<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Ali Şengül &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/yazar/mehmet-ali-sengul/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Mar 2025 06:18:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>Mehmet Ali Şengül &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kazanma ve Kaybetme Kuşağında İnsan</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/11/01/kazanma-ve-kaybetme-kusaginda-insan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Nov 2022 18:00:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=228520</guid>

					<description><![CDATA[Allah’ın (celle celâluhu), Nebîler Sultanı Efendimiz ile (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderip hükmü kıyamete kadar devam edecek İslam dininin getirdiği ölçüler o kadar sağlamdır ki insan o ilahî ahlak ile ahlaklandığı taktirde, dünyada birtakım mahrumiyetler yaşasa bile ruhen, kalben ve aklen itminan ve huzur içinde olacaktır. Din-i Mübin-i İslam’ı yok edecek bir kuvvet yoktur, çünkü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah’ın (celle celâluhu), Nebîler Sultanı Efendimiz ile (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderip hükmü kıyamete kadar devam edecek İslam dininin getirdiği ölçüler o kadar sağlamdır ki insan o ilahî ahlak ile ahlaklandığı taktirde, dünyada birtakım mahrumiyetler yaşasa bile ruhen, kalben ve aklen itminan ve huzur içinde olacaktır.</p>
<p>Din-i Mübin-i İslam’ı yok edecek bir kuvvet yoktur, çünkü onun muhafızı bizzat Allah’tır. Nitekim Kur’ân-ı Azimüşşan, “<em>Hiç şüphe yok ki o zikri, (Kur’ân’ı) Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz</em>.” (Hicr, 15/9) buyurmaktadır.</p>
<p>Allah’ın hayatın devamına vesile yaptığı, sonsuz keremiyle ihsan ettiği hidrojen, oksijen, karbon ve azot gibi nimetler, şuur, akıl ve irade gibi manevî donanım, el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, boğaz ve mide gibi bütün organları düşünelim… İnsanın bu sayısız nimetlerin hiçbirinde tırnak kadar hakkı yoktur.</p>
<p>Bu ihsanlar karşısında insanın, teşekkür hisleriyle oturup kalkması gerekirken onları âdeta yolda bulmuş gibi israf etmeye, hor kullanmaya hakkı ve yetkisi de yoktur. O, bütün bu uzuv ve latifeleri, yaratılış gayesi istikametinde kullanmak zorundadır.</p>
<p>İnsan, böylesine nimetler denizinde yüzerken ölçüyü ve dengeyi korumakla mükelleftir. Önemli olan o nimetler varken onların kıymetini bilmesi ve şükürle mukabelede bulunmasıdır.</p>
<p>Nitekim Cenab-ı Hak, “<em>Ve düşünün ki Rabbiniz, şöyle ilan buyurdu: ‘Eğer şükrederseniz, Ben nimetlerimi daha da artırırım, ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir</em>!’” (İbrahim, 14/7) buyurmaktadır.</p>
<p>İnsanın vazifesi, kâinatta ve insanda Allah’ın yarattığı sanat harikalarına bakıp mühr-ü ilahîyi müşahede etmektir. İnsan; aczini, zaafını ve fakrını fark edip şükran hisleriyle dolmalı, Allah’ın azameti karşısında iki büklüm olup secdeye kapanmalıdır.</p>
<p>İnsan, maddî ve manevî nimetleri nıkmete (cezaya) çevirmemelidir. Nimetin kıymetini takdir edememek, aklın değerini anlayamamak ve nıkmet içinde boğulmak; onun âhiret hayatı için müthiş bir kayıptır.</p>
<p>İnsan, Allah’ın nimetlerine sahip olduğu hâlde, enâniyetin esiri olmamalı, “Ben yaptım, ben ettim.” deme gibi bir talihsizliğe düşmemeli, aczin ve zaafın idrak ve şuuruyla Hâlık-ı Zülcelâl’i tanımalı ve O’nun emri ve rızası doğrultusunda dünya ve âhiret hayatını bereketlendirmelidir.</p>
<p>İnfitâr sûresi 6, 7 ve 8. âyetlerde Cenab-ı Hak; “<em>Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren. Ve seni dilediği bir surette terkip eden</em>?” buyurarak insanın yaratılışındaki harikulade inceliklere dikkat çekmekte, şuur ve tefekkür ufkunu genişletmektedir.</p>
<p><strong>Kabiliyetleri Yerinde Kullanmak</strong></p>
<p>İnancı olduğu hâlde, hesap verme şuurundan mahrum olan, bencil ve kendine güvenen, başkalarına ihtiyaç hissetmeyen, insanlarla aynı gemide bulunduğunun farkında ve mesuliyetinde olmayan, şahs-ı manevî havuzunda enâniyetini eritmeyen insan; her olumsuz hâdisede, şayet Yaradan’la irtibatı zayıfsa her an ye’se düşüp kaybedebilir.</p>
<p>Onun için insan, Allah’ın kendisine emanet ettiği kabiliyetleri en iyi, en isabetli şekilde kullanmak zorundadır. Başarıları kendi nefsine değil, Allah’ın inayetine bağlamalıdır. “<em>Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir</em>.” (Nisa, 4/79) ilahî beyanı unutmamalıdır.</p>
<p>Böyle inanır ve böyle davranırsa insan, yeni nimet ve başarılara davetiye çıkarmış olur. Böyle bir iman sahibi insan, güçlüdür, morali yüksektir. Daha büyük başarılara imza atar. Elde ettiği başarılarda kendisini muvaffak kılan kaynağın farkında olur.</p>
<p>Bencillik ise bir hortuma benzer. Ene hortumu, insanda ne kadar iyi duygular, güzel hasletler varsa, hepsini önüne katıp götürür ve faydasız hâle getirir.</p>
<p><strong>Sabır ve Ümit</strong></p>
<p>Hak dostları, gönül mimarları; başarıdan başarıya koştukları, üst üste kazandıkları zaman, bir taraftan imtihan geçiriyor olma endişe ve şuuruyla korkar ve ürperirler; diğer taraftan da Allah’ın inayetiyle mazhar oldukları muvaffakiyetlere, sağanak sağanak üzerlerine inen nimetlere mukabil şükran hisleriyle dolar, boşalır ve hâllerine şükrederler.</p>
<p>Onlar kaybettiklerinde sabretmesini bilir, asla ye’se düşmezler. Ümitle ve azimle, zaman israfına girmeden, gıybet ve dedikodu yapmadan, Allah’ın sonsuz nimetleri karşısında nankörlük etmez ve devamlı hamdederler.</p>
<p>Rabbimizin paha biçilmez öyle nimetleri vardır ki bunları inanmış bir gönül hiçbir zaman hafife alamaz. Onlara kendi nefsi adına değil, Allah hesabına sahip çıkmalıdır.</p>
<p>“<em>Ama nezdinde, kitaptan ilim olan bir zat da: </em>‘<em>Ben, sen gözünü açıp kapamadan onu getirebilirim.</em>’<em> der demez, Süleyman, Kraliçenin tahtının yanı başında durduğunu görünce: </em>‘<em>Bu, Rabbimin lütuflarındandır. Bu şükür mü edeceğim, yoksa nankörlerden mi olacağım diye beni sınamak içindir. Şükreden sadece kendi lehine olarak şükreder. Nankörlük eden ise bilmelidir ki, Rabbim onun şükründen müstağnidir, şükrüne ihtiyacı yoktur, ihsan ve keremi boldur.</em>’” (Neml, 27/40).</p>
<p>Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselâm) oturduğu yer olan Filistin ile Sebe krallığı arasında yaklaşık 2000 km vardı. Neml sûresinde anlatıldığı gibi, bir kuvve-i kudsiye ile ledünniyâta vâkıf bir zat, mucize olarak Sebe melikesinin tahtını getiriverince, Hazreti Süleyman (aleyhisselâm); “<em>Bu, Rabbimin lütuflarından biridir</em>.” diyerek, Allah’a karşı saygısını ifade etmiş, nimetlere teşekkür edilmesi gerektiği konusunda bizlere örnek bir davranış sergilemiştir.</p>
<p><strong>İmtihan Vesileleri</strong></p>
<p>Hazreti Üstad dikkatlerimizi çekerek bizlere şöyle seslenmektedir: “<em>Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor; sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan</em>!”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Mü’min için kazanmak da kaybetmek de bir imtihan vesilesidir. İnsan kaybettiği zaman isyan etmez ve sabreder, kazandığı zaman da şımarmaz ve şükreder. Âhirette hangisinin lehine veya aleyhine olacağını kestiremez. Onun için mü’minin, yaptığı ve yapacağı her şeyin Allah’ın rızasına uygun olup olmadığına bakması, her şeyi ihlâs ve samimiyetle yerine getirmesi ve kendini kontrol etmesi gerekir.</p>
