<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali İhsan Er &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/yazar/ali-ihsan-er/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 May 2023 21:37:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>Ali İhsan Er &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yalnızlığın Acısı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2019/04/01/yalnizligin-acisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Apr 2019 08:10:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=66080</guid>

					<description><![CDATA[Enver Bey, kaldığı huzurevinin girişine açılan merdivenleri ağır ağır inerken heyecanlanıyordu. İple çektiği haftalık görüşme günlerinden biri daha gelmişti. Doktor olan oğlu, yoğun bir iş temposu içinde olmasına rağmen her hafta sonu ziyaretine gelmeye çalışır, yanında torunu Alican’ı getirmeyi de ihmal etmezdi. Bu buluşma saatleri ne kadar saadet dolu, ne kadar latif anlardı. Alican bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Enver Bey, kaldığı huzurevinin girişine açılan merdivenleri ağır ağır inerken heyecanlanıyordu. İple çektiği haftalık görüşme günlerinden biri daha gelmişti. Doktor olan oğlu, yoğun bir iş temposu içinde olmasına rağmen her hafta sonu ziyaretine gelmeye çalışır, yanında torunu Alican’ı getirmeyi de ihmal etmezdi.</p>
<p>Bu buluşma saatleri ne kadar saadet dolu, ne kadar latif anlardı. Alican bir hafta boyunca yaptıklarını dedesine anlatır, coşkuyla oradan oraya koşturup dururdu. Enver Bey, Alican’ı izlemekten yorulur, minik afacanın bitmez tükenmez bir enerjisi olduğunu düşünürdü.</p>
<p>Yaşlı adam, torununun muzipliklerini düşünerek aşağıya indi. Bekleme salonunda bahçeyi rahatça görebileceği bir koltuk seçerek yavaşça oturdu. Bahar ve yaz aylarında yeşilin bütün tonlarına bürünen, çeşit çeşit çiçeklerle görenleri kendisine hayran bırakan bu güzel yer şimdi ne kadar da ıssız ve bakımsızdı. Soğuğun ve şiddetli yağmurun tesiriyle insanlar bir banka oturup soluklanmayı asla düşünemiyor, hızlı adımlarla uzaklaşıyorlardı.</p>
<p>Enver Bey, hızlı ve telaşlı adımlarla içeriye giren insanları seyretti bir süre. Sonra gözlerini iskeletler gibi kupkuru kalan dallarıyla eğri büğrü bir görüntü meydana getiren ağaçlara çevirdi. Yazın bahçenin sakinleri olan, şakımalarıyla dinleyenleri bambaşka âlemlere taşıyan kuşlardan, ipek gibi kanatlarında olağanüstü desenler ve renkler taşıyan kelebeklerden, telaşlı hareketlerle durup dinlenmeden yuvasına yiyecek taşıyan karıncalardan, her köşesinden hayat fışkıran bahçeden eser kalmamıştı.</p>
<p>Bu sırada Enver Bey’in cep telefonu çaldı. Arayan oğluydu. Bu hafta işlerinin çok yoğun olduğunu söylüyor, özür dileyerek gelemeyeceğini açıklıyordu.</p>
<p>Yaşlı adam, büyük bir hayal kırıklığı yaşamış olmasına rağmen incinmişliğini belli etmemeye gayret ederek oğlunu teselliyle etmeye çalıştı:</p>
<p>“Olsun evladım. Biliyorum, geçerli bir mazeretin olmasa, bekletmez gelirdin.”</p>
<p>Telefonu kapatırken içindeki ümit kırıntılarını da yitirdiğini gören Enver Bey, hicran soluklayan gözler ve buruk bir kalple bahçeyi daha farklı bir gözle incelemeye başladı. Şimdi kendi hâli ile bu ıssız mekânı özdeşleştiriyor, kalbindeki yarası daha da büyüyor, içini kanatıyordu. Kendisinin de bir zamanlar cıvıl cıvıl bir hayatı yok muydu? Belli ki o zamanlar ömrünün yaz mevsimini yaşamaktaydı. Çocuklarının cıvıltılı sesleriyle odalarını doldurduğu yuvasında huzur soluklar, evinin bacasından bile mutlu dumanlar tüttüğünü düşünür, dünyanın en talihli insanı olduğuna inanırdı.</p>
<p>Keyifle yedikleri akşam yemeklerini büyük bir özlemle hatırladı. Uzun kış gecelerinde, üzerinde kestane kavurdukları, ekmek kızarttıkları sobanın etrafına toplanarak yaptıkları sohbetler ne kadar samimi olurdu.</p>
<p>Burnuna, evleri güzel koksun diye sobanın üzerine koydukları mandalina kabuklarının iç bayıltan rayihası geldi. O zamanlar internet, bilgisayar oyunları olmadığı gibi tek eğlenceleri olan siyah beyaz televizyon ise yalnızca bir kanalı gösteriyordu. Aile dostlarıyla beraber içtikleri çaylar ayrı bir keyif verirdi. Oysa şimdi dostlarından ayrı düşmüş, canı gibi sevdiği evlatlarını göremez olmuştu. Üzerlerine titrediği, büyümelerini ihtimamla takip ettiği, başarılardan dolayı iftihar ettiği çocuklarıyla ayrı düşmüştü. Aynı şehirde yaşadıkları için nispeten daha sık görüştüğü oğlu Ömer, muayenehane, hastane ve ev arasında koşuşturan, sevdiği mesleği yaparken hayatının büyük bir zaman dilimini hastalarına ayırmak zorunda kalan başarılı bir doktordu. Onun aranan bir doktor olması Enver Bey’i de onurlandırıyor, kendisiyle yeteri kadar ilgilenememesine içerlemiyordu.</p>
<p>Bir subayla evli olan biricik kızı Seçil ise öğretmenlik mesleğini başarıyla sürdürüyor, Anadolu’nun değişik şehirlerinde görev yapıyordu. Ancak bayramlarda ve yıllık tatillerinde yaşlı babasının yanına uğrayıp elini öpebiliyor, hâlini hatırını sorabiliyordu.</p>
<p>Mühendis olan küçük oğlu Efe ise kendisini Amerika’ya gitme sevdasına kaptırmış, üç yıldır okyanus ötesinde bulunuyor, Enver Bey zaman zaman internet aracılığıyla yaptıkları görüşmelerde onun ekran üzerindeki görüntüleriyle avunmak zorunda kalıyordu. Efe, yapılan bu görüşmelerde babasına projelerinden ve Amerika’da tecrübe kazanmasının itibarını ne kadar artıracağından bahseder dururdu.</p>
<p>Enver Bey aklına gelenlerle gülümsedi. Bu deli oğlan oralardan bir Amerikalı kız bulup evlenir de bizi tamamen defterden siler mi acaba? Genç adam nereden bilebilirdi babasının yaşlı yüreğinin onu ne kadar çok özlediğini, kaç defa yoldan geçenleri kendisine benzeterek heyecana kapıldığını.</p>
