<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Prof. Dr. Erol Kılıç &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/yazar/prof-dr-erol-kilic/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Sun, 31 May 2026 21:35:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>Prof. Dr. Erol Kılıç &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sömürülen Tarih</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/05/31/somurulen-tarih/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2026 21:35:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318503</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı Padişahlarının Dindarlığı                                                        Sosyal bilimlerden ikisi toplumun gündeminde daima varlığını göstermektedir. Tarih ve İlahiyat. Bu iki alan her türlü basın-yayın organı ile gündemde tutulduğu için kamuoyunda ciddi bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Osmanlı Padişahlarının Dindarlığı </em></strong></p>
<p><strong><em>                                                      </em></strong></p>
<p>Sosyal bilimlerden ikisi toplumun gündeminde daima varlığını göstermektedir. Tarih ve İlahiyat. Bu iki alan her türlü basın-yayın organı ile gündemde tutulduğu için kamuoyunda ciddi bir bilgi kirliliği de oluşmaktadır. Daha çok sanal ortamda bulunan ve çoğu zaman kontrol edilmesi oldukça zor olan bu bilgi kirliliğinden toplumun bütün katmanları etkilenmektedir. Bu kirlilik, çoğu zaman bilerek ve isteyerek yapılıp siyasi ve maddî kazanç elde edildiği biliniyor. Bu yazının konusu ise kirletilen tarih ve tarihçilik ile sınırlandırıldı. İlmî ve metodolojik perspektiften nasibini almayan bilgilerle kamuoyunun yönlendirildiğini de görmekteyiz. Türkiye gibi ülkelerde tarihî diziler ve filimler maalesef bu parantez içinde görülmektedir. Öte yandan kimi akademik çalışılmalarda da bu problem dikkat çekiyor. Bu çıkar çarkında kirlenmiş konulardan biri de Osmanlı Padişahlarının dindarlığı konusudur.</p>
<p>622 yıl (Prof. Dr. Halil İnalcık’ın son tespitlerine göre) tarih sahnesinde yer alan Osmanlı Devleti’nde 36 padişah vardı. Bu padişahların hepsi aynı mekân ve zamanda yaşamadıklarından tabiatıyla aralarında zihniyet farklılıkları söz konusudur. Bu sebeple padişahları değerlendirirken bu temel perspektife dikkat edilmelidir. İnsanın dindar olup olmadığı gibi, dindarlık seviyelerinin de objektif bir şekilde ölçülmesi mümkün değildir. Bununla birlikte bir insan olan hükümdarın şahsî dindarlığı kamuoyunu ilgilendirmemelidir. Bir İslam Devleti olan Osmanlı’da, iktidar törenleri ve <em>Cuma selamlığı</em> gibi konular, padişahların dindarlığının görünürlüğü açısından ayrı bağlamda değerlendirildiğinden bu konunun kapsamı dışındadır. Öte yandan toplumun yöneticiden beklentisi, kamuya yönelik sorumlulukları ile ilgili olmalıdır. İnalcık Hoca, Osmanlı padişahlarının topluma karşı sorumluluklarını “Adalet Dairesi” teorisi ile formülleştirmiştir. Bu formül başta adalet olmak üzere ekonomi, güvenlik ve üretim çarkından oluşmaktadır. Öte yandan Osmanlı Devleti, teokratik (yöneticinin din adamı sınıfından, yönetimin de dinî kurallara bağlı olduğu sistem) bir devlet olmasa da İslam dini, devletin iş ve işlemlerinde ana belirleyici idi. İşte bu çerçeve ile padişahların dindarlığı konusu ele alınacaktır.</p>
<p><strong>Değerlerin Gelenekleşmesi ve Sonuçları</strong></p>
