<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>60 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/60/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 May 2023 01:53:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>60 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gaddar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/26/gaddar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Mar 2022 21:49:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219910</guid>

					<description><![CDATA[İster istemez özleyebilendir Gaddar olsa da Taştan değil ya Göz yaşı akıtamasa da Kalbi atar ya Özlemeyi belki de çok işitmiş Lakin yeni hissedebilendir Kalbi özlemekte Ürkmüş gözleri geçmişi gözlemektedir Artık bir gözyaşı dahi akıtamaz hâle gelebilendir Özlemek şimdi acı verendir Sarılamamak acının ta kendisidir Maalesef bunu en iyi bilebilendir Zamanında çok ağladım deyip kendini [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İster istemez özleyebilendir<br />
Gaddar olsa da<br />
Taştan değil ya</p>
<p>Göz yaşı akıtamasa da<br />
Kalbi atar ya</p>
<p>Özlemeyi belki de çok işitmiş<br />
Lakin yeni hissedebilendir<br />
Kalbi özlemekte<br />
Ürkmüş gözleri geçmişi gözlemektedir</p>
<p>Artık bir gözyaşı dahi akıtamaz hâle gelebilendir<br />
Özlemek şimdi acı verendir<br />
Sarılamamak acının ta kendisidir<br />
Maalesef bunu en iyi bilebilendir</p>
<p>Zamanında çok ağladım deyip kendini boş teselli edebilendir<br />
Gaddar olsa da<br />
Kalbi atabilendir</p>
<p>Gecenin sessizliğinde, bileğinde tesbihi ve yüreğinde ümidi ile dua edebilendir</p>
<p>“Allah&#8217;ım!” der<br />
Hafakan dolu bir ses ile</p>
<p>Nasip et!<br />
Cennette sarılmayı sonsuz bir şekilde&#8230;</p>
<p>(26 Eylül 2019 tarihinde, Ege Denizinde boğularak can vermiş annem Meltem Zenbil, küçük kardeşim Mustafa Said Zenbil ve anneannem Kevser Sezer’e ithafen…)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anla</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/22/anla/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Mar 2022 08:06:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219847</guid>

					<description><![CDATA[Su gibi akar gider, kaybolur nice hayat Var mıdır gidenlerden bir iz geride kalan Ecel mukadder, gelir dolunca vakit, saat Silinir gider her şey, anılar bile yalan Şu fani dünya için değmez etmeye telaş Kazanınca sevinme kaybedince dökme yaş İstersen dünyayı bir baştan bir başa dolaş Akıbet hep aynıdır, başucunda iki taş Bir var bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Su gibi akar gider, kaybolur nice hayat<br />
Var mıdır gidenlerden bir iz geride kalan<br />
Ecel mukadder, gelir dolunca vakit, saat<br />
Silinir gider her şey, anılar bile yalan</p>
<p>Şu fani dünya için değmez etmeye telaş<br />
Kazanınca sevinme kaybedince dökme yaş<br />
İstersen dünyayı bir baştan bir başa dolaş<br />
Akıbet hep aynıdır, başucunda iki taş</p>
<p>Bir var bir yokmuş denir masal gibi arkandan<br />
Geçmişte kalıverir neyin varsa zamanla<br />
Ölüm başa gelecek ya geç ya da erkenden<br />
Uyan gafletten nefsim gerçeği artık anla</p>
<p>Nasıl idrak edilir sonsuz sınırlı sonla<br />
Yaşlandıkça anlarsın farkı yok yılın anla<br />
Yaptığın iyilikler gelir yalnız seninle<br />
Uyan gafletten nefsim artık gerçeği anla</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hususî Bir Açıdan İman</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/hususi-bir-acidan-iman/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:23:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219607</guid>

					<description><![CDATA[Tarifler çerçevesinde veya bilim ve marifet nazariyesi açısından iman; “emn ü eman” kökünden türetilmiş, inanmak, güven vaad etmek, başkalarının emniyetini temin etmek.. ya da emin, güvenilir ve sağlam olmak mânâlarına gelen bir kelime. Allah’a inanmak, O’nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdanî itiraf ve kalbî iz’anda bulunmak da, dil geleneği açısından bu mübarek kelimeye yüklenen mânâlardan sadece birkaçı. İman edene mü’min denir. Mü’min; tarifler çerçevesinde yukarıda gördüğümüz hususların tam bir tasdikçisi ve temsilcisidir. –Burada amel-iman [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarifler çerçevesinde veya bilim ve marifet nazariyesi açısından iman; “emn ü eman” kökünden türetilmiş, inanmak, güven vaad etmek, başkalarının emniyetini temin etmek.. ya da emin, güvenilir ve sağlam olmak mânâlarına gelen bir kelime. Allah’a inanmak, O’nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdanî itiraf ve kalbî iz’anda bulunmak da, dil geleneği açısından bu mübarek kelimeye yüklenen mânâlardan sadece birkaçı.</p>
<p>İman edene mü’min denir. Mü’min; tarifler çerçevesinde yukarıda gördüğümüz hususların tam bir tasdikçisi ve temsilcisidir. –Burada amel-iman münasebeti, amelin imanın tarifine girip girmemesi konuları üzerinde de durulabilir ama, biz şimdilik onları geçiyoruz– Evet mü’min; sağduyusu, basiret ve firaseti, vahiy ile aydınlanmış dupduru ve tertemiz aklı, engin ve objektif anlayışı, sağlam ve kuşatıcı görüşü, sorumlulukları adına titizlik ve duyarlılığı, kötülüklere karşı azim ve kararlılığı, bütün bir ömür boyu yücelikler peşinde olması ve yüksekleri kollaması, her zaman dipdiri tutabildiği hissi, şuuru ve iradesi, her şeyin özüne nüfuz edebilme hususundaki tecessüsü ve hâdiseleri yorumlamadaki derin idraki, Allah’a itimat edip güvenmesi ve insanlar arasında bir güven insanı olarak tanınıp bilinmesi, Hakk’ı gönülden tasdik edip her zaman O’na karşı vefalı kalabilmesi, emanette emin olarak tanınması ve herkesin her zaman başvuracağı bir emniyet insanı şeklinde hatırlanması, hatırlanıp maşerî vicdanca kabul görmesi, duyulup görüldüğü her yerde Hakk’ın yâd edilmesine vesile olması ve semtine uğrayanları hâliyle, diliyle O’na yönlendirmesi açısından “Mutlak zikir kemâline masruftur.” esasına binaen tam bir tasdik, iz’an ve temsil kahramanıdır.</p>
<p>Her inanan insan, aynı seviyede bir iman ve İslâm kahramanı olmasa da, her fert için inanma hissinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Bir kere bu his, yaratılışı itibarıyla insanın tabiatında var olan en yüksek değerdir. İnanmayanlar, cismanî ve bedenî zevk u safayla doymaya, tatmin olmaya, daha doğrusu avunmaya çalışsalar da, kendilerini sürekli bir boşlukta hissederler. Boştur onların nazarında bütün zamanlar ve mekânlar, bugünler ve yarınlar.. ruhunda derinden derine böyle bir boşluğu hisseden biri, hezeyana dönüşen hafakanlarını;</p>
<p><em>  Bütün boşluk; zemin boş, âsuman boş, kalb ve vicdan boş;</em></p>
<p><em>  Tutunmak isterim, bir nokta yok pîş-i nigâhımda.</em></p>
<p><em>                                                          (Tevfik Fikret)</em></p>
<p>şeklinde dile getirir. Küfrün ürperticiliğini ve imanın vaad ettiği huzuru, itmi’nanı haykıran bir mü’mine gelince: “İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.” (M. Âkif) der ve kestirir atar. Bu paslı yüreklerin pasını çözmeye karar vermiş bir gönül eri ise: “Hakikî zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç yalnız imanda ve iman hakikatleri dairesindedir;”<a name="_ftnref1"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/42%20HUSUSI%20BIR%20ACIDAN%20IMAN.htm#_ftn1">[1]</a> öyle ise, “Hayatın zevk ve lezzetini isteyenler, onu imanla hayatlandırmalı, farzları yerine getirmekle bezemeli ve günahlardan uzak durmakla korumalıdırlar;”<a name="_ftnref2"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/42%20HUSUSI%20BIR%20ACIDAN%20IMAN.htm#_ftn2">[2]</a> zira, “Bir kimse bâkî hayata tam yönelebildiği takdirde, dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa; o, bu dünyayı Cennet’in bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye katlanır ve şükreder.” (Az bir tasarrufla Bediüzzaman’dan)<a name="_ftnref3"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/42%20HUSUSI%20BIR%20ACIDAN%20IMAN.htm#_ftn3">[3]</a> der; reçete mahiyetindeki sözleriyle ufkumuzu aydınlatır ve imanın büyüsünü gönüllerimize duyurur.</p>
<p>Muhteva ve özü itibarıyla iman; can âleminden koparılıp ruhlarımıza sunulmuş bir yemiş, duygularımıza içirilmiş bir kevser, gönül dudaklarımızla emilen bir mânâ, his, şuur, idrak pergeli ve cetveliyle sinelerimizde şekillendirilmiş nurdan bir âbidedir. Gönlünü ve duygularını imanla, mârifetle onarıp ihya eden bir iman kahramanı, düşünce dünyasını Cennetlere çevirmenin sırrını keşfetmiş, ebedî mutluluk yoluna girmiş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir. Zira, “Her zaman imanda mânevî bir Cennet’in, küfür ve dalâlette de mânevî bir Cehennem’in mevcudiyeti söz konusudur..<a name="_ftnref4"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/42%20HUSUSI%20BIR%20ACIDAN%20IMAN.htm#_ftn4">[4]</a> evet, iman mânevî bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıdığı gibi, küfür de içinde mânevî bir Cehennem tohumu saklamaktadır.” (Siyakın üslûba tesiri çerçevesinde küçük bir değişiklikle Bediüzzaman’dan).<a name="_ftnref5"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/42%20HUSUSI%20BIR%20ACIDAN%20IMAN.htm#_ftn5">[5]</a></p>
<p>Aslında bir ruh imanla kanatlanmışsa, artık o ne başka eşiğe baş koyar, ne de başkalarına dilencilik yapma zilletine düşer.. kimseden korkmaz, kimseye baş eğmez ve imanın gücü ölçüsünde her şeye karşı yiğitçe davranır. Evet, “İman hem nurdur, hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve hâdiselerin tazyikatından kurtularak her zaman mutlu olabilir.”<a name="_ftnref6"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/42%20HUSUSI%20BIR%20ACIDAN%20IMAN.htm#_ftn6">[6]</a> Çünkü, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni (dünya-ahiret mutluluğu) netice verir.” (Bir-iki kelime değişikliğiyle Üstad Bediüzzaman’dan.)<a name="_ftnref7"></a><a href="itss://chm/CAG%20ve%20NESiL/7%20ISIGIN%20GORUNDUGU%20UFUK/42%20HUSUSI%20BIR%20ACIDAN%20IMAN.htm#_ftn7">[7]</a> Böyle bir iman âbidesi, her zaman gönlünü, gökler ötesi âlemlere ulaşmak için bir helezon gibi kullanır ve onunla meleklerin, ruhanîlerin iç içe bulunduğu melekûtî derinliklerde kanat çırpar durur. Zaman olur, melekler ve ruhanîler onun kulaklarına bir şeyler fısıldar ve zaman gelir o, ruhanîlerin boyunlarına mârifet gerdanlıkları takar ve bulunduğu âlemin müşârun bil-benânı (parmakla gösterilen) olur. Hele bir de o, imanını irfanla derinleştirip irfanını da ruhanî zevklerle bezeyebilmişse.. evet işte o zaman, melekleri bile imrendiren ufuklarda pervaz etmeye başlar.. hep Hakk’ın hoşnut olacağı zirveleri kollar.. sürekli Cennetliklerle oturur kalkar ve “a’lâ-yı illiyyîn” rüyaları görür. Nûr-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne yükselip Cennet’e lâyık bir kıymet almak hakikî mü’minin kaderi; küfrün zifirî dünyasında aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) düşüp Cehennem’e ehil hâle gelmek de kâfirin mâkus tâli’idir. (İkinci şık başlı başına bir konu ama zannediyorum tahliline bu sahifeler yetmez…)</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tabiatı “Küstürüyor” muyuz?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/tabiati-kusturuyor-muyuz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:21:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219605</guid>

					<description><![CDATA[Yazının başlığını okuduğunuzda şaşırmış olabilirsiniz. Ne demek “tabiatı küstürmek”? Tabiatın aklı, şuuru ve iradesi mi var ki küsecek? Anlaşılacağı gibi, buradaki kastımız mecazîdir. Tabiat bir sanatkâr olmayıp sanat eseri olduğundan, asıl sanatkâr olan Allah’ın, (celle celâluhu) rızasına ve tabiatın yaratılışındaki hikmetlere uygun olmayan davranışlar neticesinde, ekosistemde meydana gelen bozulmalar kastedilmiştir. Tabiatın fizikî boyutu ile metafizik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazının başlığını okuduğunuzda şaşırmış olabilirsiniz. Ne demek “<em>tabiatı küstürmek</em>”? Tabiatın aklı, şuuru ve iradesi mi var ki küsecek? Anlaşılacağı gibi, buradaki kastımız mecazîdir. Tabiat bir sanatkâr olmayıp sanat eseri olduğundan, asıl sanatkâr olan Allah’ın, (celle celâluhu) rızasına ve tabiatın yaratılışındaki hikmetlere uygun olmayan davranışlar neticesinde, ekosistemde meydana gelen bozulmalar kastedilmiştir.</p>
<p>Tabiatın fizikî boyutu ile metafizik arka planı arasında bir münasebet olduğu konusu, geçmişten bu yana gündeme gelmiştir. Tabiatın, içinde yaşadığımız ve sebepler dediğimiz fizik-kimya kanunlarının determinist işleyişi olarak gördüğümüz yüzünde, yağmurun yağması, Güneş’in ısıtması, bitkilerin toprağın bağrında çimlenmesi, yerkabuğundaki fayların kırılması gibi görünen hâdiseler ile bunların mânâ âlemindeki veya melekût boyutundaki karşılıkları, objektif bilimin konusu olmasa da vicdan ehli ve kalbî hayatı zengin âlimler arasında hep müzakere konusu olmuştur.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>’nın pek çok yerinde,<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> ülkenin başına gelen arzî veya semâvî felâket ve musibetler ile işlenen çeşitli zulümler ve günahlar arasında bir irtibat kurmaktadır. Pozitivist ve determinist zihniyetin kısmen ağır bastığı kimseler bu kanaatimize katılmıyor olabilirler, fakat tarihten çok sayıda örnek vererek zulümlerin arttığı dönemlerde ortaya çıkan salgın hastalıkları veya büyük zelzeleleri, tsunami ve sel felaketlerini sayabiliriz. Bunların arkasında yer kabuğunun dinamiği, virüslerin yayılması ve küresel ısınma gibi jeolojik, ekolojik ve biyolojik faktörleri sebepler zinciri şeklinde ifade edebiliriz. Görünen sebep olarak bu tespitler de bir açıdan doğrudur. Fakat Allah’ın bu sebepleri perde yaparak yürüyen icraatının arkasında acaba herhangi bir muradı yok mudur? Ekosistemin fizikî olarak bozulmasında, salgın hastalıkların ve diğer âfetlerin ortaya çıkmasında, feryatları arşa çıkan masumların ve bunları duymazdan gelen dilsiz ve hissizlerin bir rolü mevcut değil midir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şehirleşme, Modernizm ve Ekosistem </strong></p>
