<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Enes Cansever &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/yazar/enes-cansever/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Mar 2025 06:32:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>Enes Cansever &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kutlu Kervanın Hasbî Bir Yolcusu</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/01/01/kutlu-kervanin-hasbi-bir-yolcusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jan 2020 00:10:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=120996</guid>

					<description><![CDATA[Mehmet Özyurt, 1945’te Antakya’da dünyaya gelir. Geçimini kömür satarak sağlayan bir ailenin çocuğudur. Çocukluğundan itibaren mütevazı ve faziletli bir çevrede yetişir. Henüz altı yaşındayken, Kur’ân’a olan aşkıyla, bir sene içinde hıfzını tamamlar. 11 yaşında Arapçayı öğrenir ve dinî ilimleri tahsil eder. Henüz 16 yaşında iken müezzinlik yaptığı camide imamlık yapmaya başlar. 1965 yılında askerlik vazifesi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Özyurt, 1945’te Antakya’da dünyaya gelir. Geçimini kömür satarak sağlayan bir ailenin çocuğudur. Çocukluğundan itibaren mütevazı ve faziletli bir çevrede yetişir. Henüz altı yaşındayken, Kur’ân’a olan aşkıyla, bir sene içinde hıfzını tamamlar. 11 yaşında Arapçayı öğrenir ve dinî ilimleri tahsil eder. Henüz 16 yaşında iken müezzinlik yaptığı camide imamlık yapmaya başlar.</p>
<p>1965 yılında askerlik vazifesi için Konya’ya gider. İzin günlerinde tanıştığı bir imamın camiinde sohbetler yapar. İnsanlara hak ve hakikati anlatmaya askerde de devam eder. Askerlik dönüşü Şükriye Hanım’la evlenir. İskenderun’da imamlık yaptığı bu yıllarda anne ve babası ile birlikte yaşarlar. Evlerinden misafir hiç eksik olmaz. Bu dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaaz kasetlerinden bir iki tanesi eline geçer. İlk dinlediği bu kasetlerden sonra Fethullah Gülen Hocaefendi’ye olan merak ve hayranlığı artmaya başlamıştır.</p>
<p>1973 yılında İskenderun’da vazifesine devam ederken Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarını birincilikle kazanır. İzmir’e geldiği günün akşamında Fethullah Gülen Hocaefendi’yi arar ve bulur. Sabaha kadar sohbet ederler. Üniversiteye devam ederken 1976 yılında, Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edilir. O sırada aynı camiye vaiz olarak atanan Fethullah Gülen Hocaefendi ile yolları kesişir. Mehmet Özyurt için büyük buluşma ve duasının kabulü şimdi ziyadesiyle gerçekleşir. O günden sonra Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hiçbir dersini kaçırmaz ve vaazlarını takip eder. Ders halkasında kitabı elinden hiç düşürmez.</p>
<p>Bornova Camii’nde vazifeye başlayınca caminin yakınında bir ev tutar. Bir buçuk yıl boyunca her cuma günü, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanlara kendi evinde yemek verir. Oysa eşi ve çocuklarının aç kaldığı gün ve gecelerin sayısı hiç de az değildir. Züht ve takvasından asla taviz vermez ve bu durumu kimseye hissettirmez.</p>
<p>12 Eylül İhtilali gerçekleşmiştir. Sıkıyönetimle idare edilen ülkenin sancılı dönemine şahitlik eder ve o acı dolu günleri iliklerine kadar yaşar. Mabetlerin siyasetle kirletildiği ve ruhtan uzak hutbelerin okunduğu bir dönemde; etkileyici vaaz ve sohbetleriyle, kısa zamanda kalplere girmeyi başarır. Gönül dili, hâl şivesi ile kısa sürede görev yaptığı cami cemaati ve çevresiyle güzel bir iklim yakalar.</p>