<p>Yukarıdaki teorik zeminden sonra hem somut varlık olarak görülen yüzüyle hem de arşiv ve diğer yazılı kaynaklardaki kayıtlara göre Osmanlı hükümdarlarının dindarlığı konusu bazı örnekler üzerinden incelenerek genel bir kanaate sahip olunması mümkündür.</p>
<p>Şehzadelere yaklaşık 6-7 yaşından itibaren dönemin en iyi uleması (bilim insanı) tarafından eğitim ve öğretim verilirdi. Bu süreç, teorik ve pratik öğrenim, ahlakî prensipler kazandırma, terbiye ve âdâb-ı muâşeret edindirme gibi konulardan oluşurdu. Yaşları ilerledikçe devlet yönetimi ve askerlik konularında da özel eğitime tabi tutulurlardı. Aynı zamanda temel dinî inanç, bilgi, duygu ve düşünce ile zihniyetlerinin oluşması sağlanırdı. Bu zihniyet, Osmanlı medrese ciddiyeti, tekke ağırbaşlılığı ve dinî değer ve geleneklere sıkı sıkıya bağlılıktan oluşurdu. <em>Lala</em> denilen bu şehzade hocalarının eğitim ve öğretimleri padişah tarafından yakından takip edilirdi. Bu <em>lalalık sistemi</em> Fatih Sultan Mehmet tarafından resmî bir teşkilat hâline getirildi.</p>
<p>Şehzadelerin zihniyetlerinin oluşumu ve şekillenmesinde <em>lala</em>nın perspektifi çok önemliydi. Bu perspektif şehzadenin 12-13 yaşlarında dışa yansırdı. Yönetici kökenli olan lalanın yetiştirdiği şehzadeler ile hukuk ve tasavvuf kökenli olanların yetiştirdiği şehzadelerin ileriki hayatlarında bu farklılık görülürdü.</p>
<p>Padişahın yetiştiği değerler hem iç dünyasında hem de görünür eserlerinde kendini gösterir. Allah inancı, Peygamber sevgisi ve Kur’ân emirlerinin şahsî ve toplumsal alanda (hukuk) uygulanması görünmez değerler arasındadır. Cami ve mescitler, medreseler, Haremeyn hizmetleri, surre alayları, vakıf hizmetleri, Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler bölümünde yürütülen hizmetler, yazılan divanlar ve naatlar gibi eserler de padişahların değerlerinden ortaya çıkan somut örneklerdir. Bu konu ile ilgili önemli bir ayrıntının da bilinmesi gerekir. Osmanlı döneminde -birkaç istisna hariç- büyük küçük yapılan camilerin masrafları devlet bütçesinden ödenmezdi. Başta padişahların yaptırdığı selâtin camileri olmak üzere, padişah anneleri (Valide Sultan), eşleri ve kız kardeşleri, yüksek rütbeli devlet yöneticilerinin (Divan üyeleri ve diğerleri) yaptırdıkları cami, medrese ve vakıfların giderleri şahsî gelirlerinden karşılanırdı. Aşağıda verilen örneklerde padişahların eserlerinde hangi değerlerde daha belirgin oldukları görülmektedir.</p>
<p><strong>Osman Gazi:</strong> Devletin temelinin oluşumunda hassas, şahsî hayatında oldukça mütevazı, Kur’ân, adalet ve ahlak konularında duyarlı olduğu dönemin menakıpnamelerinde, Aşıkpaşazâde ve Tevârih-i Âl-i Osman kitaplarında kayıt altına alınmıştır.</p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed: </strong>Başta Ayasofya Camii olmak üzere bütün maddî sorumluluğunu kendisi üstlenerek kurmuş olduğu vakıf, medrese, darüşşifa (hastane), imaret (aş evi), hamam ve kütüphane gibi sosyal ihtiyaçların giderildiği mekanların yapımını üstlenmişti. İç dünyasının dışarıya yansıdığı ve Avnî mahlası (şairin şiirdeki ismi) ile yazdığı divanda, Hazreti Peygamber hakkındaki beyitlerinde ona karşı derin bir hürmet ve sevgiye sahip olduğu görülmektedir.</p>
<p><strong>Cem Sultan: </strong>Çocuk yaşta iken babasının adına Farsça bir mesnevi tercüme edecek kadar bu dile hâkimdi. Lalasının etkisi ile oluşan zihniyetinden dolayı Hazreti Peygamber’e karşı derin bir sevgi beslediği şiirlerinde görülmektedir:</p>
