<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>72 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/sayi/72/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 17 Mar 2025 06:14:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>72 &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mart 2023</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/mart-2023/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:35:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259397</guid>

					<description><![CDATA[72. Sayı]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>72. Sayı</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’ân-ı Kerim ve Meâli Üzerine &#8211; 1</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/kuran-i-kerim-ve-meali-uzerine-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:32:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259395</guid>

					<description><![CDATA[Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın, en son peygamberi vasıtasıyla insanlığa mucize derinlikli ve eşi benzeri olmayan bir mesajıdır. Allah bu mesajıyla, son bir kez daha insanoğluna kestirmeden rızasına ulaştıran şehrahı göstermiş; zat, sıfât ve esmâsını ifade etmiş; doğru şekilde bilinip tanınmasını, iman edilip ubudiyette bulunulmasını, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek netlikte açık-seçik ortaya koymuş; mü&#8217;minlerin vazife ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın, en son peygamberi vasıtasıyla insanlığa mucize derinlikli ve eşi benzeri olmayan bir mesajıdır. Allah bu mesajıyla, son bir kez daha insanoğluna kestirmeden rızasına ulaştıran şehrahı göstermiş; zat, sıfât ve esmâsını ifade etmiş; doğru şekilde bilinip tanınmasını, iman edilip ubudiyette bulunulmasını, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek netlikte açık-seçik ortaya koymuş; mü&#8217;minlerin vazife ve sorumlulukları üzerinde durmuş, mücazât ve mükafât va&#8217;d ü vaîdiyle gönülleri şahlandırmış ve ruhlarda ürperti hasıl etmiş; dahası, onu bize bir ekmeliyet, bir etemmiyet remzi ve bir rıza yörüngesi olarak sunmuş, sunarken de tenezzül dalga boylu bu armağanıyla bize, kimseye nasip olmayan/olmayacak olan en büyük bir iltifatta bulunmuştur. Kur&#8217;ân, Hazreti Ruh-u Seyyidi&#8217;l-Enâm&#8217;a (aleyhi ekmelüttehâyâ) bahşedilen yüzlerce mucizenin en parlağı ve kalıcı olanıdır. O, ifadesi, üslubu, beyan tarzı açısından bir harikalar mecmuası olduğu gibi içtimaî disiplinleri, hukukî kuralları, terbiye ile alâkalı kaideleri, insan, varlık ve kainat hakkındaki yorumları; hemen bütün ilimlerin esaslarına işaret, remiz ve îma, hatta bazen tasrih ölçüsünde temasları; idarî, iktisadî, siyasî, kültürel problemleri çözmedeki alternatif yöntemleriyle her zaman herkesin başvurma mecburiyetinde olduğu/olacağı bitip tükenme bilmeyen dupduru bir kaynak, en karmaşık ve en bulanık dönemlerin dahi bulandıramayacağı kadar engin bir ummandır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kur&#8217;ân&#8217;ın mana enginliğini, üslup ve ifade zenginliğini, muhteva derinliğini anlatma konusunda aczimi ve yetersizliğimi itirafı ona saygımın gereği kabul ediyorum. Arzedilen hususlarla alâkalı bugüne kadar bir hayli şey anlatıldı; hâlâ da anlatılıyor ve gelecekte de anlatılacak.. bütün bu gayretlerin onu tanıma, onu duyma, ona ve getirdiklerine inanma konusunda kâfî ve vâfî olduğu açıktır ve İslâm nizamını da &#8216;mahiyet-ü nefsi&#8217;l-emriye&#8217;siyle aksettirdiğinde şüphe yoktur. Ancak, insan, kainat ve ulûhiyet hakikatinin beyan atlası sayılan engin bir muhtevanın bütünüyle ifade edildiğini iddia da doğru değildir. Semavî ve lâhûtî olan bir beyan beşer idrakiyle ne kadar seslendirilebiliyorsa, onun da işte o kadar dile getirildiği bir gerçektir. Bu itibarla, ne bizim ne de başkalarının, bu koskocaman atlası fihrist ölçüsündeki bir çerçevede ifade etmemiz mümkün olmasa gerek. Ne var ki, böyle hayatî bir konunun, ne ifade zaafiyetimiz bahanesine ne de beyan gücümüzün yetersizliğine bağlanarak ona karşı lakayd kalınması veya ihmal edilmesi de doğru değildir. Kur&#8217;ân&#8217;ı anlamak herkesin hakkı ve anlatmak da doğru bilenlerin vazifesidir. Bilmeyenler her zaman onu anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru yorumlayıp doğru ifade etmede kullanmalı ve onun anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında o, bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelam-ı İlâhî&#8217;nin en nurefşan ifadesidir. Bu itibarla da ne menbaı, ne hedefi, ne ilk temsilcisi/temsilcileri, ne de sinelerde bıraktığı tesir açısından lakayd kalınacak bir kitap değildir. O konuşurken melekler sükut murakabesine dalmış, ruhaniler secdeye kapanmış, cinler onun sesine soluğuna büyülenerek onunla tanışmak için çöllere düşmüşlerdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kur&#8217;ân, tekvinî emirlerin beyan ve izahı, teşriî kural ve kaidelerin de en sağlam ve değişmez kaynağıdır. O, varlık, kâinat ve insanı doğru okuyup değerlendirmede en sağlam kriterleri ihtiva eden öyle muhkem bir kitaptır ki, onun ferdî, ailevî, içtimaî ve terbiyevî çözemeyeceği bir problem yoktur ve bu hususiyetiyle de o, her şeyi sebepleriyle, sonuçlarıyla görüp bilen bir Zât&#8217;ın kuşatan ilminden geldiğini haykırmaktadır. O, bu bütüncül bakışı ve ihata eden engin ifade ve üslubunun yanında, muhteva ve mana genişliği, beyan inceliği, herkesin ilim ufkuna göre açılma sihri ve ruhlara nüfuzu sayesinde öyle bir güce sahiptir ki, önyargısız olmaları şartıyla ulaşabildiği herkesi büyülemiş ve başlarını döndürmüştür. Dostlar onu taklit şevkiyle, düşmanlar onun sesini kesme hıncıyla yıllar ve yıllar boyu aynı malzemeyi kullanmış, aynı konuları seslendirmeye çalışmışlardır ama kat&#8217;iyen onun üslubunu yakalayamamış ve o enginlikte bir beyan ortaya koyamamışlardır: İfadeler sun&#8217;iliği aşamamış, söz sarraflarının takdir ufkuna ulaşamamış ve hele asla gönüllerde kalıcı, yönlendirici bir tesir uyaramamıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onda yerine göre ayrı ayrı, yerine göre iç içe konular arasında öyle ince bir tenasüb ve müzikal bir ahenk vardır ki, birbirinden çok uzak gibi görünen hususlar arasında bile insan az bir teemmülle bir kaç iltisak noktasını birden yakalayabilir. O hemen her zaman hiçbir edip ve söz üstadının ulaşamayacağı bir beyan sultanlığı sergiler ve bütün bütün insafsız olmayan muhataplarına mutlaka birşeyler hissettirir; hissettirir ve onları idrak ufuklarının ötesinde daha derin mülahazalara sevkeder. Bir de bu müteessir ruhlar insaf edip kendilerini bu Rabbanî ifade çağlayanına salıverdi mi, gayrı onun dışında duyup dinledikleri söz şeklindeki bütün ifadeler birdenbire adeta hırıltıya dönüşüverir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her şeyden evvel o, kuşatan bir ilimden gelmiş, insan, tabiat ve bütün kainatların mana, mazmun, gaye-i hilkat ve hikmet-i vücutlarının dili, tercümanı olmanın yanında muhataplarının da farklı derinliklerine birden seslenmektedir: O, akla birşeyler söylerken gönle onun anlayacağı bir dille seslenmeyi ihmal etmez; şuura birşeyler duyurduğunda hisleri nasipsiz bırakmaz; muhakeme ve mantıkla konuştuğunda da ruhtan iltifatını esirgemez. Zâhir-bâtın her latife ve hasse ondan hissesini alır ve bunlar arasında ne bir mahrumiyet ne de çelişki söz konusu olmaz. İstidatları ölçüsünde paylaşırlar bu semavi maideyi ve bir ahenk zemzemesi yaşarlar kendi aralarında</p>
<p style="font-weight: 400;">Gerçi hemen bütün ilahi beyanlarda, hususiyle de beşeri mülahazalar dediğimiz şerh ve hâşiyelerin asıl metinler içine karışmadığı dönemler itibariyle, aynı bütüncül bakış ve aynı kucaklayıcılık söz konusudur ama Kur&#8217;ân&#8217;da Muhammedî (sallallahü aleyhi vesellem) ruh ve mananın câmiiyeti derinliğinde bir ihata ve fâikiyet bulunduğu da açıktır; açıktır ve ondaki câmiiyet ve muhtevaya denk mükemmelliyette semavi ve gayr-ı semavi herhangi bir kitap göstermek de mümkün değildir. İnsan, kâinat ve ulûhiyet hakikatlerini bu vüs&#8217;atte, vüs&#8217;ati içinde bu incelikte ele alan ve kendine has terkib ü tahlil (sentez ve analiz) sistemleriyle yorumlayıp ortaya koyan bir başka kitap yoktur dersek mübalağa etmiş sayılmayız.</p>
<p style="font-weight: 400;">Onun ele aldığı konuların hemen hepsi açık olanı açık, mücmel ve müteşabih olanları da Sahib-i şeriatın beyanına veya bir kısım mülhemunun ilhamlarına emanet pek çok lâhûtî ve kevnî hakikatlerin en zengin hazinesi mesabesindedir. O, arzettiği veya tahlile tabi tuttuğu konulardan hiçbirini içinden çıkılmaz hale getirmez; usule taalluk eden mevzuları açık ve net olarak ortaya koyar; teemmül, tefekkür ve tedebbür isteyen hususlarda tetkik u tahkiki yeğler; Allah&#8217;a yönelme imasında bulunur ve ulu orta herkesin üstesinden gelemeyeceği konuların altına girilmesini de tasvip etmez. O, üzerine eğildikçe kalblerde, kafalarda -teemmül derinliğine göre- lambaları her an daha bir artan sihirli bir avize gibi değişik tecelli dalga boyunda yeni yeni inkişaflara vesile olarak insanın zâhir ve bâtın duygularına çeşit çeşit ilahî armağanlar sunar. Varidatı coştukça coşar; çiselemeler sağanağa dönüşür ve bitmez mevhibeleri, tükenmez güzellikleri ve pırıl pırıl ışıklarıyla mütefekkir mütalaacılarına iç içe şölenler yaşatır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Az Bildiğimiz Bir Meyve;  Nar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/az-bildigimiz-bir-meyve-nar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:31:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259393</guid>

					<description><![CDATA[Kur’ân-ı Kerim, kâinat kitabının tercümanı olarak, insanı ilgilendiren hemen her varlıktan bahsetmiştir. Kur’ân’ın bu mucizevî yönünü, gelişen ilimlerle birlikte keşfedilen nimetleri hakkıyla anlamak için, bahsi geçen her türlü varlığı incelemeye almak, bir tür ibadet hükmüne geçer. Şu âyetlerde nar meyvesinden bahsedilmektedir: “Gökten su indiren O’dur. Sonra Biz onunla her çeşit bitkiyi çıkarırız. O bitkiden bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Kur’ân-ı Kerim, kâinat kitabının tercümanı olarak, insanı ilgilendiren hemen her varlıktan bahsetmiştir. Kur’ân’ın bu mucizevî yönünü, gelişen ilimlerle birlikte keşfedilen nimetleri hakkıyla anlamak için, bahsi geçen her türlü varlığı incelemeye almak, bir tür ibadet hükmüne geçer.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şu âyetlerde nar meyvesinden bahsedilmektedir:</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Gökten su indiren O’dur. Sonra Biz onunla her çeşit bitkiyi çıkarırız. O bitkiden bir filiz, ondan da büyüyüp birbirinin üstüne binmiş taneler, başaklar çıkarırız. Hurma tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm, zeytin ve narbahçeleri yetiştiririz. Bunlardan kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Her birinin meyvesine, bir ilk meyve verdiğinde bir de tam olgunlaştıkları zaman bakın! Elbette bütün bunlarda iman edecekler için alınacak birçok dersler vardır</em>.” (En’am, 6/99)</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O’dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekât ve sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez</em>.” (En’am, 6/141).</p>
<p style="font-weight: 400;">            Allah’ın koruması altında olan ve tek bir âyeti bile değişmeden günümüze ulaşan Kur’ân’da, nar gibi bir meyveden bahsedilmesi, üzerinde durulması gereken bir husus olarak araştırmayı beklemektedir. Bizler incelemesek bile, dünya durmamakta ve bilim insanları Kur’ân’daki âyetler ışığında, kâinat kitabını didik didik etmektedirler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nar (<em>Punica granatum L.</em>) ağaçları, subtropikal ve tropikal bölgelerde yetiştirilmektedir. En büyük üreticiler arasında İran, Hindistan, ABD, Türkiye, Mısır, İtalya, Şili ve İspanya bulunmaktadır. İtalya’da nar meyvesi üretimi yılda yaklaşık 60.000 ton olup üretimin en iyi olduğu yerler Apulia ve Sicilya bölgeleridir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Narın Terkibi ve Muhtevasındaki Faydalı Maddeler</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Narın toplam ağırlığının yaklaşık %50’si, <strong>flavonoidler</strong> gibi önemli aktif bileşik kaynakları olan kabuk ve meyveyi bölümlere ayıran zarlardan oluşur. Meyvenin yenilebilir kısmı, yaklaşık %50’sini oluşturur; bunun da %80’i etli kısımdan, %85’i su ihtiva eden tanelerden, %20’si de tohumların odun kısmından ibarettir. Çiğ olarak yenilebilen 100 gram nar meyvesinin 78 gramı su, 1,67 gramı protein, 1,17 gramı yağ, 18,7 gramı karbonhidrat (%10’u glikoz ve fruktoz), %1,5 pektin ve 4 gramı liften ibaret olup 83 kalorilik enerji verir. Bunların dışında mg ölçülerinde kalsiyum (10), demir (0,3), magnezyum (12), fosfor (36), potasyum (236), sodyum (3), askorbik asit (10,2) ve cholin de (7,6) bulunur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birçok meyveye has olan askorbik asit, sitrik asit ve malik asit gibi organik asitler ve <strong>fenolik asitler</strong>, flavonoidler ve <strong>antosiyaninler</strong> gibi fenolik bileşikler, <strong>elajitaninler </strong>ve <strong>proantosiyanidinler</strong><strong>,</strong> narda bol miktarda bulunur. Narın tohumları, lipitler açısından zengindir. <strong>Ekstrakte</strong> edilebilen yağ, tohumların toplam ağırlığının %12–20’sidir ve linoleik asit gibi yüksek konsantrasyonda, çoklu doymamış yağ asitleri ile karakterize edilir. Tohumlarda ayrıca proteinler, vitaminler, lif, pektinler, şekerler ve <strong>fitoöstrojenler</strong> de bulunur.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bir Şifa Vesilesi Olarak Nar</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Yapılan çok sayıda araştırmaya göre, nar bitkisinin meyvesi, sağlık açısından çok sayıda faydalı özelliklere sahip kılınmıştır. Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, <strong>oksidatif stres</strong>, <strong>hiperglisemi</strong> ve <strong>enflamatuar aktiviteler</strong> dâhil olmak üzere çeşitli hastalık risk faktörlerini önlemeye veya tedavi etmeye yardımcı olabilir. Narın <strong>polifenoller</strong> gibi bazı bileşenlerinin; potansiyel <strong>antioksidan</strong>, antienflamatuar (iltihap sökücü) ve antikanserojen (kansere karşı) etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmalar nar suyunun antioksidan kapasitesinin, şarap ve yeşil çaydakinin 3,5 katı, C vitamini ve E vitamininin ise 48 katı olduğunu göstermiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Narın <strong>glisemik indeksi</strong> düşük olduğundan diyabetliler için sağlıklı bir seçimdir. Hücre tamirini uyaran unsurlar ve göz hastalıklarına karşı güçlü antioksidanlar bakımından ileri seviyededir. Nar suyu, <strong>makrofaj</strong> oksidatif stresini, <strong>serbest radikalleri</strong> ve <strong>lipit peroksidasyonunu</strong> azaltabilir. Ayrıca, nar meyve özü, kanserli hücre büyümesini önler ve antikarsinojenik etkilere yol açabilen <strong>apoptozu</strong> uyarır. Ek olarak, bazı iltihabî durumları gösteren maddelerin salınmasını durduran elajitaninler, iltihapları baskılayıcı tesir gösterir. Nar çekirdeği çiğnenebilir ve yenebilir. Böylece nardaki besin maddelerinin emilimini en üst seviyeye çıkarabilir. Nar çekirdeği, <strong>gastrointestinal</strong> hareketliliği teşvik edebilen, metabolizma hızını artırabilen, <strong>toksinleri</strong> (zehirleri) ve çöpleri giderebilen ve gastrointestinal sistemin sağlığına çok faydalı olan önemli miktarda lif ihtiva eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hemen hemen bütün hastalıklarda az veya çok müspet tesiri bulunan nar hakkında yüzlerce araştırma vardır. Bu araştırmalardan bazı satır başları sunmak bile yeterli olacaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kanser: </strong>Nar meyvesinin, kötü hücrelerin büyümesini engelleyebildiği ve bozuk hücrelerin kendilerini imha etmelerini kolaylaştırdığı için insan prostat kanserinin tedavisinde kullanılabileceği gösterilmiştir. Akciğer kanserinden sonra, dünya çapında erkek kanser ölümlerinin önde gelen sebebi prostat kanseridir. Semptomların başlamasından önce ilerlemesi yavaştır; bu yüzden <strong>farmakolojik</strong> ve beslenme müdahaleleri, hastalığın gelişmesini geciktirerek hayat kalitesine müspet tesir yapabilir.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Ayrıca narın, prostat kanserinin bir göstergesi olarak bilinen <strong>PSA</strong> seviyesinde önemli düşüşe sebep olduğu ve tümör büyümesini baskıladığı bildirilmiştir.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Nar çekirdeği yağının, meme kanseri hücrelerinin çoğalmasını %90 nispetinde engellediği de gösterilmiştir. Akciğer ve kolon kanserinde de hücre çoğalmasını durdurucu tesirler, nar çekirdeği yağının derideki <strong>melanom</strong> kanserinde tümör baskılayıcı ve yayılımı durdurucu tesirleri rapor edilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kalb ve Damar Hastalıkları: </strong>Nar suyu, yüksek antioksidan potansiyeli olan zengin bir polifenol kaynağıdır. Ayrıca damar içi plak oluşumunu engelleyici rolü, tansiyon düşürücü ve iltihap çözücü tesirleri gösterilmiştir.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Nar suyu, <strong>serum anjiyotensin dönüştürücü enzim</strong> üzerinden sistolik kan basıncını (büyük tansiyonu) düşürür. Bir yıl boyunca nar suyu tüketilmeye devam edildiğinde, şah damarının (karotis arteri) kalınlaşmasında %30 azalmaya vesile olduğu, LDL kolesterolünü düşürdüğü, dört hafta boyunca nar suyu uygulamasının (100 mg/kg) ortalama <strong>arteriyel kan basıncını</strong>düşürebildiği gösterilmiştir. Damar içindeki birikintileri eritmede etkili olan maddenin nar çekirdeği yağının ana bileşeni olan punisik asit olduğu görülmektedir. Kan yağları yüksek olan 51 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada kan yağları düzelme yoluna girmiş ve damar içi plaklar %44 oranında azalmıştır.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca, ilerlemiş aterosklerozu (damar tıkanıklığı) olan farelere iki ay süreyle nar suyu verilmesi, okside LDL’yi (%31) azaltmış ve makrofaj kolesterol akışını (%39) artırmıştır. Daha geniş bir çalışmada, konsantre nar suyunun kalb hastalığı risk faktörlerini azalttığı gösterilmiştir.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Nar yaprağının özü çıkarılarak (400 ve 800 mg/kg/gün) yüksek yağlı diyete bağlı obez ve aşırı yağlandırılmış farelere beş hafta süreyle uygulandığında, serum toplam kolesterolünde önemli azalma olduğu gösterilmiş ve ayrıca bağırsak yağ emilimi de engellenmiştir.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Karaciğer Hastalıkları: </strong>Yağlı karaciğer, şeker hastaları arasında en yaygın anormal karaciğer fonksiyonudur. Nar çiçeği özü ile beslenen sıçanlarda karaciğer ağırlığında, yağ damlacıklarında ve karaciğerin toplam kolesterol muhtevasında azalma görülmüştür.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İltihap Giderici Özelliği: </strong>Birçok çalışma, nar özünün antienflamatuar potansiyelini bildirmiştir. Bir çalışmada, günlük 100 µl (mikro litre) nar özünün, reaktif oksijen türlerinin seviyelerini önemli ölçüde azaltabileceği gözlenmiştir. Hem elajitaninler hem de elajik asit, antienflamatuar özelliklere sahip olan nar ekstraktının ana bileşenleridir. Ürolitinlerin, narın iltihap sökücü özelliğinin ana bileşenleri olduğu ileri sürülmektedir. Hiperglisemi (şeker yüksekliği), kalb damar hastalıklarını tetiklemede oksidatif strese sebep olan bir faktördür. Yapılan araştırmalar polifenol açısından zengin antioksidanlar (oleanolik, ursolik ve gallik asitler) sayesinde nar ekstraktının, <strong>LDL</strong>’de azalmaya, <strong>HDL</strong>’de ise artışa sebep olabileceği ve nitrik oksit üretimi yoluyla kalb damar hastalıklarının komplikasyonlarını önleyebileceğini göstermiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Artrit (eklem iltihapları): </strong>Kireçlenme ve eklemlerde iltihap ile kendini gösteren, otoimmün bir hastalık olan romatizmal eklem rahatsızlıklarından, kadınlar erkeklerden daha fazla etkilenir. Nar ekstraktının, farelerde <strong>kolajen</strong> kaynaklı artritin başlangıcını geciktirebileceği ve yoğunluğunu azaltabileceği gösterilmiştir. Nar özü ile beslenen farelerde artritin şiddeti ve eklem iltihabının seviyesi, önemli ölçüde azalmıştır.</p>
<h4><strong>Antimikrobiyal ve antifungal etkisi: </strong>Narın antimikrobiyal özellikleri geniş çapta kabul görmektedir. Kurutulmuş nar kabuğu tozunun, Candida albicans’ı yüksek oranda durdurduğu gösterilmiştir. Ayrıca nar özlerinin antimikrobiyal tesiri, <strong>metisiline</strong> dirençli <em>Staphylococcus aureus</em> ve metisiline hassas fakat birden çok antibiyotiğe dirençli S<em>taphylococcus aureus’a</em> karşı etkili olmuştur. İdrar yolu enfeksiyonlarının önde gelen âmillerinden birisi olan <em>Escherichia coli üzerinde de güçlü </em>antibakteriyel aktivitesi gösterilmiştir.</h4>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Deri: </strong>Güneşin ultraviyole radyasyonları, derinin yaşlanması ve cilt kanseri gibi birçok biyolojik neticenin en birinci sebebidir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashâbıyla gölgede otururken, güneş gelince gölgeye geçmelerini buyurmuştur (<em>Sünen-i Ebû Dâvûd</em>, 16/28) (D vitamini sentezi ve kemik sağlığı ayrı bir mevzu olarak ele alınmalıdır). Bu radyasyonlar; DNA hasarı, protein oksidasyonu ve cilt kanseri gibi neticelere yol açmaktadır. Bir çalışmada nar suyu, özü ve yağının, ultraviyole ışınların zararlarına karşı etkileri incelenmiş ve faydaları gösterilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Diş Sağlığı: </strong>Ağız <strong>florasında</strong> yaşayan bakteriler arası yapışmalar ve mayalarla bu bakteriler arasındaki münasebetler ağız sağlığımıza tesir eder. Kurutularak toz haline getirilmiş nar kabuğunun, <em>C. albicans’a karşı güçlü bir durdurucu etki gösterdiği belirtilmektedir. </em>Başka bir çalışmada ise nar gargarasının diş plaklarına karşı etkisi bildirilmiştir. Buna ek olarak, hidroalkolik nar özünün de diş plaklarındaki mikroorganizmaları %84 oranında azalttığı gösterilmiştir.</p>
<h4><strong>Üreme Sistemi: </strong>Nar çekirdeği özünün ana bileşenlerinden biri beta-sitosteroldür (%16). Sıçanlar üzerinde yapılan bir araştırmaya, göre hayvanların rahimlerinde güçlü kasılmalara ve doğumu kolaylaştırmaya vesile olabilecek etkileri görülmüştür. Ayrıca erkeklerin sperm taşıyan <strong>epididimis</strong> kanallarında spermlerin yoğunluğunu ve hareketliliğini, testislerin sperm üreten <strong>seminifer tüpçüklerinin</strong> çapını ve sperm üretimini artırdığı ifade edilmiştir.</h4>
<h4><strong>Alzheimer: </strong>Nar suyu ile tedavi edilen farelerin, Alzheimer hastalığının iyileşmesi adına, beyinlerinin hipokampüs bölgesinde %50 daha az çözünür A-beta 42 ve <strong>amiloid</strong> birikimi olduğu gösterilmiştir. Bazı uzmanlar, nar polifenollerinin kan-beyin bariyerini geçebileceğine, beyindeki serbest radikallerle savaşabileceğine ve beyin fonksiyonlarını iyileştirebileceğine inanmaktadır. Hastalarda yüksek miktarda bulunan bu maddelerin nar suyu ile azalması, Alzheimer’in tedavisi konusunda ümit verici bir neticedir.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></h4>
<p style="font-weight: 400;">Bunların dışında nar kabuğunun sıtmaya karşı kullanılabileceğine, nar suyunun <strong>HIV virüsünün</strong> tutunmasına engel olduğuna dair araştırmalar sürdürülmektedir. Nar özü ve çiçeğinin, yaraların iyileşmesinde görev yapan kolajen liflerin ve fibroblastların aktive edilmesinde faydalı olduğu, kanserleşen dokularda kan damarlarının gelişmesini (anjiyogenez) engelleyici şekilde damar iç çeperlerini büyüten faktörü baskıladığı da rapor edilmiştir.<a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">&#8212;</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Amiloid: </strong>Beyin hücrelerini sarıp bitiren ve hastalığa sebep olan bir madde.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Antifungal:</strong> Mantarlara karşı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Antimikrobiyal:</strong> Mikroplara karşı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Antioksidan:</strong> Oksijenin zararlı tesirini engelleyen.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Apoptoz:</strong> Yapısı bozulmuş hücrenin kendini imha etmesi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Arteriyel kan basıncı</strong><strong>:</strong> Atardamardaki basınç.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Ekstrakte etmek:</strong> Özünü çıkarmak.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Enflamatuar aktivite:</strong> İltihabî oluşum.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Farmakoloji:</strong> İlaç bilimi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Fitoöstrojen:</strong> Bazı bitkilerde bulunan kadınlık hormonu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Flora:</strong> Bir yerdeki bakteri ve mantar topluluğu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Gastrointestinal:</strong> Sindirim sistemi (mide ve bağırsak) ile ilgili.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Glisemik indeks: </strong>Gıdalardaki glikozun kanda yükselme hızı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>HDL:</strong> İyi kolesterol (halk tabiriyle).</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>HIV virüsü:</strong> AIDS hastalığına sebep olarak immün sistemini çökerten bir virüs.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Hiperglisemi:</strong> Kan şekerinin yüksekliği.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kolajen:</strong> Bağ dokusunun ana bileşeni olan bir protein.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>LDL:</strong> Kötü kolesterol (halk tabiriyle).</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Lipit peroksidasyonu:</strong> Yağların bozulması.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Makrofaj:</strong> Hastalığa sebep olan organizma ve maddeler ile ölü dokuları ortadan kaldıran bağışıklık sistemi unsuru.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Melanom:</strong> Deriye rengini veren hücrelerin (melanosit) kanserleşmesi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Metisilin:</strong> Bir tür antibiyotik.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Oksidatif stres:</strong> Serbest radikallerin hücrelerde hasara sebep olması.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Polifenol, fenolik asit, flavonoid, antosiyanin, elajitanin, proantosiyanidin</strong>: Bitkilerdeki faydalı kimyevî maddeler.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>PSA:</strong> Prostat spesifik antijen (prostat kanserinin işaretçi molekülü).</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Seminifer tüpçük ve epididimis</strong>: Erkek üreme organında sperm üreten ince tüpler ve bunları taşıyan kanal.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Serbest radikal:</strong> Demirin paslanması gibi hücrelere zarar veren eksik elektronlu oksijen atomu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Serum anjiyotensin dönüştürücü enzim:</strong> Damarları gevşeterek tansiyon düşüren kandaki enzim.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> V. Di Stefano ve ark. “Effect of Sunlight Exposure on Anthocyanin and Non-Anthocyanin Phenolic Levels in Pomegranate Juices by High Resolution Mass Spectrometry Approach”, <em>Foods</em>, 2020, 9, 1161.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M. B. Rettig ve ark. “Pomegranate extract inhibits androgen-independent prostate cancer growth through a nuclear factor-kappaB-dependent mechanism”, <em>Mol. Cancer Ther</em>. 2008, 7:2662–2671.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. Albrecht ve ark. “Pomegranate extracts potently suppress proliferation, xenograft growth, and invasion of human prostate cancer cells”, <em>J. Med. Food</em>. 2004, 7:274–283.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> M. I. Gil ve ark. “Antioxidant activity of pomegranate juice and its relationship with phenolic composition and processing”, <em>J. Agric. Food Chem.</em>2000, 48: 4581–4589.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> M. Aviram ve ark. “Pomegranate juice consumption reduces oxidative stress, atherogenic modifications to LDL, and platelet aggregation”, <em>Am J Clin Nutr</em>. 2000, 71:1062–1076.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> A. Esmaillzadeh ve ark. “Cholesterol-lowering effect of concentrated pomegranate juice consumption in type II diabetic patients with hyperlipidemia”, <em>Int J Vitam Nutr Res. </em>2006, 76:147–51.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> F. Lei ve ark. “Evidence of anti-obesity effects of the pomegranate leaf extract in high-fat diet induced obese mice”, <em>Int J Obes (Lond), </em>2007, 20 ;31:1023–1029.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> R. E. Hartman ve ark. “Pomegranate juice decreases amyloid load and improves behavior in a mouse model of Alzheimer&#8217;s disease”, <em>Neurobiol Dis.</em> 2006, 24:506–515.</p>
<p><a href="applewebdata://E0279403-FB94-4911-931B-EDF1CD38F5EA#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A. Zarfeshany ve ark. “Potent health effects of pomegranate”, <em>Adv. Biomed. Res</em>. 2014, 3:100.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hizmet Okulları ve Yerelleşme</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/hizmet-okullari-ve-yerellesme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:29:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259391</guid>