<p>1983 yılında, asılsız bir ihbar sebebiyle arkadaşlarıyla cezaevinde 28 gün geçirir. Cezaevinde insanlıktan uzak muamelelere maruz kalır. İşkenceler neticesinde perişan hale gelen ayaklarını hapishaneden çıktığında kimseye göstermez. Zira o, “Burada çekilen ızdıraplar ebedi âlemde gül bahçesine dönecek. Biz ebedî âlemde gül bahçelerine talibiz” şeklinde düşünmektedir. Suçsuz olduğu anlaşılır ve serbest bırakılır. Arkadaşlarından önce serbest bırakılmayı bir türlü sindiremez. Hep “Keşke çıkmasaydım da içeride kalsaydım” der. Hapishane sonrası devlet memurluğu elinden alınmıştır. “Yolun kaderi budur” der ve sahabe diyarı Diyarbakır’a hizmet için kutlu bir yolculuğa çıkar.</p>
<p>Diyarbakır’da ilk önce kenar mahallelerin birinde ailesi için bir ev tutar. Eşyaları azdır. İlk dönemlerde eşinin bileziklerini satarak kıt kanaat geçinmeye çalışırlar. Sonra talebeler için ev aramaya başlar, ancak uygun bir ev bulamaz. Kendi evini talebe evine dönüştürür. Böylece ilk ev, Ofis semtinde, önce Şahin ve sonra Merih Apartmanında açılmış olur. Kısa sürede tarihi Ulucami’nin siyah kareli taşlarla örülü kıvrımlı sokağında, Hüsrev Paşa Talebe Yurdu da açılmıştır. “Taş ev” olarak adlandırılan şehrin bu ilk özel öğrenci yurdu, bağrını fakir talebelere açacak, yüzlerce gencin yetişmesine vesile olacaktır.</p>
<p>Mehmet Özyurt, samimi davranışları neticesinde, kısa sürede Diyarbakırlılara kendini sevdirir. Özellikle şehrin esnaflarından Tuzcu Sakıp Ayhan, bütün varlığıyla ona destek olur. Mehmet Özyurt, Sakıp Amca ile birlikte şehirdeki ilçe ve köyleri gezerek talebe bulmaya ve hizmetleri inkişaf ettirmeye çalışırlar. Gerçekten bölgede hizmetlerin gelişmesi için Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi şehir şehir dolaşılır. Mehmet Özyurt, fırsat buldukça cami kürsülerinden halka seslenir; bölgenin manevi değerlerini halkın nazarına vermeye özen gösterir. Ancak Diyarbakır’a gelişinin ikinci yılında bir kez daha halden anlamazlar tarafından hedef tahtasına konmuştur.</p>
<p>14 Temmuz 1986’da, bir gazetenin “Kara tehlike irtica” manşeti ile birlikte, Hizmet Hareketi’ne karşı bir karalama kampanyası başlatılır. Masum insanlar, iftiralarla bir şaki gibi takibe alınır ve “zamanı kokutanlar” tarafından “mürteci” olarak itham edilirler. Gazete haberi ihbar kabul edilir ve DGM Cumhuriyet Savcılığı harekete geçer. “İslam Cumhuriyeti” kurma girişimiyle suçlanan Mehmet Özyurt, Sakıp Ayhan ve arkadaşları laikliğe aykırı davranışlarda bulundukları gerekçesiyle 8 Ağustos 1986 tarihinde tutuklanır ve Diyarbakır Cezaevinde hapsedilir. İşkencelerle geçen üç aylık süreden sonra suçsuz oldukları anlaşılır ve bir kez daha serbest bırakılırlar.</p>
<p>Mehmet Özyurt, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz daha bir aşkla ve şevkle hizmetlerine devam eder. Bir gün yanına Tuzcu Sakıp Amca’yı da alarak üç araçlık bir konvoyla Gaziantep’e doğru yolculuğa çıkarlar. O akşam sohbet esnasında, “günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından” dert yanarlar. Bir ara bir yol arkadaşı; “Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi” der. Başka bir arkadaş kendi kendine, “Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki?” diye düşünür.</p>