<p>“Başdan ayağa nûr idi zât-ı hamîdesi</p>
<p>Düşmezse tan mı yere zılâlı Muhammed’in”</p>
<p><em>(Hazreti Muhammed’in övülesi zatı baştan ayağa nurdu, </em></p>
<p><em>Gölgesi yere düşmezse şaşılır mı?)</em></p>
<p>“Devlet anınla yâr-ı kadîm ola tâ ebed</p>
<p>Her kim ki ola cân ile yârı Muhammed’in”</p>
<p><em>(Kim Hazreti Muhammed’i yürekten sever, dostu olursa </em></p>
<p><em>Baht, talih, mutluluk sonsuza kadar onunla eski dost olsun.)</em></p>
<ol>
<li><strong> Bayezid: </strong>Adlî mahlası ile divan yazıp tasavvufla ilgilenirdi. Kuvvetli bir iman sahibi olup, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi vesellem) sevgisini şiirlerinde gösterirdi.</li>
</ol>
<p>“Kapun gedâsı durur ‘Adlî anı redd itme</p>
<p>K’aña muhabbet-i âlüñ delîl-i a’deldür”</p>
<p><em>(Adlî, senin kapının dilencisidir, onu reddetme, geri çevirme. Onun bu hâline,</em></p>
<p><em>Senin âline, nesline duyduğu sevgi en adil şahittir.)</em></p>
<p><strong>Kanunî Sultan Süleyman: </strong>Hem bir dünya hükümdarı hem de bir şair olup Muhibbî mahlası ile yazdığı şiirler onun mistik iç derinliğini göstermektedir.</p>
<p>“Hüsnün idrakinde âciz çeşm-i erbâb-ı nazar</p>
<p>Kasır olmışdur kemalâtunda akl-ı hurde-bin”</p>
<p><em>(Güzelliğini anlamada anlayış sahiplerinin gözleri aciz kaldılar, kemalini</em></p>
<p><em>Anlamada ince fikirli insanların aklı kısa kalmıştır.)</em></p>
<p>“Muhibbî can ile ister kapunı</p>
<p>Kapundan idesin haşa anı red”</p>
<p><em>(Muhibbî candan, samimiyetle senin kapını ister, </em></p>
<p><em>Onu reddetmek haşa, senin şanına yakışmaz.)</em></p>
<ol>
<li><strong> Ahmed: </strong>Divan ve naatlarında Hazreti Peygamber sevgisini kalbinden kalemine akıtmıştır. Bahtî mahlası ile Paygamber Efendimizin Kadem-i Şerif’ine (ayak izi) duyduğu saygı ile kaleminden şu ifadeler yazıya dökülmüştür.</li>
</ol>
<p>“Nola tācum gibi başumda götürsem dāim</p>
<p>Kademi resmini ol Hazret-i şāh-ı Rusül’ün</p>
<p>Gül-i gülzār-ı nübüvvet o kadem sāhibidür</p>
<p>Ahmedâ durma yüzin sür kademine o gülün”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>(O peygamberler şahının ayağının izini </em></p>
<p><em>Sürekli başımın üstünde taşısam şaşılır mı?</em></p>
<p><em> Peygamberlik gül bahçesinin gülü o ayağın sahibidir. </em></p>
<p><em>Ey Ahmed, sürekli o gülün ayağına yüzünü sür.)</em></p>
<p>Bu şiir Sultan Ahmet tarafından yaptırılan caminin duvarında bulunmaktadır.</p>
<p><strong>III. Selim:</strong> İlhamî mahlası ile şiir yazan III. Selim, Na’tında Hazreti Peygamberin sevgisini yüreğinin derinliğinde hisseden bir şair padişahtır.</p>
<p>“Bir bendesiyim mefhar-i ekvân ü cihâtın</p>
<p>Âlemleri tenvir eden o nur-sıfatın”</p>
<p><em>(Oluşların, yaratılmışların ve yönlerin övüncü, âlemleri aydınlatan o nur sıfatlının -Hazreti Peygamberin- kölesiyim.)</em></p>
<p>“N’ola fahr etse yazarken hâmena’t ü midhatin</p>
<p>Ol Resul-i Kibriyânın vasf-ı zât-ı devletin”</p>
<p><em>(Kalem, o yüce Allah’ın elçisinin na’tını ve övgüsünü,</em></p>
<p><em> Onun zatının övgüsünü yazarken fahretse şaşılır mı?)</em></p>
<ol>
<li><strong> Mahmud</strong>: Çok sert bir hükümdar olmakla birlikte Peygamber aşığı olup sevgisini görünür hâlde ve iç dünyasında taşıdığı bilinmektedir. Hazreti Peygamberin medfun bulundukları mahalli tamir ettirip bakım ve onarımını şahsî gelirinden karşılardı. İyi bir hat ustası olduğundan Hazreti Peygamberin vasıflarını anlatan hilye-i şerifler yazmıştır.</li>