<p>Yeryüzü ekosisteminin giderek bozulduğunu hemen hemen bütün ekologlar ve çevreci kuruluşlar söylemektedir. Dünya nüfusunun yarısından fazlasının artık şehirlerde yaşaması ve buna bağlı olarak tabiattan hızla uzaklaşma, elektronik cihazlardaki artış, değişen hayat şartları, hatta çocukların oyun algılarının bile değişmesiyle bağlantılı olarak insanların tabiatla doğrudan temas fırsatları azalmaktadır. Bu sözde modernitenin kontrolsüz gelişmesi, fizikî sağlık, zihin kabiliyetleri ve ruh huzuru üzerinde menfî tesirlerle birlikte insan-tabiat münasebetinin de kesilmesine sebep olmaktadır. Küresel biyoçeşitlilik kaybına ait sinyaller, dünyanın hemen her yerinden gelmektedir.</p>
<p>Güya bitkileri koruma adına üretilen ziraî ilaçlar, böcek öldürücüler, hormonlar, sentetik gübreler, zehirli fabrika atıkları gibi çok sayıda unsurla kirtetilen ekosistemde, zehirlenmiş böceklerle beslenmek zorunda kalan kuşların ömürleri daha kısa olmaktadır. Suların, toprağın ve havanın kirlenmesi, Güneş patlamalarının, atmosferik ve meteorolojik hâdiselerin bazen alışılmışın dışında şiddetlenmesi, hayata beşiklik yapan ekosistemin dengelerinin bozulmasında insanoğlunun rolünü açıkça göstermesi, iklim zirveleri toplantılarında ele alınmaktadır.</p>
<p><strong>Kuşların Şarkıları Bozuluyor mu?</strong></p>
<p>Kuzey Amerika’daki kuş popülasyonlarındaki düşüşün, son 50 yılda üç milyar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Hangi türlerin en büyük düşüşte olduğunu gösteren internet sitelerinde ornitologlar (kuş bilimciler) bunları listelemektedirler. Kuş topluluklarını teşkil eden türler azaldıkça, kuşların yaşadığı çevre de değişmekte, alıştığımız bahar sesleri de tarihe karışmaktadır. Hâlbuki insanın fıtratında olan tabiattaki sesler ve özellikle kuş cıvıltıları, tabiat ile irtibatımızı ve tefekkürümüzü sürdürmede çiçekler ve ağaçlar gibi önemli rolleri olan fenomenlerdir. Kuş sürülerindeki yaygın düşüşler ve belli bir bölgedeki türlerin değişmesi, tabiattaki ses desenlerinin ve akustik özelliklerin değiştiğini de ifade etmektedir.</p>
<p><strong>Yok Olan Türler</strong></p>
<p>Nesli azalan veya tükenen bitki ve hayvanlarla ilgili yapılan araştırmalar, yeryüzündeki canlı hayatının her yönüyle bozulmaya doğru gittiği konusunda neredeyse hemfikirdirler. İşte bunlardan enteresan bir tanesini, 2 Kasım 2021 tarihinde yayımlanan önemli bir makaleden öğreniyoruz.<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Otuz kadar araştırmacının iştirak ettiği, bütün Avrupa ve Kuzey Amerika’yı içine alan çalışmanın yazarlarından East Anglia Üniversitesinden Simon Butler ve Catriona Morrison’un değişik dergilere verdikleri açıklayıcı özet bilgilerden birisi de 29 Kasım 2021 tarihinde <em>The Conversation </em>isimli dergide neşredilmiştir.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu makaleye göre, ekoloji bozuldukça kuş popülasyonları da hem dünya ölçeğinde azalmakta hem de tabiattaki ses repertuarından melodi çeşitliliği giderek eksilmektedir. Çalışılan 200.000’den fazla kuş melodisine ait istatistiklere göre, kuşlar bir taraftan sayıca azalmakta, diğer taraftan da yaratılıştan sahip oldukları melodilerin nota zenginliği zayıflamaktadır.</p>
<p>Hâlbuki kuşların yaratıldıkları günden bu yana aynı şarkıları söylemeleri beklenirdi. Bir an için kendinizi bir konserde farz edin ve bildiğiniz bir şarkıyı dinlerken orkestrada nefesli sazların bulunmadığını ve dolayısıyla şarkıdaki melodi zenginliğinin kaybolduğunu düşünün. Son zamanlarda kırlara veya orman içlerine gezmeye gittiğinizde, işittiğiniz kuş seslerinin eski canlılığının olmadığını fark edince, yıllardır dinlediğimiz sesler aynı tadı vermiyorsa, acaba tabiatta neler oluyor diye hiç merak etmez misiniz?</p>
<p><strong>Kuş Sesleri ve Ruha Tesiri</strong></p>
<p>Yapılan araştırmalar biyolojik çeşitliliğin azaldığını söyleyip yeryüzü çapında bir çevre krizi yaşadığımız belgesellerde dile getirilirken, kuş seslerinin de bu olumsuzluk kervanına katılması endişeyle karşılanmaktadır.</p>
<p>Tabiatın bağrında yaşadığımız bütün tecrübeleri duyu organlarımızla idrak ederiz. Elmanın tadını, kavunun kokusunu, üzümün kütür kütür sertliğini, çiçeklerin renk cümbüşünü, hep duyu organlarımızla algılarız. Ancak bunlar arasında bilhassa seslerin ayrı bir yeri vardır. Tabiattaki seslerin ruh halimize tesir ettiği, ağrıları ve stresi azaltıcı yönü olduğu konusunda birçok çalışma vardır. Yağmurun, rüzgârın, yaprakların, deniz dalgalarının ve derelerin seslerinin yaptığı tesirler konusunda frekans, ritim, şiddet ve genlik gibi ses özelliklerinin ölçülmeleriyle ruhtaki tesirleri incelenmektedir. Kuş cıvıltılarının insan ruhunda ortaya çıkardığı sürûr ve âsûde bir bahar iklimine ait tesirlere en iyi örnek, şiirlere konu olmuş bülbül sesleridir.</p>
<p><strong>Ses Kayıt Teknolojisinin Açtığı Çığır </strong></p>
<p>Araştırmacılara göre türlerin yaşamalarına uygun habitatlardaki bozucu değişiklikler, uzun vadede hem kuş çeşitlerinin azaldığını hem de tabiattaki ses manzarasının değiştiğini göstermektedir. Ses kayıt cihazlarının ancak 100 yıllık bir geçmişi olduğu için kuş melodilerinin arşiv şeklindeki kayıtları en fazla 70 seneliktir ve bunlar da profesyonel şekilde, frekans desenlerini elde etmeye uygun değildir. Melodilerin zaman içinde nasıl değiştiklerini takip edebilmek için, kısmen geçmişteki kayıtlardan, büyük çoğunlukla da geriye doğru 25 yıllık kayıtlardan istifade ederek ötücü kuşların geçmişteki ses repertuarlarının yeniden ses ölçüm laboratuvarlarına getirilmesi gerekmiştir.</p>
<p><em>Bülbül, İngiltere’de hızla azalan türlerden biridir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu araştırmayı çok geniş bir sahada sürdürebilmek için teklif edilen bir proje dâhilinde, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki 200.000’den fazla istasyonda faal olan gönüllü kuş bilimcilerinin, ilkbahar sonu ve yaz başında düzenli olarak yaptığı ölçüm ve kayıtlar toplanarak kuş türlerine ve kayıt alınan fert sayısına göre yıllık tablolar hâline getirilmiştir. İki internet sitesinden<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> alınan yıllık kuş sayısı verileri, tarihî ses desenlerini yeniden oluşturmak için kuş nağme ve şarkılarından oluşan çevrim içi bir veri tabanı olan Xeno Canto’dan 1000’den fazla türün kayıtları ile birleştirilmiştir. Öncelikle indirilen bütün ses dosyalarının 25 saniyesi kesilerek standardize edilmiş, ardından aynı türün tek tek fertlerine ait dosyalar eklenmiş, ayrıca bu türlerin toplu halde çıkardıkları sesler içinde her bir türün katkısı belirlenmiştir. Daha sonra bu ses desenlerinin akustik özellikleri, titreşimlerin enerjisi, frekansları ve zamana göre dağılımını ölçmek için tasarlanmış dört indeks kullanılarak rakamlara dökülmüştür. Bu indeksler, şarkıların kompleksliği ve aynı anda öten farklı türlerin teşkil ettiği orkestradaki enstrümanların çeşitliliği gibi özellikler, bir bütün olarak ölçülmüştür. Dr. Butler, yaptıkları tespiti, “<em>Kuş topluluklarını teşkil eden farklı türlerin terkibindeki değişikliklerden kaynaklanan akustik çeşitliliğin ve tabiî ses desenlerinin yoğunluğunda yaygın bir düşüş bulduk</em>.” şeklinde ifade etmektedir.</p>
<p>Bu spektrogram, ses enerjisinin belirli bir ses ortamına nasıl yayıldığını göstermektedir. Kuş seslerinin genliği, yani enerji veya ses yüksekliği, renklerle gösterilir. Koyu maviler daha düşük genliklere (daha hafif sesler) karşılık gelir ve pembe gibi daha parlak renkler daha yüksek genliklere (daha yüksek sesler) tekabül eder. Y ekseninde görüntülenen frekans, bir şarkının perdesi veya tonu olarak düşünülebilir<em>.</em></p>
<p>Mecazî olarak ifade edecek olursak, tabiat orkestrası hem oyuncularını hem de enstrümanlarını hızla kaybetmektedir. Genel olarak 10.000 türle temsil edilen kuşların yaklaşık 4000 kadarı ötücü kuşlar takımından olup bunların bazıları ötmese veya karga gibi çirkin sesli de olsa belli bir sahadaki kuş topluluklarının çıkardığı sesleri bir peyzaj olarak görebiliriz. Üreme ve beslenme dönemlerine göre bazı türlere ait şarkıların belli bir yaygınlığı ve öne çıkışı olabilir. Mesela tarla kuşu (<em>Alauda arvensis</em>) veya bülbül (<em>Luscinia megarhynchos</em>) gibi zengin ve kompleks melodi dizileriyle baharda alıştığımız konserleri şenlendirenlerin kaybı, karga ve martı gibi kötü sesli kuşlara göre daha fazla tesir edecektir.</p>
<p>Bu araştırma, son 25 yılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da, türlerin ve fertlerin sayısındaki düşüşle birlikte, akustik çeşitlilik ve ses desenlerinin yoğunluğunda da sürekli bir düşüş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu kayıpların bir sonucu olarak, insanların tabiatla münasebetinin temel yollarından birinin, kronik bir gerilemede olduğunu görmekteyiz. Böylece bahar aylarında, açık bir havada, orman içinde dinlediğimiz musikinin giderek daha fakir ve daha zayıf nağmelerden ibaret, âdeta zayıflamış bir orkestranın icra ettiği müziğe dönüşmüş olduğu gösterilmiştir. Acaba kuşların ve melodilerinin azalıp cansızlaşması sadece biyolojik ve ekolojik bir netice midir? Yoksa dünyada sürdürülen acımasız zulümlerin metafizik ve manevî bir boyutu olarak insanın kendi eliyle yeryüzü ekosistemini bir kıyamete götürdüğünün habercisi midir? Bu husus üzerinde daha derin düşünmeye değmez mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 799; <em>Emirdağ Lâhikası</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 29.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> C.A. Morrison, A.Z. Auniņš ve S.J. Butler, “Bird population declines and species turnover are changing the acoustic properties of spring soundscapes”, <em>Nature Communications, </em>vol. 12, article number: 6217, 2021.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> S.J. Butler ve C.A. Morrison, “We reconstructed birdsong soundscapes from over 200,000 places: and they’re getting quieter”, <em>The Conversation</em>, theconversation.com/we-reconstructed-birdsong-soundscapes-from-over-200-000-places-and-theyre-getting-quieter-171325, 29-11-2021.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> North American Breeding Bird Survey (www.usgs.gov/centers/eesc/science/north-american-breeding-bird-survey) ve Pan-European Common Bird Monitoring Scheme (pecbms.info).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefenin Öyküsü veya Hikmetin Yolculuğu</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/felsefenin-oykusu-veya-hikmetin-yolculugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:19:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219603</guid>

					<description><![CDATA[Tarihte felsefe kadar tanımı değişen ve istismar edilen başka bir alan yoktur. Felsefenin peşine düşüp bugünden geriye doğru onu tanıma yolculuğuna çıkarsak onun yaşadıkları karşısında şaşırabiliriz. Bu yazıda felsefenin bu şaşırtıcı macerasına şahitlik edeceğiz. Bu sırada tarihin kaydettiği üç büyük tercüme hareketine şahit olacağız. Aynı zamanda felsefeyi üç döneme ayıracak, birinci dönemi olan klasik felsefenin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihte felsefe kadar tanımı değişen ve istismar edilen başka bir alan yoktur. Felsefenin peşine düşüp bugünden geriye doğru onu tanıma yolculuğuna çıkarsak onun yaşadıkları karşısında şaşırabiliriz. Bu yazıda felsefenin bu şaşırtıcı macerasına şahitlik edeceğiz. Bu sırada tarihin kaydettiği üç büyük tercüme hareketine şahit olacağız. Aynı zamanda felsefeyi üç döneme ayıracak, birinci dönemi olan klasik felsefenin Immanuel Kant ile birlikte eleştirel felsefe dönemine girerek metafizikten kopuşunu ve ardından gelen “vahiyden kopuk felsefe”nin insanlara mutsuzluk getirişini göreceğiz.</p>
<p>“Hikmet sevgisi” demek olan felsefe, bilimlerin kendi alanlarına göre ayrıldığı Batı “aydınlanması”ndan önce ilahiyat dâhil olmak üzere neredeyse bütün bilim dallarını içine alan büyülü bir kavramdı. Felsefe özü itibariyle peygamberlerin öğretisine dayansa ve felsefecilerin büyük çoğunluğu Tanrı’ya inansa da felsefede akıl merkezde durur. Felsefenin herkesin üzerinde ittifak ettiği bir tanımı yoktur. Onu en genel şekliyle, “Var olanların gerçekliğini akla dayalı yöntemlerle keşfedip açıklamayı hedefleyen düşünce biçimi”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> olarak tanımlayabiliriz.</p>
<p>Felsefede değişmeyen öz ve onu ortaya çıkaran itici güç; hikmet sevgisi, hakikat arayışı ve meraktır. Şüphesiz bu hikmet aşkını, hakikat arayışını içimize yerleştiren ve bin bir güzelliği ile her an bize göz kırpan evreni yaratmakla bu hakikat arayışımızı sürekli tetikleyen, Hakîm isminin sahibi Yüce Rabbimizdir. Zamanla sınırlı, her an yokluğu tadan bedene hapsolmuş, isteklerinin sonsuzluğu ile bu dünyalı olmadığı her hâlinden belli olan ruhumuz, duyular penceresinden keşfe çıkar dünya gemisinin güvertesinde. Varlığı, fark edelim diye sanatlı, hikmetli yaratan Allah (celle celâluhu), mikro ve makro âlemleri keşfedelim diye mikroskop ve teleskopu da bize ilham etmiştir. O (celle celâluhu), vahyettiği kitaplarıyla hem yarattığı varlığın hikmetini açıklamış hem de bu hikmeti öğretecek peygamberler göndermiştir. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, peygamberler kâmil birer mürşit olduklarından sadece manevî alanda değil, maddî alanda da insanların yol göstericileridirler.<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Kur’ân-ı Kerim yüzlerce âyetiyle duyularımızı ve aklımızı kullanmamızı isterken, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de aklımıza seslenmiş ve “Hikmeti bulduğunuz yerde yitiğiniz kabul edip alın.”<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> buyurmuştur. O’nun sünneti de en büyük hikmettir.</p>
