</p>
<p>O işin, o hedefin gerektirdiği ölçüde bıkmadan, usanmadan, yılmadan, yorulmadan, gözlerimizi ufka dikip arkamıza bakmadan uzun soluklu koşabilir miyiz?</p>
<p>Evet, yitiğimiz; milletimizdir, maneviyatımızdır, dinimizdir, diyanetimizdir ve en büyüğü de bu yitikleri arama cehdinden mahrumiyetimizdir. Diğer yitiklerime gelince onlara zerre kadar ehemmiyet vermem. Zaten başka bir şeyim de olmadı ki, onları yitirmiş olayım. Kendimi bile yitirsem, Allah şahit ki aklıma gelmez. Yeter ki biz, bir an önce kaybettiğimiz asıl yitiğimizi bulalım.”</p>
<p>Rüyalarla realiteler arasında çok zaman sadece ince bir perde bulunduğuna inananlar, o perdeyi aralamak için kendilerine düşen bir takım önemli vazifeler olduğunun da farkında olmalı değiller mi?</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakk’a Adanmışlar Yolu</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/hakka-adanmislar-yolu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:21:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7730</guid>

					<description><![CDATA[Bu yol uzaktır, Menzili çoktur, Geçidi yoktur, Derin sular var&#8230; (Yunus Emre) Bir iman ve ihsan kervanıdır bu yoldakiler.. yürümektedirler gölgelerine takılmadan güneşe bakarak.. akı ak, karayı kara görmektedirler o aydınlıkta.. düşmezler inhirafa, inkisara.. aşarlar zelle ihtimallerini ihsan projektörleriyle.. sapmazlar yolsuzların saptığı gibi.. ve yürürler dillerinde “İhdina’s-sırâta’l-müstakim!..”dileğiyle hep ötelere, ötelerin de ötesine.. yolların amansızlığına, yol [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yol uzaktır,</em></p>
<p><em>Menzili çoktur,</em></p>
<p><em>Geçidi yoktur,</em></p>
<p><em>Derin sular var&#8230;</em></p>
<p>(Yunus Emre)</p>
<p>Bir iman ve ihsan kervanıdır bu yoldakiler.. yürümektedirler gölgelerine takılmadan güneşe bakarak.. akı ak, karayı kara görmektedirler o aydınlıkta.. düşmezler inhirafa, inkisara.. aşarlar zelle ihtimallerini ihsan projektörleriyle.. sapmazlar yolsuzların saptığı gibi.. ve yürürler dillerinde <em>“İhdina’s-sırâta’l-müstakim!..”</em>dileğiyle hep ötelere, ötelerin de ötesine.. yolların amansızlığına, yol kesenlerin insafsızlığına, her köşe başındaki farklı bir şeytan ağına rağmen.. dinlenmelerinde tefekkür ve tedebbür dantelaları, hareketlerinde zaman ve konjonktür girdileriyle gaye-i hayallerine doğru.</p>
<p>Böyle sürekli bir yolculuk ve mütemadi kanat çırpmada, herkes için sahil-i selamet ve dostlarla buluşma mülahazasıyla hissetmezler hiç yol yorgunluğu. Sineleri yâr-ı vefâdâr heyecanıyla çarparken, takılıp yollarda kalanlara, nefsanî ve cismânî arzulara yenik düşenlere el uzatmayı da ihmal etmez; miraçtan, başkalarını da o ufka ulaştırma adına geriye dönen o Âbide Rehber izinde, hâl ve temsil dilinin fesahat ve talakatıyla hep O’na yürüme büyüsünden bir şeyler fısıldar ve solukları kesilesiye bir küheylan gibi koşar dururlar. Koşmalıdırlar da; zira büyük ölçüde insanlığın yolunu yitirdiği, umumî şehrâhı bırakıp patikalara saptığı, mefkûresizliğin sersemliğiyle gidip sağa-sola tosladığı ve şeytanî dürtülerin tesiriyle sürekli boşa koştuğu bu kapkara günlerde onlar, “Bu can bu uğurda” deyip her yanda birer “ba’sü ba’de’l-mevt” havarisi olarak sürekli diriliş destanlarıyla gürlemelidirler/gürlediler de.</p>
<p>Takılıp yollarda kalan bir sürü yolzede vardı ve bunlar hal diliyle kendilerine uzanacak bir el ve immün sistemlerini güçlendirecek bir reçete bekliyorlardı; iman, marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak-ı likâullah muhtevalı bir reçete. Onlar da işte bunu yapma his ve heyecanıyla, yürekleri durasıya bunun için hep koşup duruyorlardı. Boşa gitmemişti bu ölesiye gayretler, binler-yüzbinler onların soluklarıyla derlenip toparlanmış ve “vira bismillah” diyerek insanî çizgiye girivermişti.. bu sayede dört bir yanda onlara karşı sevgi ve kabul meltemleri esiyor ve birbirinden çok farklı coğrafyalarda hep içten samimi bir sevgiyle karşılanıyorlardı. Üzerlerinde bir Hak teveccühü vardı ve şart-ı âdi planında bu da onların, edip eylediklerini, kendilerinden bilmeyip Hakk’ın irade-i sübhanîyesine, takdir-i kudsîsine, lütuf ve engin rahmetinin ekstra tecellisine vermelerindendi; onlar bütün muvaffakiyetlerinin ihlas, rıza ve aşk u iştiyak-ı likâ mülahazalarına bir utûfet-i rahmaniye olduğuna inanıyorlardı.</p>