<p>“Seniha sen yanımda olsaydın, bari sen beni bırakmasaydın” diye hicranla inleyen Enver Bey, hanımını benliğinin bütün zerreleriyle hatırlamış, yüreği özlemle burkulmuştu.</p>
<p>“Şu anda senin sesini duymaya ne kadar da çok ihtiyacım var, yaşasaydın küçük evimizde beraber otururduk, yüreğinin ışıltısıyla evimizi şenlendirirdin. Ben de böyle huzurevi köşelerinde yapayalnız kalmazdım,” diye hayıflandı. Enver Bey, hayat arkadaşını kaybedeli beş yıl olmuştu. Geçen zamanla birlikte yalnızlığın acısı omuzlarına binmiş, yüreğini daha bir kanatır hâle gelmişti.</p>
<p>Yaşlı adam, derin bir tefekkürün vesilesiyle aklına gelenlerle irkildi: “Herkes beni terk ediyor, bütün sevdiklerim. Ben onları yakalamaya çalıştıkça, bende kalsınlar diye sımsıkı sarmaladıkça, beni inciterek, yüreğimi kanatarak kopup gidiyorlar. Hatta ben bile içimdeki beni terk ediyorum. Her gün aynaya baktığımda karşımda o eski beni bulamıyorum. Nerede o eski Enver? Artık saçlarıma aklar düştü, yüzümde derin çizgiler oluştu, gözlerimin feri söndü. O çok güvendiğim aklım bile bana oyunlar oynamaya başladı. Unutkanlıklar ortaya çıktı. Kim bilir, belki de en başından yaptım hatayı. Kalbimi kanatarak benden kopup uzaklaşacaklarını düşünemeden sevdiklerime çok fazla bağlandım.</p>
<p>Ailem, eşim, dostum, gençliğim hepsi beni terk etti. Hepsi ırmağın birbiri ardınca kabaran dalgalarında bir anlık ışımaymış sadece. Yakalamaya çalıştığım, elimde tutmak istediğim bir parça buzmuş, sıcak kumlar üzerinde buharlaşıp uçan. Hâlbuki ben Hazreti İbrahim’in dediği gibi “Batıp gideni istemem” diyerek fani sevgililerde teselli aramamalıydım. Ben de “Ya Baki, Entel Baki” diyerek gerçek Sevgili’ye yönelebilseydim, O’ndan başkasının sevgisiyle doldurulamayan sonsuz sevgiler aynası kalbim böyle incinmezdi.”</p>
<p>Enver Bey; vefalı Sevgili’nin, asla terk etmeyen, sönmeyen eskimeyen, bitip tükenmeyen, ezeli ve ebedi olan, Hay ve Kayyum olan Rabbinin sevgisinin bütün hücrelerini doldurduğunu hissetti.</p>
<p>“Vefalı, gerçek Dost’a hakkıyla yönelmenin zamanı gelmedi mi hey Enver?” diyerek hayıflandı.</p>
<p>O vefalı Dost’un iklimi o kadar güzeldi ki huzura varıldığında dünyanın bütün keşmekeşi, bütün sıkıntıları sona erer, bir güvercin gibi çırpınıp duran kalp sakinleşir, huzur soluklardı. Rahim olan Sevgili kendisini en yakın olarak tarif etmiyor muydu?</p>
<p>“Kullarım Beni senden soracak olurlarsa bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara, 2/186).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm’da Devlet Bütçesi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2019/02/01/islamda-devlet-butcesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Feb 2019 23:06:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=64308</guid>

					<description><![CDATA[Devlet bütçesine (beytülmal) bakış ve onun idaresi, sorumluluk sahibi ve idarecilik makamını emanet bilen gerçek bir idare ile bu makamı şahsî menfaat ve halkın üzerinden geçinme vasıtası olarak gören idare şekillerini birbirinden en keskin çizgilerle ayıran bir sınırdır. Gerçek bir idarecinin gözünde beytülmal, hak ve adalet temelinde kullanılması için kendisine verilen bir emanetten başka bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Devlet bütçesine (beytülmal) bakış ve onun idaresi, sorumluluk sahibi ve idarecilik makamını emanet bilen gerçek bir idare ile bu makamı şahsî menfaat ve halkın üzerinden geçinme vasıtası olarak gören idare şekillerini birbirinden en keskin çizgilerle ayıran bir sınırdır. Gerçek bir idarecinin gözünde beytülmal, hak ve adalet temelinde kullanılması için kendisine verilen bir emanetten başka bir şey değildir.</p>
<p>Hz. Ümmü Seleme’nin rivayetine göre, bir gece Resûl-i Ekrem’e 800 dirhem gelmiş, o gece Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabaha kadar uyuyamamış ve sabahleyin o paranın tamamını Müslümanlar arasında bölüştürmüştü.<a name="_ednref1"></a>[1]</p>
<p>Yine bir seferinde sahabeden Hz. Alâ ibn Hadramî, Peygamber Efendimize Bahreyn’den 30.000 dirhem gönderdi. Efendimize o güne kadar hiç bu kadar para gönderilmemişti. Allah Resûlünün emriyle paralar bir hasır üzerine döküldü. O sırada ezan okunmuştu. Namazdan sonra Peygamberimiz, gelip malın başında durdu. Ashab-ı Kiram da geldiler ve Peygamberimiz, kendisine ve ailesine almaksızın, o zaman daha ölçü ve tartı kullanılmadığından paraları herkese avuç avuç dağıttı.<a name="_ednref2"></a>[2]</p>
<p><strong>Devlet Başkanı ve Beytülmal</strong></p>
<p>Hz. Ebu Bekir (radıyallâhu anh), ölüm yatağında şunları söylüyordu: “Mü’minlerin işlerini üzerime aldığımdan beri, haklarından bir dinar veya bir dirhem hesabıma geçirmedim. Yediğimiz onların yemeklerinin en sadesi, giydiğimiz giysilerin en sert ve kabalarıdır. Yanımızda şu dişi deve, şu Habeşli köle ve şu kumaştan başka Müslümanların fey’inden hiç bir şey yoktur. Öldüğümde onları da Ömer’e devredin ve beni bunlardan da kurtarın.”<a name="_ednref3"></a>[3]</p>
<p>Hz. Ömer de (radıyallâhu anh) Hz. Ebu Bekir gibi çok alçakgönüllü, sade hayatlı, İslâm’ın hükümlerini uygulama konusunda kararlı ve tavizsizdi. Valileri ve memurları da tıpkı kendi gibiydi. Onu Medine’de bazen omzunda kırba su taşırken görmek mümkündü. Zamanında zenginlik artmasına rağmen o kendini hiç değiştirmemişti.<a name="_ednref4"></a>[4]</p>