<p>İnsan başarılarına sevinebilir ve kaybettiklerine üzülebilir. Böyle anlarda insan, Cenab-ı Hakk’a yönelmeli, isyan ve şımarıklığa girmemeli, “<em>Minnet ve şükran sadece sana Allah&#8217;ım</em>.” demelidir.</p>
<p>Allah (celle celâluhu), neticeyi yaratan, insanı o işe sevk eden Zât’tır. Bazen şer gibi görünen hâdiselerin neticesi güzeldir. Nitekim, “<em>Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz</em>.” (Bakara, 2/216) âyet-i kerimesi bu hakikati dile getirir.</p>
<p>Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan’da Cenab-ı Hak; “<em>Allah her şeyi güzel şekilde yarattı</em>.” (Secde, 32/7) buyurmaktadır. Üstad Hazretleri de “… <em>her şey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir</em>.”<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> demektedir.</p>
<p>İnsanın en güzel, parlak ve bereketli yönü, Allah ile irtibatını samimiyetle devam ettirdiği yönüdür. İnsanın Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan en büyük rıza makamına ulaşabilmesi, akıl ve iradesini Kitap ve Sünnet çizgisinde değerlendirmesine bağlıdır.</p>
<p>Yazımızı Üstad Hazretlerinin şu enfes değerlendirmeleriyle noktalayalım: “<em>Ey fahre meftûn, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bî-hemtâ (benzersiz) sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. Hâlbuki sen, dâim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-ü ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfrânınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzûdur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbînliktedir </em>(<em>kendi menfaat ve lezzetini düşünmekte değil, Cenab-ı Hakk’ı tanımaktadır</em>).”<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Mesnevî-i Nûriye</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 119.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Mektubat</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 426.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 243.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hizmette Ümit, Azim ve Kararlılık</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/08/01/hizmette-umit-azim-ve-kararlilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Aug 2022 11:12:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=220927</guid>

					<description><![CDATA[Birkaç asırdan beri kaybettiğimiz değerlerimizle açılan mesafeyi kapamak çok zor olsa da bir kere daha iradelerimizin hakkını vererek yeni bir ümit ve azimle, tıpkı havariler ve Sahabe efendilerimiz gibi, yeniden ciddi bir hamle yapmalıyız. Bugüne kadar dünyanın her yerinde insanlar; yıllar evvel ülkesini, anne baba ve sevdiklerini bırakarak birçok mahrumiyete katlanıp Hizmet adına hicret eden [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç asırdan beri kaybettiğimiz değerlerimizle açılan mesafeyi kapamak çok zor olsa da bir kere daha iradelerimizin hakkını vererek yeni bir ümit ve azimle, tıpkı havariler ve Sahabe efendilerimiz gibi, yeniden ciddi bir hamle yapmalıyız.<br />
Bugüne kadar dünyanın her yerinde insanlar; yıllar evvel ülkesini, anne baba ve sevdiklerini bırakarak birçok mahrumiyete katlanıp Hizmet adına hicret eden bu hasbîleri Hızır gibi karşıladılar. Şimdi zahiri musibet, neticesi hayır olan hâdiselerle kader, arkadaşlarımızı tahammülü zor bir kısım zorluklar ve sû-i istimallere rağmen, ilk gidenlere destek için dünyanın her yerine tohum gibi saçtı.</p>
<p>Bugün yeryüzünde hemen herkes böylesine samimi, fedakâr ve adanmış ruhlara ve gönüllere muhtaçtır. Onlar, her türlü mahrumiyete rağmen gittikleri ülkelerde kısa zamanda güven telkin ettiler ve Hizmet’e itibar kazandırdılar.</p>
<p>İmanın olmadığı kalbi, küfür işgal eder. Şefkat, merhamet ve sevginin olmadığı kalbi; gayz, kin, nefret, kıskançlık ve düşmanlık işgal eder. Binâenaleyh, ölümle sona erecek dünya ve içindekilere hayranlık duyup kalben bağlanmaktansa, insanı ve saat gibi çalışan kalbini yaratan Allah’a ve rızasına kalbi kilitlemeli, meşru dairede olma kaydıyla dünyada olanları da Allah’tan ötürü sevmeliyiz. Böylece O’nu hoşnut ve razı edecek salih amellerle ve hizmet-i imaniye ve Kur’âniye ile hâlisâne meşgul olmalıyız.<br />
Dünyada Allah ve Resûlullah’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) habersiz, imandan, ahlaktan ve faziletten mahrum nice insan var. Bunlar sevgiden, insanî değerlerden yoksun durumdadırlar. Onları tutup kaldıracak fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Onun için müminler, kalblerini her zaman sevgiye, müsamahaya, hukuk ve insan haklarına açık tutmalı, Allah’ın sanat harikası olarak yarattığı insanları kabullenmeye, onlarla insanî değerleri paylaşmaya ve onların kabiliyetlerinin inkişafına yardımcı olup Rabbimizin tanıtılması ve sevdirilmesi mevzuunda gayret göstermelidirler.</p>
<p>Bugüne kadar dünyanın en büyük mürşitleri olan peygamberler, insanların önce gönüllerini kazanmışlardır. Onlar, inandıkları ve tebliğ ettikleri değerleri yaşayarak insanlara örnek olmuşlar, böylece dünya barışına ve huzuruna destek olmuşlardır. Milletlerarası kültür farklılıklarının, her zaman bir zenginlik olarak değerlendirilmesi mümkündür ve umumî sulh adına da önem arz etmektedir. Önemli olan, insanî ve manevî değerlerin korunmasıdır.<br />
Hizmet insanları; kalbi iman ve inançla dolu, hayatı ahlak-ı İslamiye ile müzeyyen, edepli, dengeli, toplum içinde muvazene unsuru, ümitli, azimli ve kararlı olmalıdır; ifrat ve tefritten, gönül verdikleri dava uğruna, gayz, kin ve nefretten uzak durmalı, muhtaç olanlara hakikatleri duyurabilme adına, yaşamadan daha çok yaşatmayı ideal edinen, mütevazı, müsamahalı ve hasbî olmalıdırlar.<br />
Onlar; peygamberlerle, hususiyle Efendimizle (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’nun rahle-i tedrisinde yetişen Ashab-ı Kiram’la temsil edilen, yüce ve kutsî bir davayı, ihsan-ı ilahî olarak omuzlarında taşıyan fedakâr ve vefalı gönül erleri olarak, iman ve inancını, Hizmet anlayış ve mantığını Kudreti Sonsuz’a göre ayarlamalı, ruhunda meknuz dinamizmle varlıklarını göstermeli ve hissettirmelidir. Kaderlerini insanlığın mutluluk ve saadetine adayan bu hasbiler, ölümle sona erecek dünyanın her türlü eza ve cefasına katlanmalı, sabretmeli ve esbapta kusur etmemek kaydıyla, kaderin verdiği hükme razı olmalıdırlar.<br />
İnançlı ve ümitli insanlar, imanları sayesinde yolunun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul ederler. Yaşadıkları dünyanın, kendi şartları içinde bir imtihan dünyası olduğunun farkındadırlar. O zaman ne fırtınalar ne de zelzele ve tsunamiler onları etkiler. Yazlar kışlar, geceler gündüzler, acılar tatlılar birbirini takip eder, ama onlar her mevsimde, her iklimde hep canlı, hep ümitli ve hep pırıl pırıl, ceyyit kalmasını bilirler.<br />