</ol>
<p>Yukarıda seçilen örneklerin nitelik ve nicelik olarak çoğaltılması mümkündür. Görünür hâlde ve yazılı materyallerde hissedilen bu hürmet ve sevgiden oluşan zihniyetin bir kısmı toplumun ihtiyaçlarını karşılar hâlde olup bir kısmı da derin duygu ve hislerin yazıyla dile getirilmesinde görülmektedir.</p>
<p><strong>Günü Kazanmak İçin Geçmişi Kirleterek Sömürmek</strong></p>
<p>Osmanlı’da padişahların sahip olduğu bu vasıfların yaşadıkları dönemde kendileri ve çevreleri tarafından istismar edilmesi pek rastlanan bir durum değildir. Günümüzde ise çoğu değer, çıkar elde etme düşüncesiyle anlamsız hâle getirilmekte; bu yolla kazanç sağlama da büyük bir marifet sayılmaktadır. Kimi günümüz politikacıları tarafından toplumsal katmanlarda meşruluklarını sağlamak amacıyla öncelikle hilafet sıfatını taşıyan hükümdarlar üzerinden uydurulmuş politik benzerliklerle bu tarihî şahsiyetlere haksızlık yapılmaktadır. Birtakım çıkarcı çevrelerce popüler tarihçilik adı altında üretilen film, dergi ve kitap gibi yazılı ve görsel malzemelerle meşhur tarihî kişiler ve dönemler ya abartılı olarak övülmekte ya da hak etmedikleri şekilde karalanmaktadır. Bu bilinçli girişimlerle, bir taraftan toplumun çeşitli kesimleri arasında bariyerler oluşturulmakta, diğer taraftan da toplumun ortak değerleri üzerinden farklı kesimler ötekileştirilmektedir.</p>
<p>Son zamanlarda bazı siyasi liderlerin nepotik istek ve düşüncelerini, Kutadgu Bilig’in ifadesiyle <em>“âdil olmayan çıkarcı danışmanlar”</em> tarafından akraba ve yakınlarını sahip olmadıkları tarihî değerlere boyamaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu çıkarcı nepotik girişimlerle toplumun maddî ve manevî değerleri talan edilmektedir. Maalesef bu tufeylî (başkasının sırtından geçinen) şahıs ve gruplar, geniş imkânlara sahip olduklarından toplumu manipüle etmektedirler. Bu tür nepotik çıkarcılar, tarih sömürücüleri ve tufeylî ruhlu kişiler, toplumu birbirine bağlayan manevî harçları parçalarken ortak tarihî mirasın temelden sarsılmasına da neden olmaktadır.</p>
<p>Her ne amaçla olursa olsun sahip olunan ortak maddî ve manevî değerlerin oluşturduğu tarihî miras en iyi şekilde korunmalı ve gelecek nesillere aktarılmalıdır.</p>
<p>_____</p>
<p>*<em>Mahlas:</em> Şairlerin manzum eserlerinde kullandıkları takma ad.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol>
<li>Demirel, Ziya, <em>Osmanlı’da Peygamber Sevgisi</em>, Ankara. 2008</li>
<li>İnalcık Halil, <em>Devlet-i Aliyye &#8211; Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I</em>, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 2016.</li>
<li>Kaplan, Mahmut, “Osmanlı Padişahlarında Hz. Muhammed (asm) Sevgisi,” <em>Köprü Dergisi</em>, s. 49. 2021.</li>
<li>Kızılkaya Rıdvan, <em>Dijitalleşen Dünyada Sosyal Medyada Tarihçilik</em>, İstanbul, 2025.</li>
<li>Özcan Ahmet, <em>Türkiye’de Popüler Tarihçilik (1908-1960),</em> Ankara, 2011.</li>
<li>Özden Ömer, <em>Kutadgu Bilig’de Erdemler</em>, İstanbul, 2026.</li>
<li>Taş, Kenan Ziya, <em>Osmanlılarda Lalalık Müessesesi</em>, 2014.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki Dünya Savaşı Arasında Türk-Alman İlişkileri</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2024/11/02/iki-dunya-savasi-arasinda-turk-alman-iliskileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Nov 2024 06:17:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=303278</guid>