<p>Halife Ömer, bir gün eteklerini beline sıkıştırmış sağa sola koşuşturuyordu. Yol üzerinde Ahnef ibn Kays’ı görünce, “Gel sen de katıl, devlete ait develerden biri kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun” dedi. Ahnef, neden bir köleyi göndermeyip de kendisini yorduğunu sorunca, “Benden iyi köle mi olur?” diye karşılık verdi.<a name="_ednref5"></a>[5]</p>
<p>Suriye’nin fethinden sonra Doğu Roma’nın imparatoru ile yakın ilişkilere girilmişti. Bir seferinde Hz. Ömer’in hanımı Ümmü Gülsüm (radıyallâhu anha) (Hz. Ali’nin kızı), imparatorun hanımına hediye göndermiş, imparatoriçe de hediye kaplarını mücevherlerle doldurarak geri yollamıştı. Hz. Ömer, hediyeyi getirip götürenin devlet memuru olduğunu ve onun giderlerinin devlet hazinesinden karşılandığını söyleyerek mücevherleri hazineye aktardı.</p>
<p>Hz. Ali de (radıyallâhu anh) tıpkı Hz. Ömer gibiydi. Vefatından sonra çok sevdiği arkadaşlarından Dırar ibn Damre, Hz. Muaviye’nin yanına vardığında, Hz. Muaviye kendisine Hz. Ali hakkında sorular sorunca şöyle cevap vermişti:</p>
<p>Güçlüydü, fakat her türlü aşırılıktan uzaktı. Güzel konuşur, adaletli hüküm verirdi. Her yanından ilim kaynar, ağzından hikmet dökülürdü. Âlim ve zahidlere saygı gösterir, yoksullara acır, akrabayı, yetimi ve hiç bir şeyi olmayan yoksulu doyurur, çıplakları giydirir ve muhtaçlara yardım ederdi. Bazen ibadet ederken onu gözlerdim. Gece karanlık örtüsünü örttüğünde, mihrabda durur, yılan tarafından ısırılmış biri gibi iki büklüm olur, acı ve ızdıraplar içinde kalmış biri gibi inler, ağlar ve şöyle derdi: “Ey dünya, ey dünya! Benden başkasına git, başkasını aldat. Bana kendini sunuyor, arzuyla bana doğru mu eğiliyorsun? İstemem, aman, hilen yaklaşmasın. Seni üç kez boşadım ve geri dönüş de yok. Hayatın kısa, değerin az, vereceğin bayağı, aldatman ve tehlikeye düşürmen ise pek kolay. Ah! Azık kıt, yolculuk uzun ve yol ıssız!”<a name="_ednref6"></a>[6]</p>
<p><strong>Malın Taksiminde Gözetilecek Prensipler</strong></p>
<p>Hz. Ebu Bekir (radıyallâhu anh), beytülmale gelen malları; hür, köle, erkek, kadın, küçük, büyük demeden Müslümanlar arasında eşit olarak dağıtırdı. Kendisine, başta Hz. Ömer olmak üzere bazıları, “Bu malı Müslümanlar arasında eşit olarak dağıttın. Hâlbuki bu insanlar arasında üstün olanlar, iyi geçmişi bulunanlar ve ilk Müslümanlar var” şeklinde uyarıda bulunduğunda, “Ben, bunları hepinizden iyi biliyorum. Fakat bunların sevabı Allah’a aittir. Bu mal ise geçim aracı ve dünya maaşıdır. Bunda eşitlik yolunu tutmak daha hayırlıdır” cevabını vermişti.<a name="_ednref7"></a>[7]</p>
<p>Hz. Ebu Bekir, Allah’ın rahmetine kavuştuğunda hilafet vazifesi Hz. Ömer’in güçlü omuzlarına yüklenmişti. Hz. Ömer, hazinedeki malın dağıtımı konusunda şu sözleri söyleyecekti: “Kendinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin olsun ki şu malda herkesin bir hakkı vardır. Ben de bu konuda, ancak sizin gibi biriyim. Fakat Allah’ın Kitabı’ndaki ve Resûlullah’ın nazarındaki yerlerinize göre dağıtımda bulunacak ve kişinin İslâm’daki mihneti, önceliği, zenginliği ve ihtiyacını göz önünde bulunduracağım.”<a name="_ednref8"></a>[8]</p>
<p>Hz. Ömer bir ordu şeklinde tanzim ettiği Medineli Müslümanlara da buna göre maaş bağladı. Sahabenin tavsiyesi üzerine bir divan kurdu ve bir deftere, kişilerin Resûl-i Ekrem’e olan yakınlıklarını göz önünde bulundurarak adlarını tek tek yazdı. Kendisine, Hz. Ebu Bekir gibi eşit dağıtımda bulunması söylendiğinde, “Resûl-i Ekrem’e karşı savaşanla, yanında savaşanı bir tutmam” diye cevap verdi.<a name="_ednref9"></a>[9]</p>
<p>Bir seferinde, Medine’ye harp ganimeti geldiğini duyan Efendimizin hanımı aynı zamanda Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa validemiz (radıyallâhu anha), Hz. Ömer’e gelerek, “Ey Mü’minlerin Emiri! Hissemi verir misin? Ben sana yakın olanlardan biriyim” dedi. Bazıları, Hz. Hafsa’ya gelerek, “Allah rızkı bollaştırdı. Öyleyken Ömer nefsine karşı şiddette ve kısmakta devam ediyor. Bu gelen mal Müslümanların fey’idir. Ömer bunu istediğine versin, sen de onun kızısın” demişlerdi. Hz. Hafsa da Hz. Ömer’e gelip yukarıdaki sözü söylemişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, şöyle dedi: “Ey Ömer’in kızı Hafsa! Kızım olarak senin istediğin, benim malımdadır; harp ganimetleri ise devlet malıdır.”<a name="_ednref10"></a>[10]</p>
<p>Hz. Ömer’den sonra yumuşak huylu, hayâ dolu, kerem sahibi ve olabildiğince cömert, yakınlarına ve başkalarına, herkese karşı bol bol infakta bulunan Hz. Osman (radıyallâhu anh) geldi. O, mal taksiminde Hz. Ömer’in siyasetini takip ettiyse de halefi Hz. Ali (radıyallâhu anh), Hz. Ebu Bekir’in uygulamasına döndü.</p>
<p>Bir seferinde yanındakilerden biri, dönemindeki karışıklıkları yatıştırma adına Hz. Ali’ye şöyle bir tavsiyede bulundu: “Ey Mü’minlerin Emiri! Şu adamlara bu maldan ver ve şu Arab’ın ileri gelenlerini ve Kureyş’i mevaliye üstün tutuver.” Bazıları da şöyle dediler: “Muaviye böyle yapıyormuş. İsteyene veriyormuş. İnsanların çoğu dünyaya önem verir ve onun için didinirler. Şu ileri gelenlere ver. İşlerin yoluna girdiğinde, nasıl istersen malı bölüştürürsün.”</p>
<p>Bu pragmatist tekliflere Hz. Ali’nin cevabı kendine yakışacak biçimdeydi: “Siz benden, üzerlerinde İslâm’a göre yönetici olduğum kimseler içinde, zulümden yardım beklememi mi istiyorsunuz? Allah’a yemin olsun ki, gökte yıldız kaldıkça bunu yapmam. Vallahi elimde mal bulundukça, aralarında eşit dağıtırım. Mal sizinken, nasıl böyle bir teklifte bulunabiliyorsunuz?”<a name="_ednref11"></a>[11]</p>
<p><strong>Memurları Sıkı Kontrol</strong></p>