<p>Klasik felsefenin kaynağına inersek, Roger Bacon bilginin, ikisi mükemmel, ikisi eksik olmak üzere dört defa dünyaya ulaştığını söyler: Patrikler, peygamberler ve büyük hakîm Süleyman eliyle mükemmel şekilde; Yunan dilinde Aristo ile, Arapça olarak da İbn-i Sina eliyle eksik olarak.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> İmam Gazzali de felsefecilerin sözlerinin önemli bir kısmının kaynağının peygamberler olduğunu söyler.<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Gerçekten de bir Batı Anadolu şehri olan Milet’te doğan, Yunanistan’da politeist (çok tanrılı) bir toplumda gelişen felsefenin izini sürdüğümüzde, karşımıza doğudan üç nebevî kaynak çıkar: Biri, Hazreti Davud (aleyhisselam) döneminde yaşayan Hazreti Lokman’ın (aleyhisselam) hikmetli derslerini tahsil eden Empedokles, diğeri Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselam) talebelerinden ders alan Pisagor ve onun öğrencisi Hermes’in öğretileri.<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Yeni Eflatuncu Ammonius “Eflatun, Yunanca konuşan Musa’dır.” der. Hristiyan Yahya en-Nahvî, Eflatun için Hazreti Musa’dan (aleyhisselam) ilham alarak felsefesini geliştirmiş bir filozoftur.” ifadesini kullanır.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Ancak felsefe mirası politeist Yunan’a yaptığı bu yolculukta ilahî öğretilerden ve hikmetten ilk kopuşunu yaşar. Daha sonra bu kopuşun olumsuz semptomlarından, bilim mirasını taşıma sırası kendilerine gelen Müslümanlar etkilenecektir. Şükür ki Müslümanların, yolundan şaşan felsefeyi rayına oturtacak Gazzalileri vardır.</p>
<p>İnsanlık tarihinin ilk önemli kültür aktarımı ve etkileşimi (MÖ 600–400 yılları arası) Aristo dönemine karşılık gelir. Aristo bu tercümelerden yararlanır. Batılılarca “Grek mucizesi” olarak adlandırılan dönem aslında bir ilk değil; Sümerler, Fenikeliler ve Mısırlılar gibi medeniyetlerden yapılan çevirilerle elde edilen bir sonuçtur.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Dünya tarihinin şahit olduğu ikinci büyük tercüme hareketi, halifelerin muazzam destekleriyle gerçekleşen Pehlevice, Süryanice ve Grekçeden Arapçaya aktarılan bilgi transferidir. Bu dönem özellikle Bağdat’taki Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) akademisiyle dillere destandır.<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> George Sarton, <em>Bilim Tarihine Giriş</em> kitabında, bu dönemi gıpta ile anlatır ve Müslüman bilim adamlarının gerçekleştirdiği yenilenmeyi “mucizevî” olarak niteler. Her 50 yıla damgasını vuran Müslüman bilim adamlarından yedisi, tarihin 350 yılını (750–1100) kıymetli çalışmalarıyla bilim çağı olarak insanlığa hediye etmişlerdir. Sarton, bilimsel katkıları ile Birûni’nin Aristo’yu aştığını söyler.<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Miladî yedinci yılın başlarında, ilahî mesajla karanlıktan kurtulan sahabe efendilerimiz ellerindeki nuru insanlığa ulaştırmak için dünyaya açılırken iki imparatorlukla birlikte kadim kültürlerle de tanışma fırsatı buldular. Fütuhatlardan sonraki yıllarda yerleşik hayata geçen Müslümanlar, politeist bir toplumdan gelse de felsefî mirası tercüme etmekte tereddüt göstermediler. Çünkü onların hikmet sevgileri ve kendi değerlerine güvenleri tamdı. Müslümanlar felsefî mirası insanlığa sadece taşımadılar, ona katkıda da bulundular. Üstelik onu, aydınlanmasını gerçekleştirmesi için İbn Rüşd eliyle Batı’ya hediye ettiler. Bütün bunlardan daha önemlisi Gazzali’nin düşünce dünyasına yaptığı katkı idi ki o, felsefeyi kritik ederek nebevî mirastan sonra ona bulaşan tortuyu temizlemiştir. Sokrat gibi Gazzali de felsefecilere felsefeyi sorgulama yolunu açtı. Böylece filozofların büyüsüne kapılıp haktan sapanları uyandırdı.</p>
<p>İmam Gazzali’nin kendi buhranlı düşünce serüvenini anlattığı <em>El-Munkiz</em> adlı biyografisi hem Doğu hem de Batı için Rönesans’ı tetikleyici bir eserdir. Batılı araştırmacılar Gazzali’nin René Descartes’a etkisini pek aktarmazlar, ancak George Henry Lewes, <em>El-Munkiz</em> ile <em>Metot Üzerine Konuşma</em> kitapları arasındaki şaşırtıcı benzerlik için, “Eğer <em>El-Munkiz</em>’ın Descartes döneminde bir tercümesi olsaydı herkes bu hırsızlığa isyan ederdi.” demekten kendini alamaz.<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Gazzali’nin aklı kritik etmesi herkesi derinden etkilemiştir. Gazzali, <em>El-Munkiz </em>ve <em>Tehafüt</em> adlı eserlerinde, yaratılan varlık üzerine çalışan felsefenin, Yaratıcı hakkında vahiyden bağımsız düşünmesinin sakıncalarını çok güzel ortaya koymuştur.</p>
<p>Gazzali ilham verici biyografisinde kendi düşünce serüveninde gerçek bilginin peşine düşüşünü anlatır. Felsefe gerçek bilgi için onu iki adrese yönlendirir; duyu organları ve akıl. Yaptığı gözlemlerle duyu organlarının bazen yanılttığını fark eder. Onların sınırlı olduğunu görür. Akla müracaat eder. Rüya görüyoruz der, rüyada uçarız, ama bunu yadırgamayız. Demek ki rüyada rüyaya göre bir akıl vardır. Hadis diye aktarılan “İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar.”<a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> ilham verici beyanını hatırlar. Gazzali aklın fizikî dünya ile olan ilişkisini çözmüştür artık. Bize bu dünyada, dünyaya göre bir akıl verilmiştir. Bir şeyin akla ters olması veya aklı aşması, onun olmaması anlamına gelmez. Akıl bir rehbere muhtaçtır. Fakat sorun şimdi daha karmaşık bir hâle gelmiştir. Ne duyular ne de akıl, insana mutlak doğru yolu gösterebilmektedir. Her taraf karanlıktır. Sonunda iman sayesinde “Allah’ın içine attığı nur” ile her taraf aydınlanır ve gerçek bilgiye ulaşır. Gözümüz dünyayı nasıl güneşin ışığı ile görüyor, karanlıktan kurtuluyor ise aklımız da vahiyle ulaştığımız iman nuru sayesinde aydınlanmasını gerçekleştirecektir. Şu âyeti okur: “Allah kimin kalbini İslam’a açarsa, o Rabbinden bir nur üzerinedir.” (Zümer, 39/22). Varlık, vahyin yol göstericiliği ile okunduğunda karanlıklar son bulur. Aklın konusu bilimler vahyin ışığında aydınlanır. Gazzali daha çok dini ilimlerin ihyası ile ilgilenir ve <em>İhyâü Ulûmi’d-Dîn</em>’i yazar. Bu çekirdek düşünceyi daha sonra mânâ-i ismî ve mânâ -i harfî kavramlarıyla sistemleştirmek Bediüzzaman’a nasip olacaktır. Onun ihyası hem dinî ilimleri hem de modern bilimleri içine alacaktır.</p>
<p>Üçüncü büyük tercüme hareketi ise 12. yüzyılda Endülüs ve Sicilya üzerinden Batı’da gerçekleşir. Büyük oranda İbn Rüşd’ün kitaplarıyla Batı’ya intikal eden düşünce mirası, oraya beraberinde Aydınlanma ile birlikte büyük çatışmalar da götürür. Bu arada tarihte görülmeyen bir şaşırtıcı gelişme gerçekleşecektir; bilim teknoloji ile ayrı bir büyü kazanır. Müslüman dünyada felsefe ile yüzleşen Gazzali felsefî düşünceye, kendisini gösteren bir ayna tutmuştu. Filozoflar o aynada vahiyden uzaklaşan aklın aldığı şekli görmüş oldular. Metafizik konularda vahiyden kopma, pasif bir uluhiyet inancını doğurmuş, bu da Allah ile kulları arasındaki münasebete ciddi zarar vermiştir. Batı’da ise durum çok daha farklı olmuştur.</p>
<p>Üçüncü büyük tercüme hareketi ile Batı’ya giriş yapan felsefe, Aydınlanmacı filozoflar ile Kilise’nin kavgasına şahit oldu. Kilise’nin sadece İspanya’da 32 bin insanı yaktığını okuyunca gerilimin ağırlığını hissedebiliriz. İşte Kant bu kavganın kavşağında gelmiştir. Aydınlanmacılarla Kilise arasında kalan Kant, klasik felsefe dönemini kapatıp eleştirel felsefe döneminin başlamasını temsil eder. O zamanlar onun ne yaptığı tam olarak anlaşılmamıştır. Devrinin kafa karışıklığı onun yazılarına da yansımıştır. Felsefeciler Kant’ı anlama yarışına girerler. Herkes onu kendi safına çekmeye çalışır. Gazzali gibi Kant da bilginin sınırları ile ilgilenir. Kant dünyayı, kendi içinde olduğu gibi bilemeyeceğimizi iddia eder. Ona göre ne ideler ne de gerçek dünya vardır. Dindar bir ailede yetişmiş, dinin insanlara kazandırdığı ahlâkı görmüştür. Dinden vazgeçemez, ancak “Tanrı akılla ispat edilemez.” der. Niyetini bilemeyiz, ancak fikirleri ateizmin tohumlarını taşır. Nietzsche’nin sevinç çığlıklarını duymamak mümkün değildir. <em>Felsefe Kitabı</em>’nda şöyle denir: “Eğer Tanrı öldüyse, cesedi tesadüfen bulan Nietzsche olmalıdır; cinayet silahının üzerinde parmak izleri olansa Kant.”<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Kant, akılla Tanrı bilinmez deyince Nietzsche hemen inkârı bayraklaştırır.</p>
<p>Kant ile birlikte felsefenin üçüncü döneminin harekete geçmesinin işareti verilmiş olur. Bu, insanlık tarihinin en korkunç dönemidir. Pozitivist çağa girilir. Felsefe nur ile buluşamayınca Yunan’dan sonra vahiyden, hikmetten bir kopuş daha yaşar. Fakat bu kırılma, tarihin kaydedeceği en büyük kırılmadır. Bediüzzaman tarihte benzeri görülmedik, bilimle gelen bu inkâr çağının fikirleri ve temsilcileriyle ilk olarak paşaların konağındaki kitaplarla, sonra İstanbul’a giderek bizzat tanışır. Onun ifadesiyle artık “dini tanıyan gerçek felsefeciler” gitmiş, onun yerine “hak yoldan sapmış, şeytanlaşmış, firavunlaşmış felsefeciler” gelmiştir. Bu felsefecilerin insanlara teklif ettikleri yeni din, pozitivizm/bilimperestliktir. Peygamber’i de Comte’dur. Comte hemen “yeni din” pozitivizmin ilmihalini yazar. Ona göre bundan sonra dinlerin vadettiği huzuru bilim getirecektir. O dönemlerde Batı’da her yer “izm”lerden geçilmez. Volter dinin sonunun geldiğini söyler. Nietzsche “Tanrı öldü!” der. Kant zaten aydınlanmayı “Bilmeye cüret edin, kaderin dizginlerini elinize alın.” diye tanımlamıştır. Marx, “Din afyondur, tarihin esas anlamı sınıf mücadelesindedir, komünizme ulaştığımızda tezatlar bitecek, ütopyamız az ileride, cennetimize az kaldı.” der. Freud dindarlığın bir nevroz hâli olduğunu, dinin insanın temel içgüdüsü olan cinselliği bastırmak için tasarlandığını, insanın bilgiye ulaştıkça dini bırakacağını söyler. Evrim teorisi zaten Tanrı’nın yaratmadığını “ispatlamış”, her şey kendi kendine olmuştur!</p>
<p>Bu durum çok uzun sürmez, Batı’nın bu pozitivist rüyası kâbusa dönüşür. Beklendiği gibi bilim umumî bir mutluluk getirmez. Aksine kaos, kan, zulüm, acı ve ölüm de getirir. Batılı tarihçilerin “mega katliam yüzyılı, en uzun yüzyıl, aşırılıklar yüzyılı”, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de bir hadisten hareketle “Şeytan Çağı” olarak tanımladığı 20. yüzyıl, metafizikten kopuşun bedelini çok ağır öder. Hikmetten ve değerden yoksun toplumlar, siyasilerin savaş oyunlarının mahkûmu olur. Bu dönemde savaşlarda öldürülen insan sayısı 187 milyondur. Kalanlar da ruhen yıkılmıştır. Batı II. Dünya Savaşından sonra bir sorgulama diyebileceğimiz postmodern döneme girer ve o sorgulama hâlâ devam etmektedir.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri, yarım asırdan fazla bir süre, kan ter içinde, akıl ile vahiy, felsefe ile din ilişkisinde, mektep ve medreseyi buluşturma yolunda, Medresetü’z-Zehra projesini hayata geçirmek için koşmuştur. O bu projeye hayatını adadı. Zira o diyordu ki “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” Fethullah Gülen Hocaefendi de “kendi kıstas ve kriterlerimiz içinde bir felsefe” arayışı içindedir. O, önceki felsefî gelenekten ayrı olarak “kökleri semalara dayanan, ezel kadar eski ve her çağı kucaklayacak kadar da yenilerden yeni bizim hikmetler manzumesi düşünce sistemimiz ve hayat felsefemizin” özlemiyle yaşar. Zira “Böyle bir yorum ve tefsir kendi esprisiyle kavranabildiği takdirde, bugün de kendi düşünce sistemimizi ortaya koymamız mümkün olacaktır ki bu aynı zamanda, dünya çapında en ciddî yenilenmelere vesile teşkil edecek ve çok zengin yollar açacaktır.”<a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mahmut Kaya, “Felsefe” maddesi, <em>TİA</em>.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 278.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 15.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ali Bulaç, <em>İslam Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi</em>, İstanbul: Çıra Yayınları, 2014, s. 392.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Gazzali, <em>El-Munkiz mine’d-Dalâl</em>, Ter.: Hilmi Güngör, Ankara: Maarif Basımevi, 1960, s. 37–38.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kaya, a.g.e.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bulaç, a.g.e., s. 24.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Muhittin Macit, “Tercüme Hareketleri” maddesi, <em>DİA</em>.</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Hilmi Ziya Ülken, <em>Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü</em>, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020, s. 63–83.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> George Sarton, <em>Introduction to the History of Science</em>, I-V, Baltimore: Carnegie Institution of Washington, 1927, V. I, s. 520–783.</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Mustafa Çağrıcı, “El-Munkiz mine’d-Dalâl” maddesi, <em>DİA</em>.</p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ</em> 7/52; Aliyyülkârî, <em>El-Masnû’</em>, s. 199.</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> <em>The Philosophy Book</em>, London: Penguin Random House, 2011, s. 220.</p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Ruhumuzun Heykelini Dikerken, </em>İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 132.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aklın Anne Karnında Seyahati</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/aklin-anne-karninda-seyahati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:16:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219601</guid>