					<description><![CDATA[1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin eğitim kadrosunun yetişmesi vesilesiyle Hizmet okulları önce Orta Asya ülkelerine, daha sonra da dünyanın dört bir tarafına yayıldı. Bu okullar geçtiğimiz yıllardaki bütün engelleme çalışmalarına ve aleyhte propagandalara rağmen pek çok ülkede eğitim faaliyetlerine devam etmektedir. Hizmet okullarının farklı ülkelerde ve farklı eğitim sistemlerinde başarılı olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin eğitim kadrosunun yetişmesi vesilesiyle Hizmet okulları önce Orta Asya ülkelerine, daha sonra da dünyanın dört bir tarafına yayıldı. Bu okullar geçtiğimiz yıllardaki bütün engelleme çalışmalarına ve aleyhte propagandalara rağmen pek çok ülkede eğitim faaliyetlerine devam etmektedir. Hizmet okullarının farklı ülkelerde ve farklı eğitim sistemlerinde başarılı olarak bugünlere gelebilmesi, son yıllarda bu okullar ile alakalı doktora çalışmalarına konu olmuştur. Hizmet okullarının dünyaya yayılmasını araştıran ve Avrupa, Afrika ve Amerika’da yürütülen bir doktora çalışması, bu konuda yerelleşmenin önemli bir rolü olduğunu göstermiştir.<a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<h1>Globalleşme mi, Yerelleşme mi?</h1>
<p style="font-weight: 400;">Soğuk Savaş sonrası, ülkeler arasında farklı alanlarda gelişen ilişkiler sonucu oluşan yeni akıma, ekonomist Theodore Levitt’in “globalleşme” demesi üzerine, bütün dünyada son 30 yıldır süren bir tartışma başlamıştır.<a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Net bir globalleşme tarifi ortaya konmasa da bu konuda çok sayıda çalışma yapılmıştır. Özellikle gelişen teknoloji, internet erişiminin yaygınlaşması ve sosyal medya ile dünyanın küçük bir köye dönüşeceği ve ileride herkesin ortak bir kültüre (hatta ortak bir dile) sahip olacağı, bütün bunların globalleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olacağı bazı uzmanlar tarafından öne sürülmüştür. İngiliz gazeteci ve yazar David Goodhart ise, bu beklentinin doğru olmadığı tezini savunmuş, globalleşmenin geri teptiği ve toplumların yerel değerlerine geçmişe nazaran daha çok bağlandığını ifade etmiştir.<a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>Goodhart, İngiliz toplumunun %42’sinin şu anda bulundukları yerle gençliklerinde yaşadıkları yer arasında sadece sekiz km fark olduğuna dikkat çekmektedir. İngiliz toplumunun %60’ı da gençliğinde yaşadığı yerden 30 km uzaklıkta ikamet etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Görüldüğü üzere, İngiliz toplumunun çoğunluğu, memleketinden ayrılmak istemiyor ve onlar nezdinde, bulundukları yerel ortamın öncelikleri, global dünyanın önceliklerinin önüne geçiyor. Diğer ülkelerden de benzer araştırma sonuçları veren Goodhart’a göre, Brexit başta olmak üzere, uluslararası arenada alınan pek çok siyasi karar da bu anlayışın sonucu olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Globalleşme ve yerelleşmenin, aslında aynı paranın iki yüzü gibi olduğunu ve bir toplumda aynı zaman dilimi içinde, her ikisinin de gözlemlenebileceğini söyleyen uzmanlar da bulunmaktadır. Özellikle İngilizce “globalization” (globalleşme) ve “localization” (yerelleşme) kelimelerini birleştirip “glocalization” terimini üreten bu yaklaşımda, iki akımın iç içe olduğuna dikkat çekilmekte ve belli konularda globalleşmenin, belli konularda da yerelleşmenin ön planda olduğu savunulmaktadır. Günümüzde toplumların mârûz kaldığı bu akımların, Hizmet okullarına da bir derece tesir ettiği, 2018 yılında tamamlanan saha çalışmasında gözlemlenmiştir.</p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;">Globalleşmeden Lokalleşmeye</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">Bu konuda daha önce yapılan çalışmalarda yer alan ifadelere<a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ve bahsi geçen saha çalışmasına katılan uzmanların kanaatlerine göre, Hizmet okullarının dünyaya açılma sürecinde, ilk olarak “globalleşme” öne çıkmaktadır. Bu açılımlarda belli bir coğrafyada başarılı olmuş bir modelin, farklı ülkelerde de uygulandığı gözlemlenmiştir. Hizmet gönüllüleri, bu anlayışı uzun yıllar farklı coğrafyalarda icra etmiş ve Türkiye’de başarılı olmuş Hizmet okulları modelini örnek göstererek dünyanın her yerine açılmışlardır. Bu tür bir açılımda Hareketin merkezi, önemli bir rol oynar ve yurt dışında açılan müesseselerde de bu bağlantı belirgin şekilde gözlemlenir. Hizmet gönüllülerinin açtığı okullara uzun süre “Türk okulları” veya “Türk kolejleri” denmesinin temel sebebi de budur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zamanla dünya genelinde gözlenen yerelleşme akımı, Hizmet okullarını da etkilemiş ve özellikle son 10 senede ciddi bir yerelleşme süreci başlamıştır. Hocaefendi sohbetlerinde, dünyanın dört bir tarafında açılan müesseselerin yönetiminin yerel halka bırakılmasının akıllara gelebilecek vesveseleri engelleyeceğini ifade etmiş, böylelikle yapılan hizmetlerin çok farklı boyutlara taşınacağına dikkat çekmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Avrupa’da incelenen bir okulun müdürü, bu yerelleşme girişimlerini şu şekilde vurgulamıştır: “<em>Biz Türk’üz ve açıldığımız 2007 yılında öğrencilerimizin hepsi Türk pasaportu taşımasa da kökeni Türkiye olan öğrencilerdi. Bugün (2018’de) bu oran %35’e düştü ve belli ki önümüzdeki yıllarda daha da düşecek</em>.”</p>
<p style="font-weight: 400;">Görüldüğü üzere, Hizmet okulları, zamanla bulundukları coğrafyanın şartlarına uyum sağlamaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir husus, yerelleşmenin bir içe kapanma veya dünya ile ilişkilerin kesilmesi şeklinde algılanmamasıdır. Zaten iletişim ve ulaşım imkânlarının bu kadar geliştiği bir dönemde böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Yapılan araştırmada da Hizmet okullarının uluslararası Bilim Olimpiyatları veya Dil ve Kültür Festivali gibi faaliyetlere katılmaya devam ettiği ve yerelleşmenin, onları bulundukları ülkeyle sınırlandırmadığı görülmüştür. Yerelleşme süreci sonrası, yerel kültüre ait değerlerin, Hizmet okullarında daha çok yer aldığı da tespit edilmiştir.</p>
<ol start="2">
<li style="font-weight: 400;">Sözde Darbe Girişiminin Hizmet Okullarının Yerelleşmesi Üzerinde Etkisi</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">2016 yılında Türkiye’de gerçekleşen sözde darbe girişiminin ardından Hizmet okullarında yerelleşme hız kazanmıştır. Türkiye’deki rejimin dünya genelinde yaptığı propaganda ve lobi çalışmalarına rağmen, Hizmet okulları her fırsatta yerel topluma verdikleri hizmetten bahsetmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Alman sosyolog Kristina Dohrn’un 2014 yılında, Afrika’daki Hizmet okulları üzerine yaptığı çalışmasında, okulların tek kültürlü bir yapıya sahip oldukları ve duvarlarını sadece Türkiye’ye dair resimlerin süslediğini belirtmektedir.<a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu gelişme, globalleşme modeli ile dünyaya açılmanın bir sonucudur. Buna mukabil 2018’deki saha çalışmasında, bu durumun değiştiği ve üç kıtada incelenen okullarda, Türkiye vurgusundan ziyade yerel motiflerin ön plana çıktığı gözlemlenmiştir. Dünya genelinde bazı Hizmet okullarının isim değişikliğine gittikleri ve yerel sanatçı veya bilim insanlarının isimlerini aldıkları da tespit edilmiştir. Mesela “Hoşgörü Lisesi”, ismini “Ömer Seyfettin Lisesi” olarak değiştirmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dünya genelinde farklı coğrafyalarda eğitim veren Hizmet okullarının eğitim modelinde aslî bir değişiklik gözlemlenmemekle birlikte, özellikle 2016’dan sonra, yerel kültürlerin daha belirgin bir şekilde öne çıkması dikkat çekicidir. Araştırmada mülakat yapılan yetkililer, artık Hizmet okullarının “Türk okulu” olarak görülemeyeceği şeklinde fikir beyan etmişlerdir.</p>
<h1>Netice</h1>
<p style="font-weight: 400;">İnsanlar gibi kurumlar da zamanla değişebilir ve gelişebilir. Özellikle büyük kurumlarda kültür değişikliği çok yavaş olsa da dış faktörler bu süreci hızlandırabilir. Şartların çok hızlı değiştiği günümüzde, bu değişikliklere ayak uyduramayan insanlar veya kurumlar, tarihin çarkları arasında ezilip kaybolmaya mahkûmdur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hizmet okullarının globalleşmeden ziyade yerelleşmeye ağırlık vermesi, temel düsturlarını ve eğitim anlayışını koruyarak yeni şartlara ayak uydurması ve eğitim faaliyetlerine devam etmesi, son dokuz yıldır yapılan karşı propagandalara rağmen bugün farklı coğrafyalarda nasıl ayakta kaldıklarına dair ipucu vermektedir. Bu bağlamda, eğitim kadrosu ve idarecilerin fedakarlıkları, verilen eğitimin kalitesi ve güvenilirlik gibi pek çok unsuru da göz ardı edemeyiz. Elbette bütün bu vesilelerin, Hizmet okullarının bugünlere gelmesinde önemi büyüktür. Ancak çok hızlı değişen bir dönemde yaşıyoruz. Dolayısıyla temel değerlere bağlı kalarak yeniliklere açık olmak gerekmektedir. Bugün itibarıyla Hizmet okullarının, başarılı yerelleşme girişimleri ile bu yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ettikleri görülmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. E. Altın, <em>Internationalization Through Localization: Gülen Inspired Schools</em>, Düsseldorf: Dr. Kovac Verlag, 2020, s. 274–281.</p>
<p><a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> J. Spring, <em>Globalization of Education:</em> <em>An Introduction. </em>New York: Taylor &amp; Francis, 2009, s. 1–29.</p>
<p><a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> D. Goodhart, <em>The Road to Somewhere, </em>Great Britain: Penguin Random House UK, 2017.</p>
<p><a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> D. Ergil, <em>Fethullah Gülen and the Gülen Movement in 100 Questions, </em>New York: Blue Dome Press, 2012.</p>
<p><a href="applewebdata://CEB4D1AD-D9CF-4EA3-8BF8-DEDA7B5B72A0#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> K. Dohrn, “Translocal Ethics: Hizmet Teachers and the Formation of Gülen-Inspired Schools in Urban Tanzania”, <em>Sociology of Islam</em>, 2014, 1/3–4, s. 233–256.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağışıklık Sisteminin Yeni Bir Sırrı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/bagisiklik-sisteminin-yeni-bir-sirri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:26:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259389</guid>

					<description><![CDATA[Hiçbir sanatkâr ilmini ve emeğini harcayarak inşa ettiği bir eseri korumasız şekilde, bozucu ve yıkıcı tesirlere açık bırakmaz. Bazen eserden daha kompleks tedbirlerle koruma mekanizmaları kurulabilir. Kâinatın Sânii olan Rabbimiz de mükemmel şekilde yarattığı kullarını elbette korumasız bırakmaz. Her biri incelikli sanatlarla donatılmış organ ve dokulara sahip insan vücudunun binlerce hikmet yüklü sistemlerinin, bir virüs [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Hiçbir sanatkâr ilmini ve emeğini harcayarak inşa ettiği bir eseri korumasız şekilde, bozucu ve yıkıcı tesirlere açık bırakmaz. Bazen eserden daha kompleks tedbirlerle koruma mekanizmaları kurulabilir. Kâinatın Sânii olan Rabbimiz de mükemmel şekilde yarattığı kullarını elbette korumasız bırakmaz. Her biri incelikli sanatlarla donatılmış organ ve dokulara sahip insan vücudunun binlerce hikmet yüklü sistemlerinin, bir virüs veya bakteri tarafından yıkılıp gitmemesi için yaratılmış korunma tedbirlerinin bazıları yeni keşiflerle ortaya çıkarılmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hassas ve akılları durduracak biyolojik hadiselerin işletildiği vücudumuzun sağlıklı hâlindeyken nasıl korunduğunun genellikle farkında bile olmayız. Tabiî ki bu vücut sarayını koruyacak çok mükemmel bir ordu ve bu ordunun savunma stratejileri vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">            İmmün sistemi (bağışıklık sistemi) olarak bilinen bu mükemmel ordunun, hem kendi içindeki mutasyonlu ve kanserleşmiş “anarşist” hücrelere hem de dışardan gelebilecek virüs, bakteri ve mantarlara karşı akıl almaz savaş taktikleri vardır. Bilim geliştikçe immünoloji laboratuvarlarında hemen her gün, bu sistem hakkında yeni bir sırrın kapısı aralanmaktadır. Yeni bir keşif olarak, anne karnında ortaya çıkan sırlı bir hücre grubundan söz edilmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“B-1 hücresi” olarak isimlendirilen bu bağışıklık sistemi hücresi, insan vücudundaki hücrelerin haritasını belirlemek ve hücre gruplarını tasnif etmek için yapılan bir çalışma sırasında kadınların rahimlerinde anlaşılması zor bir hücre olarak tespit edildi. Aslında B hücreleri genel bir grup olarak bilinmekteyken, daha farklı karakterdeki bu esrarlı hücreler, ilk olarak 1980’li yıllarda farelerde keşfedilmişti.<a href="applewebdata://299B3CA5-BAB8-47DB-B954-67280E493E62#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Farelerin gelişmelerinin erken dönemlerinde rahimde görülen bu hücreler, uyarılıp aktif hâle geçtiklerinde, kaderden aldıkları emirle çeşitli <strong>antikorlar</strong> üretmektedir. Bu antikorlardan bazıları normalde mikroplara tutunup onları zararsız hâle getirecekken, farenin kendi hücrelerine tutunur ve ölmekte olan veya ölmüş hücrelerin vücuttan atılmasına yardımcı olurlar. Artık yaşlanmış ve iş göremeyecek kadar bitkin bir duruma gelmiş arızalı hücreler, vücuttan atılmazlarsa bulundukları bölgeler çöplük hâline gelir ve “kokuşmalar” diyebileceğimiz iltihaplanmalar ortaya çıkar. Rabbimizin sonsuz ilmi, emri, kudreti ve iradesiyle aktive edilmiş B-1 hücreleri, virüsler ve bakteriler gibi <strong>patojenlere</strong> karşı ilk savunma hattında görev yapan antikorları da üretir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Farelerde B-1 hücrelerinin keşfinden sonra, 2011 yılında bir araştırma grubu, insanlarda da bu hücrelere eş değer hücreler bulduklarını bildirdi, ancak bu sonuçlar henüz kesin delil olarak kabul edilmedi. B1 hücreleri, eskiden beri tanıdığımız B hücrelerinden birçok yönden farklıdır. En bariz özellikleri, hastalık âmillerine karşı korunmada hayatî önem taşıyan <strong>immünoglobülinlerin</strong> üretilmesinde rol oynamalarıdır. B1 hücreleri, <strong>otoimmün</strong> ve kötü huylu (<em>malign</em>) hastalıklara karşı savaşmada stratejik önemdedirler, fakat B1 hücrelerinin sayıları yaşla birlikte azalmakta ve bu durum da yaşlıları hastalığa daha yatkın hâle getirmektedir. Sağlık ve hastalık sırasında B1 hücrelerinin mahiyetleri ve davranış modelleri henüz çok iyi aydınlatılmadığından bu hücreler hakkında tartışmalar devam etmektedir.<a href="applewebdata://299B3CA5-BAB8-47DB-B954-67280E493E62#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Bağışıklık sisteminin gelişmeye başlaması, embriyonun diğer bütün sistem ve organlarının gelişmesiyle birlikte görülen bir süreçtir. Rahim gibi korunaklı ve steril bir ortamda gelişen ve her gün farklılaşan dokuların hem geliştikleri sürece anormal bir durumla karşılaşma ihtimaline binaen hem de ileride her gün farklı bir mikropla karşılaşmanın getireceği olumsuzluklara karşı, immün sistem de her an kontrollü bir şekilde, yeni şartlar hesaba katılarak geliştirilmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Bir mânâda hayat yolculuğuna çıkmış embriyo, doğuma kadar ve doğumdan sonra da karşısına çıkabilecek bin türlü hastalık yapabilecek unsura karşı, <strong>genom</strong> seviyesinde başlayan bir düzenlenmeyle, giderek ağ manzarası gösterecek şekilde, bütün vücutta ortaya çıkan bir yapılanma ile muhafaza edilir. Başka bir ifade ile, embriyo gelişirken her yeni hücre grubu ve doku, ileride kolayca tanınması için immün sistem hücreleri tarafından işaretlenip kodlanarak hafızaya alınır. Bu hücreler; böbrek, pankreas ve kalb gibi her organımızı ve bütün vücudumuzu genel kodlarıyla iyice tanıyınca, enfeksiyon zamanında hata yapmadan mikropları ayırabilirler. Hata yapılırsa ne olur? <strong>Otoimmün hastalıklar</strong> dediğimiz, vücudun kendisini koruyacak askerlerin, “yanlış programlama” sebebiyle içinde bulundukları vücudu tahrip etmeleri süreci başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bağışıklık sisteminin gelişmesinin zaman ve mekân yoluyla yeniden yapılandırılması, genlerin düzenlenmesi, <strong>antijen</strong> ve <strong>reseptör</strong> tiplerinin şekillenmesi, mikroplarla savaşırken hata olmaması için vücudun kendi dokularının şifrelerinin bu sisteme tanıtılması gibi esrarengiz hadiselerin nasıl yürütüldüğüne dair ilk bilgilere göre, insan gelişmesinin ilk ve ikinci üç aylık döneminde, B1 hücrelerinin yaratıldığına dair kuvvetli deliller mevcuttur.</p>