<p>Hz. Ömer (radıyallâhu anh), bir memur tayin ettiğinde, onun bütün mal ve mülkünü sayar, onu sürekli kontrol altında tutar, malî durumunda olağandışı bir artış görüldüğünde hesabını sorar ve gerektiğinde mallarından bir kısmını beytülmal hesabına aktarırdı. Fakat dürüst çalışmaları ve rüşvet gibi İslâm’ın yasakladığı yollara sapmamaları için memurlarına hak ettikleri maaşı da verirdi.<a name="_ednref12"></a>[12]</p>
<p>Hz. Ali de Hz. Ömer gibi valilerini çok sıkı kontrol eder ve sık sık yazdığı mektuplarla uyarılarda bulunurdu. Meselâ Basra valisi Osman bin Huneyf’e yazdığı mektupta şöyle diyordu:</p>
<p>“Ey İbn Huneyf! Zengin bir Basralı’nın seni bir ziyafete çağırdığını ve senin de gitme eğilimi gösterdiğini öğrendim. Türlü renkte yemekler senin için seçiliyor ve kocaman kaplar önüne konuyormuş. İhtiyaç sahiplerine sırtlarını dönüp zenginleri çağıran bir halkın davetini kabul edeceğini hiç düşünmezdim. Aldığın lokmalara dikkat et. Kuşkulandıklarını bırak ve meşru olduklarına iyice kanaat getirdiklerini ye.</p>
<p>Eğer isteseydim, saf bal, temiz buğday ve ipek giysiler gibi dünya zevklerine giden yolu seçebilirdim. Fakat Hicaz ve Yemame’de hiç doymayanlar ve bir ekmeği bile bulamayanlar varken, arzularım beni peşinden sürükleyemez ve iştahım beni güzel yemekler yemeye götüremez. Çevremde aç karınlar ve susuz ciğerler varken, doymuş bir mide ile mi yatayım veya şairin dediği gibi mi olayım?</p>
<p>‘Çevrende kuru bir deri için kıvrananlar varken, tok mideyle yatman da bir hastalıktır.’<br />
Dünyanın güçlüklerini halkla paylaşmadıktan sonra kendime ‘Mü’minlerin Emîri’ denmesinden razı mı olayım? Yoksa hayatın zorlukları karşısında onlar için bir örnek mi olayım? Ali bulduğunu yesin ve çayırlıktan midesini doldurup yatan sığırlar veya otlayıp yeşil çayırları yedikten sonra ağılına giren keçiler gibi uykuya mı varsın?”<a name="_ednref13"></a>[13]</p>
<p>İslâm, Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olarak hayatın her sahasında rahmet ve bereket kaynağıdır ve asıl vâridatını ahirette Cennet, Cemalullah ve Allah’ın rızası olarak gösterecektir.</p>
<p>O, istenmeyen iç çalkantılara, fitnelere ve ardı arkası kesilmez dış saldırılara rağmen Müslümanlara fasılasız 11 asır, dünya saadeti, izzet ve hâkimiyeti bahşetmiştir. Müslümanlar onun ruhundan uzak kalınca, zilletler başlamıştır. Her bakımdan ona geri dönmedikçe de zilletler, zulümler, yolsuzluklar, gasplar ve soygunlar bitmeyecektir.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]El-Kandehlevî, Yusuf, <em>Hadislerle Müslümanlık</em>, (çev. A. M. Büyükçınar, A. Ö. Tekin, Ö. F. Harman), İstanbul: Kalem Yayınları, 1977, 2/802.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]A.g.e., 4/15–16.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Yakubî, Ahmed ibn Ebî Yakup el-Ahbarî, <em>Tarih</em>, Necef, 1964, 2/126–127.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]El-Mes’udî, Ebu’l-Hasan Ali ibn Hüseyin, <em>Mürûcü’z-Zeheb</em>, Mısır, 1964, 2/303.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]Numanî, Mevlânâ Şiblî, <em>Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi</em>, (çev. Talip Yaşar Alp), İstanbul, Mahla Yayınları, 1975, 2/385</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]El-Mes’udî, a.g.e., 2/433.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]Ebu Yusuf, İmam Yakup ibn İbrahim, <em>Kitabü’l-Harac</em>, (çev. Ali Özek), İstanbul: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, 1973, 83–84.</p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]İbn Sa’d, Muhammed, <em>Et-Tabakâtü’l-Kübrâ</em>, Beyrut: Darü’s-Sâdır, 1994, 3/299.</p>
<p><a name="_edn9"></a>[9]A.g.e., 3/296.</p>
<p><a name="_edn10"></a>[10]İbn Sa’d, a.g.e., 3/278; Numanî, a.g.e., 2/266.</p>
<p><a name="_edn11"></a>[11]İbn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah ibn Müslim, <em>El-İmame ve’s-Siyase</em>, Mısır: El-Mektebe el-Misriyye, 1910, 132.</p>
<p><a name="_edn12"></a>[12]Numanî, a.g.e., 2/56.</p>
<p><a name="_edn13"></a>[13]Radiyy, Seyyid Şerif, <em>Nehcü’l-Belağa</em>, (çev. Beşir Işık, Faruk Bozgöz), Ankara: Birleşik Yayınları, 1990, 172.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İslam Kahramanı: Selahâddin Eyyûbî</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/06/01/bir-islam-kahramani-selahaddin-eyyubi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jun 2018 15:15:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26467</guid>

					<description><![CDATA[Asıl adı Ebû’l-Muzaffer, Melikkü’n-Nâsır Sultan Yusuf Selahâddin ibn Eyyûb’dur. 12. asırda Irak bölgesine gelen Sultan Selahâddin’in babası Necmeddin Eyyûb, Zengîlerin hizmetine girerek Musul’a vali olurken, Selahâddin’in amcası Şîrkûh da Zengîlerin ordu komutanı olur. Eyyûbî ailesinin şöhretinin yükselmeye devam ettiği tarihlerde dünyaya gelen Selahâddin (1138), gençlik yıllarının başında Nureddin Zengî’nin hizmetine girer. Haçlıların Mısır’a saldırması üzerine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Asıl adı Ebû’l-Muzaffer, Melikkü’n-Nâsır Sultan Yusuf Selahâddin ibn Eyyûb’dur. 12. asırda Irak bölgesine gelen Sultan Selahâddin’in babası Necmeddin Eyyûb, Zengîlerin hizmetine girerek Musul’a vali olurken, Selahâddin’in amcası Şîrkûh da Zengîlerin ordu komutanı olur. Eyyûbî ailesinin şöhretinin yükselmeye devam ettiği tarihlerde dünyaya gelen Selahâddin (1138), gençlik yıllarının başında Nureddin Zengî’nin hizmetine girer.</p>