<p>Bu itibarla da onlar hep “Sen, sen” ile soluklanıyor;</p>
<p><em>“Cânân dileyen dağdağa-i câna düşer mi?!.</em></p>
<p><em>Can isteyen endişe-i cânâna düşer mi?!.</em></p>
<p><em>Girdik reh-i sevdaya, cünunuz, </em></p>
<p><em>Bize ağyâr lazım değil, bu iş şâna düşer mi?!.”</em>(Seyyid Nigari)</p>
<p>diyor; bütün bütün ağyâr mülahazalarından sıyrılarak, dünya ve mâfîhâyı ukba mercekleriyle tahlile tâbî tutuyor ve bu yolda satılmamaya, peylenmemeye and içiyorlardı. Gayrı gözleri ne saray hülyaları yaşıyor, ne villalara takılıyor, ne de filo rüyaları görüyordu.</p>
<p>Vâkıa, onlar bu ölçüdeki ledünnîliklere açılırken esbaba riayeti de kulak ardı etmiyorlardı. Aksine sebeplerle münasebeti fiilî bir dua kabul ederek himmetlerini hep onlarla barışık götürmeye çalışıyorlardı. Bu sayede zahiren birbirinden farklı gibi görünen bu iki husus onlarca bir mecrada çağlayana dönüşüyor, sürekli insan idrakine mülk ve melekût adına farklı şeyler fısıldıyordu.</p>
<p>Ama ne acıdır ki, bu iç içe güzellikler armonisi yanında bir kısım olumsuz hırıltılar da eksik olmuyordu. Yer yer şeytan ve avenesi yangına körük çekiyor.. dört bir yanda fitne ateşlerine benzin taşıyor.. dün diriliş erleri diye alkışladığı bu insanları caniler gibi göstermeye çalışıyor.. ve onları yok etme adına kafirin dahi yapmadığını yapmaktan geri durmuyordu. Ne var ki, bu olumsuzluklar ne bir ilkti ne de son.. misliyet çizgisinde dünden bu güne hep devam edegelmişti; bundan sonra da zaman farklılığının yeni girdileriyle devam edecekti&#8230;</p>
<p>Aslında insanoğlu var olduğu günden beri, dimdik yürüyenlerin yanında düşe-kalka yol alanlar; çizgisini koruma hassasiyeti içinde “sırat-ı müstakim” diyenlere mukabil çizgisiz ve kuralsız sürüm <u>sürüm</u>sürünenler; “ahsen-i takvîm”e mazhariyete istikamet mukabelesinde bulunanlar, hayatlarını behâim patikalarında sürdürenler; mele-i a’lânın sakinleriyle atbaşı yürüyenler, şeytana ve nefse takılıp devrilenler; “istikamet” ve “sadakat” deyip hep Hak mülahazasıyla yaşayanlar, inhiraftan inhirafa sürüklenenler hiç eksik olmadı, bundan sonra da olmayacaktır.</p>
<p>Ne var ki, Cenâb-ı Hak, ihlas, rıza ve iştiyak-ı likâ diyenleri de hiçbir dönemde bütün bütün yalnız bırakmamıştır; yer yer nebilerle hedef belirlemeleri yapmış; yoldakilerin ufkunu aydınlatmış.. zaman zaman vicdanın nuruyla onlara “bezm-i elest”i hatırlatmış.. vakit vakit de ekstra iş’arlarla cebr-i lutfîlerde bulunarak onları hep Kendine yönlendirmiştir. Evet, bütün bunlar bugüne dekhep olageldi, bundan sonra da -Hakk’ın hususi meşietiyle- olmaya devam edecektir.</p>
<p>Evet birkaç kez daha modern cahiliye dönemleri yaşanacak.. cihanlar gaddar zalimlerin “hay-huy”u ve mazlumların ah u efgânıyla inleyecek.. vakit vakit melek görüntüsüyle ortaya çıkan şeytanlar olacak.. Harun mesajlarıyla her yanı velveleye veren Karunlar türeyecek.. Samirî illüzyonlarıyla sürüleri arkasından sürükleyen müfsitler işbaşı edecek.. ve Hakk’a adanmış ruhlara karşılık modern Amnofisler, Sezarlar, Leninler, Hitlerler ve daha nice çağdaş tiranlar ortaya çıkacaktır; çıkacaktır ama bunlara mukabil peygamberler yolunun hasbî yolcuları da eksik olmayacaktır. Onlar sekmeden hep Hak rızası deyip inleyecek ve <em>“Ey milletim Allah’a kullukta bulunun; zira O’ndan başka ilah yoktur!”</em>şeklindeki nebiler mesajıyla insanları değişik kulluklardan sıyrılıp Hakk’a kul olmaya çağıracaklardır; çağıracak ve kendi kurtuluşları kadar başkalarının da hakka uyanmaları adına sürekli çırpınıp duracak ve soluklarının kesileceği, kalblerinin duracağı âna kadar da bu vefâlı duruşu devam ettireceklerdir.</p>