Hayatını hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’ye adayan hasbî ve fedakâr müminler; güçlü imanları sâyesinde hayatlarını aşk ve şevkle, ümit ve güvenle sürdürmenin gayreti yanında, üzüntü ve burkuntularla, gayz, kin, nefret ve iftiralarla karşılaştıkları zaman, hariçte sebepler arama yerine Müsebbil-ül Esbab olan Allah’la (celle celâluhu) irtibatını gözden geçirirler. Böylece Allah’a dayanır ve güvenirler.<br />
Gönüllerini imanla, azimle, ümitle ve aşkla donatmış, kalb balansını ötelere göre ayarlamış ve metafizik gerilim içinde bulunanlar, Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) gibi, hayatlarını iffet ve irade kahramanı olarak, arkadan gelenlere örnek olacak bir olgunlukla sürdürürler.<br />
Bugün iç içe karanlığın, helâket ve felâketlerin beşeriyeti zillet ve sefalete mahkûm hâle getirdiği, insanlığın nefis ve şeytana esir olduğu bir dönemde, büyük çoğunluğu itibarıyla hayatlarının baharında yaşamalarına rağmen imanı, ümidi, azmi, aşkı ve iştiyakıyla kabına sığmayan altın bir nesil vardır ki yağmur gibi başlarına musibetler yağarken, yuvaları dağılıp aile fertleri birbirine hasret bırakılırken bile iman ve ümitlerini kaybetmeden, azim ve kararlılıkla muhtaç gönüllere hakikatleri duyurabilmek için her sıkıntıya katlanmakta, aktif sabırla aydınlık günlerin geleceğini gözlemektedirler.<br />
Yıllar var ki harap olmuş bir memleketin, kalb ve ruhu öldürülmüş bir milletin yeniden ihyası adına, ceyyit ve cedit bir nesil bekleniyordu. Bu nesil, Anadolu’nun bağrından fışkırıp çıkmış, bütün ülkeyi sarmış ve çeyrek asırdan bugüne dişlerini sıkıp iman, ahlak, kültür ve geleneklerini koruyarak, ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle, Allah ve Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yâdını, güneşin doğup battığı her yere, tatlı dil, güler yüzle duyurmaya çalışmışlar ve çalışmaya devam etmektedirler. Allah, ümitle şahlanmış bu gönülleri –inşallah- inkisara uğratmaz, uğratmasın.<br />
Müminler gerçek mânâda inanarak, amel-i salih ile hayatlarını tezyin ederek, hakkı tutup kaldırma, onu şerefle omuzlarında taşıma gayreti içinde olmalıdırlar. Bu yolda karşılaştıkları engellere takılmadan, sabırla, metanetle, ümit, azim ve kararlılıkla, insanlığın huzuru adına, dünya barışına katkıda bulunmayı gaye edinmelidirler.<br />
Müminler farklı metot ve sistemlerle Hakk’a hizmet edenlere karşı saygı duymanın yanında, kendi mutluluk ve huzurlarını, başkalarının mutluluk ve huzuru içinde görmelidirler. Hizmetle bütünleşen insanlar yemeyip yedirmeyi, giymeyip giydirmeyi gaye edinen, emanette emin insanlar olarak, öyle nezih bir hayat yaşamalıdırlar ki haramlar ve günahlarla niyetlerini ve rüyalarını bile kirletmemelidirler.<br />
Müminler kıyametler kopsa bile iman ve ümitlerini kaybetmemelidirler. Bununla beraber, bir o kadar da azimli, kararlı ve dengeli yaşamayı ihmal etmemeli ve her türlü başarılarını Allah’tan bilmelidirler. Akıl ve iradesiyle sorumlu bulunduğu sebeplere riayette kusur etmeden, Allah’ın takdirine rıza gösteren, tevekkül eden ve teslim olan, muvazene unsuru bir insan olma gayreti içinde bulunmalıdırlar.<br />
Hizmet’e gönül vermiş bütün hasbî ve fedakâr kişiler, milletin ve toplumun güvenini sarsan hiçbir faaliyette bulunmadıkları gibi, hiçbir zaman ve hiçbir yerde insanlığın huzurunu bozacak, karışık ve karanlık işler çeviren bir cemaat de olmamışlardır.</p>
<p>Bilakis; dünya barışına, huzuruna ve güven ortamının oluşmasına katkıda bulunma gayreti içinde, her türlü fedakârlığı gösteren bir Gönüllüler Hareketi olarak, yarım asrı aşan bir süredir hizmet vermişler ve vermeye devam etmektedirler.<br />
Allah (celle celâluhu), insanı yüksek duygularla donatmış, istidatlı, faziletli ve ebediyete meftun bir varlık olarak yaratmıştır. Ebediyet düşüncesi, güzellik aşkı ve fazilet hissi her insanda mevcuttur. Bazı insanlar bu değerleri ölümle sona erecek dünya hayatı adına kullanırken, bazıları da ölümsüz ebedî hayatı nazara alarak bu kabiliyetlerini değerlendirmektedirler.</p>
<p>İnsanların ölümsüzlüğü görebilmeleri ve istidatlarının gelişmesi, Allah’ı tanımalarına, O’na iman edip emirlerine saygı duymalarına bağlıdır.</p>
<p>“Gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28). Çünkü ruhu ihmal edilen insanın, bedeniyle hiçbir zaman tatmin edilmesi mümkün değildir. İnsanın gerçek mahiyeti, kalbinde ve ruhunda aranmalıdır.</p>
<p>Hakiki hayat, gönül seviyesinde sürdürülen hayattır. İnsanın gönlüyle var olması, kalbin ve ruhun derece-i hayatını idrak etmesine bağlıdır. Bu seviyede bir hayat süren insanlar, dünyada mutlu, huzurlu ve ümitle yaşamanın yanında, geleceği de Cennet bahçelerine açılan bir cadde-i kübrâ olarak görürler. O zaman o âlem için, azim ve kararlılık içinde gayret eder, huzur ve güven içinde ebedler âlemine göçer giderler.<br />
Allah (celle celâluhu) kâinatta sırr-ı teklifin gereği olarak zıtları cemettiği gibi, insan ruhunda bir fasit daire, bir de salih daire yaratmıştır. Davranışlarıyla ruhun emrinde olan bu salih daireyi temsil eden talihliler, Allah’ın hoşnutluğuna, insanlık ve fazilete doğru yol alırlar. Bu hayatı idrak edemeyen, küfür ve dalâlet içinde bulunan talihsizler ise, ortalığı fesada vermek suretiyle, ölümden daha beter bir ruh hâleti içinde hayatlarını sürdürürler.<br />
Hakikat ve gönül erleri, iyileri iyilikleriyle alkışlar, kötülüklere de iyilikle mukabele etmek suretiyle, nefislerine karşı sert, başkalarına karşı da yumuşak ve insanca davranarak, şefkat ve merhametle muamelede bulunurlar.<br />
Alçak gönüllülük, hemen bütün güzel huyların anahtarı mesabesindedir. Onu elde edenler, diğer güzel huylara da sâhip olurlar. Ululuk, Zât-ı Ulûhiyetin sıfatlarından olduğu için, büyüklük taslayıp şımarıklık yapanlar, O’nun Kahhâr ismiyle yakalanır ve cezalandırılırlar.<br />
Gerçek müminler, nefislerinin hoşlanmadığı bir muameleden, başkalarının da hoşlanmayacağını hesap ederler ve kimseyi rencide etmemeye çalışırlar. Onlar kötülük gördüğü kimseler hakkında dahi insanca davranışlardan ayrılmazlar.<br />
Hâlis müminlerin, diğer insanlara karşı en büyük iyiliklerinden biri, onların uygunsuz davranışlarına mukabil, en makul bir yolla, onları içinde bulundukları küfür ve dalaletten, insanlık dışı tavır ve davranışlardan kurtarma gayreti içinde bulunmalarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hizmet Nedir?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/02/03/hizmet-nedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Feb 2022 05:18:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=218831</guid>

					<description><![CDATA[Hizmet, ilhamını inançtan alan, evrensel insanî değerler çerçevesinde, renk, dil, din ve ırk farklı olsa da insan olarak birlikte yaşama kültürü oluşturmayı hedefleyen ve gönüllülerden oluşan bir sivil toplum hareketidir. Bu hareket, başta eğitim olmak üzere, insanlığın ortak menfaati ve bahusus dünya barışı adına projeler geliştirmeyi hedef edinmiştir. Hizmet eğitimle, insanlığın en büyük düşmanı olan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hizmet, ilhamını inançtan alan, evrensel insanî değerler çerçevesinde, renk, dil, din ve ırk farklı olsa da insan olarak birlikte yaşama kültürü oluşturmayı hedefleyen ve gönüllülerden oluşan bir sivil toplum hareketidir. Bu hareket, başta eğitim olmak üzere, insanlığın ortak menfaati ve bahusus dünya barışı adına projeler geliştirmeyi hedef edinmiştir.</p>