<p>Haçlıların Mısır’a saldırması üzerine Fatımîler, Nureddin Zengî’den yardım istediğinde Selahâddin Eyyûbî, Kahire savunmasında dikkatleri üzerine çeker. Fatımî vezirinin ölümü üzerine amcası Şirkuh adına Mısır’a vezir olan ordu komutanı Selahâddin, amcasının ölümüyle fiilen vezirlik makamına getirilir (1169).</p>
<p>Kısa bir süre sonra Fatımî halifesinin de ölümü üzerine Mısır idaresine tamamen hâkim olur (1171). Bu arada Suriye bölgesinde hâkimiyetini sürdüren Nureddin Zengî’ye bağlılığını devam ettirir. Bizanslılarla iyi münasebetler kuran ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenleyen Sultan Selahâddin, Mısır civarında emniyeti sağlarken gelecekte yapacağı seferler için malî kaynaklar temin eder. 1174’te Nureddin Zengi’nin vefatıyla Sultan Selahâddin, Eyyûbî Devleti’ni kurarak tam bağımsız hâle gelir.</p>
<p>Selahâddin Eyyûbî bağımsız bir devlet kurduktan sonra on yıllık mücadele ile Mısır, Suriye ve Filistin’de birliği ve asayişi kurmayı başarır. Kendisini iki defa öldürmeye kalkışan Bâtınîleri Suriye’de etkisiz hale getirir. Yemen’den Malatya ve Malazgirt’e kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hâkim olan Sultan Selahâddin, Selçuklularla iyi münasebetler içerisine girerken Abbasî halifesine karşı bağlılığa gölge düşürmez.</p>
<p><strong>Ha</strong><strong>ç</strong><strong>lılarla M</strong><strong>ü</strong><strong>cadelesi</strong></p>
<p>Mısır, Suriye ve Irak’ın kuzey taraflarında birliği sağlayan Sultan Selahâddin, bundan sonra bütün gayretlerini Haçlılara karşı mücadele üzerinde yoğunlaştırır. Önce Mercu’l-Uyûn’a hareket eden Sultan, orada Haçlıların işgal ettiği Beytü’l-Ahzân Kalesi’ni fethederek buradaki esirleri kurtarır.</p>
<p>Haçlıların isteği üzerine yapılan sulha rağmen onların İslâm topraklarına yeniden saldırdığını gören ve bölgeye yeni bir Haçlı kuvveti gelmekte olduğunu haber alan Sultan Selahâddin, bunların karşısına çıkar. Hıttin Tepesi’ne çekilerek burada savunmaya geçen Kral Guy ve Raymond emrindeki şövalyelerle yapılan savaşta Haçlılar büyük zayiat verir (4 Temmuz 1187).</p>
<p>Bu zaferden sonra Lübnan bölgesinde, başta Beyrut olmak üzere pek çok şehri peş peşe Haçlılardan geri alan Sultan Selahâddin, Kudüs’ü kuşatır. Hıttin Savaşı’nda kuvvetlerinin büyük bir kısmı imha olan Haçlılar aman dilerler. Kudüs’e kan akıtmadan affedici bir hükümdar olarak giren sultan, Haçlıları fidye karşılığında serbest bırakır (2 Ekim 1187).</p>
<p><strong>Üçü</strong><strong>nc</strong><strong>ü </strong><strong>Ha</strong><strong>ç</strong><strong>lı Seferi ve Selah</strong><strong>â</strong><strong>ddin Eyy</strong><strong>û</strong><strong>b</strong><strong>î</strong></p>
<p>Kudüs’ün fethinden sonra Avrupa Hristiyan dünyası harekete geçer. Alman, Fransız ve İngiliz şövalyelerinden meydana gelen bir orduyla hareket eden Avrupalılar, üçüncü Haçlı Seferine çıkarlar. Haçlılar iki yıl Akka’yı kuşatma altında tutmalarına rağmen bir başarı elde edemezler. İki ordunun kıyasıya çarpıştığı bu harp sonunda Selahâddin Eyyûbî, karşı taraftan gelen sulh teklifini kabul eder.</p>
<p>Buna göre esirlerin bir kısmının iadesi ve iki yüz bin dinar fidye karşılığında Müslümanlar şehri boşaltacaklardır. Ancak bu anlaşma şartlarına ihanet eden İngiltere Kralı Richard, şehir dışında yakaladığı Müslümanlardan üç bin kadarını kılıçtan geçirir. Bunun üzerine Sultan Selahâddin, Haçlılarla yeniden çarpışmaya karar verir. Kalabalık düşman kuvvetleri karşısında pek çok şehit verilmesine rağmen Müslümanlar, Kudüs’ü tekrar Haçlılara teslim etmemek için gayret gösterirler.</p>
<p>Bu arada çok sayıda şövalyenin öldüğünü ve askerlerinin iyice yıprandığını gören Richard, yeniden sulh teklifinde bulunur. Bu anlaşmaya göre Sur ile Yafa arasındaki sahil boyu Haçlılara verilecektir. Üçüncü Haçlı Seferinde de etrafı yakıp yıkan Haçlılara karşı direnen Selahâddin, bu defa Haçlıların Kudüs’e girmelerine imkân vermez. Mücadelesini devam ettirdiği sırada hastalandığı için istirahate çekilir. 22 Şubat 1193’te, elli beş yaşında vefat eder.</p>
<p>Vefatından önce, bir parça bezden ibaret olan kefenini bir kargının ucuna taktırarak günlerce sokaklarda dolaştırır ve “Ey insanlar! Geniş ve zengin ülkelere sahip Selahâddin, mezara ancak bu kefeni götürecektir”<sup>1</sup>dedirtir.</p>
<p>Örnek bir şahsiyet olarak Mısır’da idareye hâkim olduğu andan itibaren düşüncelerini, hazırlıklarını ve maddî imkânlarını Haçlıların işgal ettiği toprakları kurtarma ve Kudüs’ü geri alma üzerinde yoğunlaştıran Sultan Selahâddin, sulh ve sefer anında askerlerinin yanından bir an ayrılmamış, bazen bir-iki gün yemek yemeği dahi unutur hâle gelmişti. Biricik oğlunu kaybetmiş bir annenin her yerde oğlundan bahsetmesi gibi, yanına her gelene hemen Kudüs’ü kurtarma konusunu açan sultanın yüzünde tebessüm dahi görülmüyordu.</p>
<p>Bir cuma günü minberde, insanların karşısına mütebessim bir çehreyle çıkmanın faziletini anlatan hatibin sözlerinden kendisine nasihatte bulunduğunu anlayan Sultan Selahâddin, “Hocam, Kudüs işgal altında iken ben nasıl gülümseyebilirim”<sup>2</sup>diyordu.</p>
<p>Selahâddin Eyyûbî Hazretleri, Hakk’ı kuvvette gören, cismanî yaşayışı gaye bilen, zulüm ve gadirden lezzet alanlara karşı Hakk’ın ihyası, düşünce hürriyetinin ikamesi, mazlum ve mağdur ahlarının dindirilmesi, zayıf ve güçsüzlere sığınak ve dayanak olunması yolunda mücadele etmiş nadide şahsiyetlerdendir.</p>
<p><strong>Ö</strong><strong>rnek Şahsiyeti</strong></p>
<p>Selahâddin Eyyûbî, şahsî faziletleri, siyasi ve askerî meziyetlerinin yanında akla durgunluk verecek vasıfları kendisinde toplayanörnek bir insandır. Şüphesiz onu devleştiren hususların başında onun ciddi bir muhasebe şuuruna sahip olması gelir.</p>