<p style="font-weight: 400;">UC Davis İmmünoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Merkezinde profesör olan Dr. Nicole Baumgarth, “<em>Bence bunlar, insanların B-1 hücrelerini taşıdığı fikrini destekleyen en kesin verilerdir.</em> <em>Bu hücreler, erken gelişimde kritik roller oynayabilir ve bilim insanları, onları daha fazla inceleyerek insanlarda sağlıklı bağışıklık sistemini daha iyi anlayabilirler</em>.” demektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsan bağışıklık sistemi, hamilelik boyunca embriyonun çeşitli bölgelerinde geliştirilir. İmmün hücreler, başlangıçta embriyoyu dışarıdan saran zarlardan olan vitellüs (yumurta sarısı) kesesi üzerindeki özel hücrelerden üretilmeye başlanır ve daha sonra karaciğer ve kemik iliğinde, asıl kan hücreleri üreten dokulara geçmeden böbrekleri, cinsiyet organlarını ve sırt aortasını meydana getirecek <strong>mezodermal</strong> bölgedeki kök hücrelerinden yaratılmaya devam eder. Bu temel kan yapıcı bölgelerden üretilen immün hücreler, daha sonra tohumlar şeklinde gelişmekte olan <strong>lenfoid</strong><strong>organlara</strong> ve başka organlara gönderilir. Bu çalışmalar, embriyodaki bütün bağışıklık sisteminin dokular arasında dağıtılmış bir ağ olarak yeniden yapılandırıldıktan sonra, özellikle bir veya birkaç organa odaklanacak şekilde geliştiğini göstermektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Araştırmanın temel maksadı olarak, birden fazla organda gelişen bağışıklık sisteminin ayrıntılı bir sistematiğini yapmak için, yumurta sarısı kesesi, doğum öncesi dalak ve deriden ayrışmış hücreler kullanılarak hamileliğin 4–17. haftası arasında altı organın hücre atlası çıkarılmış, erken kan yapıcı dokunun, B ve T hücre gelişimi için kritik olan lenfoid organlardaki hücre miktarlarının dağılımları incelenmiştir. 100’den fazla hücre çeşidine ait 900.000 kadar hücrenin, hangi dönemde ve hangi organda yetiştirilip şifrelenerek vücudun korunması için uygun yerlere gönderildiği tespit edilmiştir. Son olarak, insanda doğum öncesinde yaratılan B ve T hücrelerinin özellikleri tanımlanmış, insan B1 hücrelerinin, bilinmeyen bir şekilde antikor salgılamasının fonksiyonel doğrulaması yapılmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu çalışmalar, gelişmekte olan insan bağışıklık sisteminin bazı durumlarda pasifleşip iş görememesi durumunda, “hücre mühendisliği” diyebileceğimiz yeni teknolojilerle, arızalı organların genomunu okuyarak teşekkülünden önce tamir etme ve doğuştan gelebilecek bağışıklık sistemini bozucu durumlara karşı baştan tedbir alma adına yapılabileceklerin ilk adımı olarak değerlendirilebilir.<a href="applewebdata://299B3CA5-BAB8-47DB-B954-67280E493E62#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>&#8212;</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Antijen: </strong>Vücuda girdiğinde kendisine karşı antikor üretilmesine sebep olan protein yapısındaki yabancı moleküller.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Antikor: </strong>Akyuvarlar tarafından vücuda giren yabancı moleküllere karşı silah olarak üretilen proteinler.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Genom: </strong>Bir hücre, virüs veya bakterinin genetik bilgilerinin bütünü.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İmmünoglobülin: </strong>Antikorların ana maddesi olan, bağışıklık sistemini destekleyici proteinler.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Lenfoid organ: </strong>Akyuvarların üretildiği bademcik, apendiks, lenf düğümleri ve timüs gibi organlar.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Mezodermal: </strong>Embriyonun dış ve iç tabakası arasında bulunan orta hücre tabakası (kaslar, kemikler, bağ dokuları, kan, kalb, böbrek gibi organların geliştiği tabaka).</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Otoimmün hastalık: </strong>İmmün sistemin kendi doku ve organlarını yabancı olarak tanıyıp saldırması.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Patojen: </strong>Hastalık yapıcı yabancı mikroorganizmalar.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Reseptör: </strong>Yabancı bir moleküle bağlanarak onu tanıyan, hücre üzerindeki özel alıcılar.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://299B3CA5-BAB8-47DB-B954-67280E493E62#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> N. Baumgarth, <strong>“</strong>A Hard(y) look at B-1 cell development and function”, <em>Journal of Immunology, </em>Nov 15, 2017, 199 (10): 3387–3394.</p>
<p><a href="applewebdata://299B3CA5-BAB8-47DB-B954-67280E493E62#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> D. O. Griffin, “Human B1 cells in umbilical cord and adult peripheral blood express the novel phenotype CD20CD27CD43CD70”, <em>Journal of Experimental Medicine</em>, Apr. 11, 2011, 208(4): 871.</p>
<p><a href="applewebdata://299B3CA5-BAB8-47DB-B954-67280E493E62#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> C. Suo ve ark. “Mapping the developing human immune system across organs”, <em>Science</em>, 2022, 376/6597.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaşa Giden Yol; İktidar Hırsı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/savasa-giden-yol-iktidar-hirsi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:25:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259387</guid>

					<description><![CDATA[İnsana bu dünyada hayatını devam ettirebilmesi için üç temel potansiyel güç verilmiştir. Bunlardan biri kuvve-i gadabiyedir. Bu his ve güç, maddî ve manevî değerlerin korunması ve zararlı şeylerin defedilmesi maksadıyla meşru dairede yapılan mücahedeye vesile olur. Bu meşru mukavemet, kişinin temel haklarından başlayıp makro ölçekli sorumluluklarına kadar uzanan geniş bir spektrumu ihtiva eder. Kuvve-i gadabiye, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">İnsana bu dünyada hayatını devam ettirebilmesi için üç temel potansiyel güç verilmiştir. Bunlardan biri kuvve-i gadabiyedir. Bu his ve güç, maddî ve manevî değerlerin korunması ve zararlı şeylerin defedilmesi maksadıyla meşru dairede yapılan mücahedeye vesile olur. Bu meşru mukavemet, kişinin temel haklarından başlayıp makro ölçekli sorumluluklarına kadar uzanan geniş bir spektrumu ihtiva eder. Kuvve-i gadabiye, vahyin tayfları altında ya da buradan süzülen evrensel değerler ile terbiye edilerek kullanılmalıdır. Meşru olarak kullanılmadığı zaman korkaklığa, gayr-i meşru bir tarzda kullanıldığında ise zulme dönüşür. Anılan değerler ile terbiye edilmemiş bu potansiyel güç, herhangi bir lider hakkında düşünüldüğünde, dünyayı kana boğan bir zalim profilini ortaya çıkarır. Tarihî kayıtlarda bu tür liderleri sık sık görmek mümkündür.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Barış Esastır</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihin kaydettiği savaşlar analitik metotlarla incelendiğinde, savaşların çoğunu, liderlerin şahsî iktidarlarını sağlamlaştırmak ve haksız hâkimiyet maceralarını meşrulaştırmak maksadıyla dinî, millî, siyasi ve iktisadî sebepler ileri sürerek yaptıkları görülecektir. Genellikle bir savaşın mağluplarının; korumasız, güçsüz ve masumlar olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim son asırda yapılmış iki dünya savaşı, insanlık adına kaydedilmiş en büyük kara lekelerdendir. Her ne sebeple olursa olsun, insanların ve devletlerin arasındaki problemleri gidermek için yapılan savaşların sonucunda çoğu zaman kazanını olmamış ve savaşların sonunda yapılan antlaşmalar, kalıcı barışı getirmek şöyle dursun, bir sonraki savaşın sebebini ve başlangıcını oluşturmuştur. Savaş yerine barışı ikâme etmek için peygamberler, filozoflar, siyaset bilimcileri ve bazı devlet adamlarının gayretlerini tarih kaydetmiştir. Bu kayıtların ortaya çıkardığı ortak bir anlayış olan <em>devlet aklı</em> kavramı, önemli bir kavramdır. Savaşın yerine her zaman barışın tercih edilmesi gerektiğini, serlevhalarla devlet aklı ortaya koymuştur. Devlet aklı ilkesi çalıştığı zaman barışa giden yol ya da yollar bulunmuştur. Maalesef çoğu zaman devlet adamı sıfatı olmayan liderlerin, kendi iktidarlarını devam ettirmek için savaş tercihini kullandıkları bilinen bir gerçektir. Devlet, aklını yitirip akılsız kaldığında ya da devlet aklı göz ardı edildiğinde, iktidarı ele geçirmiş birtakım sergerdeler, gözlerini kırpmadan savaş makinesini çalıştırmaktan ve toplumların bütün değerlerini yakmaktan çekinmemişlerdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bağlamda yakın ve geç dönem tarihimizden örnekler vermek mümkündür. Her ne kadar II. Abdülhamid’in hilafet üzerinden genelde bütün İslam dünyası özelde ise Orta Asya için önemli politikalar ürettiği bilinse de<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Osmanlı Devleti’nin Orta Asya politikası, Sultan Abdülaziz döneminde<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> (1861–1876) belirlenmiştir. “Hive, Buhara, Hokand ve Kaşgar” diye anılan 19. yüzyıl Orta Asya Türk Hanlıkları ile Rusya arasında büyük bir kriz ortaya çıkmış ve Rusya bu toprakları işgal etmeye başlamıştır.<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Öte yandan bu hanlıklar, İngiltere ile çeşitli ticarî girişimler kurarak Rusya’nın işgalini önlemeye çalışsalar da başarılı olamamışlardır.<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Rusya ile savaş kaçınılmaz hâle gelince, bu hanlıkların her biri Osmanlı Devleti’nden askerî, siyasi ve iktisadî yardım istemiştir. Orta Asya’dan gelen bu çığlığa karşı hilafet sıfatını da taşıyan devletin nasıl bir karşılık vermesi gerektiği önemli bir soru idi. Bu taleplere karşı hem din hem de millet ortaklığı perspektifinden Rusya’ya derhal savaş ilan edilmeli mi, yoksa başka çözümler mi üretilmeliydi? Nitekim devlet aklı ile hem Bab-ı Âli (hükümet) hem de saray (Padişah) tarafından bu problem yaklaşık üç ay boyunca her yönüyle değerlendirilmiştir. Konunun uzmanları, adı geçen hanlıkların temsilcileri, Osmanlı askerî, sivil ve dinî yetkililer ve İstanbul’daki yabancı misyon şefleri ile durum müzakere edildi.  Elde edilen fikirler, bölgenin ve ülkenin siyasi, iktisadî ve askerî durumu ve kabiliyetleri göz önünde bulundurularak Rusya’ya resmen savaş ilanı tercih edilmemiştir. Nitekim böyle bir savaş için birden fazla cephede savaşmak gerekiyordu. Orta Asya’ya karadan ulaşmak için İran toprakları kullanılmalıydı. Büyük bir ihtimalle İran böyle bir savaşta topraklarını kullanmaya izin vermeyeceği için İran ile savaş kaçınılmazdı. Öte yandan böyle bir savaşın uluslararası meşruluğunun sağlanması için büyük devletleri ikna etmek pek mümkün görünmüyordu. Bunun yerine gizli olarak aynî ve nakdî yardım yapılmasına, askerî ve sivil lojistik uzmanlarının gönderilmesine ve açıktan da diplomatik kanalların kullanılmasına karar verildi. Aslında böyle büyük bir savaş, I. Dünya Savaşı’nı tetikleyecek bir niteliğe sahipti. Nitekim devlet aklı galip geldi ve hilafetin siyasetle dengesi ve askerî strateji göz önünde bulundurularak Orta Asya Türk hanlıklarının resmen talep ettiği askerî yardımlar yerine örtülü askerî ve ekonomik yardımın yapılması tercih edildi. Böylece o dönemde Osmanlı Rus savaşının önüne geçilmiş oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Konuyla ilgili başka bir örnek, erken dönem Orta Asya Türk tarihinden verilebilir. Ülke içindeki birlik ve beraberliği geçici olarak sağlamak için Çin’e savaş ilan etmek, klasik bir metot olarak tarih kitaplarında yerini almıştır. Bu bağlamda Hunlar ve Göktürkler döneminde, devletin içerisindeki siyasi karışıklıklar sonucu, iktidar sahiplerinin kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için Çin’e yer yer akınlar yaptığı bilinmektedir. Buradaki maksat, yurt içindeki muhalefeti ortadan kaldırmak ve iktidar ve gücü pekiştirmekti. Bu politika, günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce klasik siyasi bir taktik olarak uygulansa bile bu yaklaşımın, modern dünyanın ulusal ve uluslararası arenada üretilen politikalar ve bu politikaların oluşturduğu sistemler karşısında bir karşılığı bulunmamaktadır. Maalesef dünya ile entegre olamamış ülke liderleri, hâlâ bu tip politikaları uygulamakta ve bu durumun ülke içinde bir etki oluşturduğu görülmektedir. Bu sanal başarının, toplumların siyasi iktidara karşı özgürlüğünü elde edememesinden kaynaklandığı bilinmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yaklaşık 50 seneden beri, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu coğrafyasında gelişen siyasi olaydan dolayı, Türkiye’de “<em>üç tarafı deniz, dört tarafı düşman</em>” teorisi ile bir kaos oluşturup bu kaostan nemalananlar, iç politikada da meşruluklarını ikâme ederlerdi. Ama artık dünyadaki gelişmelere vâkıf insanlar, bu hikâyenin oluşturduğu gerçek dışı korkulardan etkilenmemektedir. Bu perspektiften hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da, “menfi milliyetçilik” diye adlandırılan ve yığınları harekete geçirmek için kullanılan bazı politikalar ile ülkeler arasında sun’î kriz çıkartarak iktidarda kalma mücadelesi yapılagelmiştir. Oysa yaşanılan son gelişmeler, bir toplumsal gerçeği daha göstermiştir ki Türkiye ve Yunanistan halkları arasında derin problemler bulunmamaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan son zamanlarda Türkiye’de üretilen, uluslararası kurumlarda yeri olmayan ve iç politikaya yönelik çarpıtılmış, sanal olarak uydurulmuş tarih perspektifi ile bir hâkimiyet kurgulanmaktadır. Planlayanların bile inanmadığı, sadece toplumu kontrol etmek için kurgulanan sanal tarih, devlet eliyle pazarlanmaktadır. Daha da kötüsü bu pazarlamaya, devlete göbekten bağlı olan bazı bilim insanları da aracılık etmektedir. Bu tehlikeli pazarlamaya razı olmayanlar ya devlet eliyle suçlanmış veya merkezden susturulmuştur. Son 10 yıldır, hukuk ve politika alanında anlaşılmaz bir uygulama görülmektedir. İç hukuk gelenekleri ayaklar altına alınmış, kişi ve kurumların en temel hak ve özgürlükleri gasp edilmiştir. Bu hukuksuzluk karşısında uluslararası hukuk kurumlarının hükümleri de göz ardı edilmektedir. İç ve dış politikada da yukarıda anılan gelişmelere benzer eğilimler görülmektedir. Fatih, Kanunî ve II. Abdülhamid’in bile sahip olmadığı kadar güç devşiren siyasi iktidarın, demokrasiyi bir araç olarak kullanıp sanal gerekçelerle ülke içindeki her türlü muhalefeti ortadan kaldırmak için savaşı dahi göze aldığı görülmektedir. Güya 24 Temmuz 2023’te 100. yılını tamamlayacak Lozan Antlaşmasından kaynaklanan Ege Denizi konusundaki sözde belirsizlikler ve üretilen gerçek dışı tarih bilgileri ile Yunanistan’a savaş ilan edip ya da savaş ilan ediyor gibi davranıp ülke içinde kalan demokrasi kırıntılarının da ortadan kaldırılması planlanmaktadır. Benzer bir planın Suriye üzerinde yapıldığı da bilinen bir gerçektir. Bu planlar uygulanır ya da uygulanmaz, ama şu da bir gerçektir: Savaşa girmek için karar vermek kolaydır, ancak o savaşı durdurma kararı, verenin elinde değildir. Maalesef devletler savaşı kazansa da kaybedenler her zaman savaşın mağduru olan halklardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">İslam tarihi örneklerine de baktığımızda, Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında savaşın değil barışın esas olduğunu, barışın geçerli olması için mücahede ettiğini görmekteyiz. Allah Resûlü; can, mal, namus ve diğer temel insanî değerlere saldırıldığında bile barış kapılarını sonuna kadar zorlamıştır. Barış girişimleri sonuç vermediğinde, bu değerleri korumak için savaşa mecbur kalmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> BOA., Y. PRK. HR. 5/81. H. 23.5.1298. M. 24 Nisan 1881. II. Abdülhamid’in Orta Asya politikaları hk. İbrahim Abdürreşid, <em>Âlem-i İslam ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet</em>, Hazırlayan: Mehmet Paksu, İstanbul: Nesil Yayınları, 2012.