					<description><![CDATA[“Bir Kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat, Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” Recaizade Mahmud Ekrem Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Allah’tan başka hak bir ilâhın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğine, bütün gören ve görünen eşyayı” şahit göstererek başladığı Katre Risalesinin Birinci Babında, nazarları aynı hakikatin şahitlerinden biri olan kâinata çeker ve her şeyi mânâ-i harfiyle, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Bir Kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat,<br />
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.”<br />
Recaizade Mahmud Ekrem</p>
<p>Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Allah’tan başka hak bir ilâhın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğine, bütün gören ve görünen eşyayı” şahit göstererek başladığı Katre Risalesinin Birinci Babında, nazarları aynı hakikatin şahitlerinden biri olan kâinata çeker ve her şeyi mânâ-i harfiyle, yani kendi başlarına değil işaret ettikleri mânâları nazara alarak okuyup okutur. Elli beş lisan üzerinden yaptırdığı bu tevhit okumasıyla inşa edilecek marifet peteğinin, “ballar balı” olan muhabbetullahı netice vermesi için gerekli olan usulün de deliller getirmek olduğuna, daha baştan Yaradan’ın varlığını ve birliğini kabulünü duyurmasıyla işaret etmektedir. Kendisini her bir lisan ile insan, yeryüzü ve kâinat simalarında okutturmakta olan “Allahu lâ ilâhe illâ Hû” hakikatine açılmak için insanın kapsayıcı bir nazara sahip olması gerekmektedir. Böylece yakalanan tevhit vicdanda duyulacak ve her bir simada hep Hû’ya ait izler görülecektir. “Hak’tan ayân (açık) bir nesne yok/Gözsüzlere pinhân (gizli) imiş.” ufkuna erişildiğinde ise “Daha yok mu?” heyecanıyla kâinat bahçesinin rengarenk çiçeklerinde dolaşılacak, marifet petekleri örgülenecek ve onlardan süzülen ballar balında tadılan iman lezzetini müştak ruhlara duyurma adına durmadan koşturulacaktır.<br />
Kuşatıcı bir nazar elde etmeden mevcudat bahçelerine açılan biri için böyle bir neticeye ulaşmak çok zordur. Sözgelimi çiçeklerin kesretini tefekkür ederken nazar dağınıklığına düşülecek, bir şekilde toplanan mânâlar kalbde bir tasdik edici bulamadığından marifete dönüşmeyecektir. Bundandır ki nazar önce kâinatın minik bir modeli olan insana çevrilmeli, bu indekste yapılacak okumadan sonra teleskopik bir bakış elde edilerek kâinat kitabı okunmalıdır. “Çünkü âfâkın doğru okunması, enfüsün doğru okunmasına bağlıdır.”<br />
Ballar Balına Niyetlenmek<br />
Daha önce hücre sarayında yaptığı bir temaşa sonucu, önünde diz çökerek efendiliğini ilan ettiği kalbe refik olma makamını elde eden akıl da Üstadının rehberliğiyle yapacağı tevhit okumalarında işte bu yolu izlemeye karar verir. O da Üstadı gibi yolculuğuna Allah’tan başka hak bir ilahın bulunmadığını kalbin diliyle ilan ederek başlayacaktır. Mülk ve melekut ahalisi buna şahitlik etmek için, bütün bir varlığı kuşatacak kadar genişleme potansiyeline sahip vicdanda toplanır. İki alemin de efendisi kalb, başta biricik dostu aklı ve bağrında birliğe ermiş ahalisini temsilen Allah’tan başka hak bir ilâhın bulunmadığını ilan eder. Bu arada vicdanda elest bezminin yankıları işitilir. Kalb akla yanaşır, toprağa bulanmış elbiselerini silker ve dostuna semalara açılabilsin diye nur ve zümrütten bir çift kanat hediye eder. Akıl, bir arının balı niyet ederek polen toplamak üzere kovanını terk etmesi misali, ballar balına niyetlenerek kalbden kanatlanır ve dostunun gözleriyle kâinatın minik bir modeli olan insanı mütalaaya başlar.<br />
Şevk ve Hayat Hediyesi<br />
Akıl gözünü merakla açıp bedenine nazarını çevirdikçe, en evvel gözüne ilişen umumi ve mükemmel bir nizam, kuşatıcı ve hassas bir mizan olur. Bu mükemmel düzen ve hassas dengenin hayret verici kuruluşunda Nâzım’ı görmeye niyetlenen akıl, yolculuğuna Âhir isminin cilvelerinin Evvel tecellilerine dönüştüğü noktadan başlar. Bu noktada bulundukları bedenlerde talim görerek birer çekirdek mahiyetine bürünen sperm ve yumurta hücreleri yeni bir varlık olabilmek için kendileri kalmaktan vazgeçer, birbirlerinde fena bulurlar. Bu buluşma için sperm büyük bir şevkle zorlu mesafeleri aşar, yumurta zahiren hareketsizliğine rağmen farklı mekanizmalarla spermi kendisine doğru cezbeder. Spermde aşikâr bir faaliyet olarak tezahür eden şevk, yumurtada kendini aktif sabır olarak gösterir. İkisi de şeriat-ı fıtriyelerine uymaktan, emr-i İlahinin imtisalinden öyle bir lezzet duyarlar ki büyük bir şevkle kendilerini çürütür ve hayat hediyesiyle şereflenen tek bir hücre haline gelirler. Böylece şevk, bir kez daha hayat atiyyesine matiyye olur, yani şevk bineği, hayat hediyesini almaya vesile olur. Ruh atiyyesine matiyye olacak insan bedeni ise “zigot” denilen bu tek hücreden inkişaf edecektir.<br />
Nizam<br />
Akıl, içinde sakladığı potansiyel itibariyle Bâtın ismine mazhar olan bu yeni hücrede o mükemmel nizamın kuruluşunun ilk adımlarına şahitlik eder. Zigot yaratıldıktan 12–24 saat sonra, ilahî bir emirle mitoz bölünmeler başlar ve her bölünmeyle bir hücreden iki eş hücre oluşturulur. Büyük bir hızla gerçekleşen bölünmeler ve zigotu çevreleyen örtünün sertleşmesi, yeni hücrelerin büyümesine fırsat vermez. Böylece döllenmenin 96. saatinde hücrelerin sayısı 32’ye ulaşsa da bu hücre yığınının boyutu zigotla aynıdır. Bu noktada hücreler bölünerek çoğalmaya devam ederken farklılaşmaya da başlar.<br />
Dış kısımdaki hücreler, embriyonun anne rahmine yapışmasında önemli bir rol üstlenirken, iç kısımdaki hücreler ise bu hücrelerin bir tarafına bitişik bir şekilde kümelenirler. Embriyonun yaratılmasında istihdam edilecek bu hücre kitlesine “embriyoblast” denir. Altıncı gün civarı, hücreleri çevreleyen sert örtü incelerek kaybolur ve ilk farklılaşması gerçekleştirilen embriyo, rahim duvarına yapışır. Toprağın bağrına gömülen tohumların neşv ü nema bulmaları gibi embriyo da ilerleyen günlerde rahim duvarına iyice gömülecek ve burada inkişaf ederek Zahir isminin bir parıltısına dönüşecektir. &#8211;<br />
Nizama doğru atılan bu ilk adımlarda her bir hücrenin hangi konumda, nasıl bir fonksiyona sahip olacağını belirleyen sevk-i İlahiyi seyreden akıl, aynı sevki embriyoblast hücrelerinin kendi kemâlât arşlarına doğru ilerleyişlerinde de temaşa edecektir. Zira “pluripotent kök hücre” olarak adlandırılan bu hücrelerin her birinde, gelişmiş bir insan bedenindeki bütün hücre türlerine dönüşebilme potansiyeli mevcuttur.<br />
Döllenmenin ikinci haftasında farklılaşarak iki tabakaya ayrılan embriyoblast hücrelerinden, üçüncü haftada üçüncü bir tabaka daha yaratılır. “Gastrulasyon” olarak adlandırılan bu safhada ortaya çıkan ektoderm, mezoderm ve endoderm tabakalarının zahirleri gibi bâtınları da birbirinden farklıdır. Bu tabakaların en üstünde yer alan ektoderm, âhirde deri, tırnak, saç, diş, beyin ve sinir sistemini oluşturacak hücrelerin evvelini teşkil eder. Onun altındaki mezoderm, kasların, cinsiyet organlarının, kemikler ve kıkırdağın, kalbin, kan damarları ve bağ dokusunun kökenini oluştururken, pankreas, karaciğer, bağırsak, mide ve akciğerler en iç tabaka olan endodermden neşet eder.<br />
Her organın zahiri, bâtınında işletilen muntazam mekanizmaya uygun estetik bir elbise gibidir. Evvelde bir iken âhire doğru farklılaşarak “şikeste âyineler gibi pâre pâre” (kırılmış bir aynanın parçaları gibi) mahiyetlere bürünen bu hücreler, talim görecekleri organlara göre farklı ilahî isimlerin aynası haline gelir ve “trilyonlarca ayna olarak, aralarındaki birlik, beraberlik, uyum, âhenk, yardımlaşma ve dayanışma gibi hususiyetleri ve farklı ses, farklı nağme, farklı secâlarıyla (karakterleriyle), hep aynı mânâ ve mazmunu (kavramı) ifade ederler.”<br />
Sırat-ı Müstakim Arayışı ve Muntazam Cereyan<br />
Baş döndürücü bir nizamla ve fonksiyonlarına uygun bir formda inşa edilen bu muntazam organların en uygun bir şekilde ve birlikte işleyebilmeleri ise hassas ölçülere bağlanmıştır. Hatta hayat sebepler dairesinde bu dengelerin korunmasıyla devam eder, bozulmasıyla da son bulur. Vücut ısısı, pH dengesi, kan basıncı gibi nice değişken, iç ve dış unsurlara rağmen belli bir değer aralığında sabit tutulur. Zira ifrat ve tefrite kayıldığında çeşitli hastalıklar belirmeye başlar. İnsan vücudundaki bu “sırat-ı müstakim” arayışına “homeostaz” (dengeleşim) denir. Bu noktada akıl, Üstadının başka bir tevhit lisanı olarak tanımladığı intizamı bedeninde okuyabilmek için daha çok dikkat eder. Gözüne ilişen, kendisi ve çevresi sürekli değişim içinde olan bedenindeki hassas dengelerin korunması için sürekli gerçekleştirilen bir düzenleme ve denk getirme söz konusudur. Dostunun gözleriyle sezer ki “Birisi, intizamla o nizamı değiştiriyor ve tartıyla o mizanı tazelendiriyor.” Görür ki adeta âhenkle işleyen bir saat gibidir işler.<br />
Üstadının “ıttırad lisanı” olarak ele aldığı bu hakikati akıl, dinamik bir sistem olan vücudunun periyodik yenilenişlerinde ve muntazam değişikliklerinde okur. Organların bütünlüğü ve mükemmel nizamı bozulmadan hücrelerin belirli zaman aralıklarında tamamen tazelenmeleri, hassas mizanların yeniden yeniye kurulmaları uğrunda “bütün organ, doku ve hücreler, kendilerine düşen vazifeyi hiç aksatmadan, apaçık bir gaye ve maslahat istikametinde ve vücudun yapısına, umumi düzenine, hatta herhangi bir yerindeki işleyişe en ufak bir zarar vermeyecek bir âhenk ve mükemmellik içinde sürdürürler.” Aciz ve şuursuz hücrelerin ve onlardan müteşekkil doku ve organların, büyük vazifeleri şuurluymuş gibi üstlenmeleri, bir nefer gibi bedenin umumî nizamını bilirmiş gibi hareket etmeleri ise, her işi hikmetle yapan, mutlak kudret ve ilim sahibi bir Zât’ın (celle celâluhu) vahdetine şehadet eder. Trilyonlarca hücreden yükselen “Allahu lâ ilâhe illâ Hû” şehadetinin gür sadası, akla bu hakikati dostunun kulaklarına ihtiyaç bırakmadan işittirir.<br />
Aşkın Balına Parmağını Banmak<br />
Yakaladığı tevhidi vicdanında da duymak isteyen akıl, Evvel-Âhir ve Zahir-Bâtın isimleri arasında mekik dokuyarak topladığı “nizam, mizan, intizam ve ıttırad lisanları”nın mânâlarıyla, yani çok hassas düzen ve ölçülere bağlı dinamik bir sistemi fark ederek kalbe döner. Kalb dostunu büyük bir neşeyle karşılayarak onu bağrına basar. Böylece aklın topladığı mânâlar kalbin bağrında petekleşmeye durur. İhsan edilen bu marifet peteklerini, kutsî bir balla dolduran Sultanlar Sultanı Hazreti Vedûd’dur. Ballar balına parmağını banan kalb, “itminana ermişliğin hazlarıyla bir çocuk gibi pür-neşe, fakat tedbirli ve temkinli” bir edayla ahalisini vuslata çağırır. Ahali vicdanda toplanır, ballar balından şerbetler yapılır. Vuslat şerbetiyle ıslanınca dudaklar, yalnız O’ndan bahsedilmeye başlanır. Böylece aklın yakaladığı tevhit, kalbde aşk olarak duyulur. Bazen bu şerbetleri kalbin beyan sâkileri, başka kalblere de sunar. Bir kereliğine de olsa ballar balını tadan kalbler hep aynı nağmelerle coşar:<br />
“Bak şu gedânın hâline<br />
Bend olmuş zülfün teline<br />
Parmağı aşkın balına<br />
Bandıkça bandım, bir su ver!”<br />
Gedâî</p>
<p>Dipnotlar</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aldırma Gönül</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/aldirma-gonul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:13:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219599</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, beş yıldır esarette olup annelerinin cenazesine katılmasına izin verilmeyen iki kardeş olan çok sevdiğim arkadaşlarım eğitimci Sebahattin Bey ve Doktor Ali Bey’le birlikte kör testerelerle körpe dalları budanan, zifirî zindanlara çığlıkları dökülen, küf kokan hücrelerde kefenlere bürünen, ezilmiş bedenlerle Rahman’a yürüyen, Meriç’ten, Ege’den Cennet’e kanat çırpan ve akrebin kıskacında bir ömür geçiren bütün [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, beş yıldır esarette olup annelerinin cenazesine katılmasına izin verilmeyen iki kardeş olan çok sevdiğim arkadaşlarım eğitimci Sebahattin Bey ve Doktor Ali Bey’le birlikte</em> <em>kör testerelerle körpe dalları budanan, zifirî zindanlara çığlıkları dökülen, küf kokan hücrelerde kefenlere bürünen, ezilmiş bedenlerle Rahman’a yürüyen, Meriç’ten, Ege’den Cennet’e kanat çırpan ve akrebin kıskacında bir ömür geçiren bütün mağdur ve mazlumlara ve aynı zamanda Tevhidname’deki tarifleri ile  tutuklanan, hapsedilen ve derdest edilen “mescun” kardeşlerimize, tevkif edilen, işinden alıkonulan ve hürriyeti kısıtlanan “mevkuf” kardeşlerimize, darda bırakılan, kendisine bir yardım elinin uzanmasına muhtaç bırakılacak ölçüde üzerinde baskı kurulan “muzdar” kardeşlerimize, gadre ve haksızlığa uğramış, hak ettiği imkânlar zorla elinden alınmış “mağdur” kardeşlerimize, hak etmediği muameleye tâbi tutulan, zalimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan “mazlum” kardeşlerimize, berd ü selam bulabilmek için hicrete mecbur olan “muhacir” kardeşlerimize, bu sıkıntılı zamanda şehadet şerbetini içen “şehit” kardeşlerimize, kendini bile ifade etme imkânı bulamayan, kimliksiz yaşamak zorunda kalan “gaip” kardeşlerimize ve hayatının dönemlerinde bunların hepsini yaşamış ve hâlâ yaşıyor olan “Asrın Kara Sevdalısı”na ithaf olunur.</em></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, aldırmadan yolumuza devam etmemiz gerektiğini mealen şu şekilde beyan buyurur: “<em>Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa </em>‘<em>Selâmetle</em>!’<em> derler</em>.” (Furkan, 25/63).</p>