<p>Zira onlar, herkesi gerçek insanlığa çağırma ve gönülleri Hakk’a uyarma mülahazasıyla yola çıkmışlardı ve biliyorlardı bu yolda yürümenin çetin olduğunu; şeytan ve avenesinin her köşe başında farklı bir komplo ile karşılarına çıkacağını ve bir kısım zayıf karakterleri ifsat edeceklerini…</p>
<p>Ne var ki onlar, her şeye rağmen bu peygamberler güzergahında yürümeye kararlıydılar; zira “vira bismillah” deyip bu yola koyulduklarında, Hazreti Sahib-i Kırân’ın ifadesiyle, <em>“Gözümüzde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu var. İnsanları gerçek insanlığa yönlendirme adına gerektiğinde, hıllet abidesi Hazreti İbrahim gibi ateşlere atılmaya da hazırız.”</em>demişlerdi. Hedeflerinde, hal ve temsil diliyle hakkı bâtılın savletinden kurtarma; topyekün insanlığın birbiriyle kucaklaşmasını sağlama ve bütün gönüllerde vefa ve ittifak duygusu oluşturma onların biricik gaye-i hayalleriydi.</p>
<p>Bu yüce mefkûreyi gerçekleştirme yolunda yürürken ervâh-ı habîsenin de boş durmayacağını biliyorlardı. Onun için bâtıla aborde olmuş bir kısım bedbahtların, farklı yol ve yöntemlerle yolları tahrip edip muvasala köprülerini yıkma cehdine hiç mi hiç şaşırmamışlardı; şaşırmamış ve daha başkalarının mumlarını da tutuşturmaya devam etmişlerdi. O mumların söndürülemeyeceğine inançları da tamdı. Zira onun arkasında inayet ve irade-i ilahiye vardı. Bu itibarla da onlar, <em>“Takdir-i Hudâ kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez!..”</em>(Ziya Paşa) vird-i zebanları, yeni yeni mumlar tutuşturarak hep yürüdüler şehrah-ı enbiyada… Yolları açık olsun!..</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bereket Vesileleri</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/bereket-vesileleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:09:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7671</guid>

					<description><![CDATA[Ömrün hamd, huzur ve ihsan dolu geçmesi, ölümün ötelerdeki rıza yamaçlarına geçiş kapısı olması adına bazı hayati hususlar vardır. İman, ahlak, vefa, takva, sevgi, saygı, sadakat, hayır, afiyet ve adalet belki ilk akla gelenler. Onlardan bir tanesi de içine girdiği her şeye ayrı bir derinlik, zenginlik, enginlik ve genişlik katan “bereket”tir. Lügat anlamı itibarıyla eksilmemeyi, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ömrün hamd, huzur ve ihsan dolu geçmesi, ölümün ötelerdeki rıza yamaçlarına geçiş kapısı olması adına bazı hayati hususlar vardır. İman, ahlak, vefa, takva, sevgi, saygı, sadakat, hayır, afiyet ve adalet belki ilk akla gelenler. Onlardan bir tanesi de içine girdiği her şeye ayrı bir derinlik, zenginlik, enginlik ve genişlik katan “bereket”tir.</p>
<p>Lügat anlamı itibarıyla eksilmemeyi, bolluğu ve artmayı ifade eden bereket, kula ihsan edilen nimetin sabit tutulması, artırılması, semeresinin sürekli kılınması, bol bol verilmesi ve onunla kulun mutlu kılınması demektir ve mutlak manada kaynağı Allah’tır.</p>
<p>Cenab-ı Hak, Hazreti Nuh’a ve sefinesindekilere bol bereket takdir etmiş; Mescid-i Aksa&#8217;nın çevresini istifadeye açık ruhlar için bereketli kılmış; melekler, Hazreti İbrahîm’in (aleyhisselam) ehl-i beyti için bereket talebinde bulunmuş; Efendimiz (aleyhisselatu vesselam) evlenen, çocuğu olan veya yeni bir şey satın alan kimseler için Allah’tan bereket dilemiş ve yaşadığı her günü bereketle doldurmasını istemiştir. Ayrıca müminlerin de bereket bulmaları için birbirine dua etmelerini tavsiye etmiştir.</p>