</p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> BOA., A.DVN, DVE, 11.41. H.17.11.1262. Osmanlı Hokand İş Birliği; Osmanlı Hive Hanlığı İş birliği, BOA, A.AMD.93/24.</p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> BOA. HR.SFR. 180/17. Rusya’nın Hiveyi İşgal Haberinin Gelişi.</p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> A. Ahat Andican, <em>Osmanlıdan Günümüze Türkiye ve Orta Asya</em>, İstanbul: Doğan Kitap, 2009, s. 170–185.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vücudumuzdaki Çağlayanlar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/vucudumuzdaki-caglayanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:20:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259385</guid>

					<description><![CDATA[Diyelim ki ayağınızı bir yere çarptınız ve kanamaya başladı. Bu durumda kanınızdaki trombosit denilen küçük hücrelerin salgıladığı pıhtılaştırıcı proteinler (serin proteazlar, pıhtılaşma faktörleri), koordineli bir şekilde çalıştırılarak pıhtılaşma sağlanır ve saniyeler içinde kanama durdurulur. Bu olaya hemostaz (pıhtılaşma, koagülasyon) denilmektedir. Hiç düşündünüz mü, pıhtılaşma süreci birkaç dakika içinde olmasaydı ne kadar kan kaybederdiniz? Kanama yerinin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Diyelim ki ayağınızı bir yere çarptınız ve kanamaya başladı. Bu durumda kanınızdaki <strong>trombosit</strong> denilen küçük hücrelerin salgıladığı pıhtılaştırıcı proteinler (serin proteazlar, pıhtılaşma faktörleri), koordineli bir şekilde çalıştırılarak pıhtılaşma sağlanır ve saniyeler içinde kanama durdurulur. Bu olaya <em>hemostaz </em>(pıhtılaşma, koagülasyon) denilmektedir. Hiç düşündünüz mü, pıhtılaşma süreci birkaç dakika içinde olmasaydı ne kadar kan kaybederdiniz? Kanama yerinin büyüklüğü elbette önemlidir. Eğer kanama uzun sürseydi küçük bir bıçak yarasında bile kan kaybından ölümler çok olurdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Peki pıhtılaşma nasıl bu kadar çabuk olmaktadır? Bir damarın kesildiğini düşünelim. Buna vücudumuz şu şekilde cevap verir:</p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;">Damar kesildiğinde ilk olarak bir refleksle büzüşür (<em>vazokonstrüksiyon</em>). Bu, saniyeler içindeki ilk cevaptır.</li>
<li style="font-weight: 400;">Yaralı bölgeye sevk edilen trombosit hücreleri üst üste, tuğla örer gibi biriktirilir ve delik tıkanır (tıkaç oluşumu) ki bu da saniyeler içinde olur (<em>primer hemostaz</em>).</li>
<li style="font-weight: 400;">Trombosit tıkacı geçicidir, oluşturulan tıkaç <strong>fibrin</strong> proteini ile iyice sağlamlaştırılır (<em>sekonder hemostaz</em>). Bu da birkaç dakikada neticelenir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Damar iyileştikten sonra geçici tıkaç eritilir (<em>fibroliz</em>).</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">Bir damla kanımızda 150 bin ile 450 bin arasında trombosit bulunmaktadır. Trombosit sayısı 100 binin altına düşerse tehlike çanları çalmaya başlar. 40 veya 20 binin altına düştüğünde, çok yüksek ihtimalle beyin kanaması kapıdadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Normalde damarlarınız sağlamken trombosit hücreleri neden birbiri üzerine yığılıp kümeleşmez? Çünkü bu durumda hücrelerin yüzeyleri düzgün olup yapışkan değildir. Ayrıca böyle bir tehlikeye karşı Rabbimiz, karaciğer ve damar hücrelerini ortak bir savunma stratejisiyle vazifelendirmiştir. Damarları döşeyen <strong>endotel</strong> hücrelerine <em>trombomodulin</em> isimli bir protein ürettirilir ve damarın içine gönderilir. Karaciğer hücresinde üretilen yüzlerce çeşit molekülden biri de protein C’dir. Kana verilen protein C’ler sakin sakin dolaşırken trombomodulinle birleşerek birden bir çağlayan gibi olur ve bin kat daha hızlı görev yapmaya başlar. Bu kompleks yapı, pıhtılaşmanın sürdürülmesinde vazifeli olan birkaç faktörü parçalayarak kanın damarlar içinde pıhtılaşmasına mâni olur. Bu mükemmel tedbir alınmasaydı, uyurken veya otururken kanımız damar içinde pıhtılaşır ve felç geçirmemiz kaçınılmaz olurdu. Ancak Yüce Yaratıcı, kanımız bir dere gibi şırıl şırıl aksın diye vücudumuza aynı prensiple çalıştırılan başka sistemler de yerleştirmiştir. Mesela karaciğer hücrelerinde, <strong>antitrombin-III </strong>isimli moleküller de sentez edilir. Bu moleküller, kan pıhtılaşmasında görev verilen üç ayrı pıhtılaşma faktörünün vazife yapmasını engeller. Antitrombin-III vesilesiyle frenine basılan faktörlerden birisi bin kat, diğeri ise bir milyon kat görev yapamaz hâle gelir. Bazı moleküller çağlayan gibi hızlanarak sentezlenirken bazıları da yavaşlatılarak kanın damar içerisinde pıhtı veya pelte hâline gelmesi önlenmiş olur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yaralanma sonrası pıhtılaşma olayının aksamadan yerine getirilmesi için “faktör” denilen 13 çeşit protein ve enzimin yanı sıra, K vitamini ve kalsiyum iyonları da bu faktörlerle birlikte uyum içinde çalışır. Bunun için ilgili unsurlar, bir orkestranın konser düzeninde çalıştırılması gibi programlanmıştır. Sistemi daha iyi anlayabilmek için, birbirlerine belirli mesafede yerleştirilmiş domino taşlarından birisinin devrilmesiyle binlerce taşın arka arkaya devrilmesi neticesinde oluşan desenleri hatırlayabiliriz. Bir molekül faktör 12, yüzlerce faktör 11’i harekete geçirir. Bu faktör 11’lerden her biri, binlerce faktör 9’u ve 8’i aktifleştirir. Aktive olan her bir faktör 9 ise faktör X’ten on binlercesinin hareketine sebep olur. Böylece bir molekül faktör 12’nin tesiriyle belki de yüz milyonlarca faktör X harekete geçmiş olur. Bu gibi giderek artan olaylara “kaskat” (şelale, çağlayan) ismi verilmiştir. Eğer hemostazın işletilişi bire on, bire bin, bire milyon tarzında kaskatlı bir şekilde olmasaydı, yaralandığımızda, mesela ayağımıza veya elimize bir diken battığında bile kanamanın 3–5 dakikada durmayacağı ve en az 14 gün süreceği hesap edilmiştir. Bu ise bir kan nakli yapılması gerekecek kadar vücudu hâlsiz düşürür, belki de ölmemize yol açardı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dolaşımda ve hücre zarlarında yerleşmiş, glikoprotein (şeker ve aminoasitlerden müteşekkil organik moleküller) yapısında en az 20 çeşit <em>kompleman</em> isimli bir molekül bulunmaktadır. Bu sistemdeki proteinlerin çoğu, pıhtılaşma faktörleri gibi, proteinden yapılmış enzimlerdir. Kompleman sistemi de tıpkı pıhtılaşma olayındaki gibi çağlayan tarzında, binlerce kat artarak birbirini zincirleme şekilde harekete geçirir. Bu kaskat sistemiyle mesela cildimizdeki bir sıyrıktan vücuda giren mikrop veya yabancı cisme karşı bu savunma mekanizması hızlı bir şekilde harekete geçerek bakterileri öldürür. Bu sistem vücudumuza konulmasaydı, mikroorganizma denilen, gözle görülmeyen birçok mikropla dolu şu dünyada, sağlıklı yaşamak mümkün olur muydu?</p>
<p style="font-weight: 400;">Yüce Yaratıcı, bitkilere ve yumuşakçalar (salyangoz, midye ve mürekkep balığı) gibi bazı omurgasız canlılara da kaskatlı şekilde çalıştırılan savunma sistemleri bahşetmiştir. Bitki ve yumuşakçalar çok çeşitli ve etkili <strong>antimikrobiyal peptitler</strong> üretirler. Bu peptitler salyangozun içine sızan mikropları kabuğun alt kısmında karşılar ve kaskat sistemi hızla devreye girer, antimikrobiyal peptitler de mikropları yok eder. Benzer proteinleri cildimizdeki hücrelerin yanı sıra kandaki bağışıklık sistemi hücreleri de (mast hücreleri, nötrofiller) üretirler. Bilim insanları bu peptit molekülleri keşfederek ve <strong>beta-defensin, silokin, katelisidin</strong> gibi isimler vererek çalışma mekanizmalarını çözmeye çalışmaktadır. Bu peptitlerin üretimleri de kaskat tarzındadır. Normal zamanda “rölantide” çalışan hücreler az sayıda <strong>katelerdin</strong> ve beta-defensin molekülleri üretirken mikrobik alarm alındığında üretim tetiklenir ve süreç yüz binlerce kat hızlandırılır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu tetiklemeye ise LL-37 ismi verilen (37amino asitli) bir mediatör (aracı) protein vesile olur. LL-37; bakteri, mantar ve virüslere karşı etkili, önemli bir savaşçıdır. Araştırmacılar LL-37 üretiminde önemli bir tetikleyici olarak D vitaminin rol oynadığını da bulmuşlardır. Böylece İsveç, Norveç, İngiltere ve İzlanda gibi, kış aylarında az güneş gören ülkelerde D vitamini takviyesinin sadece kemik sağlığı açısından değil, savunma sistemi açısından da önemli olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hücre dışında görev yapan kaskat sistemler gibi hücre içini araştırarak mikrobiyal ürünleri ve metabolik stresi tespit eden <strong>inflamazom, kaspaz-1/5, interkülin-18, interferon-8 </strong>gibi iltihabı farklı kaskat sistemleri de keşfedilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne zaman tabiatta bir gezintiye çıkıp şırıl şırıl akan bir dere, yükseklerden dökülen sular, yani bir şelale görsem âfâktan enfüse döner, hekimlik mesleğinden dolayı okuyup ömrümce araştırdığım insan vücudundaki olaylara bakar, yukarıda bahsedilen damarlarımızdaki pıhtılaşma sistemi veya tümör hücrelerini ortadan kaldıran savunma sistemlerini ve bunların çağlayan şeklinde çalıştırılan sistemlerini düşünürüm. Oradan manevî (ruhî) çağlayan sistemi ile bağlantı kurar, inşirahla Yüce Yaratıcı’ya şükrederim. Hakîm-i Rahim Rabbimiz, her yere başka bir güzellikle mührünü basmıştır. Vücudumuzda olayların, insanı ibret almaya davet eden mektubât-ı Samedaniye olduğu çok açıktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanı en güzel şekilde yaratan Rabbimiz, maddî vücudumuzu kaskat savunma sistemiyle donattığı gibi, ruhumuzu da farklı kaskat sistemleriyle şenlendirmiştir. Mesela dört duvarı ayna kaplı bir oda düşünelim. Ortasında bir mum yansa, aynadaki mumların görüntüsü sonsuza doğru gider. Aynen bunun gibi, hayırlı bir iş için bir araya gelen, birbirine uhuvvet, sadakat, vefa, hürmet, muhabbet ve iyi niyetle kuvvet veren insanların her birinin yaktığı ışık, her bir ruhun aynasına da yansır. Belli mekânlarda yapılan ibadetlerimizin birine bin, hatta yüz bin sevap yazılması da “manevî bir kaskat” değil midir? Yüce Kitabımızın indirildiği Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı oluşu, Kâbe’de eda edilen iki rekât namazın yüz bin rekâta tekabül etmesi, gizlice yapılan iyiliklerimize kim bilir kaç kat sevap yazılması, âdeta birer manevî kaskat sistemine işaret etmektedir. Dergimizin isminin <em>Çağlayan</em> olması da herhâlde tesadüf değildir. Ümidimiz odur ki yazan, okuyan teşvik eden her bir ruha, emeğinin, alâkasının ve samimiyetinin karşılığı, kaskat sistemlerinde olduğu gibi verilecektir!</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>&#8212;</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Antimikrobiyal peptitler:</strong> Mikrop öldürücü protein molekülleri.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Antitrombin: </strong>Kan pıhtılaşmasında vazifeli bir madde.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Beta-defensin, silokin, katelisidin ve katelerdin:</strong> Hususi protein molekülleri.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Endotel:</strong> Kan damarlarının içini döşeyen, astar şeklindeki, yassı epitel hücre tabakası.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Fibrin:</strong> İplik şeklindeki protein lifleri.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Inflamazom, kaspaz-1/5, interkülin-18, interferon-8:</strong> Kaskat (çağlayan) sistemlerinde iş gördürülen bazı protein molekülleri.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Trombosit:</strong> Kanın pıhtılaşma sürecinde vazife yapan kan hücresi.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol start="5687">
<li style="font-weight: 400;">J. Whittle ve ark. “Hemostatic mechanism, independent of platelet aggregation, arrest gastric mucosal bleeding” <em>Proc. Natl. Acad. Sci</em>, 1986, 83 (15), 5683–5687.</li>
<li style="font-weight: 400;">Swieringa ve ark. “Integrating platet and coagulation activation in fibrin clot formation”, <em>Res. Pract. Thromb. Haemost</em>, 2018, 2 (3), 450–460.</li>
<li style="font-weight: 400;">A. Smith ve ark. “How it all starts: Initiation oft he clotting cascade”, <em>Crit. Rev. Biochem. Mo. I BioI</em>, 2015, 50 (4), 326–336.</li>
<li style="font-weight: 400;">Palta ve ark. “Overview oft he coagulation system”, <em>Indian J. Anaesth</em>, 2014, 58 (5), 515–523.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rıza-2</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/riza-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Ortasayfa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259382</guid>