<p>Hizmet eğitimle, insanlığın en büyük düşmanı olan cehaleti, kalkınma ile ataleti, meskeneti ve fakirliği, sosyal uzlaşma ile de gayz, kin, nefret ve çatışmayı ortadan kaldırarak huzur ve güven ortamını temin etmeyi hedeflemiştir.</p>
<p>Kaderini Hizmet’e adayan, meşru yolda yaşamanın dışında hiçbir beklentisi bulunmayan Gönüllüler Hareketi mensuplarının, Allah’ın rızasına ulaşmaktan ve O’nu hoşnut etmekten, insanlara Allah’ı tanıtıp O’nu sevdirmeden, dünyaya niçin geldiğinin farkında olmasını sağlamadan başka bir idealleri yoktur.</p>
<p>Hizmet Hareketi’nin en önemli faaliyet alanı eğitimdir. Toprağın bağrına atılan bir tohum gibi, ülkemizde küçük kurumlarla başlayan bu eğitim hareketi artık bütün dünyaya yayılmıştır. Hizmet okulları, insanî değerlerin canlı tutulmasına önemli katkılarda bulunmuş, İslam hakkında insanları ürküten yanlış uygulamaları düzeltmeye gayret etmiş, yüce dinimizin güzelliklerini dünyaya taşımıştır.</p>
<p>Hizmet Hareketi, dünyanın mutlu geleceğini sağlayacak, birbiriyle anlaşıp uzlaşacak, hayru’l-halef nesillerin ve gençliğin yetiştirilmesini esas almıştır. Kendi ülkemizde bile ciğerpare evladı hakkında güven duygusunu kaybetmiş nice ailelere ümit olmuştur.</p>
<p>Ülkede başlayan bu eğitim hareketi, dünyanın her tarafına dalga dalga yayılmış, kültürleri farklı milletlere ümit telkin ederek açmış olduğu kolejlerde insanlığın ortak değerlerini temsil etmiştir.</p>
<p>Hizmet’in en önemli özelliklerinden birisi bağımsız olmasıdır. Muvaffakiyetlerini kendi beyin sancısı ve dinamikleriyle ortaya koymuş, kimseye el açmamış, kendi insanının fedakârlıklarıyla ve Allah’ın yardımıyla başarılı çalışmalar sergilemiştir.</p>
<p>Hizmet Hareketi, kimsenin aleyhinde olmadan, manevî değerlerine kilitlenerek demokrasi ve hukuku öne çıkarıp yaptığı çalışmalar için bir beklenti içine girmemiştir.</p>
<p>Hizmet Hareketi, insanlığın, adaletin ve evrensel hukukun reddettiği her türlü zulme, kin ve nefrete karşı çıkmıştır. Demokratik bir ortamda, devletin kanun ve nizamlarına muhalefet etmeden, bulunduğu ülkedeki vatandaşların huzur, güven ve emniyetine destek vererek amme hizmeti yapan bir sivil toplum hareketi olarak istişare ile faaliyetlerini devam ettirmektedir. Bu hareketin dünyanın her tarafında itibar görmesi, eğitim yoluyla dünya barışına katkıda bulunacak nesillerin yetiştirilmesi maksat ve gayretinin bir sonucudur.</p>
<p>Yaratılan bütün varlıkların en mükemmeli bulunan insanın hislerine sınır konulmamıştır. Kabiliyetlerini müspet mânâda inkişaf ettirirse, insanın melekleri geride bırakacak bir donanıma sahip olduğu görülecektir. Aksi taktirde vahşî hayvanlardan daha çok tahripkâr olduğu da inkâr edilemez. Hizmet Hareketi içinde de bazı kişilerin, gönüllülük anlayışına uymayan tavır ve davranışları olabilmektedir. Bu tür şahsî hata ve kusurlar, Hizmet’e mal edilmemelidir.</p>
<p>Hizmet Hareketi, entelektüel faaliyetler yanında, halkın her kesimiyle, aileler, eğitim ve kültür kurumlarıyla köprüler kurmak suretiyle, dünya barışına katkıda bulunmaktadır. Bu faaliyetler, farklı ülkelerde, birlikte yaşama kültürüne ciddi katkılar sağlamıştır. Kültür Olimpiyatları, gönüllü sağlık hizmetleri ve Kimse Yok mu Derneğinin faaliyetleri buna örnektir.</p>
<p>Yürek hoplatıp göz yaşartan bütün bu faaliyetler, kahraman Anadolu insanının iman, ahlak, fazilet ve fedakârlık ruhundan fışkıran himmetlerinden ve kendilerini insanlık hizmetine adamış olmalarından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Maalesef ülkemizdeki idareciler, dünyanın taktir ettiği Hizmet’in kıymetini bilememiştir. Hukuku tahrip edip devlet gücünü arkalarına alarak düşmanların yapmadığı kötülükleri, bir kıskançlık uğruna, çocuk, kadın, hasta ve ihtiyar demeden acımasızca yapmış ve irtikap ettikleri bu zulüm ve tahribatla yüzbinlerce insanın zarar görmesine sebep olmuşlardır.</p>
<p>Hizmet’e gönül veren insanlar, samimiyet ve ihlaslarını bozmadan, birlik ruhu içinde, kardeşlik şuuruyla, engellere takılmadan, güzel ahlakı temsil eder ve devrin şartlarına göre, yumuşak bir üslup kullanarak hizmetlerini sürdürürlerse, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu hizmetler kıyamete kadar devam edecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hizmet Ehli Olmak</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/10/01/hizmet-ehli-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Oct 2021 14:30:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179914</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanın atâleti bırakıp meşru ve helâl dairede çalışması, ailesinin rızkını kazanmak için gayret etmesi bir yönüyle ibadet olduğu gibi, yine Allah (celle celâluhu) yolunda ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle, sistemli bir şekilde gece gündüz hizmet etmesi de ibadettir. İnsanlar ruhlarını teslim edeceği ana kadar Allah’a kullukla mükelleftirler. Ayrıca bütün insanlara, âhiret hayatlarını kurtarabilmeleri adına, iman [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanın atâleti bırakıp meşru ve helâl dairede çalışması, ailesinin rızkını kazanmak için gayret etmesi bir yönüyle ibadet olduğu gibi, yine Allah (celle celâluhu) yolunda ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle, sistemli bir şekilde gece gündüz hizmet etmesi de ibadettir.</p>
<p>İnsanlar ruhlarını teslim edeceği ana kadar Allah’a kullukla mükelleftirler. Ayrıca bütün insanlara, âhiret hayatlarını kurtarabilmeleri adına, iman hizmetini götürmekle, irşatla da sorumludurlar.</p>
<p><em> </em><strong>Hizmet Erlerinin Vazifeleri</strong></p>
<p>İmkânlar ve şartlar ölçüsünde, Allah­’ı (celle celâluhu), Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve din-i mübîn-i İslâm’ı kullara sevdirmek her Müslümanın vazifesidir. Aynı zamanda iman ve Kur’ân hizmetini desteklemek, birlik ve beraberliği korumak da o ölçüde ciddî bir sorumluluktur. Bu mükellefiyet insandan hiçbir zaman düşmez. Allah’ın lütfettiği sonsuz maddî ve manevî nimetlere karşı irşat vazifesini eda etmek kulluğun gereğidir.</p>
<p>Bugün yeryüzünde iman nimetinden mahrum, kendisini yaratan, mahlukatı emrine veren Allah’ın (celle celâluhu) adını ömründe hiç duymayan, âhiretten haberi bulunmayan, hesap gününe inanmayan, ceza ve mükâfattan haberdar olmayan, irşada muhtaç milyarlarca insan vardır.</p>
<p>Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” müjdesine nail olmak için her Hizmet eri gayret etmelidir. Müslümanlar hangi yaşta olursa olsun ellerindeki imkânları irşat yolunda kullanmalıdır. Tıpkı vücuttaki uzuvlar ve latifeler gibi çocuklar, gençler, anne babalar, idareciler, akademisyenler ve kalem ehli olanlar; sevgiyle, şefkatle, ahlâk ve adâletle, tatlı dil ve güler yüzle Allah’ın lütfettiği bu fırsat ve imkânları değerlendirmelidir. Böylece hiç kimse hizmetten ve vazifeden mahrum olmamış ve atalete düşmemiş olur.</p>