<p>Kur’ân, Sünnet ve Selef-i Sâlihîn, Müslümanların bereket üzere bir ömür sürmeleri adına çok sayıda meseleye, meskene ve mesleğe dikkat çekmiş ve onları, bereketi artıran vesileler olarak bizlere sunmuştur:</p>
<p><strong>İman</strong></p>
<p>Doğduğu gönlü nuruyla, inkâr, şirk ve nifaka ait kirlerden arındıran, nefsi karanlıklardan kurtaran, manevî ve ruhi aydınlığa çıkaran iman, hiç şüphesiz en büyük bereket vesilesidir. Kul, onunla yaratıcısıyla irtibata geçer, ilahi emir ve nehiylerin muhatabı haline gelir. Oyun ve eğlenceden ibaret olan kısacık dünya hayatı, içi ebedi nimetlerle dolu ahireti netice veren bir zemine dönüşür. Kul, onsuz bir hiçken onunla Rabbinin cennetinin, cemalinin ve rızasının ebedi yolcusu olur. Saf ve sade haliyle bile çok şey vaat eden iman, ilim, irfan, marifet, muhabbet ve kesintisiz kullukla insan için tam bir bereket sebebi, terakki kaynağı ve Hakk’a yakınlık rampasıdır. Kul, yaptığı işlerin ve inşa ettiği şeylerin bereketli olmasını istiyorsa temelini iman ve takva üzerine atmalıdır. Mescid-i Nebevî’nin inşası sırasında yanına gelen bir sahabiye Efendimiz (aleyhisselatu vesselam): “Toprağı imanımla karıyorum!” buyurmuş; ihlas ve bereket adına bu hususa dikkat çekmiştir.</p>
<p><strong>Kur’ân-ı Kerim</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın, hayatın bütün ünitelerinde hidayete ve rızaya giden istikamet yollarını tarif etmek, gazaba ve azaba giden dalalet mecraları tıkamak için gönderdiği Kur’ân, kendisine iman eden, ayetlerini düşünüp ders ve ibret alan, emir ve nehiylerine iktidâ eden ve tâbi olan kullar için tam bir bereket harmanıdır. O, okunmasıyla tükenmez bir sevap hazinesi, tefekkür edilmesiyle dipsiz bir ilim, irfan ve marifet okyanusu, muhtevasıyla eksiksiz bir yol haritası ve rehberi, ayetleriyle kesintisiz bir hidayet ve şifa membaı, düsturlarıyla tam bir adalet manzumesidir. Kur’ân’ın, indiği kalbi, bütün kalblerin kıblesine çevirmesi, nazil olduğu sıradan bir geceyi, bir anda bin aydan daha değerli bir zaman dilimi haline getirmesi; ayı, ayların sultanı seviyesine yükseltmesi, girdiği gönle, yaşanıldığı güne ve ömre, düşünüldüğü zihne ve tilavet edildiği dile kazandıracağı bereketin en sağlam belgesidir. Kur’ân’ın bu bereketi onun bütününde olduğu gibi parçalarında da mevcuttur. Mesela onun geniş bir özeti mahiyetindeki ikinci sûresi ile alakalı Efendimiz (aleyhisselatu vesselam): “Bakara Sûresi’ni öğreniniz. Onu elde etmek berekettir. Terk etmek ise pişman olunacak büyük bir kayıptır!” buyurmuş ve bu hakikate işaret etmiştir.</p>
<p><strong>Siyer ve Sünnet</strong></p>
<p>Efendimiz (aleyhisselatu vesselam) ümmetine bakan tarafıyla tam bir bereket vesilesidir. İsminin anılması, siyeri, sünneti, sözleri ve ashabı başta olmakla O’na ait değerlerle her an irtibat halinde olmak insanın fâni zamanlarını, baki kazanımların iklimi haline getirecek ve kazanma kuşağının zirvesine çıkaracaktır. Küçücük dünyevi hayaller, bütün insanlığın imanını kurtarmaya dönüşecek, beyhude geçen hayatlar, rıza ufkunun soluklandığı zeminlere çevrilecek, akıl, hafıza, ruh ve vicdan enginlerden daha engin hale gelecektir. O’na eş olma bahtiyarlığına erişen kadınlar, bir anda bütün müminlerin annesi; arkadaş olma saadetine erişenler ise insanlığın önünde hidayet ve istikamet rehberi olmuşlardır. Temel gündemi O’nun nam-ı celili olan yapılar kıtalara yayılmış, O’nun hayallerinin peşinde koşmayanlar kısa sürede kısır döngüye girmiştir. O hayattayken girdiği her yere bereket götürdüğü gibi bugün de kendisine kapısına açan herkese bereket vaat etmektedir.</p>
<p><strong>Takva</strong></p>