					<description><![CDATA[Dünden bugüne, ruh ve kalb dünyasının kahramanları, rızâ ile alâkalı, birbirine yakın ve birbirinin tamamlayıcısı pek çok şey söylemişlerdir: Zünnûn&#8217;a göre rızâ; olacak şeyler henüz olmadan, ferdin, Hakk&#8217;ın ihtiyârını kendi iradesine tercih etmesi; Hakk&#8217;ın takdiri yerine gelip her şey olup bittikten sonra da, &#8220;Hayır, Allah&#8217;ın ihtiyar ettiğindedir.&#8221;[1] deyip herhangi bir rahatsızlık duymaması ve musibetlerin pençesinde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Dünden bugüne, ruh ve kalb dünyasının kahramanları, rızâ ile alâkalı, birbirine yakın ve birbirinin tamamlayıcısı pek çok şey söylemişlerdir:</p>
<p style="font-weight: 400;">Zünnûn&#8217;a göre rızâ; olacak şeyler henüz olmadan, ferdin, Hakk&#8217;ın ihtiyârını kendi iradesine tercih etmesi; Hakk&#8217;ın takdiri yerine gelip her şey olup bittikten sonra da, &#8220;Hayır, Allah&#8217;ın ihtiyar ettiğindedir.&#8221;[1] deyip herhangi bir rahatsızlık duymaması ve musibetlerin pençesinde kıvranırken dahi O&#8217;na karşı en âşıkâne duygularla coşmasıdır.[2]</p>
<p style="font-weight: 400;">Hz. Zeynelâbidîn&#8217;e göre rızâ; hak erinin, Allah&#8217;ın irade ve ihtiyarına muhalif bütün arayışlara karşı kapanıp, herhangi bir yabancı dilek ve temennide bulunmamasıdır.[3] Ebû Osman&#8217;a göre; Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bütün celâlî ve cemâlî tecelli ve takdirlerini hoşnutlukla karşılayıp, celâlin ayn-ı cemâl ve cemâlin de ayn-ı rahmet olarak kabul edilmesidir[4] ki, Allah Rasûlü&#8217;nün أَسْأَلُكَ الرِّضَى بَعْدَ الْقَضَاءِ &#8220;Olacak olduktan sonra Senin rızânı isterim.&#8221;[5] nurlu beyânı da buna işaret etse gerek. Evet, Allah&#8217;ın hükmü henüz yerine gelmeden O&#8217;na karşı rızâ, rızâya azimdir; gerçek rızâ ise, başa gelen şeylerin şoku yaşanırken dişini sıkıp ona katlanmaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu arada, yukarıdaki mütâlaalardan herhangi birine ircâ edeceğimiz ve rızânın ayrı birer buudu sayılan şu küçük mülâhazaların tesbitinde de yarar var. İşte onlardan birkaçı:</p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;">Rızâ, ulûhiyet ve rubûbiyet kaynaklı hiçbir karara karşı rahatsızlık duymamak,</li>
<li style="font-weight: 400;">Allah&#8217;tan gelen her şeyi sevinçle karşılamak,</li>
<li style="font-weight: 400;">Kader rüzgârları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla göğüslemek,</li>
<li style="font-weight: 400;">En sarsıcı ve ciğersûz hadiseler karşısında bile kalb balansının ayarını korumak,</li>
<li style="font-weight: 400;">Allah&#8217;ın &#8220;levh-i mahfûz-ı hakikat&#8221;teki takdirlerini düşünerek başa gelenler karşısında yok yere vurunup dövünmemek&#8230;</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">Rızâyla alâkalı bu tâlî esaslar içinde mütâlaa edebileceğimiz daha başka hususlar olsa da, mevzuu dağıtmamak için bu faslı noktalamak istiyoruz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Düz insanların rızâsı, haklarındaki ilâhî takdir ve tecellilere itiraz etmeme.. mârifette derinliklere ulaşmış kimselerin rızâsı, kaza ve kaderden gelen her şeyi gönül rahatlığıyla karşılama.. kendini aşmış kalb ve ruh insanlarının rızâsı ise, kendi mülâhaza ve mütâlaalarını devreden çıkarıp sadece ve sadece O&#8217;nun istek ve teveccühlerini rasat etme şeklinde yorumlanmıştır ki: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي &#8220;Ey itminâna ermiş nefis! Dön Rabbine, O senden hoşnut sen de O&#8217;ndan hoşnut olarak.. dön de gir kullarımın arasına ve ardından da cennetime.&#8221;[6] âyetleri hemen bu mertebelerin hepsini ihtivâ etmekte ve hemen hepsiyle alâkalı teveccüh edecek hususlara cevap mâhiyetindedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, rızâ mertebesine ulaşabilmek, nefsin Allah&#8217;a yönelişiyle kayıtlanmıştır. Bu yöneliş bizim, zaman ve mekânla alâkalı durumumuz açısından ve dünyevî-uhrevî buudlarımız itibarıyla değil; Hakk&#8217;ın, zamanları ve mekânları aşan tecelli ve teveccühlerine göre değerlendirilmelidir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, bu yöneliş; dünyada, tevekkül, teslimiyet ve tefvîz televvünlü; vefat esnasında, kalb itminânı ve Rabbiyle karşılıklı hoşnutluk münasebeti şeklinde; ikinci dirilişten sonra da, sâlih kullar arasında yerini alma ve cennete girme lütuf buudlarıyla tecelli edecektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir başka zâviyeden umum halk ve düz insanların rızâ telakkisi, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rubûbiyetini rızâ ile karşılama, başka arayışlara, başka yönelişlere bütün bütün kapanma ve hayatını قُلْ أَغَيْرَ اللهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ &#8220;De ki: O her şeyin Rabbiyken, ben Allah&#8217;tan başka bir rab mı arayacağım?&#8221;[7] ve قُلْ أَغَيْرَ اللهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ &#8220;De ki: Gökleri ve yeri yaratan, yediren-içiren ve yiyip-içmeye muhtaç olmayan Allah&#8217;tan başkasını mı rab edineyim?&#8221;[8] gerçekleri etrafında örgülenme şeklinde yorumlanmıştır ki, böyle bir rızâ düşüncesi, aynı zamanda hakikî tevhidi ifade etmesi bakımından her mü&#8217;min için mutlaka çok önemlidir. Bu seviyedeki rızâ, Hak sevgisinin kalbe hâkim olması ve o kalbde âdeta başka sevgilere yer kalmaması, hatta ağyâr adına sevilen şeylerin de O&#8217;ndan ötürü sevilmesi ve sevginin ibadet şekline dönüşmesiyle gerçekleşir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İkinci derecedeki rızâ, mârifet erbâbının rızâsıdır.. ve buna &#8220;rızâ anillâh&#8221; da denir ki, Hakk&#8217;ın kaza ve kaderini gönül hoşnutluğuyla karşılayıp, kalb ibresinin en az bir zaman içinde dahi, en küçük sapmalara meydan vermemesi hâli diyebiliriz. Birincinin, rızâ adına avamca bir yaklaşım sayılmasına karşılık bu, mârifetle donanmış kalblerin Hak&#8217;la muâmelesi olarak kabul edilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üçüncü derecedeki rızâya gelince o, asfiyânın rızâsıdır ve Hakk&#8217;ın rızâsına rızâ şeklinde özetlenebilir. Bu makamla şereflendirilen fert, kendi namına öfkelenmez.. kendi namına huzur ve sevinç hissetmez.. kendi duygu, düşünce ve arzularından vazgeçerek, hep Rabbinde fâni olmanın zevk ve lezzetlerini yaşar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Birinci derecedeki rızâ; irâdî olması ve tevhidi ifade etmesi bakımından farz ve aynı zamanda kurbet yolunun da mebdei; ikincisi ise, öncekinin devamı, son mertebenin de esası olması açısından vacip mesâbesinde ve kurbet mülâhazalarıyla dopdolu; üçüncüsüne gelince, o, kesbîlikten daha çok mevhibe televvünlü ve ayn-ı kurbet olan nafileden sayılmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca, bu derecelerden sonuncusunun, ikinci ve birinci dereceleri ihtivâ ettiğini söylemek de mümkündür. Zira, rızâ yolunda olma ve rızâ mülâhazasıyla yaşama, bir asıl ve esas, bütün bütün rızâyla bütünleşme ve rızâlaşma da onun neticesi ve semeresidir. Tâbir-i diğerle, ilk iki mertebe Cenâb-ı Hakk&#8217;ın isim ve sıfatlarıyla alâkalı; üçüncüsü ise, buna terettüp eden sevap, mükâfat, tecelli, vâridât ve mukabeleyle alâkalıdır ki, zannediyorum رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ &#8220;Allah onlardan razı, onlar da Allah&#8217;tan.. işte bu, Rabbilerinden korkan kimselere ait bir mazhariyettir.&#8221;[9] âyet-i pürenvârı da bu üç hususa birden işaret etmektedir. Aynı gerçeğin bundan daha açık bir ifadesini de</p>
<p style="font-weight: 400;">ذَاقَ طَعْمَ اْلإِيمَانِ مَنْ رَضِيَ بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَسُولاً &#8220;Rabbim diye Allah&#8217;tan, dînim diye İslâm&#8217;dan, peygamberim diye de Hz. Muhammed (s.a.s.)&#8217;den hoşnut olan, imanın zevk-i ledünnîsini tatmış sayılır.&#8221;[10] sözleriyle Efendimiz dile getirmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dipnotlar</p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;">Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa s.196; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/478-479.</li>
<li style="font-weight: 400;">Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 9/342; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s. 195.</li>
<li style="font-weight: 400;">el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.195.</li>
<li style="font-weight: 400;">el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/217; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s. 196.</li>
<li style="font-weight: 400;">Nesâî, sehv 62; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/191.</li>
<li style="font-weight: 400;">Fecr sûresi, 89/27-30.</li>
<li style="font-weight: 400;">En’âm sûresi, 6/164.</li>
<li style="font-weight: 400;">En’âm sûresi, 6/14.</li>
<li style="font-weight: 400;">Beyyine sûresi, 98/8.</li>
<li style="font-weight: 400;">Müslim, îmân 56; Tirmîzî, îmân 10; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/208.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çizgi Filmlerde Yapılan Telkinler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/cizgi-filmlerde-yapilan-telkinler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:14:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259380</guid>

					<description><![CDATA[Yaklaşık 400 milyar dolarlık bir piyasa hacmine sahip global çizgi film sektöründe, yıllardır hızlı bir büyüme dikkat çekmektedir.[1] Büyük yatırımlar yapan firmaların son derece gerçekçi animasyonları, her yeni prodüksiyonla bir öncekini geride bırakmaktadır. Sadece çocuklara değil yetişkinlere de hitap eden bu yapımlara rağbetin artacağı tahmin edilmektedir. Peki çizgi filmlerin çocuklarımızın üzerlerindeki tesirlerinin ne kadar farkındayız? [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Yaklaşık 400 milyar dolarlık bir piyasa hacmine sahip global çizgi film sektöründe, yıllardır hızlı bir büyüme dikkat çekmektedir.<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Büyük yatırımlar yapan firmaların son derece gerçekçi animasyonları, her yeni prodüksiyonla bir öncekini geride bırakmaktadır. Sadece çocuklara değil yetişkinlere de hitap eden bu yapımlara rağbetin artacağı tahmin edilmektedir. Peki çizgi filmlerin çocuklarımızın üzerlerindeki tesirlerinin ne kadar farkındayız?</p>
<p style="font-weight: 400;">Her konuda olduğu gibi, çocukların eğlence maksadıyla seyrettiği çizgi filmler konusunda da şuurlu olmak ve bazı sınırları belirlemekte fayda vardır. Çizgi filmlerle verilen mesajlar, yapılan telkinler; öğrenme merak ve heyecanıyla hemen her şeye açık çocukların ruhlarında ciddi tesirlerde bulunmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çocuklar, çevrelerindeki dünyayı gözlemleyerek tecrübeler edinir ve maharetler geliştirirler. Yetişkinlikte sağlıklı bir kişilik gelişiminin temelini oluşturan aile, çocukların genel ruh hâlinde çok önemli bir rol oynar. Fıtrî ve etkili eğitim sistemleri olan okullar da çocukların zihnî, hissî, ahlakî ve sosyal gelişimine ciddi katkılarda bulunur. Çocukların ruh sağlığı, içinde yaşadıkları sosyokültürel çevreyle yakından ilişkilidir. Günümüzde çocuklar, farklı mecra ve formatlarda çeşitli içeriklere mârûz kalmaktadır. Özellikle çizgi filmler, dinamik mahiyetleri ve hızlı renk değişimlerine yer vermeleri sebebiyle çocuklar arasında ön plana çıkmıştır. Çocuklar altı aylıkken çizgi film izlemeye başlarlar ve iki veya üç yaşlarında hevesli seyirciler hâline gelirler. Zamanla çizgi filmler, çocukları âdeta büyülemeye başlar ve arkadaşlarla oyun oynamak, kitap okumak, ödev veya ev işleri yapmak gibi çocukluk aktivitelerinin yerini alır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çizgi filmlerin eğlenceli olduğu düşünülse de konusuna ve içeriğine bağlı olarak çocuklar üzerinde olumlu olduğu kadar olumsuz etkileri de olduğu bir gerçektir. Bazı çizgi filmlerde ortak evrensel insanî değerler işlenir, bazıları eğiticidir ancak bazıları da şiddet ve bâtıl telkinler içerir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çizgi filmlerin dil üzerinde de büyük etkisi vardır. Edepsiz ve kaba bir dil kullanımı rahatlıkla benimsenebilir. Şiddet içeren ve saldırganlık aşılayan çizgi filmler, çocukların davranışlarında bu tür durumlara sebep olabilir. Çocuğun günlük hayatında ve davranışlarında herhangi bir değişiklik gözlemlenirse, seyrettiği çizgi filmleri kontrol edip gerekli değişiklikleri yapmakta fayda vardır.<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Olumlu Etkiler</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Fıtrata uygun, kaliteli bir içeriğe sahip çizgi filmlerin bazı olumlu tesirleri şunlardır:</p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;">Çocukların dil edinimine, zihnî ve hissî gelişimine katkıda bulunabilir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Hayal güçlerini artırabilir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Farklı hislerine hitap ettikleri için algılama ve hafızada tutma yeteneklerini geliştirebilir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Problem çözme ve analitik düşünme kabiliyetlerini aktif hâle getirebilir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Sanat yeteneklerini geliştirip kelime dağarcıklarını zenginleştirebilir.</li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Olumsuz Etkiler</strong></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;">Çizgi filmler, kötü ahlakı normalleştirebilir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Şiddete eğilim göstermeye sebep olabilir. (Araştırmalar, bir çocuğun 18 yaşına gelinceye kadar yaklaşık 16.000 cinayet sahnesine ve 200.000 şiddet eylemine şahit olduğuna dikkat çekmektedir).<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></li>
<li style="font-weight: 400;">Aşırı uyarılma sebebiyle zihnî ve ruhî bir huzursuzluğa yol açabilir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Disiplin eksikliğine, sosyal ilişkilerde problemler görülmesine, gerçekle hayalin sık sık karıştırılmasına, kendine ve başkalarına zarar vermeye sebep olabilir.<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></li>
</ol>