<p>Şanlıurfa’dan sonra Mehmet Özyurt konvoydaki diğer araca geçer. 14 km sonra içinde bulunduğu araç bir tankerle çarpışır. Çarpışmanın etkisiyle araç alev alır. O gün araçta bulunan Mehmet Özyurt, Hasbi Şahin, Bayram Acar ve İbrahim Halil Çelik ruhlarının ufkuna yürürler. Mehmet Özyurt Hoca’nın vücudu tanınmaz hale gelmiştir; şehadet getirmiş bir şekilde ve serçe parmağında gümüş yüzüklü sağ eli bileğinden kopmuş halde, metrelerce uzakta bulunur. Kazadan kısa bir süre sonra çıkan bir hortumla, kaza yeri adeta vakumlanmış gibi temizlenir.</p>
<p>Mehmet Özyurt Hoca, evden ayrılırken ve hanımına veda ederken sonsuz bir yolculuğa çıktığından haberi var gibidir:</p>
<p>“Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Beş çocukla ne yaparsınız?”</p>
<p>Şükriye Hanım, bu sözlere bir anlam veremez:</p>
<p>“Çocuklarını öptü, ayakkabılarını giydi. Bir taraftan içeriye bakıyordu.</p>
<p>‘Ne oldu?’ dedim.</p>
<p>‘Bir şey yok’ dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı, baktı…</p>
<p>‘Ne oldu, bir şey mi unuttun?’ diye sordum.</p>
<p>‘Hayır’ dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken kapıyı kapattım, ama içimde büyük bir sıkıntı vardı.</p>
<p>Tekrar açtım kapıyı. Gitmemiş, orada duruyordu.</p>
<p>‘Bir şey mi var?’ diye yine sordum.</p>
<p>‘Yok’ dedi.</p>
<p>Yüzüme dikkatlice bakarak, ‘Allah’a ısmarladık’ dedi ve koşar adımlarla merdivenlerden indi.</p>
<p>Hemen balkona koştum, ama gitmiş; göremedim. Bu onu son görüşümdü.”</p>
<p>Mehmet Özyurt, bereketli bir ömür yaşayıp “Önden giden atlılar” gibi baki âleme gitti.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gurbette Hakk&#8217;a Yürüyen Yiğitler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/08/01/gurbette-hakka-yuruyen-yigitler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Aug 2018 22:43:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=26800</guid>

					<description><![CDATA[Dört yıl önce, Avustralya’nın Adelaide şehrindeki bir eğitim kurumunda görev yapan kardeşimiz Sezer Morkoç hastalanmıştı. Doktorlar, hastalığı için amansız demiş, üç aylık bir tahmini süreden bahsetmişlerdi. Sezer Bey, 13 ay sonra gözlerini kapadı şu fani âleme. Kutsî bir mefkûre için yola düşerek bu uzak diyarlara gelen ve ötelere kanat çırpan ilk gönüllülerden biriydi Morkoç. Vasiyeti [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="western"><span lang="TR">Dört yıl önce, Avustralya’nın Adelaide şehrindeki bir eğitim kurumunda görev yapan kardeşimiz Sezer Morkoç hastalanmıştı. Doktorlar, hastalığı için amansız demiş, üç aylık bir tahmini süreden bahsetmişlerdi. Sezer Bey, 13 ay sonra gözlerini kapadı şu fani âleme. </span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Kutsî bir mefkûre için yola düşerek bu uzak diyarlara gelen ve ötelere kanat çırpan ilk gönüllülerden biriydi Morkoç. Vasiyeti gereği, hizmet için koştuğu diyara defnedildi. <strong>Baran ve Sinan isimli iki babayiğit</strong>evlat ve bir eş emanet ederek, uçtu ebedî âleme.</span></p>
<p><span lang="TR">Sezer Bey, görev yaptığı Adelaide’de bir civanmert olarak kalplerde yaşıyor.</span><span lang="TR">Cenaze merasimine Türk, Arap, Afgan, Özbek, Uygur, Azeri, Lübnanlı, Ganalı, Iraklı, Avustralyalı ve Pakistanlılardan oluşan kalabalık bir grup katılmıştı. Bir meslektaşı, cenazesine katılan bu farklı milletten insanların, onun fahri bir konsolos gibi çalıştığına işaret ettiğini belirtmişti. Görev yaptığı okulun müdürü de kendisiyle ilgili şunları söylemişti: “Sezer Bey, gündüzleri bilgisayar başında çalışır veya elinde evraklarla resmi işleri takip eder, geceleri ise okul inşaatında kürek sallardı. Son nefesine kadar hep hizmeti düşündü ve yeni projeler üretmek için kafa yordu.”