<p>Hizmette vazife ve sorumluluk hiçbir devirde bitmemiştir. Ne var ki kimin ne yapacağı belirlenmeli, tâkati ölçüsünde insanlara vazife ve sorumluluk yüklenmelidir. Asla hissî hareketlerde bulunulmamalı ve kimsenin onuru ile oynanmamalı, gönül kırılmamalı ve rencide edici tavır ve davranışlar içine girilmemelidir. Büyüklere saygıda kusur yapılmadığı gibi, küçüklere ve gençlere de şefkat, merhamet ve sevgi gösterilerek gönülleri hoş tutulmalı ve küstürülmemelidir.</p>
<p>Bilhassa yaşlıların tecrübelerinden, gençlerin enerjilerinden, kadınların şefkatinden ve çocukların da aşk ve heyecanından istifade edilmelidir. Bir hatasından dolayı insanları bir kenara itme, hafife alma, vazifeden uzaklaşmalarına sebep olma asla câiz olmadığı gibi, yaşlılık veya hastalık gibi sebeplerden dolayı insanları ihmal ederek küstürmek, yalnız bırakmak ve dışlamak da asla doğru değildir.</p>
<p><strong>Hatalardan İbret Alma ve İmtihanlar</strong></p>
<p>Bir dönem seleflerimiz kendilerini yenileyemedi; toplumun temel dinamiklerinden, örf, âdet ve geleneklerine kadar her meselede dışa kapalı kalarak her şeyi kendi dünyalarında aradı; tekvinî ve teşriî esasları koruyarak yeniliklere hayat hakkı tanımadı. Aklın hikmet-i vücudunu kavrayamadı. İlme ve hür düşünceye muhalefet etmek suretiyle taassuba girdi. Maalesef milletimiz bu anlayıştan dolayı çağı yakalayamadı ve çok şey kaybetti.</p>
<p>Sözde yeni düşünce ise, tepkilerle ve fantezilerle hareket ederek küllî akla ihtiyaç hissetmeden kendi kendini yiyip bitirdi. İnşallah neslimiz, böyle bir tuzağa düşmez.</p>
<p>Toplum olarak çağın gerisinde kalırken kin, nefret ve kıskançlıkla bilenmiş, makam ve koltuk sevdasına kapılmış insanların tertip ettikleri zulümler ise işin cabası. Maalesef günümüzde İslam coğrafyasındaki bir kısım insanlar, kendi çıkarları, şan ve şöhretleri, makam ve mevkileri adına yanlış kararlar alarak ve iftiralarda bulunarak ellerine geçirdikleri imkânları suiistimal ettiler. Korkunç bir kin ve nefretle maddî ve manevî değerlerimizin üzerine yürüdüler. Milletimizin geleceği olan, örnek olarak gösterilen eğitim faaliyetlerimiz alt üst edildi. Hizmetlere sahip çıkan hasbî, fedakâr ve kahraman insanların haklarını vicdansızca ihlal ederek dost, taraftar ve muhip olanlar da dâhil, binlerce masum insanı hapse atıp gönül bağı olanları da korkuttular. Yuvalarını dağıtarak çoluk çocuklarını mağdur ettiler. Böylece hayru’l-halef nesillere çok şey kaybettirdiler.</p>
<p>İnsafsız insanlar demokrasi ve hukuku tahrip ve insan haklarını hiçe sayarak her türlü yalan ve isnadı meşru görüp çocuklar ve kadınlar da dâhil olmak üzere binlerce masum insanın hukukuna tecavüz ettiler. Diktatörce bir rejim kurarak medenî dünyaya kötü örnek olup vatandaşlarımızı birbirine düşman hâle getirdiler.</p>
<p>Yüce ve kutsî bir mefkûreye destek verenler, Hizmet’e alkış tutanlar, önlerine çıkan birtakım makam, şan ve şöhret karşısında mağlup olup gaye ve hedefi unuttular, enaniyet ve gurur tuzaklarına düştüler. İşte o zaman da felâketler, zillet ve sefaletler baş göstermeye başladı. Buna mukabil, yüksek bir mefkûreye gönül veren kalb ve kafa mimarları, Hakk’a kendilerini adamış olan hasbîler, derin bir ilim, bütün beşeriyeti kucaklayan bir ahlâk ve adâlet anlayışıyla, Allah’ın peygamberler eliyle yarattığı mucizeleriyle ışık tuttuğu ve Kur’ân’ın tescil buyurduğu bir yolda, akıl, iz’an ve şuurlarıyla, vahdet-i ruhiye içinde yürümeye gayret etmelidirler. Hizmet erlerine düşen, hak ve hukuktan ayrılmadan kutsî vazifelerini dünyanın dört bir tarafında icra etmeye devam etmektir. Kin ve nefretle bilenenleri de kendi dünyalarına terk etmektir.</p>
<p><em> </em><strong>Hizmet Erlerinin Kendilerini Yenilemesi</strong></p>
<p>Bugün geçmişe sırtını dayayarak geleceğe istikrarlı adımlarla yürüyen, dünyaya bir kere daha ilim ve hikmetin, kalb ve kafanın, dünya ve âhiretin kesişim noktasında, eşya ve hâdiseleri Allah (celle celâluhu) adına yorumlamaya namzet hakikat erleri yetişmiş ve yetişmektedir. Dünya yepyeni bir sürece giriyor. Uyanan nesillerin önleri kesilmeye çalışılsa da (inşallah engel olamazlar ve olamayacaklar) Hizmet erleri bu süreçte kendilerini yenileme gayreti içinde bulunacaklardır.</p>
<p>Yeryüzü mirasçıları olmak, dini Kur’ân ve Sünnet çizgisinde yaşamaya, İslâm’ı hayata hayat kılmaya ve çağın ilim ve teknolojisine vâkıf olmaya bağlıdır. Kâinatta İlahî kudret ve iradenin tecellilerine, tekvinî kanunlara ve emirlere riayet etmeyen toplumlar, manevî hayatlarında menfî değişikliklere uğrayan milletler, bugün hâkim gibi görünseler bile, hiçbir zaman istikbal vadetmezler. Zulümleri pervasızca irtikâp edenlerin cezaları imhal edilse, yani hemen verilmese bile, tövbe edip af ve özür dilemedikleri takdirde, asla ihmal edilmediği sabittir.</p>
<p>İnancına ve davasına sadık kalabilmiş, çağı kucaklama gayreti içinde bulunan, tecdit iradesine sâhip yiğitler sâyesinde, bir yenilenme mutlaka gerçekleşecektir. Elbette bu yenilenme, Kur’ân buutlu, fıtrata uygun bir değişim olmalıdır. Bunu gerçekleştirecek yiğitler; inşa ruhuna sâhip, kuvve-i maneviyeyi zedeleyen tenkitlerden uzak, müspet ve teşvik edici tekliflerle destek ve yardımcı olmaya çalışan, her türlü şablonculuğun ve taklitçiliğin karşısında olan, hiçbir şeye alet olmayan, acele etmeyen ve istikrarlı bir şekilde kendilerini yenilemesini bilenlerdir.</p>
<p>Bu fikir işçileri ve gönül yapıcıları; düşünen, araştıran, inanan, maneviyata açık, aşk ve şevkle dolu insanlardır. Bunlar global bir sulhu gerçekleştirme yolunda, çağın imkânlarından yararlanan, manevî değerlere sâhip, kardeşlik, ihlâs, vefa, sadâkat, adâlet ve ahlâkı telkin ve teşvik eden, bütün insanların hukukuna saygılı, heyecan ve ümitle dolu kahramanlardır.</p>
<p>Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyanda, yeryüzü mirasını, kulları arasında salih olanlara, yâni Muhammedî ruhu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân ahlâkını temsil edenlere, adanmışlık ruhuyla hareket edenlere, kardeşlik düşüncesiyle oturup kalkanlara, dünya ve ukba muvazenesini iyi kuranlara ve Sahabe efendilerimizle aynı yörüngede hareket eden ruh ve mânâ temsilcilerine vadetmiştir.</p>
<p><strong>Hayatın Son Demlerinde</strong></p>
<p>İnsanların en verimli zamanları sağlıklı, genç ve dinç olduğu dönemlerdir, ancak tecrübe ve muhakemelerden istifade etme zamanı da ecelin yaklaştığı, insanların aczini ve fakrını daha derinden hissetmeye başladığı, saçların ağarıp bellerin büküldüğü, ebedî âleme dâvetin yaklaştığı anlardır.</p>
<p>İnsanlar böyle anlarda derin bir tefekkür, şuurlu bir muhasebe ile Allah’a yaklaşma yolları ararlar. İnsan, bastığı toprağa, yani ölüme yaklaştıkça daha temkinli, daha tedbirli ve daha dikkatli olmaya nefsini zorlar.</p>
<p>Dünya devamlı dönerken, hayatta da devr-i daimler görülmektedir. Dünkü çocuklar bugün ihtiyardır veya ebedî âleme intikal etmişlerdir. Gelenler gitmekte, gidenlerin yerini de yeni gelenler almaktadır.</p>