<p>Allah’ın emirlerini hayat felsefesi haline getirip O’nun çizdiği helal dairede hareket etmek ve kâinata koyduğu kanunları dikkate alıp O’nun ahlakıyla ahlaklanmak yani takva yörüngeli bir hayat da muhatabı için nice bolluk ve bereketlere vesile olacak bir kaynaktır. Zira biri bin yapacak İlahi kudret için kulun günahlar karşısında iradesinin hakkını vermesi, isyan denizinin sahiline bile yaklaşmaması, hep rızayı netice verecek amelleri kovalaması, sebeplere riayet edip ilim, araştırma ve çalışmanın hakkını vermesi, hayatına ve hamlelerine bereket ihsanı adına mühim referanslardır. Takvaya sarılıp bütün günahlardan ve tembelliklerden sıyrılmak, semeresi itibarıyla anı, senelere, belki de ebedi sevincin incilerine çevirecektir.</p>
<p><strong>Meşveret</strong></p>
<p>Tabiinden Dahhâk gibi âlimlere göre Allah’ın, fetanet-i a’zâm sahibi Efendimize (aleyhisselatu vesselam) meşvereti emretmesi, neticesi itibarıyla büyük bir bereket vesilesi olması sebebiyledir. Ortak akla müracaatı ifade eden meşveret, aklın yarısıdır ve onsuz iş gören hem işini güdükleştirmiş hem de aklını tam kullanamamıştır. Mesuliyeti yüklenilen meselelerin selameti adına selim akıl sahiplerine söz hakkı vermek, kanaat ve fikirlerine saha açmak çok mühimdir. Meşveret, sergilenen sa’yin sağlamlığının teminatıdır.</p>
<p>İdarede de en güzel misal olan Efendimizin (aleyhisselatu vesselam) en mümtaz talebelerinden Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ve daha niceleri, meselelerini hep meşveret meclislerinde pişirmişlerdir. Hissilikle ön plana çıkan hanımları da meşveretlerine muhatap kabul etmiş ve hep işlerini bu bereket vesilesinin suyuyla sulamışlardır. Uhud öncesi Allah Resulü (aleyhisselatu vesselam) dini, canları ve şehri müdafaa adına Medine’de kalmanın isabetli olacağını ifade etmiştir. Fakat yaptığı şura neticesinde Uhud’a çıkmıştır ki bu istişare, Allah Resulü (aleyhisselatu vesselam) ve İslam toplumu için çok büyük bereketlere vesile olmuştur. Onlardan bir tanesi sağlam bünyenin içerisinde ve onu çürütme potansiyeline sahip büyük bir nifak kitlesinin bütün olarak ortaya çıkmasıdır. Böylece hem onların İslam toplumunu ifsat etmelerinin ve hem de farklı tedaviler kullanılarak bu hastalıktan dolayı cehennemin en dibini boylamalarının önü alınmıştır.</p>
<p><strong>Cemaat</strong></p>
<p>Aynı duygu, düşünce ve ideale gönül vermiş insanların birlik ve beraberliği, kolektif hareketi, hedeflerin ve hayallerin ihyası ve inşası adına tam bir bereket vesilesidir. Böylesi bir birlikteliğin şuuruna erenler, Allah’ın nihayetsiz rahmet hazinelerinde bulunan değişik nimetleri ihsan ve ikram etmekle her an yanlarında olduğunu hissederler. Cemaat bünyesindeki her fert, bütün adına ayrı bir vazifeyi deruhte eder ki böylece sistem daha sağlıklı ve semereli olur. Diğer taraftan bu ruhun yakalanamadığı yerde, işlerde bir nizam ve intizam olmadığı gibi, çoğu mesele ya havada ya da belli şahısların omuzlarında kalır. İşler ağır aksak yürür ve zamanla bütün bereketi kaybolup gider.</p>
<p><strong>Ümmet-i Muhammed</strong></p>
<p>Efendimizin (aleyhisselatu vesselam) ümmeti de insanlık için büyük bir bereket vesilesidir. Hadis-i şerifte “Ümmetimin hali, Allah’ın semadan indirdiği yağmur gibidir. Bereket onun başında mıdır sonunda mıdır bilinmez!” buyurulur. Bundan dolayı O’nun halkasına dâhil olanlar kendileri için en mümbit bir iklime kavuşmuşlar demektir. Üstelik bereketin, halkanın başında mı yoksa sonunda mı olduğunun bilinmediği bildirilerek herkesin aynı hayırdan ve saadetten istifadesinin yolunun açık olduğu haber verilmiştir. Mümine hususi bir nazar ve bu nazara taalluk eden ikramlar olduğu gibi topyekûn ümmete de bir nazarın ve bu nazara taalluk eden ikramların olduğu açıkça ifade edilmiştir.</p>
<p><strong>Rıfk</strong></p>