					<description><![CDATA[Sanayi İnkılabı’nı erken tamamlayan ve uzun zamandır yayılmacı politikaları devam eden Birleşik Krallık, Fransa Cumhuriyeti, İtalya Krallığı ve Rus İmparatorluğu arasında bir ittifak vardı. Bunun karşısında, siyasi birliğini ve başta savaş sanayisi olmak üzere ağır sanayisini hızla tamamlayıp Kıta Avrupa’sında söz sahibi olan Alman İmparatorluğu liderliğinde Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğundan oluşan bir ittifak kuruldu. Bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Sanayi İnkılabı’nı erken tamamlayan ve uzun zamandır yayılmacı politikaları devam eden Birleşik Krallık, Fransa Cumhuriyeti, İtalya Krallığı ve Rus İmparatorluğu arasında bir ittifak vardı. Bunun karşısında, siyasi birliğini ve başta savaş sanayisi olmak üzere ağır sanayisini hızla tamamlayıp Kıta Avrupa’sında söz sahibi olan Alman İmparatorluğu liderliğinde Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğundan oluşan bir ittifak kuruldu. Bu iki ittifak, yeni savaş stratejileri ve silahları ile dünyayı yaşanmaz hâle getirdi. Yaklaşık 70 milyon askerî personelin katıldığı bu savaşta, 9 milyon insan hayatını kaybetti. Özellikle Kıta Avrupası, savaş sonunda, âdeta erimiş metal yığını hâline geldi. Alman, Avusturya-Macaristan, Rus ve Osmanlı İmparatorlukları tarih sahnesinden silindi. Yıkılan imparatorlukların yerine ulus devletler kuruldu. Savaş sonrası uluslararası ilişkiler yeni dinamiklerin üzerine inşa edildi. Almanya’da 1919–1933 arası Weimar Cumhuriyeti, Osmanlı bakiyesi son karakol olarak sıfatlandırılan Anadolu’da ise, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.<a href="applewebdata://0A97B650-C4A6-4BA8-8D64-9E16A0830536#_edn1" name="_ednref1">[i]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">            Türkiye Cumhuriyeti siyasi, ekonomik ve kültürel yeni paradigmalarla bir sistem kurmaya başladı. Benzer bir sistemi Weimar Cumhuriyeti de benimsedi. Weimar Cumhuriyetinde; Friedrich Ebert (1919–1925) ve Paul von Hindenburg (1925–1933) olmak üzere iki cumhurbaşkanı görev yaptı. İkinci Cumhurbaşkanı Hindenburg, Türk siyasi ve askerî yetkilileri tarafından bilinen bir isimdi. I. Dünya Savaşı esnasında Alman İmparatoru II. Wilhelm, Osmanlı hükümdarı Sultan Reşad’ı Almanya’ya davet etti. Hükümdarın yaşlılığı ve rahatsızlığından dolayı yerine Veliaht Şehzade Vahdeddin ile birlikte bir heyet, 15 Aralık 1917 – 4 Ocak 1918 arasında Almanya gezisi yaptı. Heyet, İmparator II. Wilhelm ve Alman Orduları Başkomutanı Mareşal Hindenburg tarafından, Frankfurt’un 80 km güney batısında bulunan Bad Kreuznach isimli küçük bir kasabadaki askerî karargâhta karşılandı. Yapılan görüşmelerden sonra Essen’de bulunan Krupp silah fabrikası da ziyaret edildi. İşte bu görüşmeler sırasında Türk heyeti ile iyi ilişkiler kuran Mareşal Hindenburg, cumhurbaşkanı olduğunda bu ilişkiler daha kuvvetli bir şekilde devam etti.</p>