<p style="font-weight: 400;">1997’de Japonya’da 653 çocuk, epilepsi nöbeti sebebiyle hastaneye kaldırıldı. Ayrıntılı araştırmalar sonucunda nöbetlerin, o gece çocukların seyrettiği bir çizgi filmde görülen kırmızı ve mavi ışıkların yanıp sönmesinden kaynaklandığı tespit edildi. Bu çizgi film, Japon hükümeti tarafından yasaklandığı için dünyanın hiçbir yerinde ticarî olarak yayımlanmadı.<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün gün ekran karşısında oturup çizgi film seyretmek, çocukların görme duyusunu da zayıflatabilir veya omurga eğriliği bozukluklarına yol açabilir. Fiziksel aktivite eksikliği de obeziteye sebep olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kurgunun Etkisi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Gerçek veya hayalî karakter ve olaylara dayanan eserler, zihnî birer kurgudur. Geçmiş, şimdiki zaman veya gelecek zamanda, herhangi bir mekânda yaşanabilen bu hikâyeler, insan ruhuna tesir eder. Ruhumuz, kendisine sunulan hayalî dünyayı gerçekmiş gibi tecrübe edebilir. Farklı mecralarda neşredilen muhtelif formatlardaki içeriklerin; dikkatleri çekme, zihinleri yönlendirme ve kalbleri meşgul etme tesiri mevcuttur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün yazılı, sözlü ve görüntülü medya içeriklerinde olduğu gibi, çizgi filmler de kurguları ve tekrar eden mesajları ve telkinleriyle bilhassa çocukların etkiye açık ruhlarına doğrudan hitap eder. Şuuraltına işlenen telkinler, kısa veya uzun vadede, kişilerin algılarına, dünya görüşlerine, bakış açılarına, eşya ve hadiseleri yorumlama tarzlarına yön verir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çizgi filmlerin hikâyeleri, belli bir dünya görüşüne sahip yazarlar tarafından telif edilir. Hayatı bir cidal olarak gören, benlik hapishanesinde yaşayan, marifetullah, muhabbetullah ve ruhanî zevklerden uzak bir hayat süren yazarların eserlerindeki karakterlerin sıfatları, tercihleri ve tavırları; kulluk şuuru, hikmet ve şefkatten mahrumdur. Fıtratı bozulan, fıtratı bozan telkinlerde bulunur. Albenili taktiklerle bâtıl fikirler, hakikatmiş gibi sunulur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çizgi filmlerle her türlü telkinde bulunmak mümkündür. Mesela sevdiği bir çizgi film karakterinin yolda bulduğu parayı sahiplenip istediği bir şeyi alarak mutlu olduğunu gören bir çocuk, şartlanma yoluyla bu davranışı pozitif bir sonuçla eşleştirebilir. Gelecekte bu durumla karşı karşıya geldiğinde, şuuraltı ona bu ilişkilendirmeyi hatırlatır ve davranışını bu şekilde yönlendirebilir. Şuuraltı müktesebatında güzel ahlak ve fazilete dair telkinler ağır basmıyorsa bu tercihi kendisine normal gelmeye başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şartlanmalar, düşünce ve davranış kalıplarını şekillendirebilir. Karakterlerin nasıl göründükleri, neler giydikleri, alışkanlıkları, yiyecek ve içecek tercihleri, iletişim tarzları, tavır ve tepkileri çocukların dikkatini çeker.<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Sevilen karakterler rol modelleri olarak benimsenir ve farkında olmadan bu karakterlerin hâlleri, gerçek hayatta taklit edilmeye başlanılır. Tekrar tekrar şahit olunan görüntüler, âdeta özümsenir ve mizacın şekillenmesinde rol oynar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çizgi filmlerin tesirinde kalan ve hayalle hakikati henüz ayırt edemeyen çocukların parmaklarını birleştirerek zamanı durdurmaya çalıştıkları, bir pelerin giydiklerinde hızlı koşabileceklerine veya yüksek bir yerden atlasalar bile yaralanmayacaklarına inandıkları görülür. Sevdiği karakter bir hırsızsa, çalmak sevimli bir hâle bile gelebilir!</p>
<p style="font-weight: 400;">Fıtrî hayat, evlilik ve aile hayatı, sosyal ilişkilerde nezaket, kanunlara ve kurallara riayet, şahsî ve içtimaî hukuka hürmet; insan olma gereği iken, diğer mecralardaki içeriklerde görüldüğü gibi, çizgi filmlerde de fıtrata, hikmete ve hakikate uygun olmayan, menfi ve bâtıl mesajlar sık sık verilmekte, tekrar edilen durumlar da normalmiş gibi görülmektedir.<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Müspet ve Menfi Telkin</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“İnsanın dış âleminden telkinler geldiği gibi iç âleminden de telkinler gelir. İnsan kendi kendine, hem iyiyi hem de kötüyü aynı anda telkin edemez. Aynı kalbe birbirine zıt iki duygu hakiki olarak aynı anda yerleşemez. Bozulmamış ve kararmamış bir vicdan ve kalb, iradenin imtihanına yardımcı olarak onun doğru ve yapıcı olanı seçmesini telkin eder. Bu telkinde fizyolojinin ve içinde bulunulan çevrenin çok ciddi tesiri vardır. Birçok kötülük ve günah, uygun fizyolojik yapı ve çevre bulamadığı için henüz filizlenmeden sönerken, birçok kötülük de uygun ortam ve psikofizyolojik durumun elverişli zemininden neşet eder.”<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Olumsuz telkinlerin tesirlerinden uzak kalmak için ailelerin ve eğitim kurumlarının verdiği talim ve terbiye, hayatî bir öneme sahiptir. “Sağlıklı bir eğitim alan kişi, dış dünyayı algılamada, illüzyonlara, ön yargılara ve şartlanmalara açık olduğunun farkındadır. Sağlıksız bir eğitim alan kişi ise her algıladığı, gördüğü ve dinlediği şeyin tek doğru ve tek gerçek olduğuna inanır.”<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Çizgi filmler ve her türlü içerik, şartlanmaları besleyip selim kalbi ve aklı bozuyorsa, manevî hayatımız için ciddi bir tehdit demektir. “Akl-ı selim”; bozulmamış, sağlıklı çıkarımlar yapabilen akıl demektir. Buna “şartlanmamış akıl” da denilebilir. Allah’ın sevmediği, istemediği şeyler gelip akla yerleşmekle aklın istikameti değişmemişse, bu akıl selim akıldır.<a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Çocuklarımızın temiz fıtratlarını, akıllı tercihlerle sağlıklı bir şekilde muhafaza edip besleyebilirsek kalb ve akılları selim olan şahsiyetler yetişecek, nitelikli ve insan haysiyetine uygun içeriklerin üretilmesiyle salih ve nuranî bir iklim ortaya çıkacaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> “Animation industry – statistics &amp; facts”, www.statista.com/topics/9725/animation-industry/</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> “Negative impact of animated movies and cartoons in children”, jewelautismcentre.com/jewel_blog/negative-impact-animated-movies-cartoons/</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “The Impact of TV Violence on Children and Adolescents”, www.thesuccessfulparent.com/categories/children-and-media/item/the-impact-of-tv-violence-on-children-and-adolescents</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> “Animation Movies: Impact on Children, Positive and Negative”, www.oxfordtvm.com/animation-movies-impact-on-children-positive-and-negative/</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Nebojsa Mandrapa, “Negative Impacts of Cartoons”, novakdjokovicfoundation.org/negative-impacts-of-cartoons</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> “Selfies, Filters, and Snapchat Dysmorphia: How Photo-Editing Harms Body Image” www.psychologytoday.com/gb/articles/202002/selfies-filters-and-snapchat-dysmorphia-how-photo-editing-harms-body-image</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> C. Carter, <em>Violence and the Media</em>, Buckingham: Open University Press, 2003, s. 17.</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Arslan Mayda, “Telkinden Vesvese ve Şüpheye”, <em>Sızıntı</em>, Mart 2002.</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Selim Aydın, “Sağlıklı ve Sağlıksız Eğitimin Karşılaştırılması”, <em>Sızıntı</em>, Kasım 1994.</p>
<p><a href="applewebdata://96CC3188-6D0A-4711-9C3F-E536040CCD0B#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Çizgimizi Hecelerken (Prizma-8)</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 74.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Hristiyan Niçin Hazreti Muhammed’i Peygamber Olarak Görebilir?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/bir-hristiyan-nicin-hazreti-muhammedi-peygamber-olarak-gorebilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:10:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259378</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Craig Considine “Bu yazıyı, Hristiyanların (Hazreti) Muhammed’i [aleyhissalâtü vesselâm] bir peygamber olarak tanıyamayacakları fikrine neden katılmadığımı açıklamak için yazıyorum. Aslında burada söz konusu olan, “peygamber” kelimesinin tarifidir. Peygamber, “vahye mazhar olmuş bir muallim veya Tanrı’nın muradını ilan eden bir kişi” olarak tanımlanabilir. Sözlüklerdeki tarifinin dışında, “peygamber” kelimesini, her zaman insanlığa adalet ve barış getirmek [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Dr. Craig Considine</p>
<p style="font-weight: 400;">“Bu yazıyı, Hristiyanların (Hazreti) Muhammed’i [<em>aleyhissalâtü vesselâm</em>] bir peygamber olarak tanıyamayacakları fikrine neden katılmadığımı açıklamak için yazıyorum. Aslında burada söz konusu olan, “peygamber” kelimesinin tarifidir. Peygamber, “vahye mazhar olmuş bir muallim veya Tanrı’nın muradını ilan eden bir kişi” olarak tanımlanabilir. Sözlüklerdeki tarifinin dışında, “peygamber” kelimesini, her zaman insanlığa adalet ve barış getirmek için yeryüzünde çalışan, sonsuz bir kudret sahibi Zât’ın elçisi olarak anladım.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hemen şunu ifade edeyim: Hazreti Muhammed’in büyüklüğünü tamamen kabul ediyorum. O istisnaî bir insandı; hatta onun bu dünyada yaşayan en büyük ve en etkili insan olduğu söylenilebilir. Hazreti Muhammed, dünyanın o sıralar sevgiden ve barıştan mahrum kalan bir bölgesine, bu güzellikleri ve daha fazlasını getirdi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hazreti Muhammed’in karakterinin en çok gözden kaçan yönlerinden biri, onun ırkçılığa karşı duruşudur. Hem beyazları hem de siyahları Tanrı’nın nezdinde eşit olarak kabul etmek gibi daha önce görülmemiş bir hamle yaptı…</p>
<p style="font-weight: 400;">Kur’ân’ı okuduğumda sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için indirilen bir kitap olarak yorumluyorum. Kur’ân’da “<em>(Ehl-i İncil de) Allah’ın o kitapta indirdiği ile hükmetsin</em>.” (5/47) buyurulmaktadır. “Hükmetmek” kelimesi çok önemlidir. Kelimenin tam anlamıyla hükmetmek, “bir şeyi doğru anlayıp doğru karar vermek” anlamına gelir. Aklım bana, Hazreti İsa ve Hazreti Muhammed’in eşit derecede değerli mesajları olduğunu söylüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hazreti Muhammed’in asıl gayesi, insanlığa “doğru yol”da önderlik etmekti. “Doğru yol” derken adaleti, merhameti, şefkati, sevgiyi, huzuru ve barışı kastediyorum. Bu yüzden onu “peygamber” olarak görüyorum.”<a href="applewebdata://8761F984-E353-4EDF-BC79-0E6E79463C38#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Craig Considine (1985 –): </strong>İnançlar arası diyalogda bir otorite olarak kabul edilen Dr. Considine, <em>Hazreti Muhammed’in İnsaniyeti: Hristiyan Bir Bakış</em> isimli kitabının yazarıdır. Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki ilişkiler ve İslam araştırmaları alanında yedi kitap ve çok sayıda makale yazmıştır. Dr. Considin’in görüşleri, dünyanın önde gelen medya kuruluşlarında yer almaktadır (www.drcraigconsidine.com).</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnot</strong></p>
<p><a href="applewebdata://8761F984-E353-4EDF-BC79-0E6E79463C38#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Craig Considine, “Why a Christian Can View Muhammad as a Prophet”, Huffpost, 26-01-2016, www.huffpost.com/entry/why-a-christian-can-view-muhammad-as-prophet_b_9042420</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil ve Kültür Etkileşimi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/dil-ve-kultur-etkilesimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:09:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259376</guid>

					<description><![CDATA[Sınıfa giren hoca, kapıyı kapattıktan sonra “Nǐ hǎo.” deyip kafasını hafifçe aşağıya eğerek sınıfı selamlar. Ardından anlaşılmayan bu dilde birkaç cümle daha söyler ve birkaç kişiye söz vermek ister. Yanlış bir sınıfa gelmiş olabileceğinin tedirginliği ile öğrenciler, etrafına bakınmaya başlar, ama sınıf da hoca da sınıf arkadaşları da olması gerektiği yerdedir. Kendilerini bir fıkranın içindeymiş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Sınıfa giren hoca, kapıyı kapattıktan sonra “<em>Nǐ hǎo</em>.” deyip kafasını hafifçe aşağıya eğerek sınıfı selamlar. Ardından anlaşılmayan bu dilde birkaç cümle daha söyler ve birkaç kişiye söz vermek ister. Yanlış bir sınıfa gelmiş olabileceğinin tedirginliği ile öğrenciler, etrafına bakınmaya başlar, ama sınıf da hoca da sınıf arkadaşları da olması gerektiği yerdedir. Kendilerini bir fıkranın içindeymiş gibi hisseden öğrenciler, hocanın bu Çince ifadelerle ne demek istediğini anlamaya çalışır. Sınıftakiler hocanın bir şeyler anlatmayı hedeflediğini fark eder ve âdeta fıkranın sonunu beklerler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hoca, sınıfı üçerli gruplara ayırır. Onlardan duydukları kelimelerin ne anlama geldiğini yazmalarını ister. Herkes hazır olduğunda, gruplar tahminlerini söyler. Daha sonra hoca, “Sizi bu dili anlamaya motive eden neydi?” diye sorar. Kimi <em>başarı faktörü,</em> kimi <em>eğlenceli</em> <em>olması</em> kimi de <em>öğrenme isteği</em> diye cevap verir. Hocanın ikinci sorusu ise, “Kelimelerin hangi anlamlara geldiğini nasıl idrak etmeye çalıştınız?” olur. İnce bir ses, “Mimik ve jestlerinizden… Mesela ‘Nǐ hǎo.’derken kafanızı aşağıya eğerek bize ‘Merhaba.’ demek istediğinizi anladım.” der. Diğer bir öğrenci, “Etraftaki eşyaları göstererek kelimeyi yavaşça ve vurgulayarak tekrar ettiğiniz için anladım.” diye tahminini dile getirir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kısa bir süreliğine dahi olsa muhatabı anlayamamak, acaba insanda hangi duyguları uyandırır? Kısacık dakikalar, anlaşılmadığımız takdirde yerini saatlere bırakabilir. “<em>Kelimelerin olmadığı bir dünyada yaşasaydık, insanlar, beyinlerinden, ruhlarından, kalblerinden süzülüp gelen duygu ve düşünceleri birbirlerine nasıl aktarırlardı kim bilir? Kelimesiz, sözsüz, yazısız, kısacası dilsiz bir dünya&#8230; Hayali bile sıkıntı veren, renksiz bir dünya. Hayata renk katan dil, her toplumun ruhunun aynasıdır. Bir toplumun kültür seviyesini ve dünya görüşünü tespit etmek isteyenlerin o toplumun kullandığı dili incelemeleri yeterlidir. Mesela dil bilimciler, Kızılderili kabilesi Siouxlar’ın dilinde galiz bir küfür ifadesi bulmakta zorlanmıştır. ‘Beyaz adam’ın yüzünü kızartacak bir tablo</em>!”<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bir dilde kullanılan kelimeler, o toplumun kültürel değerleriyle ilişkilidir. İçinde barındırdıkları anlam ve incelikler, kültürün dildeki yansımalarıdır. Mesela bir Arap, güneşten korunmak için güneşliğe (şems+iye = güneş+lik) ihtiyaç duyarken, bir Alman da yağmurdan korunmak için yağmurluğa (Regenschirm = yağmur+luk) muhtaçtır.<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">“Kültür” kelimesinin kökeni hakkında farklı görüşler mevcuttur. Çoğu dil bilimci, “tarım”la ilgili kök anlamı üzerinde hemfikirdir. Bu kelimenin Latinceden ve daha çok toprak kültürü anlamında kullanılan <em>edere-cultura</em> tabirinden geldiği ileri sürülmektedir. 15. yüzyılın başlarında İngilizceye <em>culture</em> olarak geçmiştir ve 16. yüzyıldan itibaren kelimenin anlamı, insan gelişimini de içine alacak şekilde genişlemiştir.<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Sadece kelimeler midir kültürle etkileşime giren? Mutfakta kullanılan baharatlardan tutun da özel günlerde veya düğünlerde giyilen kıyafetlerde bile bu tesiri görmek mümkündür. Hatta renklere bile yansır anlamı. Mesela birçok kültürde; cenaze merasimlerinde siyah renkte elbiseler giyilirken, Hintlilerin beyaz rengi tercih ettikleri görülür.