<p>Has kulların evsafının anlatıldığı bu âyette kulların tevazu içinde olmaları nazara verilmekte ve onlara adı sanı belli cahil güruhlar sözle sataşırsa “Selametle!” deyip geçip gidilmesi, cahillere bile “Selamette kalın!” dememiz gerektiği beyan buyurulmaktadır.</p>
<p>Gezerken insanlar arasında sevginin yerleşmesini arzu ediyorsanız, tanıdığınıza ve tanımadığınıza selam verin. Selam, muhatapların alakasını celp etmeye vesiledir. “Selâmün aleyküm”ün mânâsı; “Dünya ve âhirette esenlik üzerine olsun. İnşallah kabir azabından kurtulursun. Mizanın hafif olsun, sıratı süratle geç, Cennet’e hızla gir ve Cemalullah’ı müşahede et.” demektir.</p>
<p>Selam; esenlik, emniyet ve güven anlamına gelir, İslam’ı hatırlatır, İslam’ın varlığını gösterme ve iyilik dilemedir, böyle olunca karşı taraf alakasız kalamaz. Selamet, “Benden sana zarar gelmez; dilim, zihnim ve kalbimle sana ancak güzellikler temenni ederim.” demektir. Selamet bir başka açıdan da her yönü ile güzellikleri vaat eden Kur’ân-ı Kerim ile cevap verme anlamına da gelir. Peygamberliğin zirvesi ve hasların hası kul olması hasebiyle yaşanılan en güzel örnekler hep O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) aittir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) bütün engellemelere aldırmadan yoluna devam etti; inkârlara, ilhadlara ve cahilce karşı koymalara sadece Kur’ân’la karşılık verdi; Allah da (celle celâluhu) Resûl-u Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) her mücadelesini zaferle taçlandırdı, hem de binlerce hasmına rağmen.</p>
<p>Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) kardeşleri vasfına namzet olan âhir zaman küheylanları da dünyanın dört bir yanında, aşkla ve şevkle gerilerek kutsî sulh adacıkları oluştururken her köşe başında yollarını kesen gulyabanilere aldırmadan hizmetlerine emin adımlarla devam ederler.</p>
<p>Başkaları ne düşünürse düşünsün, muarızlar ne yaparsa yapsın, âyette anlatılan tevazu ile hareket ederler ve aleyhlerindeki hiçbir şeye aldırmadan ve karşılaşılan sıkıntılar karşısında da telaş etmeden kendi işlerini layıkıyla yaparlar.</p>
<p>Bize yapılan muamele ne olursa olsun inkisara düşmeden, küsmeden, hiçbir şeye takılmadan yolumuza devam etmeliyiz. Elimizden gelebiliyorsa bir kısım insanlardaki kötü hasletler bile baskı altına alınmalı, onlarla da iyi geçinmeli ve ortak paydaları artırma yoluna gitmeliyiz.</p>
<p>Muarızların düşmanlıkları bize geri adım attırmamalı, tam tersine kutsî dava uğruna yapmamız gerekenleri harfiyen yerine getirmek için mücadele etmeliyiz. Ruhen tek başımıza kaldığımız zamanlar olsa bile bu duyguları korumalı ve iman ve Kur’ân hizmetinde yalnız kalsak bile tekrar boyunduruğun altına girmeli, “Vira bismillah!” deyip her şeye yeniden başlamalıyız.</p>
<p>Zindanlara atsalar, sürgünlere gönderseler, her türlü tenkile maruz bıraksalar da hiçbir sıkıntıya aldırmadan hak bilinen yoldan geri durmamalı, Ashab-ı Kehf gibi isyan ahlakının temsilcileri olabilmeliyiz.</p>
<p>Bu aldırmayan gönüller için en büyük hafakan “emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker” yapamama olmalıdır. Hazreti Halid (radıyallâhu anh) gibi yatağında ölme korkusunu içinde yaşayan küheylanlardır onlar. Ruhlarının ufkuna yürüdüklerinde de hep Hizmet kervanına yetişiyor olmanın mücadelesini yaşarlar. Bu gönül koymayan delikanlılar ve hanımlar hiçbir zaman takdir beklemez, esas takdirin ötelerde olduğunun farkındadırlar.</p>
<p>Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’de büyük sıkıntılara mârûz kalmış, tehditler almış ve kendisine ve arkadaşlarına her türlü komplo kurulmaya çalışılmıştı. Bu sıkıntılara aldırmadan kendi doğru yolundan milim inhiraf etmeden sahabesini ötelere taşımıştı. Öyle aldırmıyor ve arkadaşlarının da aldırmaması gerektiğini tavsiye ediyordu ki Beni Haşim ve Abdulmuttalipoğullarının merkezde olduğu üç yıl süren boykot yıllarından çok az bilgi günümüze ulaşmış, bir mânâda Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabesine de aldırmayın demiş ve mesele gizli tutulmuştur. Üç senelik bu hadise ile ilgili siyer tarihinde fazla kaynak yokken daha kısa süren hadiseler için ciltlerce kitaba ulaşabilirsiniz.</p>
<p>Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Taif’te aldırmamış, Mekke’de aldırmamış, Medine’de aldırmamış ve sahabesini de hep bu şuurla yetiştirmiştir. İnsanların yaptıklarına aldırmadığını, tazarru ve niyazının sadece Allah’a olduğunu Taif duasında görürüz: “<em>Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin&#8230; Beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftar yahut hoşnutsuzluğuna duçar olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve âhiret işlerinin medâr-ı salâhı Nur-u Vechine sığınırım. Sen razı oluncaya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sendedir</em>.”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Bütün komplolar karşısında hizmet erlerinin görevi “Allah Bize Yeter” demektir. Bu erler yolun en başında bu sıkıntıları peşinen kabul etmişlerdir. Yol ıstırap yoludur, başkalarının ahireti adına dünyada olan hiçbir şeye aldırmama esas düsturudur. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var! O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!” <a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabahattin Ali de Sinop Cezaevinde kaldığı yıllarda, “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül aldırma/Ağladığın duyulmasın/Aldırma gönül aldırma” diyerek dik durulması gerektiğini anlatmaya çalışır. Bu arada, dertler şaha kalkınca bile Allah’a yollanması gerekenin hamd olduğunu hatırlatalım, çünkü Allah’tan ne gelirse gelsin hamd ile yudumlanır.</p>
<p>Bu kutsî dairenin bir ferdi olarak yazının başında ithaf ettiğim sınıfların çoğunun içinde yer almış biriyim. Meriç’te, Ege’de kaybettiğim bir akrabam olmadı, ama bu süre zarfında hapishanelerde, hastanelerde ve hicret yollarında dünya hayatına veda eden bütün kardeşlerimizin ve çocuklarımızın acısını sizin gibi ben de içimde hissettim. Bu kayıpları yaşayanlar da mı aldırmasın, onlar için bir şey diyemeyeceğim, ama ebedî âlemde kazanılacak olanlara baktığımızda burada kaybedilenlerin ötede verileceklerle mukayese edilemeyeceği de âşikârdır. Şayet hayat sadece dünya hayatından ibaret olsaydı, değerlendirmelerimizin makul bir yanı olabilirdi. Hâlbuki insan için dünya hayatı tohumları saçtığı bir yer, âhiret ise bir harman ve hasat, sıkıntılardan kurtulup saadete erme yeridir. Bu dönemde şehitlik mertebesine yükselmiş olan onca kardeşimizin kabirlerinden bizleri seyrettiğini hissedip hepsinin birden “Sabredin, az kaldı!” dediklerini duyar gibiyiz. Ben de bu ifritten dönemde Rabbimden emanetini almasını çok ama çok istedim, bazı hastalıklarla o sınıra geldiğim de oldu, ama dünya çilesini bir miktar daha yaşamamız gerekiyormuş.</p>
<p>Bu yazı, Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Bil ey nefsim!” ifadesiyle nefsime bir ikaz ve tavsiyedir. Yazının başlığı belki de “Aldırma Gönlüm” olmalıydı, ama aynı hisleri taşıyan kardeşlerimin ve her zaman affedici olmamız gerektiğini tavsiye eden muhterem Hocamızın hissiyatını da hesaba kattığımda, yazının başlığını “Aldırma Gönül” olarak değiştirdim. Arzu eden abla ve ağabeylerimiz bu yazıdan kendine hisse çıkarabilir.</p>
<p>Yaşanılanlara aldırmadan yola devam etmek çok zordur. Âyetten anladığımız mânâ ile has kul olabilmek bu yoldan geçer. Hasların Has’ı Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda has kul olmak temennisiyle… Sizler de aldırmayın, vesselam…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a><em> İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, 1/211–212.</em></p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Tarihçe-i Hayat</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 12.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ağrı Hissinin Hikmeti</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/agri-hissinin-hikmeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:10:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219597</guid>

					<description><![CDATA[Hiç ağrımız olmasaydı hayatımız nasıl olurdu acaba? Cevabınız “Çok iyi olurdu.” ise “konjenital analjezi” adı verilen, doğumdan itibaren dış uyarılara bağlı acıları hissetmeme hâlinden ve bu durumun getirdiği sıkıntılardan haberdar değilsiniz demektir. Bu durumda insanın dışarıdan gelen zararlara tepki veremeyeceği veya fark etmeden kendi kendine zarar verebileceği göz ardı edilemez. “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey, sizin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hiç ağrımız olmasaydı hayatımız nasıl olurdu acaba? Cevabınız “<em>Çok iyi olurdu</em>.” ise “konjenital analjezi” adı verilen, doğumdan itibaren dış uyarılara bağlı acıları hissetmeme hâlinden ve bu durumun getirdiği sıkıntılardan haberdar değilsiniz demektir. Bu durumda insanın dışarıdan gelen zararlara tepki veremeyeceği veya fark etmeden kendi kendine zarar verebileceği göz ardı edilemez. “<em>Olur ki hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.</em>” (Bakara, 2/216) âyetinin de dolaylı olarak işaret ettiği, şer gibi görünen ve insanlar için bazı sıkıntılara sebep olan ağrı hissi, aslında büyük bir hayırdır, zira bazen günlük hayatımızı olumsuz yönde etkiliyor gibi görünse de vücudumuzda yolunda gitmeyen durumları haber veren Rahmânî bir mekanizmadır. Bu sayede gerekli tepkilerin verilmesi ve daha fazla hasarın önlenmesi sağlanmış olur.</p>
<h1>Ağrının Tanımı ve Çeşitleri</h1>
<p>Ağrının yaygın şekilde kabul edilmiş tanımı, Milletlerarası Ağrı Araştırmaları Derneği tarafından şu şekilde yapılmıştır: “<em>Gerçek veya potansiyel bir doku hasarından kaynaklanan, hoş olmayan bir hissî tecrübedir</em>.” Zaman içinde “<em>Algoloji</em>” yani “<em>Ağrı Bilimi</em>” ile birlikte oldukça geniş bir terminoloji birikimi oluşmuştur.<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> <em>Nosiseptörler</em> olarak adlandırılan belirli reseptörler, doku hasarını tespit ettiğinde ve hasar hakkında omurilik boyunca beyne bilgi iletildiğinde insanlar ağrı hissederler. Mesela sıcak bir cisme dokunulduğunda, omurilikten bir refleks mesajı gönderilecek ve kaslar aniden kasılacaktır. Bu kasılma ile elimizin sıcak yüzeyden çekilmesi ve ateşin daha fazla hasar yapması önlenir. Bu refleks o kadar hızlı gerçekleşir ki “<em>sıcak cisim mesajı</em>” beyne bile ulaşmadan omurilikten cevap gelmiştir. Ancak ağrı mesajı beyne gitmeye devam eder. Beynin bu sinyalleri yorumlaması ve nosiseptörler ile beyin arasındaki iletişim kanalının faaliyeti, bir ferdin acıyı nasıl tecrübe ettiğini belirler. Beyin ayrıca ağrının nâhoş tesirlerine karşı, <em>dopamin</em> gibi kimyevî maddelerin salgılanmasını tetikler.<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Başlama süresine, mekanizmalarına ve kaynaklanan bölgeye göre ağrılar sınıflandırılabilir:</p>
<p>Ağrıların başlama süresine göre <strong>akut</strong> ve <strong>kronik</strong> olarak ayrılması, çoğu kişinin bildiği bir husustur. Akut ağrılar, genellikle yoğun ve kısa sürelidir. Kişiyi yaralanma veya lokal doku hasarına karşı uyaran bu tip ağrılar, yaralı dokunun tedavisi ile geçer. Bunların da iltihaplanma kaynaklı (somatik ağrı), mide, böbrek ve safra kesesi ağrıları (viseral) ve yönlendirilen ağrı (kalb krizi sırasında sıklıkla omuz ağrısı yaşanması gibi) şeklinde tipleri vardır. Akut ağrıdan çok daha uzun süren ve çoğu zaman tedavisi de olmayan kronik ağrılar, hafif veya şiddetli olabilir. Ayrıca iltihabî ağrılarda (mesela artrit) olduğu gibi sürekli veya migrende olduğu gibi aralıklı olabilir.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Mekanizmalarına göre ise <strong>nosiseptif ve nöropatik </strong>olarak ayrılan ağrılar, nosiseptör denilen ağrı algılayıcı hücre bir yaralanmayla uyarılırsa ortaya çıkar ve tedavi edildiğinde geçer. Eklem ağrısı, bel ağrısı, spor yaralanmaları ve ameliyat sonrası ağrılar bu türdendir. <strong>Nöropatik ağrı</strong> ise elektrik çarpması gibi hissedilir ve hassasiyet, uyuşma ve karıncalanmaya sebep olabilir. Sinir sistemindeki hasarlara bağlı olarak meydana gelen nöropatik ağrı, romatizmal hastalıkların yanı sıra kaslarda görülen hasarlar, kırık, çıkık ve incinme gibi sebeplerle de ortaya çıkabilir.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Kaynaklanan bölgeye göre isimlendirecek olursak, <strong>somatik ağrılar;</strong> iltihabî durumlar, tekrarlayan travmalar, aşırı aktivite, zorlanma ve kuvvetli gerilme gibi faktörlerden kaynaklandığı için, genellikle aktivite ile artar, dinlenmeyle hafifler ve biter. İç organlar hasar gördüğünde hissedilen yaygın ağrılar ise <strong>viseral ağrılar</strong> olarak bilinir ve genellikle mide, böbrek, safra ve idrar kesesi ve bağırsaklar gibi organların problemlerinden kaynaklanır. Kaslar, tendonlar veya bizzat çevreye yayılmış (periferik) sinirlerden kaynaklanan ağrılar ise <strong>periferik ağrılar</strong> olarak isimlendirilir.</p>
<h2>Ağrıların Teşhisi</h2>
<p>Muhtemel tehlikelere karşı nöbet tutan askerler gibi her an uyanık olan sinir sisteminde, hissettiğimiz ağrıyı veya acıyı tarif etmenin çeşitli yolları vardır. Bazı durumlar ağrıyı tanımlamayı ve tedavi etmeyi zorlaştırabilir. Özellikle ağrı eşiğinin (uyarının en düşük yoğunluk sınırı) herkeste değişken olması, teşhis ve tedavide zorluklara sebep olabileceği gibi, ağrı toleransı (dayanılabilen en yüksek ağrı yoğunluğu) da bu teşhisi zorlaştıran durumlardır. Ağrının türünü belirlemek için gram, metre gibi nesnel bir ölçek yoktur. Ancak ağrının yanma, batma veya bıçak saplanması gibi karakteri, yeri, sıklığı, nerede hissedildiği, nasıl hissedildiği önemlidir. Ağrıyı şiddetlendiren ve hafifleten faktörler, gün boyunca ağrının meydana geldiği zamanlar, teşhisi kolaylaştırır. Doğru teşhiste en önemli faktör, kişinin ve doktorun birbiriyle olabildiğince net iletişim kurmasıdır.<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<h2>Ağrıların Tedavisi</h2>