<p>Binâenaleyh insan, ırmak gibi akan, rüzgâr gibi geçen hayatını, Allah’ın lütfettiği altın değerindeki yirmi dört saatlik zamanı ve mesaisini çok iyi tanzim etmeli ve ölümle sona erecek gençliğini ve ömrünü faydası olmayan şeylerle zayi etmemelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hizmette İhlas ve Samimiyet</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/07/01/hizmette-ihlas-ve-samimiyet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2021 10:10:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179585</guid>

					<description><![CDATA[Kâinat ve hayat, insanla kemale ulaşıyor. İnsan, hayat sayesinde maddî ve manevî nimetlerden istifade ediyor. Nimetler şükürle devam etmekte, nankörlük ise şiddetli azabı netice vermektedir. (İbrahim,14/7). Onun için, “Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhâfaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyâde sevinir, memnun olurlar.”[1] [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kâinat ve hayat, insanla kemale ulaşıyor. İnsan, hayat sayesinde maddî ve manevî nimetlerden istifade ediyor. Nimetler şükürle devam etmekte, nankörlük ise şiddetli azabı netice vermektedir. (İbrahim,14/7). Onun için, “Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhâfaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyâde sevinir, memnun olurlar.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Allah ve Resûlüne ait hazineyi taşımakta olan mü’minler, nazarlarını rıza ufkuna kilitlemeli, kullukta Hak rızası için yarışmayı seçmelidirler.</p>
<p>Bu yolun yanılmaz ve yanıltmaz rehberleri Enbiya-yı izamdır (aleyhimüsselâm). Peygamberlere devrin şartlarına göre, meşru dairede nasıl hareket edecekleri, Allah tarafından talim edilmiş, onlar da emr-i ilahiyi yerine getirebilme adına, Hak yolunda her şeye katlanmışlardır.</p>
<p>En son Nebî olan Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehberliği, kıyamete kadar devam edecektir. Bizler de irademizle Efendimizin rehberliğini kabul etmişiz. Bugün zihin aydınlığı, gönül huzur ve itminanına sahipsek, merhum Âkif’in “Bir Gece” şiirinde, “Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi; Medyundur o masuma bütün beşeriyet. Ya Rab! Mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!” dediği gibi, bu mevzuda her şeyimizi Efendimize (sallallâhu aleyhi ve sellem) borçluyuz.</p>
<p>Bizler, Allah’ın ve Resûlünün emaneti olan İslâm davasına, ihlas ve samimiyetle sahip çıkmazsak, İmam Şafiî Hazretlerinin dediği gibi, “Yüce ve kutsî davanın ulvî dertleriyle meşgul olmaz isek, süflî arzular yakamızı bırakmaz.” O zaman zillet ve sefalete mahkûm hâle geliriz. Maddî, manevî, fikrî, kalbî ve ruhî çok şeyi kaybederiz. Bundan dolayı mü’minler ihlas ve samimiyetle Allah’a yönelmelidirler. Çünkü bazen fırtınalar sert esiyor, tsunamiler güçlü geliyor. Böyle hâdiselerin ağır bastığı dönemlerde, istikametten ayrılmama mevzuunda, acz ve zaafımızı itiraf edip tevekkül ve teslimiyet içinde, Allah’ın inayetine sığınmalıyız.</p>
<p>Hazreti Âdem (aleyhisselâm), cennette irtikâp ettiği zelleden (Tâ Hâ, 20/121) dolayı, mahcubiyetinden hâlini arz edip özür dilemek için 40 sene başını kaldıramamış,<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Hazreti Nuh (aleyhisselâm) kavminden çektiği gibi, hanımından ve oğlundan da (Tahrim, 66/10) çekmiştir. Peygamber hanesinde bulunmasına rağmen, şeytanla beraber olma ne büyük talihsizliktir! Buna “kazanma kuşağında kaybetme” denir.</p>
<p>Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) ateşlere atılıyor. (Enbiya, 21/68–71). Firavunun sarayında Âsiye Validemiz üzerine düşeni yapıyor, Hazreti Musa’ya (aleyhisselâm) sahip çıkıp (Kasas, 28/9) sarayda büyütüyor.</p>
<p>Görüldüğü gibi, “İman bir mânevî tûbâ-yı cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> O zaman Cenab-ı Hakk’ın Firdevs cennetine mirasçı olabilmek için, “Öyleyse durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.” (Mâide, 5/48) fehvasınca doludizgin koşmalıyız.</p>
<p>Öncelikle rıza-yı ilahiyi elde etmede, ihlas ve samimiyet çok önemlidir.<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Cenab-ı Hak, “Biz sana kitabı gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. O halde sen de yalnız Allah’a ibadet et! İyi bilin ki halis din, yani bütün gönlüyle candan itaat, yalnız Allah’a yapılır.” (Zümer, 39/2–3) buyurmuştur.</p>
<p>İhlâs, Cenab-ı Hakk’a karşı vazife ve sorumlulukları, sırf Allah emrettiği için yapmanın, rızasını hedefleyerek yerine getirmenin adıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İnsanlar helak oldu, âlimler müstesna. Âlimler de helak oldu, ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helak oldu, ihlas sâhipleri müstesna. İhlas sâhiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> buyurmuşlardır.</p>
<p>Hazreti Üstad, ihlasla ilgili olarak îsâr hasletini nazara verir.<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede: “<em>Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler.</em>” (Haşir, 59/9) buyurur.</p>
<p>“Cenab-ı Hakk’ın rızâsı ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Vazifemiz, ihlas ve samimiyetle temsilde bulunmaktır. Kalplerde tesiri yaratacak ancak Allah’tır. Cenab-ı Hak, “<em>Namazlara, hele salat-ı vustaya dikkat edin ve kalkıp huşu ile Allah’ın divanında durun</em>.” (Bakara, 2/238) buyururken, diğer bir ayeti kerimede ise, “<em>Allah’a ve Resulüne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam manasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir</em>.” (Enfal, 8/46) buyurmaktadır.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın çok ciddi ikazlarından biri de şudur: “<em>Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.</em>” (Maide, 5/2). Bu emr-i ilahiye ters hareket eden mü’minler, ihtilâfın İslâmiyet’e ne kadar zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshil ettiğini düşünmek durumundadırlar.</p>
<p>Hazreti Üstad, “… bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukâbilinde ve şiddetli tazyîkat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde, gayet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazife-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsân-ı ilâhî tarafından konulmuş.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Yine Hazreti Üstad, “Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> demiş ve bu mânilere ancak ihlas kuvvetiyle karşı konulabileceğine dikkatleri çekmiştir. Dolayısıyla insanın en büyük ve zararlı düşmanı, şeytandan sürekli sinyal alıp kötülük telkin eden nefsidir. Onun için nefs-i emmâreye itimat edilmemelidir, yoksa aldatır (Yusuf, 12/53).</p>
<p>Hazreti Üstad, ihlası kazanmak, muhafaza etmek ve mânileri defetmek için, şu düsturları tavsiye etmiştir: “Amelinizde rızâ-yı ilâhî olmalı… Bu hizmet-i Kur’âniye ’de bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde fazilet-füruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir… Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz.… Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Hazreti Üstad, yol güzergâhı adına da bazı prensipler sunar: “Medar-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Mü’minler, ağızlarını kirletmemelidirler. Dilin kirli olması, kalbin kirli olmasındandır. Temiz kalb, temiz kelime ve temiz düşünce üretir. Milyonların hakkı olan Hizmet’in bereketine zarar vermeme ve hakka girmeme esas olmalıdır.</p>