<p>Sultan Selahâddin’in harp ve siyaset tarihine baktığımızda, erkân-ı harpleri hayrette bırakacak bir üstünlük göze çarpar. Kudüs kralı ile karşılaşmasında iki ordu arasındaki muvazenesizliği gören Selahâddin’in askerleri geri dönmek isterler. İçlerinden yalnızca Selahâddin, “Mademki ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup çoluk çocuğumuzla zevk ve safa içinde yaşamıyoruz? Sultandan ulufe aldık, askerliğe girdik. Bizim vazifemiz düşmanın azlığını ve çokluğunu mukayese etmek değil, onun karşısına çıkmaktır”<sup>3</sup>diyerek ileri atılmıştır. Selahâddin’in bu davranışı askerin ruh haletini değiştirmiş ve önceki düşüncelerinden ötürü onları mahcubiyet içinde bırakmıştır. Kendilerinden beş kat fazla olan düşmanı bozguna uğratan askerlerin yeni zaferler için inançları pekiştirmiştir.</p>
<p>Haçlı mukavemetini kıran ilk kumandan olarak bilinen Selahâddin Eyyûbî, dünya tarihinde ciddideğişikliklerin meydana gelmesine de sebep olmuştur. Böyle büyük bir işi gerçekleştirirken bile adalet ve merhametten hiç ayrılmamıştır. Bunun içindir ki ismi, dünyanın her tarafında hâlâ hürmet ve hayranlıkla anılmaktadır. Kudüs’ü fethettiği zaman Frenklere karşı davranışı, Avrupalı tarihçiler tarafından bile takdir edilmiştir.</p>
<p>Başarı zincirleri uzayınca Sultan Selahâddin, kendini (hiç istemediği halde) devletin başında bulmuştur (1165). Bu durumda, daha önce de tam anlamıyla yaptığı gibi, her türlü beşerî arzudan yüz çevirerek kendini milletine adamış ve bu uğurda yapılması gereken her şeyi yapmıştır.</p>
<p>Selahâddin hayatında prensip olarak benimsediği sade yaşamayı sonuna kadar devam ettirmiş ve her şeyin sahibi olan Zat’a, vaktinin çoğunu ayırarak, en büyük erkân-ı harp olmayı en büyük sofilikle cemetmiştir.</p>
<p>Selahâddin Eyyûbî’yi başarıya ulaştıran, hatta düşmanlarına dâhi sevdiren hasletlerinin başında müsamahakârlığı, cömertliği, merhameti ve insanî duyguları gelmektedir. Cömertliği ve anlayışlı olması sayesinde etrafındakileri kendine bağlamış, insanî duyguları, haksız yere kan dökmesine ve zulümde bulunmasına mâni olmuştur. Mesela o zamana kadar bir zulüm mekânı olarak kullanılan hapishaneleri ıslah edip ilim yuvası hâline getirerek ülkeleri fethetmenin zulüm ve düşmanlıkla değil ilim ve irfanla olacağını göstermiştir.</p>
<p>Gittiği her yere adaleti götüren Selahâddin Eyyûbî, adil idaresine boyun eğenleri her zaman memnun etmiştir. Mesela kendisinden şikâyet eden bir kişi ile beraber hâkimin karşısına çıkacak kadar adaletperver olduğunu göstermiş ve dostu-düşmanı hayran bırakmıştır. Bundan ötürü Hristiyanlar ve Musevîler onun idaresini, dindaşları Frenklerin idaresine tercih etmişlerdir. Kendisi ile harp halinde olan gayrimüslimler, onun ahdine vefası, misafirperverliği, kadınlara ve çocuklara karşı merhameti karşısında takdirlerini gizleyememişlerdir.</p>
<p>İlim ve kültür hayatı bakımından da fevkalade bir istidada sahip olan Selahâddin Eyyûbî, mütevazı, dürüst ve mücadeleci şahsiyetini ilim ve irfanla mezcetmesini bilmiş nadir şahsiyetlerdendir. Döneminde edebiyat, dil, sosyoloji, fen ilimleri ve dini ilimler sahalarında büyük şahsiyetler yetişmiştir.<sup>4</sup>Sultan Selahâddin, âlimlerle sohbet etmeye çok önem veriyor, ilmi müzakerelerden büyük bir lezzet alıyordu.</p>
<p>Bu devirdeki ilmî faaliyetlere göz attığımızda, tarih ilminin oldukça inkişaf etmiş olduğunu görürüz. Bu yüzden o zamana ait çok zengin bir bilgi hazinesine sahibiz. O devirde, siyasi ve askerî hadiselerden başka idareden, malî teşkilattan, kültür hayatından, siyaset ve harp sanatlarından bahseden eserler de yazılmıştır.</p>
<p>Her türlü bencillikten ve gururdan uzak oluşu, yakınlarına ve tebaasına karşı çok anlayışlı, müsamahakâr ve cömert davranışı sayesinde etrafındakilerden ve halktan daima sevgi ve hürmet görüyordu. Fatımî sultanlarının yüz otuz senede biriktirdiği hazineler eline geçince, kendine bir kuruş dahi almayarak asker ve halka dağıtmış ve herkesin gönlünü fethetmişti.</p>
<p>Bu mevzuda bir diğer hadise de Şam’ın fethi esnasında olmuştur. Selahâddin, Şam’ı aldıktan sonra iç kalede buldukları hazinelerin hepsini kendi maiyetinde olanlara mükâfat olarak dağıtmış ve kendisine bir dirhem dahi almamıştır. İmâdüddin el-İsfahânîonun cömertliği hakkında şöyle der: “Bindiği atı ya birine hibe edilmiş veya hibe edilmek için vaat edilmiş olurdu. Harbe gittiği zaman kendi atını askere vererek başkalarından at isterdi. Herkes onun atına biner, iyiliğini beklerdi.”<sup>5</sup></p>
<p>Vefat ettiği zaman geride bıraktığı mal varlığı sadece 1 Mısır dinarı, 37 Nasirî dirhemiydi. Orduları dize getirip ülkeler fetheden Selahâddin Eyyûbî, vefat ettiği zaman geride bir ev bile bırakmayacak kadar halkının içinde ve Hak hoşnutluğunun peşinde bulunuyordu.</p>
<p>Abdullatif el-Bağdadî’nin Kudüs’te onu ziyareti münasebetiyle kaydettiği şu satırlar dikkat çekicidir:</p>
<p>“Huzuruna vardığımızda gözleri heybet, kalpleri muhabbetle dolduran bir hükümdar gördüm. Arkadaşları ona benzemeye çalışıyor, birbirleriyle iyilikte yarışıyorlardı. Yanına vardığım gece, meclisini âlimlerle dolu buldum. Bu âlimler çeşitli ilim dallarında konuşuyorlardı. Ondan başka bir hükümdarın ölümüne insanların bu kadar çok üzüldüğünü görmedim.”<sup>6</sup></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<ol>
<li>İbni Esîr, <em>El-Kâmil fi’t-Târîh</em>, 12/87.</li>
<li>a.y.</li>
<li>a.g.e., 11/432.</li>
<li>Selahâddin Eyyûbî döneminde İslam dünyasına asırlarca ışık tutan nice âlimler yetişmiştir.</li>
</ol>