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kültür, farklı bakış açılarını içerdiğinden soyut bir anlam kazanır. Bu kavramla alakalı iki ana model vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Buz Dağı Modeli</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bir buz dağı, okyanusta yüzen büyük bir buz kütlesidir. Karşıdan bakıldığında büyük bir kısmı suyun içinde gizli olmak üzere, sadece küçük bir bölümü görünmektedir. Bu bize kültürle alakalı sadece birkaç yönün görülebilir olduğunu, kültürün tamamını anlamak için hemen fark edilmeyen ve daha soyut olan kısmın gerekli olduğunu gösterir.<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Yani ilk bakışta bir insanın kıyafeti, görünüşü ve etrafındakilere karşı tutumu görülür. İşte bu kısım, insanın görünen küçük bir bölümüdür. Buz dağının görünen kısmı, insanın davranışlarını, iletişimini ve sosyalliğini temsil ederken buz dağının altındaki kısım; normlar, değerler, duygular, kurallar ve inanca tekabül eder. Mesela Almanların dakik olma özelliği buz dağının görünen kısmıysa, görünmeyen kısımda, kurallara disiplinli bir şekilde riayet etme alışkanlıkları vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Soğan Modeli</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu model, kültürlerin farklılıklarının nasıl düzenlenebileceğini gösterir ve kültürün farklı uygulamalarını ayrıntılı bir şekilde kavramamızı sağlar. Soğanın iç kısımlarına gittikçe kavramlar, gözlemciler için daha az görülebilir hâle gelir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Soğanın en dış kabuğu kıyafetler, resimler veya renkler gibi gözle görülür sembollere tekabül eder. Bir alt katmanında kahramanlar ya da davranışlarıyla örnek teşkil eden kişiler yer alır. Soğanın katmanlarını biraz daha araladığımızda karşımıza gelenekler ya da toplumda aktif şekilde uygulanan alışkanlıklar ve merasimler (selamlaşma gibi) çıkar. Mesela bir üniversite kürsüsünde bir Amerikalı, “Sayın bayanlar ve baylar!” diye kısa bir selamdan sonra konuşmaya başlayabilir, ama bir Zanzibarlı, önce Allah’ı anıp sonra huzurdakilere itibar sırasıyla selam verdikten sonra konuşmasına başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Geleneklere misal olarak evlilik ve cenaze törenlerini verebiliriz. Kültürün en iç kısımda ise değerler ve inanç vardır. Bu bölüm, diğer katmanlarla örtülmüş olduğundan kolayca gözlemlenemez.<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Elbette bu modellerin, kültür kavramını kusursuz şekilde yansıtmasını bekleyemeyiz. Bu modelleri, soyut bir kavramı anlamak için vesile olarak ele alabiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her milletin hayatında kültür çok ehemmiyet arz eder, çünkü bu mefhum, onun geçmiş ve geleceği arasında köprü vazifesi yapar. Geçmişteki bu ruh köküne sımsıkı sarılıp ufuklara yelken açmasına aracılık eder. Hele günümüzde teknoloji ve iletişimin hızla hayatımıza girmesiyle uzakları yakın edivermiştir. Kültürlerarası iletişim vesilesiyle farklı kültürlere mensup insanlar arasında etkileşim ve anlam aktarımı gerçekleşir. Kültür farklılıklarının da gözetilmesini içeren kültürlerarası iletişim, farklı kültürlere mensup insanları anlama ve kendimizi anlatma konusunda yardımcı olur. Aslında kültürlerarası iletişimin ana teması hoşgörü, anlayış ve diyalogdur.<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Hollandalı sosyal psikolog Dr. Geert Hofstede, verdiği bir konferansta, çocuk ve gençlerin ön yargılarını aşabilmeleri ya da bu ön yargıların hiç oluşmaması için kültürlerarası eğitim programlarının önem arz ettiğini dile getirmiştir.<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Dil, kültürlerarası iletişimde çok önemli bir unsurdur. Dil bize başka bir kültürün kilidini açan anahtardır. Bu süreçte insan âşina olmadığı bir durumla karşılaştığında hoşgörü imdada yetişir. Böylelikle kişinin farklı bakış açılarından değerlendirme yapabilme yeteneği gelişir. Bunun için de kişinin öğrenmeye açık olması elzemdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Kendi kültürümüzü, sadece kendi coğrafyamız açısından değil, bizimle medenî dünya arasında kalıcı ve sağlam bir köprü teşkil etmesi zaviyesinden de iyi yorumlama, dikkatli değerlendirme ve düşünce hayatımızda, açılma türünden yeni bir kültür zamanına ortam hazırlama mecburiyetindeyiz. Değişik bir ifadeyle, milletimiz adına daha sağlam, daha tutarlı, daha kalıcı bir kültür anlayışının inşası için –geleceğin önceliği mahfuz– dün, bugün ve yarına ait değerleri birbirine feda etmeme, temâdî ve inkişafa aynı ölçüde saygılı kalmak ‘zorunda’yız</em>.”<a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu mefkûre ile kendi değerlerine sahip çıkanlar, yürüdükleri yolda basit engellere takılıp kalmayacaktır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yusuf Alan, “Dil ve Kültür”, <em>Sızıntı</em>, Haziran, 1993.</p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> “Dil ve Kültür”, turkdili.gen.tr/dil-ve-kueltuer.html</p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Esin Sultan Oğuz, “Toplum Bilimlerinde Kültür Kavramı”, <em>Edebiyat Fakültesi Dergisi</em>, Cilt: 28, Sayı: 2, Aralık, 2011.</p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> “Intercultural Link, an AFS Learning Program”, toolkit.afs.org/about/icl-program/</p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> A.g.e.</p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İlker Özdemir, “Kültürlerarası İletişimin Önemi”, Cyprus International University, <em>Folklor/Edebiyat</em>, Cilt: 17, Sayı: 66, 2011/2.</p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> “Önyargısız bir dünya için kültürlerarası eğitim çok önemli”, egitimtercihi.com/gundem/6661-onyargisiz-bir-dunya-icinkulturlerarasi-egitim-programlari-cok-onemli</p>
<p><a href="applewebdata://265FC854-535D-460A-81C9-C5FF5A4E2D8D#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> M. Fethullah Gülen, “Kültür Mirasımızın Temel Kaynakları-1”, <em>Yeni Ümit,</em> Ekim-Aralık 1999, Cilt: 6, Sayı: 46.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ademden Âdeme</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/ademden-ademe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:07:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259374</guid>

					<description><![CDATA[Âdemoğlu başta hiçbir şey iken sebepler dairesinde bir sperm ve yumurta hücresinin birleşmesi ile ademden (yokluk) deme (kan) döner. Artık insanın, anne karnında, bir tohum gibi nebatî hayatı başlar. Bu hayat yavaş yavaş hayvanî hayat mertebesine yükselir. Ceninin anne karnındaki hayatı, nebatî ve hayvanî hayatın bir karışımıdır. Anne karnı cenin için Cennet gibi bir yerdir. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Âdemoğlu başta hiçbir şey iken sebepler dairesinde bir sperm ve yumurta hücresinin birleşmesi ile ademden (yokluk) deme (kan) döner. Artık insanın, anne karnında, bir tohum gibi nebatî hayatı başlar. Bu hayat yavaş yavaş hayvanî hayat mertebesine yükselir. Ceninin anne karnındaki hayatı, nebatî ve hayvanî hayatın bir karışımıdır. Anne karnı cenin için Cennet gibi bir yerdir. Hiçbir iradesi olmadan bütün gıdalar, anne vesilesi ile yavruya gelir. Bu rahatlığı bozulmuş olacak ki dünyaya gelir gelmez ağlamaya başlar! Anne karnındaki yavrunun öyle mükemmel bir beslenmesi vardır ki âdeta annenin bütün sistemi bebeği için yeniden düzenlenmiştir. Bu kısacık dönemde öyle muhteşem bir mucize gerçekleşir ki insanı hayretler içinde bırakır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bir gram bile etmeyecek sperm ve yumurta hücrelerinden müteşekkil zigot, yaklaşık 3500 gramlık bir ağırlığa ulaşır. Yani binlerce kat büyütülür. Bu büyümeye kıyasla insanın doğumdan sonraki büyümesi aslında çok da fazla değildir. Bir insan doğduktan sonra boy olarak en fazla dört kat, kilo olarak da 20–30 kat büyüyebilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Akılları hayretler içinde bırakan bebeğin anne karnındaki dönemleri Kur’ân’da farklı âyetlerde anlatılır. Mü’minûn sûresindeki âyetler şu şekildedir:</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Şu bir gerçektir ki Biz insanı süzme çamurdan yaratırız. Sonra onu nutfe (zigot) halinde sağlam bir yere yerleştiririz. Sonra nutfeyi alakaya (rahim cidarına yapışan bir hücreye), bunu da mudgaya, yani bir çiğnem et görünümündeki varlığa, mudgayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün</em>!” (Mü’minûn, 23/12–14).</p>
<p style="font-weight: 400;">Anne karnındaki cenin, yokluk döneminden varlık dönemine adım atarken süzme çamur,<a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> nutfe, alâka, mudga<a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>, izam<a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>, lahm<a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> dönemlerini geçip yeni bir yaratılışa mazhar<a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> olur ve kâmil bir âdem olmaya aday hâlde dünyaya gelir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Süzme çamur”, toprakta bulunan organik ve inorganik elementlerden yaratılma demektir. İnsan vücudunun temel yapı taşı olan elementlerin tamamı toprakta var olup hemen hepsi insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereklidir; az veya çok olmaları durumunda hastalıklar ortaya çıkar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Anneden gelen 23 kromozomlu yumurta hücresi ile babadan gelen aynı kromozom sayısına sahip sperm hücresinin birleşmesi ile “diploit” hücre olarak adlandırılan çift kromozom sayısına ulaşan (46 kromozomlu) zigot yaratılır. Zigot bölünerek hayata mazhar olduğunu gösterir. Bu “hücre karışımı”, anne rahmine tutunduğunda başka bir hayat mertebesi başlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yukarıdaki âyetlerde anlatılan dönemler, cenin için başlamış olur. Anne karnında bu dönemler tamamlanınca âdemin dünyaya teşrif dönemi başlar. Anlaşılan o ki âdem olabilmek için sıkıntıların çekilmesi gerekir. Anne aylarca sıkıntıya mârûz kalarak bebeğini karnında taşır. Aslında anne, dünya için bir vâris taşıyordur ve bu sıkıntılara katlanmaya değecektir. Sonunda âdemoğlu, yaklaşık kırk trilyon hücresi ile dünyayı şereflendirir. Ulvî âlemlerden verilen emir, âdemin dünyaya gelmesi ile neticelenir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Daha sonra insanın geçici dünya hayatı ile başlayıp ebede uzanacak hayat macerası başlar ki Üstad Bediüzzaman, bu seyahati veciz şekilde şu ifadelerle anlatır: “<em>İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı (lüzumlu şeyleri), Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir</em>.”<a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p style="font-weight: 400;">İnsan buluğ çağına erer ve aklını kullanmaya başlar. İşte bu dönemde insanî mertebe başlamıştır. Ancak aklını doğru kılavuzların yardımıyla, hakikate ulaşmak için kullanmakla âdem olunabilir, yoksa Allah korusun, bitki veya hayvan mertebelerine geri dönüş tehlikesi de vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Akıl “bir şeyi bağlamak” demektir. Aklını kalbine, Allah’ın emir ve yasaklarına bağlayan bir kişi âdem olur, bağlamayan ise adem hâli olan boşlukta kalır. Aklın kullanılmaması ile günahlara açıklık başlar. Âdem, edebi ile ademden kurtulmuştur. Âdem olma, aklını hakikatin mefhumlarıyla doldurarak hata etse bile Hazreti Âdem (aleyhisselâm) gibi dönmesini bilip “<em>Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz!</em>” (A’raf, 7/23) diyebilmektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her insan önce ademdedir, sonra dem (kan) olur, sonra da âdem olarak dünyaya teşrif eder. Bazen ademe yakın, bazen demde, bazen nebatiyette, bazen de hayvaniyette kalır. Dünyada halifelik vazifesini îfâ edecek olan insan için en önemli mertebe, kâmil bir âdem olabilmektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Her âdemin hayat dönemlerinde ademleri olabilir. Buluğ çağına kadar mesuliyet, anne karnında da serbestiyet yoktur. Yetişkinlikte de Alzheimer gibi içinde ademleri barındıran bazı hastalıklar olabilir. Beniâdem olmak, ademlerden kurtulmayı gerektirir ki en mükemmel beniâdem Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).</p>
<p style="font-weight: 400;">Vücut ve hayat, yokluktan üstündür. Bütün mükemmellikler varlıktadır. Çirkinlikler ise eksikliklerin sonucu olur. Vücut hayır, yokluk ise şerdir. Varlık, sonsuza mazhariyettir. İnsan yoktan var edilmiştir. Yani her şey ademle başlar ve âdeme doğru gider. Ademden varlığa getirilmiş olan insanın nebatî, hayvanî, insanî ve imanî mertebeleri vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nebatî mertebe, tohum gibi atılıp anne karnında büyüyüp dünyaya gelmesi şeklinde anlaşılabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hayvanî mertebede, daha ziyade hayvanî hisler hâkimdir. Yani bilhassa doğumdan sonra yemesi, içmesi ve diğer ihtiyaçları da bu hayvaniyet mertebesiyle alâkadardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanî mertebe, akıl sahibi olması ve bu aklı kullanmasıyla başlar. Artık mevcudu değerlendirip bazı hükümler verebilir. Geçmişte yaşadıklarını yorumlayıp gelecekte yaşayabileceklerini tahmin edebilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Âdemî mertebe imanî mertebeyle taçlandığında ise insan, aklını hakikatlere uygun kullanıp bütün âlemleri yaratan Allah’a (celle celâluhu) iman edip mesuliyetlerini fark eder.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte insan, hayat çizgisinde bu mertebelere uğrayabilir. Kendisinden beklenen, iman mertebesinde kalmaya devam etmektir. Âdemî mertebenin kemale erdiği iman mertebesi ile insan; nebatî, hayvanî ve insanî mertebelerin ötesine ulaşır. Yaratılışının gayesi de budur. Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki tavsiyesi de şu şekildedir: “<em>Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.</em>”<a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p style="font-weight: 400;">Aklını doğru kılavuzlar eşliğinde kullananlar, liyakatleri varsa imanî mertebeye ulaşabilirler. Kalb ve ruhun hayat derecesine başlamanın ilk basamağı da âdem olabilmekten geçer. Öyle büyükler vardır ki âdemiyet mertebesini tam mânâsı ile ihraz etmişlerdir. Öyle seçilmişler de vardır ki Allah tarafından âdemiyetin en yüksek mertebesi olan peygamberlikle şereflendirilmişlerdir. Peygamberler, peygamber olmadan evvel de âdemiyetin en üst basamaklarında dolaşanlardır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Süzme çamur: Organik ve inorganik elementlerden müteşekkil “protein çorbası.”</p>
<p><a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Mudga: Bir çiğnem et.</p>
<p><a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> İzam: Kemikler.</p>
<p><a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Lahm: Et (kas).</p>
<p><a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Yeni bir yaratılışa mazhariyet: Ruh üflenmesi.</p>
<p><a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Mesnevî-i Nûriye</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 207.</p>
<p><a href="applewebdata://D5B992DF-7436-484E-85D4-012630D05433#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> A.g.e. s. 164.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