<p>Sosyal bir varlık olan insan, başkalarıyla bir arada yaşamanın beraberinde getirdiği imtihanlara muhatap olur. Çünkü içleri cehalet, kin, kibir, haset, hazımsızlık ve kabalıkla dolu insanların işleri ve davranışları, şiddet ve hiddetle doludur. Böyleleri samimi ve sağlam ruhları bir araya getiremediği gibi bulundukları yerlerdeki birlik ve beraberliği de mahveder. Müminler ise insanlarla muamelelerinde rıfkı esas almalıdır. Yumuşak hal, kal ve tavrı ifade eden rıfk, bir peygamber vasfı olduğu gibi hem şahıs hem de toplum için tam bir bereket vesiledir. Bunu ifade sadedinde Allah Resulü (aleyhisselatu vesselam) “Rıfk, fazlalık ve bereket içerir” buyurur. Hep iyilik yüklüdür ve her zaman hayır doğurur. Fiillerinde ve sözlerinde ondan mahrum olan, hayırdan uzaktır. Allah Resulü, daima düşmanlıkla oturup kalkan nicelerinin hak yola ilhakına onunla vesile olmuş ve en hayırlı toplumun mayasını onunla karmıştır. Ama diğer taraftan öyleleri de olmuştur ki rıfk yoksunu amelleriyle nice gönülleri kırmış, insanları uğrunda canlar feda edilen yüce duygu ve düşüncelere düşman haline getirmiş, vifak ve ittifakı zedeleyerek vahdet ruhuyla çalışan toplum mekanizmasını paramparça etmiştir.</p>
<p><strong>Sahur </strong></p>
<p>En büyük bereket vesilelerinden Kur’ân’ın indirildiği Ramazan ayında geceleri kalkıp yenen yemekte yani sahurda büyük bir bereket vardır. Zira hayatı İlahi emir ve nehiylerle kuşatılmış müminin, zinde olması çok önemlidir. Ramazan, kulluk adına zirvelere tırmanmanın mevsimidir ve bunun değerlendirilmesi sürekli aksiyon halinde olmaya bağlıdır. Bu da hiç şüphesiz dinçlikle ve dinginlikle olacaktır. Ramazan günleri, nasıl yiyip içmemekle, kapısı Allah tarafından ötelerde açılacak bir sevap hazinesine dönüşüyorsa geceleri de az da olsa kalkıp bir şeyler yenilip içilmesi ile bir bereket sofrasına dönüşmektedir. Sahurun bir bereketi de kulu, Allah’ın methine ve meleklerin istiğfar talebine muhatap kılmasıdır. Allah Resulü bu hususta “Sahur, bereketli yemektir! Onu terk etmeyin! Bir yudum suyla da olsa onu tadın! Allah ve melekleri sahur yemeği yiyenlere salâtta bulunurlar” buyurmuştur.</p>
<p><strong>Besmele</strong></p>
<p>Her salih amele O’nun zatının ismini anarak başlamayı ifade eden besmele, neticenin selameti ve bereketi adına hayati bir noktada durmaktadır. Zira “Besmele ile başlamayan her iş ebterdir.”  Varlık, zahiriyle ve batınıyla O’nundur ve O’nun tasarrufundadır. Varlıktan en semereli şekilde istifade adına besmele parola hükmündedir. O’nun ismini duymadan kendilerinde saklı bulunan cevherlerin kapısını hayra vesile olacak şekilde açmaları zordur. Varlık, sahibini tanımakta, her an hamd ile O’nu anmakta, eteklerinde bulunanı boşaltmak için besmeleyi beklemektedir. Öyle ki yemeğin içindeki her türlü faydanın fazlasıyla yiyene ulaştırılması doğrudan besmeleyle irtibatlıdır. Allah Resulü (aleyhisselatu vesselam), “Yemeği birlikte yemek için toplanınız ve Allah’ın adını anarak başlayınız ki onun içerisindeki şeyler sizin için bereketli olsun” buyurmuş; birlikteliğin ve besmelenin beslediği bereketi bizlere duyurmuştur.</p>
<p>Sayılan hususların yanında Kur’ân ve Sünnet, yemeğin öncesinde ve sonrasında elleri yıkamayı, yemek yerken önünden ve kabın kenarından başlayıp bereketin indirildiği orta kısma doğru ilerlemeyi, parmaklara bulaşan parçaları, pak yerlere düşen kısımları temizleyip yemeyi, kendisi için yağmurun ve toprağın seferber kılındığı ekmeğe hürmet etmeyi, yemeği soğuyunca yemeyi, serîd ve hurma gibi yiyecekleri, gıda malzemelerinin ölçülüp tartılmasını, zeytin ağacından hâsıl olan ürünlerin yenilmesini, hem saf haliyle hem de işlenmiş haliyle Allah’ın kullarına bir ihsanı olan sütü, güne erken başlamayı, ticarette şeffaf hareket etmeyi, eve girerken selam vermeyi, büyüklerle oturup kalkmayı, koyun beslemeyi, aksiyon ve hareket için beslenen atların alınlarını, ziraatla meşgul olmayı, kocasına evlenirken kolaylık gösteren ve sonrası itibarıyla meşakkat çıkarmayan kadını, ahiret için yaşarken unutmadığımız dünyanın nasibimize bakan yüzünü, yeni evlilere yapılan bereket duasını, nazar değdirmemek için bereket talebinde bulunmayı, Allah’ın verdiği nimetlere razı olmayı, musafahada bulunmayı, güneşli zeminlerde gölgeye sığınmayı, insanların kendisinden değişik şekillerde istifade edeceği ağaçlar dikmeyi de bereket vesilesi şeyler olarak zikreder.</p>