<p>“İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir bir sebebi, râbıta-yı mevttir.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> buyurmuşlardır.</p>
<p>Yine Hazreti Üstad; “İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor; sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> buyurmuştur.</p>
<p>Hazreti Üstad, “Eyvah aldandık!.. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün zâyi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider&#8230; Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan, zevâle mahkûmdur. Süratle gidiyor. Hâne-i insan olan dünya ise, zulümât-ı ademe sukut eder. Emeller bekâsız, elemler ruhda bâkî kalır.”<a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> ifadeleriyle de insanın hâlet-i ruhiyesini ne güzel anlatır.</p>
<p>Muhterem Hocaefendi’nin rehberliğinde, evrensel insanî değerleri temsil eden muhlis mü’minlerin, gönül erlerinin; dünya barışını, huzur ve güven ortamını gerçekleştirme adına, eksikleriyle beraber büyük fedakârlık göstermeleri neticesinde bu günlere gelinmiştir.</p>
<p>Mü’minler, Allah ve Resûlullah’la (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetlerini sıkı ve sıcak tutmalıdırlar. Zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağı (Zilzal, 99/7–8), hâkimler Hâkimi Allah’ın huzurundaki Mahkeme-yi Kübra unutmamalıdır. Zira âhiret iştiyakı ve hesap verme endişesi yoksa istikâmet korunamaz.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem’alar</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 197.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz. Es-Suyûtî, <em>Ed-Dürrü’l-Mensur</em>, 1/141–142.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 16.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem’alar</em>, s. 190.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> El-Aclûnî, <em>Keşfü’l-Hafa</em>, 2/416.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem’alar</em>, s. 188.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A.g.e. s. 190.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A.g.e. s. 199–200.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A.g.e. s. 200.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> A.g.e. s. 200–203.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Kastamonu Lahikası</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 201.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem’alar</em>, s. 204.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyamet, 26, Zühd, 4; İbn-i Mâce, Zühd, 31; <em>Müsned</em>, 2/292.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Mesnevî-i Nûriye</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 119.</p>
<p><a href="applewebdata://E250C8ED-EA01-420C-A1E2-CF890B4DD775#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bediüzzaman Said Nursî, <em>Sözler</em>, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 227.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Basiret Ehlinin Kâinata Bakışı ve Varlık Gayesi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/01/basiret-ehlinin-kainata-bakisi-ve-varlik-gayesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 06:58:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143470</guid>

					<description><![CDATA[Parayla alınıp satılmayan, imalatı yapılmayan insan, mükemmel cihazlarla donatılmış, Allah’ın (celle celâluhu) matmah-i nazarı, harika bir sanat eseri ve kâmil bir varlıktır. İnsan, akıl ve irade gibi, hiçbir varlığa verilmeyen nimetlere mazhardır. İnsan dünyada bâkî değildir, fakat bâkî olan bir âleme namzettir. Allah, bunun gerçekleşmesi için, insanların dünyada tünel geçişi yaptıkları gibi, fâni âlemden bâkî [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Parayla alınıp satılmayan, imalatı yapılmayan insan, mükemmel cihazlarla donatılmış, Allah’ın (celle celâluhu) matmah-i nazarı, harika bir sanat eseri ve kâmil bir varlıktır. İnsan, akıl ve irade gibi, hiçbir varlığa verilmeyen nimetlere mazhardır.</p>
<p>İnsan dünyada bâkî değildir, fakat bâkî olan bir âleme namzettir. Allah, bunun gerçekleşmesi için, insanların dünyada tünel geçişi yaptıkları gibi, fâni âlemden bâkî âleme intikallerini de adeta kabir tüneliyle sağlamaktadır.</p>
<p>İnsan kendi kendine dünyaya gelmedi. Nasıl geldiğini, niçin gönderildiğini, nereye gideceğini kendisi de merak ediyor. Demek bizi buraya gönderen, kudreti nâmütenahi bir Yaradan var. “Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz” (Bakara, 2/156).</p>
<p>Kâinatta ne olup bitiyorsa, hep Allah’ın ilmi ve kudretiyle oluyor. Her an, her şey O’nun kontrolü altındadır. Güneşin ve havanın, bütün varlıklara aynı anda ulaşması gibi, Allah da küllî irâdesiyle, göklerde, okyanuslarda ve dünyanın her yerinde, bütün mahlukâtın aynı anda ihtiyaçlarına cevap verir, hayatlarını devam ettirir.</p>
<p>Her yaratılan varlığın mutlaka bir vazifesi vardır. Güneş hararetiyle ısıtır; ışığıyla aydınlatır. Ay, takvimcilik yapar. Bulutlar gözyaşlarıyla yeryüzünü sulayarak bütün canlıların yüzünü güldürür. Ormanlar oksijen pompalar, arılar bal verir. Toprak ve ağaçlar, türlü türlü nimetlere tablacılık ederek sofralarımızı süslerler.</p>
<p>Yumurtadan çıkan civciv hemen yürür. İnsan ise, iki senede ayağa zor kalkar ve konuşmaya alışır. Taallümle tekemmül (ilim elde ederek kemâle erme) kanununa tâbi olan insan, sadece maddeden ibaret bir varlık değildir. Anlaşılması çok zor bir ruh ve mânâ yönü vardır. Bununla beraber, harika bir fizik dünyası ve akıllara durgunluk verecek metafizik âlemi de unutulmamalıdır. İnsan bunları, dünya ve ahiret hayatı adına israf etmeden çok iyi değerlendirdiği takdirde, yaratılış gayesine uygun yaşamış olur.</p>
<p>Böylesine harika duygu ve düşüncelerle, ruh ve mânâyla, akıl ve iradesiyle mesul hâle getirilen insanın en önemli vazifesi, Rabbini tanımasıdır. Bunun için de Allah’ın kudret ve iradesiyle nazarına arzettiği Kâinat Kitabı’nı gerçek mânâda okuması, kelâm sıfatının tecellisi bulunan Kur’ân-ı Mûcizü’l Beyan’ı çok iyi anlaması ve Söz Sultanı Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın mübarek ve nurlu sözlerini can kulağıyla dinlemesi gereklidir.</p>
<p>Batı dünyasındaki bazı önemli ilim adamlarının Allah (celle celâluhu) hakkındaki görüşleri ise şu şekildedir:</p>
<p>“Tabiat, hiç şüphesiz Allah’ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken bir kitabıdır”  diyen Galileo (1564–1642); Allah’ın kitaplarıyla yarattıkları arasında hiç bir çelişki olmadığını ve olamayacağını, çünkü her birinin Allah tarafından yaratıldığını söylüyordu. Duyuların, konuşma yeteneğinin ve zekânın insanlara Allah tarafından verildiğine ve bunların en iyi şekilde kullanılması gerektiğine inanıyordu.</p>