<p>Tedavi olurken hakiki şifa verenin Rabbimiz olduğuna inanmak, doktorları ve ilaçları sebep olarak kabul etmek gerekir. Her ağrının kişiye özel olduğu, birine iyi gelen tedavinin diğer bir kişiye iyi gelemeyebileceği unutulmamalıdır. Akut ağrıyı tedavi etmek, genellikle ilaç almayı gerektirir. Genellikle bu tür ağrı, altta yatan bir sağlık probleminden kaynaklanır ve bu problemin tedavi edilmesi ağrıyı ortadan kaldırır. Mesela bakteriyel bir enfeksiyon boğaz ağrısına sebep oluyorsa, antibiyotikler enfeksiyonu tedavi edebilir ve neticede ağrıyı hafifletir. Kronik ağrı tedavisinde ise ilaçsız olarak farklı tedavi metotları da ağrıları hafifletmeye yardımcı olabilir. Bu terapilerden bazıları; akupunktur, sinir blokları, psikoterapi, cerrahî müdahale, biyolojik geri bildirim olarak da bilinen nöroterapi (ruh hâletiyle fizyolojik değişiklikler arasındaki ilişkiyi fark ederek vücutta dengeli bir hâle bürünmeye çalışma), gevşeme terapileri ve sujok terapidir (el ve ayaktaki vücudun yansıma noktalarının kullanılarak tedavi edilmesi).<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Ayrıca fıtrî ağrı kesiciler olarak uçucu yağları, şifalı otları ve bazı baharatları da kullanmak yaygındır. Lavanta esansiyel yağı, ağrıyı gidermeye yardımcı olabileceği gibi, daha kolay uyumak ve kaygıyı hafifletmek için de kullanılabilir.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Biberiye, ağrıyı hafifletebilecek başka bir esansiyel yağdır. Bazı araştırmalar, biberiye bitkisinin <em>(Rosmarinus officinalis L</em>.) baş ağrısı, kas ve kemik ağrıları ve nöbetlerin tedavisine yardımcı olabileceğini göstermektedir.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Seyreltilmiş nane yağı (<em>Mentha piperita L.</em>) ve okaliptüs (<em>Eucalyptus sp.</em>) yağı da ağrılı bölgeye sürülerek tedavi için kullanılan yağlardandır.<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> “Capsaisin”, deriden sürülen kremlerin ve yakıların içinde bulunan ağrı kesici olarak etken bir madde olup ağrı giderici ürünlerin çoğu bu maddeyi ihtiva eder. Capsaisin, kırmızı acı biberde yoğun olarak bulunduğu için fıtrî metotlar arasında acı biber de tercih edilen baharatlardandır. Zencefil, zerdeçal ve papatyanın (<em>Tanacetum parthenium</em>); migren, karın ve kas ağrısı tedavilerinde kullanımı yaygındır.<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Tedavi metodu nasıl olursa olsun unutmamak gerekir ki Şafii-i Zülcelal, yeryüzü eczanesinde her derde bir deva yaratmıştır. Farklı sebepler, farklı rahatsızlıklara iyi gelse bile şifayı doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilmelidir.</p>
<p>Adı bilinen veya bilinmeyen ağrılar aslında bir nevi sabır testi, belki teslimiyet şuurunun gelişmesine vesile veya günahlara kefaret olarak da düşünülebilir. Resûlullah aleyhissalâtü vesselam şöyle buyurmuştur: “<em>Mü’min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü hatta ufak bir tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle mü’minin günahından bir kısmını mağfiret buyurur</em>.”<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Dolayısıyla hangi ağrıdan muzdarip olursak olalım hem tedavi için bizi uyarmasına hem günahlarımızın affına vesile olmasına hem daha büyük bir problemi en baştan hissederek tedbir almamıza vesile olduğu için, ağrıların içinde farklı bir şükür boyutunun olduğunu unutmamalıyız.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> O.N. Aydın, “Ağrı ve Ağrı Mekanizmalarına Güncel Bakış”, <em>ADÜ Tıp Dergisi</em>, 3/2, 2002, s. 37–48.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Patrick B. Wood, “Role of central dopamine in pain and analgesia”, <em>Expert Rev Neurother</em>, 8/5, 2008, s. 781–797.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “Chronic Pain”, www.aans.org/Patients/Neurosurgical-Conditions-and-Treatments/Chronic-Pain</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Aydın, a.g.e.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> “What is pain, and how do you treat it?”, www.medicalnewstoday.com/articles/145750#causes</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> “Virtual Reality–Based Biofeedback and Guided Meditation in Rheumatology: A Pilot Study”, onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/acr2.11092</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> P. Sasannejad ve ark. “Lavender essential oil in the treatment of migraine headache: a placebo-controlled clinical trial”, <em>European Neurology</em>, 67/5, 2012, s. 288–291.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> H. Solhi ve ark. “Beneficial effects of Rosmarinus officinalis for treatment of opium withdrawal syndrome during addiction treatment programs: a clinical trial”, <em>Addiction &amp; Health</em>, 5/3–4, 2013, s. 90.</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> B. Ali ve ark. “Review article essential oils used in aromatherapy: a systemic review”, <em>Asian Packag J Trop Biomed,</em> 5/8, 2015, s. 601–611.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> “12 natural ways to relieve pain”, www.medicalnewstoday.com/articles/324572</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Buhari, Marda, 1; Müslim, Birr, 52, (2573); Tirmizi, Cenaiz, 1, (966).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fethullah Gülen ve Heyet İçtihadı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/fethullah-gulen-ve-heyet-ictihadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:07:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219595</guid>

					<description><![CDATA[Toplu içtihat, kolektif içtihat da diyebileceğimiz “heyet içtihadı”, Asr-ı Saadet’ten beri icmâ ve daha çok da şûrâ kavramının altında kısmî uygulamalarını gördüğümüz isimsiz bir müsemmadır. 20. yüzyılda heyet içtihadına olan ihtiyaç arttı. Özellikle 20. asrın ikinci yarısından sonra fıkıh alanındaki içtihat ihtiyacı, heyet içtihadı kavramını İslâm âlimlerinin gündemine getirdi. Heyet içtihadı ilk olarak 1961’de, Mısır’daki [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Toplu içtihat, kolektif içtihat da diyebileceğimiz “heyet içtihadı”, Asr-ı Saadet’ten beri icmâ ve daha çok da şûrâ kavramının altında kısmî uygulamalarını gördüğümüz isimsiz bir müsemmadır. 20. yüzyılda heyet içtihadına olan ihtiyaç arttı. Özellikle 20. asrın ikinci yarısından sonra fıkıh alanındaki içtihat ihtiyacı, heyet içtihadı kavramını İslâm âlimlerinin gündemine getirdi. Heyet içtihadı ilk olarak 1961’de, Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi bünyesinde, 1978’de Mekke-i Mükerreme’de ve 1981’de Cidde’de ve daha sonra dünyanın pek çok yerinde kurulan fıkıh akademilerinde kurumlaştı. Bu kurumlar, heyet içtihadını tanımlama ihtiyacını da gündeme getirdi. Tanımlara göre heyet içtihadı, ferdî içtihatta aranan özelliklerin, şûrâ neticesinde bir grup müçtehitte aranmasından ibarettir. İcmadan ayrıldığı nokta ise devrin bütün müçtehitlerinin bulunma şartının olmamasıdır.</p>
<p>Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de ısrarla heyet içtihadına çağrı yapan âlimlerdendir. O, halktan gelen sorulara cevap verdiği cami sohbetlerinde çok atıfta bulunduğu heyet içtihadını, <em>Fasıldan Fasıla</em> serisinin dördüncü kitabında özlü bir şekilde ifade etmiştir. Hocaefendi, “İslâm Fıkhı” başlığını taşıyan yazısında, klasik fıkıh kitaplarının daha kolay anlaşılacak şekilde yeniden basılması gerektiği üzerinde durur. Bu çerçevede usûl-i fıkhın yeniden gözden geçirilip geliştirilmesinin ve örfe dayalı içtihatların tekrar ele alınmasının gerekliliğine dikkat çeker. Hocaefendi’ye göre içtihadî hükümlere ihtiyaç duyulan alanların çok iyi tespit edilmesi ve bu noktada herhangi bir boşluğa meydan verilmemesi de çok önemlidir. Bütün bunları bir heyetin yapmasının şart olduğunu da ekler. O bu fikri tam 25 yıldır savunduğunu söyler. Neden savunduğunu ise şöyle açıklar:</p>
<p>“Fikir dağınıklığına, merci karışıklığına sebebiyet verir düşüncesi ile de zarurî durumlar hariç, yeni içtihadî hükümler ortaya koymaya karşı olduğumu hep ifade ediyorum. Zira özellikle günümüzde meseleler, o kadar girift ve iç içe bir hâl arz etmektedir ki hayatın bütününe müteallik hususların birden değerlendirilmesi gerekli olan meselelerde, ne kadar uzman da olunsa, herhâlde, dar mânâda “din âlimleri”nin yeterli olamayacakları söylenebilir. Evet, bir din âlimi hem sosyolog hem psikolog hem iktisatçı vb. olamayacağına göre, o zaman bu işi ancak, uzman kişilerden oluşacak bir heyet halledebilir diye düşünüyorum.”<a href="#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Hocaefendi 1979 yılında cami kürsüsünde kendisine sorulan bir soruya cevap verirken oluşumunu beklediği bu heyetin neden gerekli olduğunu söyler ve bu heyeti oluşturacak fertlerin özelliklerinin neler olduğu üzerinde durur. Ona göre bu heyetin üyeleri, kalbi aklı kadar, aklı da kalbi kadar aydın, fıkhı iyi bilmesinin yanında modern bilimleri de bilen insanlardan oluşmalıdır. Bu heyetin üyelerinin ilmî yeterliliği, füzeleri idare etmede Wernher von Braun, izafiyet teorisiyle kendini kabul ettiren Einstein, fıkıhta Ebû Hanife, Arap dilinin inceliklerini kavramada İbn Mukaffa seviyesinde olmalıdır. Hocaefendi örnek kabilinden verdiği bu isimlerden oluşan yetkin heyet için, “İşte çözemediğimiz meseleleri bu heyet çözecek ve onların vardıkları kararları icmâ sayacağız.” der.</p>
<p>Hocaefendi, içtihat gerektiren yeni meselelerde şimdi münferit konuşmaların olduğunu, kendisinin de bu güçlü omuzlar gelip bu işi omuzlayacakları zamana kadar azamî derecede İslâm’ın ölçülerine riayet ederek fetva işini götürdüğünü, fakat kamu vicdanında itminan hâsıl edebilmesi için bunun bir cumhur ağzından çıkması gerektiğini ifade eder. Çünkü toplumun verilen fetvaları gönül rahatlığıyla kabul etmesi ancak böyle bir heyetin oluşmasıyla mümkündür.<a href="#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Hocaefendi, bu heyetin, birden oluşmasını beklemenin yanlış olduğunu söyler. Bu heyetin insanları, “bir sünuhat kabilinden, ihtiyaca binaen, zaman içinde hiç farkında olmadan akıp akıp gelecek ve ortaya çıkıverecektir.” Çünkü bu faaliyetin içinde bencillik ve sun’îlik olmamalıdır; sun’îlik, riyakârlıktır.<a href="#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Ayrıca sadece idare ile ilgili meseleler değil bütün problemlerin çözümünde istişare ve kolektif şuur çok önemlidir.<a href="#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Hocaefendi’ye göre Fıkıh Usulü, İslâm âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’i anlamada geliştirdikleri, dünyada benzeri olmayan ciddi bir ilim dalıdır. Bu metodoloji sayesinde her asrın Müslümanları, Kur’ân ve Sünnet’in kendi zamanlarına bakan yanlarını alabilir ve geliştirebilirler. Ancak içtihada ihtiyaç duyulan meselelerde, sahasının uzmanı şahıslardan bir heyet teşkil edilerek bu içtihatları gerçekleştirmeliyiz. Böyle olduğu takdirde bir kişinin üstesinden gelemeyeceği bu ağır yük, cemaatin omuzlarına yüklenmiş olacak ki onun da her zaman dalâlete düşmeyeceği garantisi söz konusudur.<a href="#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Hocaefendi, <em>Çizgimizi Hecelerken</em> kitabında, Bediüzzaman’ın “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet şahs-ı manevîye göre olur. Maddî, ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”<a href="#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> sözünü açıklarken heyet içtihadının felsefesini ortaya koyar. Aslında Hazreti Âdem’den bu yana zaman hep cemaat zamanıdır. Dinler insanları hep ferdî hareketlerden sakındırıp cemaat halinde harekete teşvik etmişlerdir, ancak günümüzde bu daha önemli hâle gelmiştir. İslâm, ferdin vicdanının cemaate rükün olabilecek hâle gelmesini sağlamış ve bunu da en kâmil şekilde gerçekleştirmiştir. Tarihte mücedditlerin ve müçtehitlerin yoğurdukları hamurdaki bütün ıstıfalar (tabiî ve fıtrî bir ıstıfa olmayıp doğrudan doğruya iradeye bağlı bir ıstıfa, bir seçilme ve bir saflaşma ile cemaat şuuruna varma) oluşa oluşa bugünkü hâlini almıştır ve bu da bir bakıma gayet normaldir. Çünkü günümüzde dünya, bütün devletleriyle âdeta tek bir devlet hâline gelmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insanların iletişim ve ulaşımını o kadar kolaylaştırmıştır ki eskiden köyler arasında cereyan eden iletişim hızında, şimdi dünyanın iki ucu arasında muhabere gerçekleşmektedir.</p>
<p>İşte bu durum, vicdan ve ruhlarda da cemaat şuurunun gelişmesini zarurî kılmaktadır. Ancak bugün, değişik hâdise ve cereyanlar karşısında toplumu yoğurup böyle heyetler oluşturmak, Allah’ın inayetine bağlı bir husustur ve o da bir mânâda vardır. Bu heyetler, Asr-ı Saadet’ten bugüne, Kur’ân-ı Kerim’in potasında, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurduğu esaslar sayesinde yoğrula yoğrula belli bir seviyeye gelmiştir.</p>
<p>Daha evvelki devirlerde insanlar arasında ilmî hayat, değişik doktrinler ve fikrî cereyanlar gelişmediği için, yığınlar, hakkı veya bâtılı temsil eden bir insanın arkasından sürüklenip gitmişlerdi. İnsanlar ayrı ayrı membalardan ders almadıkları, farklı kaynaklardan su içmedikleri, sosyal hayat belli standartlar içinde hapsolduğu için bir fert bütün toplumu arkasından sürükleyip götürebilirdi.</p>