<p>Kur’ân ilimleri: Şâtıbî, Şerîşî, Sehâvî, Safravî.</p>
<p>Hadîs: Silefî, İbn Asâkir, Cemmâîlî, Cezerî, İbnü’l-Müfaddal.</p>
<p>Fıkıh: Kemâleddîn eş-Şehrezûrî, Kutbuddîn en-Nîşâbûrî, İbn Ebî Asrûn, Necmüddîn el-Hubûşânî, Şihâbüddîn et-Tûsî, Muhyiddîn el-Kuraşî, Bahâüddîn İbn Şeddâd, İbnü’s-Sâbûnî, Alâüddîn el-Kâsânî, Zahîr en-Numânî, İbni Avf, İbni Şâs, Ebû Ömer İbni Kudâme, İmâdüddîn el-Makdisî, İbni’n-Nüceyye.</p>
<p>Tasavvuf: Ebû Hafs el-Erdebîlî, İmâdeddîn Ebü’l-Feth, Hayât el-Harrânî.</p>
<p>Dil ve Edebiyat: İbn Berrî, Ebü’l-Yümn el-Kindî, el-Mes‘ûdî, İbn Ya‘îş, İbn Münkız, İmâdüddîn el-İsfahânî, Kâdiyü’l-Fâzıl.</p>
<p>Felsefe: Şihâbüddîn es-Sühreverdî, İbn Meymûn, Seyfeddîn el-Âmidî, Abdüllatîf el-Bağdâdî.</p>
<p>Tıp, Eczâcılık ve Botanik: Fahruddîn el-Mardînî, İbn Matrân, Mühezzibüddîn ed-Dahvâr, İbnü’l-Baytâr, İbnü’s-Sâ‘âtî.</p>
<ol start="5">
<li>İsfahânî, <em>El-Fethü’l-Kussi fi’l-Fethi’l-Kudsi</em>, s. 355.</li>
<li>Abdüllatîf el-Bağdâdî, <em>El-İfâde ve’l-İ‘tibâr</em>, s. 141.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Rüya ve Yitirdiklerimiz</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2017/09/01/bir-ruya-ve-yitirdiklerimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2017 21:21:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=7673</guid>

					<description><![CDATA[Yine çok sıkıntılı ve dertli olduğu günlerden biriydi. “Öyle olmayan bir günü var mıydı?” şeklinde bir soruya cevap vermek gerçekten kolay değil. Çünkü kelimeler ağzından ne zaman dökülmeye başlasa hep dert, hep ızdırap, hep sancı ve hüzün yüklü olarak dökülürlerdi. Kendisinin Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için kullandığı tabirle söylenecek olursa, “dava buudlu” bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yine çok sıkıntılı ve dertli olduğu günlerden biriydi. “Öyle olmayan bir günü var mıydı?” şeklinde bir soruya cevap vermek gerçekten kolay değil. Çünkü kelimeler ağzından ne zaman dökülmeye başlasa hep dert, hep ızdırap, hep sancı ve hüzün yüklü olarak dökülürlerdi.</p>
<p>Kendisinin Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için kullandığı tabirle söylenecek olursa, “dava buudlu” bir hüzündü bu. Himmeti âlî, ufku alabildiğine açık, sinesi geniş, gayesi de yücelerden yüce olanların hüznü. “Yüksek dağların başı hep dumanlı olur” derler ya, işte onun gibi bir şey.</p>
<p>Maalesef düşmanlık besleyenler her geçen gün daha da azıtıyor, masum insanlara yapılan zulüm artıkça artıyor, dostların vefası da bir türlü arzu edilen kıvama ulaşmıyordu. Keşke onun kötülüğünü isteyenler bir kerecik olsun onunla görüşebilseler, yarım saat bile olsa onunla oturup sohbet edebilselerdi! Aslında buna da gerek yoktu. Ön yargısız olarak kitaplarından bir iki sayfa okuyabilseler, beş on dakika bile olsa iç döküşüne kulak verebilseler, hiç olmazsa onun sürekli gözyaşlarıyla yıkanan nur simasını seyredebilseler, vicdanlarında bir yumuşama ve uyanış hissedeceklerdi.</p>
<p>Keşke kendileri dâhil bütün bir insanlık hakkında ne kadar güzel ve ne denli içten mülâhazalara sahip olduğunu görebilseler ve sabah akşam onlar için dua ettiğini öğrenebilselerdi! İşte o zaman onun bütün varlığa karşı içinde besleyip büyüttüğü sevginin sınırlarının ne kadar geniş olduğunu görmüş olacaklar ve mutlaka genişlerden geniş vicdanını fark edeceklerdi. Ne var ki, kaderin hükmü başkaydı.</p>
<p>Kin, nefret, haset ve adavet duvarlarını aşmak kolay değildi. Bir kere o duvarlardan herhangi birinin arkasına kendisini hapsedenler elbette duvarın önü hakkında hep kötü şeyler düşüneceklerdi. Hele kendi önlerine, kendi elleriyle iç içe birkaç duvar örmüşlerin hâli, bütün bütün içler acısıydı.</p>
<p>Ona gelince; ne yapabilirdi ki, koca bir dünyanın yükü omuzlarında gibiydi. Arkasında hasede kilitlenmiş bozguncuların bitmek tükenmek bilmeyen tahrip gayretleri bütün hızıyla devam ediyordu.</p>
<p>Kendini çok yalnız hissettiği zamanlar da olurdu. Izdırabını, derdini, tasasını, rüyalarını, hülyalarını, gaye-i hayallerini paylaşacak birilerinin olmasını istemek elbette ki onun da en tabiî hakkıydı. Hakkıydı fakat o hakkı ifa etmesi gerekenler her zaman üzerlerine düşeni yerine getiremeyebiliyordu.</p>
<p>Hiç mi? Elbette getirmeye çalışıyorlardı ama istenen kıvamda değildi. O da Rabbine itimat ediyor, “aktif sabır” deyip bildiği yolda ilerlemeye gayret ediyordu. Bütün bunlar olup biterken o dertli olmayacaktı da kim olacaktı ki!</p>
<p>Uzun süredir devam eden rahatsızlığı da bir türlü geçmemişti. Zaten bir grip bile onu bazen iki hafta, kimi zaman da bir ay yatağa düşürmeye yetiyordu. Fakat o, hiç ama hiç şikâyet etmez, “Hastalıklar da emir kulu; vazifelerini yapıyorlar; işleri bitince çekip giderler” der, hamd duygusundan ve sabrından asla taviz vermezdi.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>İşte öyle bir grip rahatsızlığının nekahet dönemini yaşıyordu. Hastalığın tekrarlanmasından endişe ettiği için de bütün işlerini askıya almış, sadece günlük evradıyla meşgul oluyor, bir de haftada bir iki gün yanındaki arkadaşlarıyla Allah Resûlünün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek sözlerini müzakere etmeye çalışıyordu.</p>
<p>Merdivenlerden çok zorlanarak inip çıksa da sırf üç beş misafirine eşlik etmek, onları yalnız bırakmamak için iki kat aşağıdaki yemekhaneye hep inmeye gayret ederdi. Fakat çok istediği halde yaklaşık iki aydır inemiyordu. Tabii havaların soğuk olması da ayrı bir zorluktu. Üst üste iki üç kat kışlık giydiği halde dizleri, ayakları bir türlü ısınmazdı. Hele geceleri, yatağa girmesiyle uyuması arasında bazen saatler geçerdi. Çok zaman da uyuyamaz, çıkıp iki kelam edecek birilerini arardı.</p>