<p>Isaac Newton (1642–1727), hem matematikçi hem de fizikçi idi. En önemli tespitlerinden biri yer çekimi kanunudur. İlmî araştırmalarını neden yaptığını ifade ettiği bir eserinde, “Bizler Allah’a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O’na teslim olmalıyız. Allah sonsuz ve mutlaktır; gücü sınırsızdır ve herşeyden haberdar olandır. Her şeyi yönetir, yapılan ve yapılacak olan herşeyi bilir. O, sonsuz ve sınırsızdır; vardır ve varlığı daimidir.”</p>
<p>Albert Einstein (1879–1955), Allah’a inandığını belirtmiştir. “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır” sözü ona aittir. Kör baksa da göremez, topal ise menzile varamaz.</p>
<p>Fransız ilim adamı Louis Pasteur’ün (1822–1895), mikroplarla ilgili çalışmaları çok önemlidir. Bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur şöyle demiştir: “Tabiatı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim, insanı Allah’a götürür.”</p>
<p>Yaratıcı tarafından her şeyin belirlendiği inancı, Goethe’nin farklı eserlerinde yaptığı açıklamalarda kendini gösterir. Goethe, <em>Doğu ve Batı Divanı</em>’nda, tek Allah inancını şöyle över: “Eşi benzeri olmayan Allah’a inanç, ruhu daima yüceltici bir etkiye sahiptir; çünkü bu, insanı iç bütünlüğüne götürür.”</p>
<p>“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgârların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, Elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.” (Bakara, 2/164).</p>
<p>Hazreti Üstad, <em>Münâzarat</em> isimli eserinde şu veciz tespitte bulunur: “Vicdanın ziyâsı, ulûm-u diniyedir. Aklın nûru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakîkat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinden taassup, ikincisinden hile, şüphe tevellüd eder.”</p>
<p>Allah’ın insanlar için gönderdiği iki kitap, kelam sıfatından gelen Kur’ân-ı Mûcizü’l Beyan ve kudret ve iradesinin tecellisi bulunan kitab-ı kebîr-i kâinattır. İnsanların fıtrî vazifesi, bu iki kitabı doğru okumak, Kâtibini iyi tanımak, O’ndan gelen emirleri de hassasiyetle yerine getirmeye çalışıp rızasını kazanabilmektir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Vazifesi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2019/09/01/insanin-vazifesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 23:57:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=67734</guid>

					<description><![CDATA[Yeryüzü, insanları hayrete düşürecek kadar çok sayıda ve farklı canlılarla dolu. Bilhassa bahar mevsiminde, nokta kadar küçük, harika uzuvlarla mücehhez zîhayat varlıklar görüyoruz. Allah, bütün bu canlılar içinde insanı öyle mükemmel latifelerle donatmış ki hiçbirisi için yeryüzünde imalatı yapılan bir fabrika, alım satımı sapılan bir mağaza yoktur. İman ve iz’an şuuruyla baktığımızda, muciznümâ bir kıymet [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzü, insanları hayrete düşürecek kadar çok sayıda ve farklı canlılarla dolu. Bilhassa bahar mevsiminde, nokta kadar küçük, harika uzuvlarla mücehhez zîhayat varlıklar görüyoruz.</p>
<p>Allah, bütün bu canlılar içinde insanı öyle mükemmel latifelerle donatmış ki hiçbirisi için yeryüzünde imalatı yapılan bir fabrika, alım satımı sapılan bir mağaza yoktur. İman ve iz’an şuuruyla baktığımızda, muciznümâ bir kıymet ifade etmekte olduğunu müşahede ediyoruz.</p>
<p>Böylesine harika bir varlık olan insanı Allah niçin yarattı, onun asli vazifesi nedir? Yaratılış gayesine uygun olarak vazifesini yapıyor mu? Her an çağrılmak üzere, misafir bulunduğu dünyadan, fırsatları değerlendirip üzerine düşen sorumlulukları yerine getiriyor mu?</p>
<p>Her insan bu sorular karşısında dehşete düşüp sarsılmalı ve kendini derin bir muhasebe ve murakâbeye tâbi tutmalıdır.</p>
<p>Hayat ve memat Allah’a aittir. Bizler emanetçiyiz. Allah hayatı verirken sormadığı gibi, alırken de sormayacaktır. Kim, nerede ve nasıl ölecek, belli değildir.</p>
<p>Bugün milyarlarca insan, Yaradan’ını gerçek mânâda tanımamaktadır. Bu insanlara hakikatleri anlatmak ve sevdirmek vazifesi, imanla şereflendirilen müminlere düşmektedir. Müminler, dünyevî ve uhrevî hiçbir beklenti içinde olmadan; ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle bu sorumluluğu yerine getirme gayreti içine bulunmalıdırlar.</p>
<p>Dünyamızı aydınlatan Güneş’i, takvimcilik yapan Ay’ı, gece gökyüzünü süsleyen yıldızları, dünyayı değerli hâle getiren denizleri, ırmakları, ormanları, yağmurları ve bulutları, rengârenk açan çiçekleri, konserve edilmiş, rengi, tadı ve güzelliği farklı meyveleri, türlerini tam olarak bilemediğimiz, cıvıl cıvıl öten, hâl diliyle Mevla’yı zikreden kuşları, denizlerdeki balıkları, insan vücudunda vazife yapan harika uzuvları, emrimize ve hizmetimize veren Allah’tır. Böylesine nefes kesen sanatlar, Halık-ı Zülcelal’e ayna olmaktadır.</p>
<p>İnsan, yaratılan varlıkların en harikasıdır. Allah ona öyle bir beyin ihsan etmiştir ki zerrelerden müteşekkil, kıvrım kıvrım bu beyin, Sani-i Mutlak’a dikkatleri çekmektedir. Beynimizde sinirlerden meydana gelen bir ağ vardır. Bu ağ, trafik kontrol merkezi gibi çalışır. Beyne gelen milyonlarca mesajı denetler. Lüzumsuz olanları eler, önemli olanları seçer ve akla havale eder. Mütehassıslar bugüne kadar beyin hakkında bilinenler, bilinmeyenler yanında çok azdır derler. Beyin hakkındaki hayret verici harikalar, anne karnında başlamaktadır. Doğumdan sonra sinir hücrelerinin bir ağ şeklinde gelişimi devam eder. Mutlak kudret sahibi Halık-ı Zülcelal’in, beyni gelişmeye müsait bir şekilde yarattığı görülmektedir. Üstad Bediüzzaman, kabiliyetlerin taallümle tekemmül ettiğine dikkat çekerken, insanda inkişafa müstaid kuvveler, hisler ve latifelerin yaratıldığına dikkat çekmektedir.</p>
<p>Dil, el, göz, kulak, hayal gücü, akıl, irade ve şuur; insanda çok önemli vazifeler icra etmektedir. Küçük bir et parçası olan dil, yüzlerce farklı dilin telaffuzunda istihdam edilmektedir. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın, dünya sofrasında, saymak için ömrümüzün yetmediği nimetlerinin teftişini yapmaktadır. Ellerin, gözlerin, kulakların ve hayal gücünün yaptığı muhteşem işlere bakılınca, mülkün hakiki sahibinin Allah (celle celâluhu) olduğunu açıkça görmek mümkündür.</p>
<p>İnsandaki isteme, merak etme ve araştırma duygusu, susama, acıkma, ağlama, gülme, sevinç duyma, sevme, nefret etme hisleri, kâinatın büyüklüğü, insanın küçüklük ve acizliği; zaman ve mekânların sahibi Allah’ı hatırlatmaktadır.</p>
<p>Bütün bu harikulade sanat eserleri, her şeyin bir plan dâhilinde, bir emirle hareket ettiğini göstermektedir. Bütün bunlara, her şeyi yaratan Allah’ın mührünün vurulduğuna şüphe yoktur.</p>
<p>Rabbimiz, “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır.</p>
<p>İnfitâr sȗresinde ise biz kullarına şu şekilde hitap etmektedir: “Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan?  O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren ve seni dilediği bir surette terkip eden?” (82/6–8).</p>
<p>Bir dilekçe verip insan olmadık. Para verip satın almadık. Mülk Allah’ındır, tasarruf da O’na aittir. Bize düşen vazife, emaneten verilen sermayeleri O’nun yolunda, O’nun rızası istikametinde değerlendirmek olmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