<p><strong>Netice </strong></p>
<p>İnsan, birçok mesuliyetle kuşatılmıştır. Onun Yaratıcısına, şahsına, aile ve akrabalarına, komşu ve çevresine, milletine ve mefkûresine, insanlığa hatta bütün bir varlığa karşı yerine getirmesi gereken vazifeleri vardır. Bu arada okuyup araştırması, çalışıp kazanması ve daha bir sürü işin peşinden koşması da gerekir. Üstelik bir de önünde her anına ve bütün donanımına hitap eden ve kazanması gereken imtihanları vardır. Sınırlı imkânlarla bütün bunların haklarını yerine getirmesi çok zor gözükmektedir. Öyleyse işlerini her attığı tohumdan yedi başak devşirecek şekilde yapmalı, birini bin edecek kazanç kuşağında dolaşmalı, sahip olduğu bütün imkânlardan en azami derecede istifadenin yollarını bulmalıdır. Bunun da en kestirme yolu her işine Allah’ın bereket ihsan eylemesidir ki onun da celbi adına en mümbit vesileler, Kur’ân ve Sünnet’in dikkat çektiği, yukarıdaki hususlardır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atar ve Toplar Damarlarımızdaki Mucizevi Farklılıklar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/atar-ve-toplar-damarlarimizdaki-mucizevi-farkliliklar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:02:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7669</guid>

					<description><![CDATA[İnsan vücudunda tam bir yapı-fonksiyon uyumu vardır. Fonksiyon kelimesi İngilizce bir kelimedir, ancak son zamanlarda sıklıkla kullanılan, herkesin aşina olduğu bir kelimedir. Fonksiyon belli bir gayeye yönelik yapılan işler, görevler anlamında kullanılmaktadır. Bu anlamda bedenimizde yapı ile o yapıya Yaratıcının yüklediği görev veya iş arasında muazzam bir uyum söz konusudur. Yani manasız, faydasız,  gereksiz, hikmetsiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan vücudunda tam bir yapı-fonksiyon uyumu vardır. Fonksiyon kelimesi İngilizce bir kelimedir, ancak son zamanlarda sıklıkla kullanılan, herkesin aşina olduğu bir kelimedir. Fonksiyon belli bir gayeye yönelik yapılan işler, görevler anlamında kullanılmaktadır. Bu anlamda bedenimizde yapı ile o yapıya Yaratıcının yüklediği görev veya iş arasında muazzam bir uyum söz konusudur. Yani manasız, faydasız,  gereksiz, hikmetsiz bir durumla karşılaşmayız.</p>
<p>Atardamarlarımız ile toplardamarlarımız arasında; kalınlık, sağlamlık, dayanıklılık, kapak bulundurup bulundurmama gibi çok sayıda farklılık mevcuttur. Mesela arterlerin (atardamar) duvarları kalındır, yani yüksek basınca dayanabilecek sağlamlıkta yaratılmıştır. Kalbin kanı pompalamasıyla atardamarlarda yüksek bir kan basıncı görülür. Bu basınca aynı zamanda tansiyon diyoruz. Yüksek tansiyon, kanın kalpten hususiyetle beyne pompalanabilmesi için gereklidir. Hatta beyne yeterli kanı pompalayabilmek için sempatik sinirler, atardamarlarımızın duvarlarında bulunan kasların kasılmasına sebep olarak onları dışarıdan sıkıştırırlar. Bu şekilde sempatik sistem, tansiyonu daha da yükselterek kanın vücudun her tarafına ulaşmasına vesile olur. Bu yüksek basınca dayanabilmeleri için atardamarların duvarları kalın ve sağlam yaratılmıştır. Bazı hastalıklar sebebiyle sistem bozulur da tansiyon gerekenden daha fazla olursa, o zaman atardamarlarda yırtılma görülebilir. Bu durumda beyin kanaması, felç veya ölüm söz konusu olabilir.</p>