<p>Günümüzde ise herkes farklı kültürlerden istifade edip ayrı kaynaklardan beslenmektedir. Bu kadar kültür farklılığı da hâliyle birçok akımın zuhuruna sebep olmaktadır. Bu itibarla da bugün yığınlar birbirinden kopuktur. Birbirinden kopuk insanlar, tek başına allâme-i cihan, dâhi-i âzam da olsalar fazla bir şey yapamazlar. Ayrıca günümüz insanı, bazı şeylere vukufundan ötürü enaniyete dayalı bir kopukluk içindedir ve hemen herkes aslan gibi müstakil hareket etmek istemektedir.</p>
<p>İşte Hocaefendi bu argümanlarla, günümüzde insanları bir ve beraber hareket etme fikrine çağırmanın çok önem kazandığını söyler. Özellikle de inanmış sineler sağlam bir vahdet teşekkül ettirerek kendilerini ifade etmeye çalışmalıdırlar. Zira böyle bir dönemde inananların sürtüşmesi dalâlettir, tuğyandır ve Allah’ın hakkımızda bir azabıdır.<a href="#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Hocaefendi, <em>The Muslim World</em> dergisinde içtihatla alâkalı sorulan bir soruda, sözü en sonunda heyet içtihadına getirir: “İçtihat, en son ve evrensel din olan İslâm’ın, farklı zaman dilimleri ve değişik coğrafyalarda sakin insanoğlunun karşısına çıkacak problemlere çözüm üretebilmesi için Kitap ve Sünnet’in sınırlı naslarından sınırsız meselelere uzanmasının farklı bir unvanıdır. Efendimiz döneminde başlayan bu mübarek faaliyet, hususiyle de Hicrî üçüncü ve dördüncü asırlarda, içtihat, re’y, istidlal, kıyas, istinbat unvanlarıyla hep işletilmiş, dinamik bir sistem olan İslâm’ın yaşanmasına bağlı sürekli canlı tutulabilmiş ve çok bereketli olmuştur. (&#8230;)</p>
<p>Bugün insanlar büyük ölçüde sadece dünyayı düşünüyorlar. Fikirler ve kalbler bir hayli dağınık, zihinler maneviyata yabancı, din ve diyanet selef döneminde olduğu gibi insanların birinci meselesi olmaktan çıkmış “Olsa da olur, olmasa da” konumunda. (&#8230;) Ama bütün bunlara rağmen İslâm dünyasında şimdilerde din ve diyanet adına göze çarpan diriliş, –inşallah– çok yakın bir gelecekte ehil ve liyakati olanların o kapıyı açmalarıyla noktalanacağı ümidini beslemekteyiz.</p>
<p>Mevsimi gelince, o feyyaz ruh ve cins dimağlar, ciddi bir sorumluluk duygusuyla kendi aralarında değişik ilim dallarında uzmanlaşmış kimselerden içtihat heyetleri, din şûraları teşkil ederek o boşluğu dolduracaklarına inancımız tamdır. Hele iman, İslâm ve ihsan yönüyle şu hamuru biraz daha karalım, görelim Mevlâm neyler.”<a href="#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Hocaefendi sadece içtihat sahasında değil hayatın her alanında ferdî hareketlerden uzak durulmasını tavsiye eder. Hatta veli olan zatlar bile toplulukla bütünleşmeli ve diğer insanlarla uyum içinde yaşamalıdır. Bir cami heyetinden belediye meclisine kadar farklı heyetlerdeki her fert, kendisinin ne kadar makul düşüncesi olursa olsun onu arkadaşlarına anlatıp onları ikna etmeye çalışmalıdır. Hocaefendi’ye göre, “Esas olan kolektif şuurdur. İçtihat yapılacaksa da kolektif şuur… Hadis yorumlanacak, Kur’ân tefsir edilecekse de takım halinde çalışma esastır. Milletine hizmet edecek olanlar da bu kolektif şuura bağlı hareket edenler olacaktır… Çünkü bu asırda şahıs yok, şahs-ı manevî vardır. Hatta o kadar ki velâyet, kutbiyet gibi manevî makamlar bile şahs-ı manevîye verilmelidir. Ama şöyle böyle hizmet turnikesine önce girmiş insanlara saygıda kusur edilmemelidir.”<a href="#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Sonuç olarak Hocaefendi, “Bugün her şeyden ziyade hür düşünceyi kucaklayabilen, ilme ve ilmî araştırmalara açık olabilen, kâi­nattan hayata uzanan çizgide Kur’ân ve Sünnetullah arasındaki mutabakatı sezebilen engin sinelere ihtiyaç var. Bunu da şimdilerde ancak dehâ misyonunu yüklenen bir cemaat yapabilir. Vâkıa eskiden bu büyük işler ferdî dehâlarla temsil ediliyordu. Ne var ki her şeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i ferîdlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde, artık dehânın yerini de şahs-ı manevî, meşveret ve kolektif şuur almıştır.”<a href="#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> der ve kolektif şuuru, yeryüzü mirasçılarının altıncı adımına dâhil eder<em>.</em></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Fasıldan Fasıla-4,</em> İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 166–167.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Sorular ve Çıkış Yolları-108</em>, İzmir: Nil Prodüksiyon, 31-08-1979.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Fikir Atlası (Fasıldan Fasıla-5)</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 73–74.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Diriliş Çağrısı (Kırık Testi-6)</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 224.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Fethullah Gülen, <em>Yol Mülâhazaları (Prizma-6),</em> İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 154.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Kastamonu Lâhikası,</em> İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 2.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Çizgimizi Hecelerken (Prizma-8),</em> İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 52–56.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Akademi Araştırma Heyeti, <em>Sağduyu Çağrısı,</em> (<em>Muslim World</em> Dergisi Röportaj ve Makaleler), İstanbul: Işık Yayınları, 2006, s. 168–169.</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Kırık Testi-1</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2010, s. 119–124.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Ruhumuzun Heykelini Dikerken,</em> İstanbul: Nil Yayınları, 2010, s. 47.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Tırtıllar Plastik Yiyor!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/bu-tirtillar-plastik-yiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:04:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219592</guid>

					<description><![CDATA[Bilim dünyası keşifler açısından bazen ilgi çekici hadiselere sahne olmaktadır. Bazı buluşlar yıllar süren meşakkatli araştırmaların ardından lütfedilirken bazıları ise bilim insanlarının hiç farkında olmadığı ve beklemediği zamanlarda ikram edilebilir. Özellikle ekolojik problemlerin başında gelen plastik kirliliğini ortadan kaldırma adına, balmumu güvesi (Galleria mellonella) tırtıllarının plastiği parçalayıp sindirebilmesi hadisesi, bu ikinci tarzda ihsan edilen hediyelerden [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim dünyası keşifler açısından bazen ilgi çekici hadiselere sahne olmaktadır. Bazı buluşlar yıllar süren meşakkatli araştırmaların ardından lütfedilirken bazıları ise bilim insanlarının hiç farkında olmadığı ve beklemediği zamanlarda ikram edilebilir. Özellikle ekolojik problemlerin başında gelen plastik kirliliğini ortadan kaldırma adına, balmumu güvesi (<em>Galleria mellonella</em>) tırtıllarının plastiği parçalayıp sindirebilmesi hadisesi, bu ikinci tarzda ihsan edilen hediyelerden biridir.</p>
<p>Dünyamızı tehdit eden ve korkutucu boyutlara ulaşan plastik tehlikesi her geçen gün büyürken gezegenimiz maalesef her yıl 300 milyon tonluk plastik atık kirliliği ile uğraşmak mecburiyetindedir. Plastikler, petrolden üretilen ve biyolojik olarak parçalanmaya karşı büyük ölçüde dirençli sentetik polimerlerdir. Polietilen ve polipropilen, toplam plastik üretiminin yaklaşık %92’sini oluşturur. Her gün üretilen milyarlarca plastik torbayı düşündüğümüzde bile karşı karşıya kalınan atık probleminin büyüklüğü anlaşılmaktadır.</p>
<p>Plastik atıkların hayatımız için tehlike oluşturması, çöpe atıldıklarında biyolojik olarak parçalanamamasından dolayı tabiatta uzun yıllar bozulmadan kalmasından kaynaklanmaktadır. Bu atıklar, özellikle okyanuslarımız başta olmak üzere, bütün ekosistemimizi tehdit etmektedir. Hayatın en kıymetli unsurları olan suyun ve toprağın kirlenmesine sebep olan plastik kirliliği, canlılara ciddi zararlar vermektedir.</p>
<p>İşte bu yüzden plastik maddelerin tabiatta birikimini önleyebilmek, insanlığın önünde çözülmesi gereken ciddi bir problem olarak durmakta ve bununla mücadele edilmektedir. Ülke yöneticileri, plastik kullanımını azaltmaya yönelik tedbirler alıp plastik üretim ve tüketimini azaltmaya çalışırken bilim insanları da dünyamızın temel çevre krizlerinden biri olan plastik atık problemini çözmeye çalışmakta ve bu hususta ciddi araştırmalar yapmaktadırlar.</p>
<p>Rabbimiz Kuddüs ismiyle bizlere, bir fabrika gibi devamlı işleyen, dolup boşalan yeryüzünün atıklarla, enkazlarla ve süprüntülerle daima kirlendiğine ve her an temizlenmesi gerektiğine dikkatlerimizi çekmektedir. Fabrikanın sahibi, daima fabrikasını süpürtüp temizlerken, tanzim ve tanzif ederken, insanoğluna düşen de bu hakikate ayna olmaya çalışmak, bulunduğu çevrenin temizlik ve nezafetine özen göstermektir. Aksi takdirde karşı karşıya kalınan kirlilik, bütün hayat sahiplerinde kötü tesirler meydana getirecektir.<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p><strong>            Bir Tevafukla Gelen Büyük İlham</strong></p>
<p>Bilim insanlarının bu probleme çözüm arayışları sürerken 2017 yılında umut ışığı olabilecek çok ilginç bir gelişme olarak harikulade bir tevafuğa bağlı, hususî bir ikramla karşılaşıldı. İspanya’da Cantabria Biyomedikal ve Biyoteknoloji Enstitüsü biyologlarından Federica Bertocchini, arı yetiştiriciliği ile ilgileniyordu. Bir gün kovanlarıyla uğraşır­ken balmumu güvesi tırtılı (<em>Galleria mello­nella</em>) olarak bilinen bal ve balmumu ile beslenen, bu yüzden kovanlara zarar veren tırtılları, polietilen bir poşette topladı. Kısa bir süre sonra, kullandığı poşette delikler açıldığını fark etti. Bu durum çok ilgisini çekti. Hemen <em>Cambridge Üniversitesi</em>nden meslektaşları Paolo Bombelli ve Christopher Howe’u aradı.</p>
<p>Bu durum karşısında heyecanlanıp harekete geçen üç araştırmacı, konuya odaklandılar. Laboratuvardaki çalışmalarında balmumu güvesi tırtıllarını, polietilen bir film tabakası üzerine yerleştirdiler. Neticede 100 civarında tırtılın 12 saat içinde, 92 miligram plastiği yiyerek tüketebildiğine şahit oldular. Daha önce de plastiği parçalayan bazı bakteriler keşfedilmiş olsa da kendi gözlemledikleri miktar, daha önceki canlıların performansından oldukça yüksekti. Bu hızdaki biyolojik bozulma oranı göz önüne alındığında, bulguların biyoteknolojik uygulamalar için önemli potansiyele sahip olduğu hemen akla geldi.</p>
<p>Biyolog Bertocchini bu durumu açıklarken balmumunun da bir çeşit <em>tabiî plastik polimer</em> ve kimyevî yapısının polietilenle aynı olduğunu ifade etmektedir. Balmumu, alkanlar, alkenler, yağ asitleri ve esterler dâhil olmak üzere çok çeşitli lipit bileşiklerinin mükemmel özelliklerde bir karışımından yapılmıştı ve en sık görülen hidrokarbon bağı, polietilendeki gibi CH<sub>2</sub>-CH<sub>2</sub> şeklindeydi. Plastik malzemeyi parçalayabilen bu tırtıllar için lezzetli bal petekleri ile plastik torbaların besin değeri eşdeğer sayılabilirdi. İkisinin de yapısında uzun karbon ve hidrojen zincirlerinden yaratılmış olan hidrokarbon molekülleri bulunduğundan tırtıllar, peteklerdeki bu uzun zincirler yerine plastiklerdekini parçalayarak beslenebiliyordu.</p>
<p>Araştırmacılardan Paolo Bombelli de tırtıl­ların polie­tilen plastikteki polimer bağlarını parçalayarak polietileni, etilen glikole dönüştürdüğünü ifade etti. Tırtılların ya tükürük bezlerinde üretilen kimyevî maddelerle veya bağırsakların­daki simbi­yotik bakterilerle bu kimyevî bağı parçalayabildiklerini belirten Bombelli, bundan sonraki adımları­n ise, bu reaksiyonun moleküler sürecini tanım­lamak ve bu iş­lem için vazifelendirilmiş enzimi ayrıştırmak olması gerektiğini vurguladı.<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p><strong>            Mevcudat Arasındaki Teavün Sırrı</strong></p>
<p>Plastik kirliliğine çözüm arayışları, yukarıdaki tevafuktan sonra da devam etti.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Son yıllarda yine bu alanda çalışan Brandon Üniversitesinden biyolog Christophe LeMoine, balmumu güvesi tırtıllarının plastiği sindirebilme mekanizmalarının incelenip modellenebilmesinin, problemin çözümünde iyi bir başlangıç noktası olabileceğini düşündü.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> LeMoine ve ekibi, tırtıllar üzerinde yaptıkları araştırmalarda, tırtılın bağırsaklarında bulunan bakterilerin plastiği parçalama hususiyeti üzerinde yoğunlaştılar. Bu bakterileri, bağırsaktan izole ederek, laboratuvarda üretmeyi hedeflediler. Fakat çalışmalarının sonucunda şu hayret verici hakikat ortaya çıktı: İşin sırrı sadece bakterilerde değildi. Tırtıl ve bakteriler arasında “çok sıkı ve koordineli bir çalışma” şeklinde <em>dayanışma ve yardımlaşma</em> vardı. İşte yeryüzündeki bu muazzam yardımlaşma ve dayanışma sırrı, plastik sindirimi verimliliğinin kaynağı olmakta, plastikteki biyolojik bozunmaya dayalı olarak tabiatın temizlenmesini hızlandırıyordu. Bu hadise, Sosyal Darwinizm’in “<em>Hayat bir cidaldir, güçlü olan güçsüz olanı ezer</em>.” tezinin aksine, yaratılış ağacında aslında rahmet ve şefkatten gelen umumî bir yardımlaşma, dayanışma ve iş birliğinin hüküm sürdüğünü bir kere daha ilân ediyordu.</p>
<p>Tabiî ki böyle muazzam bir temizlik işini sadece tırtıllara havale edip kurtulmak yeterli değildir, zira milyonlarca ton plastiğin hepsinin tırtıllarca parçalanması için trilyonlarca tırtılın yetiştirilip tabiata salınması mümkün değildir. Ancak tırtıllar ilim insanlarına ilham vermektedirler. Rabbimizin yarattığı mucizelerle dolu mahlukatına bahşettiği harikulade sistemler, bize hem dünya hem ukba hayatımız adına pek çok şey anlatmaktadır. Nazarlarımızı her birine yönlendirdiğimizde, Kendisini bize tanıtan ve sevdiren mesajlar taşıyan ve hayatımızı kolaylaştıracak teknolojik gelişmelerin ilhamlarına vesile olan sanat eserlerini istifademize sunmaktadır.</p>