<p><a href="applewebdata://0A97B650-C4A6-4BA8-8D64-9E16A0830536#_ednref1" name="_edn1">[i]</a> Cemil Koçak, <em>Türk-Alman İlişkileri 1923–1939</em>, Ankara: TTK Yayınları, 2013, s. 2.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-302698" src="https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2024/07/Screenshot-2019-12-01-at-10.42.38-300x89.png" alt="" width="300" height="89" srcset="https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2024/07/Screenshot-2019-12-01-at-10.42.38-300x89.png 300w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2024/07/Screenshot-2019-12-01-at-10.42.38-1024x304.png 1024w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2024/07/Screenshot-2019-12-01-at-10.42.38-768x228.png 768w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2024/07/Screenshot-2019-12-01-at-10.42.38-600x178.png 600w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2024/07/Screenshot-2019-12-01-at-10.42.38.png 1434w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sentetik İlişkiler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2024/08/01/sentetik-iliskiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Aug 2024 16:05:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=302823</guid>

					<description><![CDATA[Yeryüzü sakinlerinin kendilerine ait çeşitli ilişki ve iletişim tarzları vardır. İnsan hayatının en önemli konularından olan bu husus, tarih boyunca değişikliklere uğrayarak din, kültür, coğrafya, sosyo-ekonomik çevre gibi faktörlerin etkisiyle farklılıklar göstererek devam etmiştir. İnsanın hem şahsî hem de toplumsal ilişkilerinin niteliği ve niceliği, sosyolojik gelişmelerle doğrudan ilgilidir. Her türlü sosyolojik çevre, kendine ait değerler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Yeryüzü sakinlerinin kendilerine ait çeşitli ilişki ve iletişim tarzları vardır. İnsan hayatının en önemli konularından olan bu husus, tarih boyunca değişikliklere uğrayarak din, kültür, coğrafya, sosyo-ekonomik çevre gibi faktörlerin etkisiyle farklılıklar göstererek devam etmiştir. İnsanın hem şahsî hem de toplumsal ilişkilerinin niteliği ve niceliği, sosyolojik gelişmelerle doğrudan ilgilidir. Her türlü sosyolojik çevre, kendine ait değerler çerçevesinde, iletişim ve ilişki biçimlerine sahiptir. Toplumun en küçük yapısı olan aile içindeki ilişki ve iletişimden başlayıp mahalle, şehir, ülke ve dünya sakinleri ile kurulan ilişkilere kadar görülen farklılıklarda sosyolojik değerlerin katkısı oldukça önemlidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Modernite, hayatın bir kısmını olumsuz yönde etkilemesine rağmen insan ilişkilerindeki değişikliğe ve yeniliğe önemli katkıda bulunmuştur. Özellikle postmodernite sürecinde şahıslar ve toplumlar arasındaki ilişkiler açısından değerlendirildiğinde <em>sentetik</em> ve <em>sosyo-organik</em> denilebilecek iki temel ilişki ve iletişim biçimini görmekteyiz. Sentetik biçim, çoğunlukla çıkar ve mecburiyet üzerine kurulmuştur. Bu iletişim ve ilişki tarzı hem bireyin hem de toplumun ilerleme ve gelişmesi adına önemli bir engeldir. Sentetik ilişkilerin doğru bir iletişim şekli olmadığı, <em>Ölçü veya Yoldaki Işıklar</em> isimli eserde şu şekilde dile getirilmektedir: “<em>Dostluk, her şeyden evvel bir gönül işidir. Onun riya ve aldatmacalarla elde edileceğini sananlar hep aldanmışlardır. Böylelerinin çevresinde, tabasbus ve yaltaklanmaya aldanmış üç-beş safderûn kimse muvakkaten bir araya gelse de bunların, dostluklarını uzun süre devam ettireceklerine kat’iyen ihtimal verilemez</em>.”<a href="applewebdata://76D47853-7A75-4565-8159-A8EA1EAC173F#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">            Diğer bir iletişim ve ilişki biçimi ise sosyo-organik tarzdır. Bu yaklaşım, hayatımızın her safhasında gittikçe önemi artan fıtrî değerlere sahiptir. Saf, katıksız ve beklentisiz şekilde kurulan sosyo-organik ilişki ve iletişim hem bireyin hem de toplumun yapı taşlarını kuvvetlendirecek içeriğe sahiptir.