<p>Toplardamarların duvarları ise ince olarak yaratılmıştır. Atardamarlar organlarımızı kanla besleyen damarlar olmakla birlikte ihtiva ettikleri kan miktarı oldukça azdır. Aşırı genişlemez ve fazla kan depolamazlar. Vücuttaki toplam kanın en fazla %15’i atardamarlarda bulunur. Toplardamarlar ise duvarları ince olduğundan genişleyebilir. Toplardamarlar bu özellikleri sebebiyle kanın büyük bir kısmını depolarlar. Toplam kanın %65’i toplardamarlarda bulunur. Kan hacmi açısından iki farklı damar arasında yaklaşık 4 kat fark vardır. Atardamarlar az kan ve yüksek basınç, toplardamarlar ise çok kan ve düşük basınç hususiyetleriyle donatılmıştır. Toplardamarlar adeta bir kan deposu olarak görev yapar. Bu depo o kadar önemlidir ki kanama durumunda, hususiyetle beyin ölümünü geciktirmek için, toplardamarlar hemen devreye girer. Kanama durumunda beyin oksijensiz kalınca vücut alarm durumuna geçer. Sempatik sinirler atardamarlara ve toplardamarlara emirler ulaştırır. Atardamarlardaki kaslar kasılır, bu damarlar büzülür ve beyin ve kalp haricindeki organ ve dokuların gereğinden fazla kan almaları engellenir. Buradaki gaye, beyne daha çok kan göndermektir. Aynı anda toplardamarlarda da büzülme olur ve bunun sonucunda depoladıkları kan, önce kalbe, oradan da beyne pompalanır.</p>
<p>Atardamarların kanaması çok tehlikelidir. Yüksek basınç sebebiyle aşırı kanamaya ve ani ölüme sebep olabilir. Toplardamarlarda ise kan basıncı sıfıra yakın, yani yok denecek kadar azdır. Toplardamarların kanaması durumunda kişi aşırı kan kaybetmez. Ameliyat esnasında cerrahlar en çok atardamarların yırtılmasından korkar, çünkü atardamarlardan dışarıya kan fışkırarak akar ve zor durdurulur.</p>
<p>Yüce Yaratıcı atardamarları deriye yakın değil derinlerden geçecek şekilde yaratmıştır. Hususiyle kol ve bacaklarımızda, atardamarlar kasların arasından geçirilir ki kolay zedelenmesin. Toplardamarlar ise derinin hemen altında yaratılmıştır. Toplardamarların kanaması büyük bir tehlikeye yol açmaz. Bu arada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Neden her iki damar da derinde yaratılıp ikisi de koruma altına alınmamış? Toplardamarların yüzeye yakın yerleştirilmesindeki belki de en büyük hikmet, hekimlerin ve hemşirelerin işlerini kolaylaştırmaktır. Toplardamarlar duvarları ince ve yumuşak yaratıldığından kolayca genişleyebilir ve fazla miktarda kanı içine alabilir. Hemşireler hastaya ilaç, kan veya serum verirken atardamarları kullanamaz, çünkü atardamarlar yüksek basınç sebebiyle dışarıdan kanı kabul etmez, hatta yanlışlıkla delerseniz dışarıya aşırı kan fışkırtır. Bu sebeple dışarıdan serum veya kanı sadece toplardamarlar kabul eder. Toplardamarlar derinin hemen altında, kolayca göründüklerinden, hemşirelerin işi kolaylaştırılmıştır. Ayrıca atardamarların derinden, toplardamarların yüzeyden gitmeleri, cerrahların da işini kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>Atardamarlarda kapaklar bulunmaz. Kalp tarafından kan zaten yüksek bir basınçla pompalandığından damarlarda kanın geriye doğru akışını engellemek için kapak yoktur. Sadece kalp ile atardamarlar arasında kapaklar vardır. Bu kapaklar olmasaydı, kalpten pompalanan kan geriye doğru akar, bu da kalp yetmezliğine sebep olur ve beyne yeterli kan pompalanmazdı. Toplardamarlarda ise kanın geriye doğru akışını engellemek maksadıyla kapakçıklar yaratılmıştır. Bacaklarımızı hareket ettirdiğimizde, kan toplardamarlarda sıkışır. Kapakların kapanma yönü kanın sadece yukarıya doğru hareketine sebep olacak şekilde yerleştirilmiştir. Hareket esnasında bacaklarımızdaki kan yukarı doğru akar, ancak hareket bitince geriye doğru akmaz çünkü kapaklar kapanır. Toplardamarlarımızdaki bu kapaklar sadece kalp hizasından daha aşağıda yer alan damarlarda bulunur. Kalbin yukarısındaki damarlarda kapakçık sistemi yoktur, zira yer çekiminden dolayı bu sisteme gerek kalmaz.</p>
<p>Hiçbir şey hikmetsiz yaratılmaz. Her şey yerli yerindedir. O’na ait mucizeleri saymakla bitiremeyiz. Bu hikmetli fiilleri, her şeye malik, her şeyi gören ve bilen bir Yaratıcı olmadan izah etmek mümkün müdür?</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