</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Geçen yıl Avustralya’da bir Hizmet gönüllüsü daha ruhunun ufkuna yürüdü. Matematik öğretmeni Orhan Kurucu’yu, sevenleri gözyaşlarıyla uğurladı ebedî âleme.</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Ölüm kimini baba ocağında, kimini de gurbet kucağında bulur. Muhakkak ki ölüm bir son değil, başlangıç. Yokluk değil, yeniden can buluş. Ebede müteveccih olanın, istikametine yönelmesi…</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Hizmet gönüllülerini en akıl almaz iddialarla itham edenler, bin bir türlü eziyeti ve zulmü reva görenler, fütüvvet ruhunun temsilcisi Sezer ve Orhan Bey gibi muhacirlerle helalleşme imkânı bulabilecekler mi acaba?</span></p>
<p class="western"><b><span lang="TR">Önden Giden Atlılar</span></b></p>
<p class="western"><span lang="TR">Anadolu’dan hicret diyarına uzanan her bir küheylanın ayrı bir hayat hikâyesi var elbette. İnsanların hikâyelerini parmak izlerine benzetebiliriz. Birbirine benzer ama biriciktir. Onların ruhuna nüfuz edip hayatlarını mercek altına aldığımızda, şaşırtıcı hakikatler çıkar karşımıza.</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Gurbet ellerde teslim-i ruh eden, önden giden atlılardan Manisalı Yasin Çalkım’ı, bundan tam 25 yıl önce Kazakistan’da uğurlamıştık ebedî âleme. Bozkır ülkesinin çorak şehri Atrav’da, Ural Nehri’nin azgın sularına kapılarak, ölümle pençeleşen Nursultan isimli öğrencisinin, “Kurtarın… Kurtarın” feryatlarına duyarsız kalmayan belletmen Yasin Bey…</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Tıpkı Sezer ve Orhan kardeşimiz gibi; o da gurbette, Orta Asya’nın bozkırlarında ötelere kanatlanmıştı. Can kuşunu gözünü kırpmadan feda eden ilklerden ve adanmışlardandı o. İşte bu emek ve gözyaşlarıyla harcı karılmış, temeli atılmıştı ilim yuvalarının…</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Zulüm, baskı ve gaspı karakter haline getirenler anlar mı bu yiğitleri? Önden gidip Kazakistan’da yatan Manisalı Yasin Çalkım’ı, üniversite öğrencisi Abdullah Güven’i, Moğolistan’da yatan Kahramanmaraş’ın yiğidi Adem Tatlı’yı, Tuna Nehri’nin bağrındaki Gaziantepli öğretmen Ali Aytekin’i, Tanzanya’da okul bahçesine yiğitçe uzanan Erzurumlu esnaf Erkan Çağıl’ı, Türkmenistan’da yatan Ubeydullah Türkyılmaz’ı, Güney Afrika’da elim bir kazayla uçup giden Moğolistanlı öğretmen Galimbek Şerifhan’ı, Somali şehitleri Azeri Kemale’yi, Hızır Çalka’yı anlamadıkları gibi, ülkemizden 20 bin kilometre uzaklıkta, Avustralya’da can veren Ardahanlı Sezer Morkoç ile Ankaralı Orhan Kurucu’yu ve burada ismini anmadığımız daha nice yiğidi anlarlar mı?</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Coğrafyaları ve kıtaları fedakârlıklarıyla süsleyen bu yiğitler ruhlarının ufkuna yürüdüler. Cehaleti, fakirliği ve iftirakı yok etmek için yokluk ülkesi Somali’ye giden ve hunharca katledilen Hızır Çalka’yı, ağabeyi Mahmut Bey, şu sözlerle uğurlamıştı: “Kardeşim ve eğitim gönüllülerinin hayatı, valizlerden ibaretti. Valizle gittiler, valizle döndüler.”</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Orhan Bey’i son yolculuğuna ülkenin en ücra köşelerinden gelen arkadaşları uğurladı. Göçmen kuşlardan oluşan kalabalık bir sürünün, defin sırasında, mezarlığın üstünden birkaç kez kanat çırparak uğurlamaya eşlik ettiklerine şahit olduk.</span></p>
<p class="western"><span lang="TR">Mekânınız Firdevs olsun.</span></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