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsan hayatında sosyal çevre önemli bir ihtiyaçtır. Sağlam ve uzun vadeli bir sosyal çevre, sentetik seviyedeki ilişkilerle elde edilemez. Başka bir ifadeyle, sosyal çevrenin bu tür ilişkilerle, kendi tüzel ya da bireysel yapısı içindeki insanlara güven vermesi, uzun vadeli birliktelik sağlaması mümkün değildir. Her toplumda insanların sosyalleştiği küçük veya büyük tematik gruplar bulunur. Bu grupları oluşturan insanların hangi istek, amaç, çıkar, beklenti, motivasyon veya mecburiyet altında orada bulundukları oldukça önemlidir. Çünkü mecburiyet faktörü kalkıp, çıkarlar gözetilmeyip beklentiler karşılanmadığı zaman sosyal gruptaki üyeler arasında ciddi bir güvensizlik doğar ve grubun dağılması kaçınılmaz hâle gelebilir. Nitekim bu tür grupların hızlı bir şekilde büyüdükleri gibi aynı şekilde küçülüp yok oldukları bir realitedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sentetik ilişkinin kendini etkin bir şekilde hissettirdiği çevrelerde, insanlar genellikle birbirlerine insanî ölçekte ve “göz hizasında” bakmaktan çekinir duruma gelirler. Aksi hâlde çıkar ve iktidarlarının zayıflayıp zarar göreceğini düşünürler.</p>
<p style="font-weight: 400;">Herhangi bir ortak değer merkezli en küçük sosyal gruptan en geniş toplumsal yapıya kadar, insanlar arasında kuvvetli bir bağın oluşumunda, sosyo-organik ilişkilerin büyük bir etkisi bulunmaktadır. Yeter ki toplumu oluşturan bireylerin arasında çıkar ve mecburiyet odaklı bir birliktelik olmasın. Ancak ne yazık ki çoğu defa çok iyi niyetlerle bir araya gelen ve çok güzel değerler üreten çeşitli topluluk ve gruplarda, ideal birliğinin getirdiği sosyo-organik ilişkinin, zamanla çeşitli gerekçelerle zedelenerek yerini sentetik ilişkilere bıraktığı görülmektedir. Önceleri bir ibadet neşvesi içinde bir araya gelip ortak idealler çerçevesinde toplumsal problemlere çözüm arayan insanlar, zamanla “ideal yorgunu” hâline geldiklerinde, önceki beklentisizlik duygusu yerini zorunlu ve sentetik bir ilişkiye terk eder. Bu süreç, iyilik merkezli ve istekle yapılan faydalı işlerde bireyleri zamanla gönülsüz, zorunlu olarak bazı faaliyetlere ya da bürokratik toplantılara katılmaktan öte bir fonksiyonu olmadığı fikrine sürüklemektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Bu tür sosyolojik problemler, sivil toplum hareketlerinde olduğu gibi siyasi bir toplum olan devletler için de geçerlidir. Evvelce çok sağlam temeller üzerinde kurulan siyasi toplum hareketlerinden, zamanla bir devlet hâline gelenler olmuştur. Osmanlı Devleti bu konuda en güzel örneklerden biridir. İlk zamanlar Beylik hâlinde yalın, insanî ve çoğu zaman beklentisiz bir topluluk iken “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye” (imparatorluk) olduktan sonra bazı yöneticiler, zarurî kabul edilen sentetik ilişkilerin vazgeçilemeyeceğine inanıp eski saffetini yitirdiği dönemler olmuştur. Bu tehlikeli siyasi ve sosyolojik problemler, sadece Osmanlı Devleti için geçerli değildir. Böylesi problemler ancak siyasal toplumun oluşturduğu politik sistem, gelenek hâline gelmiş kurumlar ve birey-devlet ilişkisinin iyi bir şekilde organize edilmesi ile çözülebilmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Gerçekten küçük bir topluluk iken sosyo-organik bir şekilde hedeflenen “beklentisiz idealizm”, zamanın ezici çarklarının oluşturduğu sosyolojik gelişmeler doğrultusunda nasıl zorunlu bir sentetik ilişki ve iletişime evrilir? Bu problemin çözümünde siyasal tedbirlerden başka etik ve ahlakî değerler etkili olabilir mi? Eğer cevap “evet” ise, alınacak önlemler var mıdır?</p>