<p>Tırtılların ve bazı bakterilerin plastiklerdeki kimyevî bağları parçalama mekanizmasındaki koordinasyonun detayları keşfedilebilirse, plastik atık krizinin çözümü için büyük bir engel aşılmış olacaktır. Bu sistemin modellenmesi biyoteknolojik çalışmalara ışık tuttuğunda ise geniş çaplı plastik parçalama sistemleri veya araçları geliştirilebilir.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem’alar</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 379.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Paolo Bombelli, Christopher J. Howe, Federica Bertocchini, “Polyethylene bio-degradation by caterpillars of the wax moth <em>Galleria mellonella</em>”, <em>Current Biology</em>, 27/8, 24-04-2017, s. R292–R293.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “Plastik Yiyen Tırtıllar Kirliliğe Çözüm Olabilir mi?”, <em>Bütün Dünya Dergisi</em>, Eylül 2017, s. 112–114.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Eric Betz, “Scientists Found a Caterpillar That Eats Plastic”, <em>Discover Magazine</em>, 4-3-2020, www.discovermagazine.com/environment/scientists-found-a-caterpillar-that-eats-plastic-could-it-help-solve-our</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhasebe</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/muhasebe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 22:03:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219589</guid>

					<description><![CDATA[Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz muhasebe; mü’minin, her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini ispat etmesi mevzuunda da ciddî bir teşebbüs sayılır. “Fütûhât-ı Mekkiyye” sahibinin de belirttiği gibi, selef-i salihîn, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz muhasebe; mü’minin, her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini ispat etmesi mevzuunda da ciddî bir teşebbüs sayılır.</p>
<p>“Fütûhât-ı Mekkiyye” sahibinin de belirttiği gibi, selef-i salihîn, her günkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hafızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vicdanî ızdıraba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ileride ruhlarında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır.. ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfara sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet eder, nihayet temsil ettiği güzelliklerden dolayı da yüz yere kor ve şükranla iki büklüm olurlardı.</p>
<p>İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, mânâ ve ruh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorumlaması diye de ifade edebileceğimiz muhâsebe, gerçek insanî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır. Ancak böyle bir cehd ve düşünce sayesindedir ki insan, dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, yararlıyı-zararlıyı birbirinden tefrik edip gönül istikametini koruyabilir.</p>
<p>Evet, onun, hâl’i değerlendirip geleceğe hazırlanabilmesi; geçmişte işlediği yanlışları telafi edip Allah nezdinde aklanabilmesi; dünü, bugünü ve yarını itibarıyla kendi kendini sorgulayıp gerçek değerini bulabilmesi; daha önemlisi de Allah’la münasebetleri açısından iç dünyasında sürekli yenilenebilmesi ancak ve ancak sıkı bir nefis muhasebesiyle mümkün görülmektedir. Zira insanın hem zaman üstü muhtevası hem de zamanla mukayyet duyguları, onun kalbî ve ruhî hayatıyla ve kendi ledünniyâtının şuurunda bulunmasıyla çok irtibatlıdır.</p>
<p>Müslüman ne kalbî ve ruhî hayatı ne de umumî davranışları itibarıyla kat’iyen muhasebeden müstağni kalamaz. O, bir yandan dün ihmal ettiği, hatta yıkılmasına göz yumduğu geçmişini, ötelerden gelip vicdanının derinliklerinde yankılanan: وَتُوبُۤوا إِلَى اللهِ  <em>“Tevbe edip Allah’a dönün!..”</em><a name="_ftnref1"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn1">[1]</a> ve وَأَنِيبُۤوا إِلٰى رَبِّكُمْ <em>“Rabbinize inâbede bulunun!..”</em><a name="_ftnref2"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn2">[2]</a> ümit edalı, rahmet şiveli ilâhî nefehâtıyla onarıp ihya etmeye çalışırken; diğer yandan da: يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ<em> </em> <em>“Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na karşı saygılı olun! Ve herkes yarın için ne hazırlamış ona bir baksın!..”</em><a name="_ftnref3"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn3">[3]</a> yıldırımlar gibi ürpertici, rahmet gibi inşirah verici uyarılarıyla teyakkuza geçer; kendine çeki düzen verir, elinden geldiğince bütün fenalıklara karşı kapanır.. içinde bulunduğu anı, tıpkı bir döllenme mevsimi, bir bahar faslı gibi değerlendirir ve imanın verdiği şuurla, basîretle o anın her lahzasına ayrı bir derinlik kazandırır. Zaman zaman cismaniyete toslayıp sarsılsa da; إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَۤائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ  <em>“Sineleri her zaman Allah’a karşı saygıyla çarpan müttakiler, şeytandan bir tayf, bir vesvese dokunduğu zaman hemen Allah’ı anarlar ve derken gözleri açılıverir.”</em><a name="_ftnref4"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn4">[4]</a> ilâhî beyanına göre her zaman tetiktedir.</p>
<p>Muhasebe, mü’minin iç dünyasında bir kandil, vicdanında da bir hayırhah ve nasihatçi gibidir. Her fert onunla hayrı-şerri, güzeli-çirkini, Allah’ın sevdiğini-sevmediğini birbirinden tefrik eder ve hayır soluklu o nasihatçinin rehberliğinde en aşılmaz gibi görünen engelleri aşar ve hiçbir şeye takılmadan gidip hedefine ulaşır.</p>
<p>Muhasebe; iman, kulluk, tevfik, kurbiyet ve ebedî saadete mazhariyet gibi mevzularda, tamamen ilâhî inayet, ilâhî rahmet yörüngelidir.. ve yeis gibi mutlak emniyetin de en amansız hasmıdır. Evet o, her zaman huzur ve itmi’nana açık olmasının yanında, korku, endişe ve ürperti eksenlidir. Muhasebeye açık gönüllerin buğulu yamaçlarında her zaman; لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلًا وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا  <em>“Bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”</em><a name="_ftnref5"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn5">[5]</a> iniltileri yankılanır.. ve onun huzur ve mehâbetin iç içe yaşandığı ikliminde, mesuliyet ve sorumlulukla iki büklüm olmuş en yüce kametlerin; لَوَدِدْتُ أَنِّي كُنْتُ شَجَرَةً تُعْضَدُ <em>“Keşke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım.”</em><a name="_ftnref6"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn6">[6]</a> inkisarları uğuldar; uğuldar da onlar; ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ  <em>“Yer bütün genişliğine rağmen onlar için daraldı ha daraldı.. ve vicdanları da bu daralma altında kaldı.”</em><a name="_ftnref7"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn7">[7]</a> tesbitinin her an kendileri için vâki ve vârid olduğunu hissederler. Onların beyinlerinin her guddesinde; وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِۤي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللهُ  <em>“Siz içinizi dökseniz de gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çekecektir.”</em><a name="_ftnref8"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn8">[8]</a> tınlamakta.. ve dillerinde, يَا لَيْتَنِي لَمْ تَلِدْنِي أُمِّي <em>“Âh! Keşke, anam beni doğurmasaydı.”</em><a name="_ftnref9"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn9">[9]</a> çığlıkları nümâyândır.</p>
<p>Bu ölçüde kendi kendini sorgulamanın zor olduğu söylenebilir ama bu seviyede nefsini muhasebeye tâbi tutmayanın da zamanı değerlendirmesi; bugünü dünden, yarını da bugünden farklı yaşaması mümkün değildir. Böylesi zamanzedelerin uhrevîlik performansı göstermeleri ise bütün bütün imkân haricidir.</p>
<p>Nefsin sürekli sorgulanması ve ona itap, imanın kemalindendir. Hayatını “insan-ı kâmil” ufkuna göre planlamış her ruh, yaşadığı hayatın şuurundadır ve ömrünün her dakikasını nefsiyle mücadelede geçirir. Kalbine uğrayan her hâtıraya, kafasından geçen her düşünceye parola sorar ve vize tatbik eder. Şeytana, âsâba, hassasiyete açık her işinde nefsanîliğini yakın takibe alır; çok defa onun en güzel, en makul davranışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular; akşam-sabah elindeki tığını, nefsini levm atkıları arasında dolaştırır ve bu ruh hâleti içinde hayat dantelasını örmeye çalışır. Her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha kontrol eder, her sabah bütün günahlara kapalı ve yepyeni bir azimle hayata açılır.</p>
<p>O, böyle bir sadakat ve vefa, böyle bir tevazu ve mahviyetle iki büklüm olup başıyla ayaklarını aynı noktada birleştirdiği sürece ona gök kapıları ardına kadar açılır ve kendisine: “Gel ey sadık ki, mahremsin, bura mahrem makamıdır; seni ehl-i vefa gördük&#8230;” (Nesimî) denir ve her gün ayrı bir semavî seyahatle şereflendirilir. Zaten Cenâb-ı Hak da, وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ  <em>“Hayır hayır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!”</em><a name="_ftnref10"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftn10">[10]</a>diyerek bu saflardan saf ruh adına kasem etmiyor mu..?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>اَللّٰهُمَّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ نَجِّنَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ<br />
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الشَّفِيعِ يَوْمَ الدِّينِ وَعَلٰى أَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref1">[1]</a>   Nûr sûresi, 24/31.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref2">[2]</a>   Zümer sûresi, 39/54.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref3">[3]</a>   Haşir sûresi, 59/18.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref4">[4]</a>   A’râf sûresi, 7/201.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref5">[5]</a>   Buhârî, <em>küsûf</em> 2; Müslim, <em>küsûf </em>1.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref6">[6]</a>   Hz. Ebû Zerr’in (radıyallâhu anh), bir önceki hadisi naklettikten sonra söylediği bu söz için bkz.: Tirmizî, <em>zühd</em> 9; İbn Mâce, <em>zühd</em> 19.</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref7">[7]</a>   Tevbe sûresi, 9/118.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref8">[8]</a>   Bakara sûresi, 2/284.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref9">[9]</a>   Hz. Ömer ya da Ebû Meysere Amr b. Şurahbil&#8217;e isnat edilen bu söz için bkz.: İbn Sa’d, <em>et-Tabakâtü’l-kübrâ</em> 3/360; İbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannef</em> 7/98, 152.</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="itss://chm/KALBiN%20ZUMRUT%20TEPELERi/KZT%201/07%20muhasebe.htm#_ftnref10">[10]</a> Kıyâmet sûresi, 75/2.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medine’nin Gülü</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/03/01/medinenin-gulu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2022 21:47:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=219585</guid>

					<description><![CDATA[Andım yine Seni, her şey yâdımdan silindi, Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi; Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi.. Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi. Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam, Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam; Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam.. Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam. Bir bilsem, vuslata ne zaman ferman [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Andım yine Seni, her şey yâdımdan silindi,<br />
Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi;<br />
Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi..<br />
Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.</p>
<p>Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam,<br />
Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam;<br />
Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam..<br />
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam.</p>
<p>Bir bilsem, vuslata ne zaman ferman gelecek?.<br />
Yoksa bu yanan gönlüm durmadan inleyecek;<br />
İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek..<br />
Bir bilsem, vuslata ne zaman ferman gelecek?.</p>
<p>Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından,<br />
Ne olur Sana ulaşmam için kanadından<br />
Bana bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından..<br />
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından.</p>
<p>Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül;<br />
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!<br />
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül!.<br />
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül!</p>
<p>Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım,<br />
Bir kor saç içime, ocaklar gibi yanayım;<br />
Sensiz geçen bu acı rüyadan kurtulayım..<br />
Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım..</p>
<p>Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta,<br />
Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta;<br />
Göster çehreni ki, güneş gurûba kaymakta..<br />
Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta&#8230;</p>
<p>Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,<br />
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;<br />
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun..<br />
Ne olur, hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