<p>Yemeğini yukarıya çıkardılar. Belki iki, belki üç kaşık aldı. Zaten yeme hususundaki prensibi “Tatmaya izin var, doymaya yok” şeklindeydi.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“Soğuk almışım, çay falan içemeyeceğim,” dedi yemeği alan arkadaşa.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“ Uyuyabilirsem istirahat etmek istiyorum,” diye ekledi ve odasına çekildi.</p>
<p>İkindi namazı için odasından salona çıktığında dinlenmek bir tarafa biraz hastalıktan biraz da uykusuzluktan neşet eden yorgunluk pırıl pırıl nurani simasına aksetmişti. Gözleri bile yorgundu. İhtimal yine uyuyamamış, dinlenememiş ve kim bilir iki saatin içinde beş-altı atlet değiştirmiş, belki bir-iki defa bornoza sarılıp terini kurutmak için uğraşıp durmuştu.</p>
<p>Bazı ikindi namazlarından sonra sohbet olurdu. O küçücük salonda, birkaç misafir&#8230; Bazen küçük çocuklar da gelir, çikolatalarını alır giderdi. Bazen de gitmezler, bir o yana bir bu yana koşuşturup dururlardı.</p>
<p>O gün de istifade (aslında burada istifaze, yani feyz almak demek lazım) etme niyet ve arzusuyla huzurda bulunanlar soru sormak istedi. O da onları kırmamak için cevap vermeye çalıştı. Fakat bir müddet konuştuktan sonra yorgunluğu, bitkinlik sınırlarına ulaştığından daha fazla devam edemedi. Onlar da yeni sorular sorup yorgunluğunu ve rahatsızlığını artırmak istemedi.</p>
<p>Akşam namazının vaktinin girmesine yaklaşık bir saat vardı. Duruşundan, bakışlarından anlaşılabildiği kadar, odasına geçmeyi çok istemiyor, yorgun ve bitkin de olsa arkadaşlarının arasında oturmayı tercih ediyordu.</p>
<p>Salonda bir müddet sessizlik oldu. Kısa süren bir sessizlikti bu ve ardından sükût murakabesi, onun şu cümlesiyle sona erdi:</p>
<p>“Öğleden sonra odaya geçtiğimde, azıcık içim geçmiş; o esnada bir rüya gördüm.”</p>
<p>Merak etmişti herkes; hepsinin ısrarla ondan rüyasını anlatmasını ister gibi bir halleri vardı. Aslında değişik mülâhazalara binaen gördüğü rüyaları çok defa anlatmazdı. O odadaki küçük dünyasında yaşadıkları hep birer sır olarak muhafaza edilmeliydi; edilirdi de. Nasılsa bu rüyayı paylaşmak istemişti.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“Namaz kıldırıyormuşum. Saflar arasında babamı da görüyordum; başka tanıdığım bir-iki zat daha vardı. Namazda da Fil suresini okuyordum.”</p>
<p>Daha sonra orada rüya yorumları konusunda uzman bir arkadaşına rüyasının yorumunu sordu. Gelen cevap şöyleydi:<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“Efendim, malumunuz, rüyada Fil suresini veya ondan bir parçayı okuduğunu görmek, düşmanlık besleyenlerin def ü ref’ine, zafere ve hacca gitmeye işarettir. Rüyada babasını gören kimse ise muradına erişir. İnsanın gördüğü en hayırlı rüya, anası, babası, dedesi ve akrabalarını gördüğü rüyadır. Bir kimse rüyada babasını görse, eğer rüyayı görenin bir ihtiyacı varsa, ummadığı yerden o ihtiyacı karşılanır ve birisi ona cömertlikte bulunur. Şayet rüyayı görenin herhangi bir yitiği varsa onu bulur, hasta ise iyileşir.”</p>
<p>Rüya güzeldi, sevindiriciydi, ümide, azme, aşk u şevke pencereler açıyordu&#8230; Yitik cennet adına bir hasret ve daüssıla sesi veriyor, bir umut ve vuslat duygusuyla tülleniyordu. Onun için de salonda bulunan herkesin yüzüne bir anda sevinç tebessümleri serpilmiş gibi oldu. “Elhamdülillah” diyordu bazıları, kimisi de “Amin, ya Rabbi!” diye dua ediyordu. Çünkü hepsi de öncelikle yaşanan zulmün nihayete ermesini, sonra da rüya sahibinin hastalıklarının bir an önce gidip sıhhatine kavuşmasını candan arzuluyordu.</p>
<p>Rüyanın tabirinden sonra onun da gözleri dolmuş, gözyaşları birer-ikişer kendilerini salıvermeye başlamışlardı bile. Zaten çok defa bir kelime, bir hüzünlü bakış, bir Efendiler Efendisini (sallallahu aleyhi ve sellem) hatırlatış, bir şanlı maziyi anış, bir içten yakarış onun gözyaşı barajının önündeki setleri yıkmaya yeter de artardı bile.</p>
<p>Gözyaşlarına şu cümleler eşlik ediverdi:</p>
<p>“Benim, yitiğimi bulmam çok zor. Çünkü benim yitiğim, hepimizin yitirilmiş cennetidir. Yitirdiğimiz ülkemiz, millî değerlerimiz, manevî dinamiklerimiz, vefa ve sadakat anlayışımız, dinimizi anlatma heyecanımızdır; yitirdiğimiz yolumuzdur.</p>
<p>Onu bulmak da çok gayret, çok sabır ve çok dua ister. Israr ister, hakta sebat ister. Yollar gidip yitik cennetin kapılarına dayanıncaya kadar bucak bucak dolaşıp yitirdiğini arama azmi ve bulma cehdi ister. Onlardan daha önce de yitiğini nerede, ne zaman ve ne şekilde yitirdiğini kavrayabilmiş idrak ister, şuur ister. Bilmem ki biz, o ciddiyeti, o gayreti, o ıstırabı, o vefayı, o idraki ve o samimiyeti gösterebilir miyiz?</p>
<p>O işin, o hedefin gerektirdiği ölçüde bıkmadan, usanmadan, yılmadan, yorulmadan, gözlerimizi ufka dikip arkamıza bakmadan uzun soluklu koşabilir miyiz?</p>
<p>Evet, yitiğimiz; milletimizdir, maneviyatımızdır, dinimizdir, diyanetimizdir ve en büyüğü de bu yitikleri arama cehdinden mahrumiyetimizdir. Diğer yitiklerime gelince onlara zerre kadar ehemmiyet vermem. Zaten başka bir şeyim de olmadı ki, onları yitirmiş olayım. Kendimi bile yitirsem, Allah şahit ki aklıma gelmez. Yeter ki biz, bir an önce kaybettiğimiz asıl yitiğimizi bulalım.”</p>
<p>Rüyalarla realiteler arasında çok zaman sadece ince bir perde bulunduğuna inananlar, o perdeyi aralamak için kendilerine düşen bir takım önemli vazifeler olduğunun da farkında olmalı değiller mi?</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