<p style="font-weight: 400;">Birey, grup ve devlet oluşumları ile ilişkiler hakkında teorileri olan Machiavelli, Locke, Hobbe ve Rousseau gibi düşünürler, idealist düşüncenin iktidar olduğu bir sistemde bile bürokrasinin vazgeçilemeyecek bir unsur olduğunu, bazıları da dikey ve hiyerarşik bir çatışmanın zarurî olduğunu belirtmektedirler. Bu bağlamda Locke, devletin olmadığı yerde savaşın kaçınılmaz olduğunu savunur. Rousseau, toplumsal özgürlük ve eşitliğin, insanı mutlu eden en önemli faktörlerden olduğunu belirtir. Machiavelli ve Hobbe ise devletin meşruluğunun toplumdan kaynaklandığını ileri sürerek, bu meşruluğun da dünyevî esaslar üzerine yerleşmesini savunmuşlardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sosyo-organik ilişkiler bağlamında Kur’ân-ı Kerim’de ulvî kıstaslar bulunmaktadır. Mesela Hazreti Musa (aleyhisselâm), Firavun’u uyarmak için görevlendirildiğinde, “<em>Haydi kardeşinle birlikte âyetlerimle gidiniz, sakın Beni anmakta gevşeklik göstermeyiniz. Gidin Firavun’a, zira o iyice azdı. Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir</em>.” (Tâ Hâ, 20/42–44) İlahî emri gelmiş ve kendini ilah olarak gören Firavun’la bile insanî ölçüler içinde bir konuşma üslubu salık verilmiştir. Yine Efendimize (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben, “<em>İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile</em>.” (Al-i İmran, 3/159) buyurularak insanlarla iletişimde organik bir yöntem konulmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diğer yandan beklentisiz idealizmde de her zaman sentetik ilişkilere dönüşme tehlikesi vardır. Tüm semavî dinlerde ve İslam Medeniyetinde oluşan etik, nezaket, nezafet ve benzeri değerler, eğitimli tasavvuf uzmanlarınca sürdürülebilir bir hayat tarzına çekilmiş ve zamanla meydana gelen sentetik ilişkilere birtakım çareler üretilmiştir. Referansını doğrudan İslam’ın temel kaynaklarından alan Yunus Emre, Mevlânâ, Aziz Mahmut Hüdaî ve Bediüzzaman Said Nursî gibi sevgi temelli ahlak teorileri bulunan mutasavvıflar, sevgi dilinin yüksek bir derecesi olan “muhabbetullah” ilkesi ile insan ilişkilerinde “göz hizası” prensibini benimsemişlerdir. Bu model; insanın sosyal ve bireysel ilişkilerinde bireysel farklılıkları öne çıkarma düşüncesinde olmadan saf, temiz, içtenlikle ve beklentisiz bir ilişki ve iletişim modelidir. Bu model ile kişiler, hangi sıfat ile bir sosyal grubun içinde olursa olsun sentetik ilişkiden uzak, içten ve samimi bir iletişim kurabilirler. <em>Sızıntı</em> dergisinin Eylül 2002 sayısında, sevgi dilini kullananların “gönül insanı” sıfatı ile isimlendirildiği makalede, “<em>Gönül insanı herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye uyarır ve yürür, sinelere sevgiden tahtlar kurarlar.</em>”<a href="applewebdata://76D47853-7A75-4565-8159-A8EA1EAC173F#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> denilerek bu metodun önemi vurgulanmış olmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Kendini insanlık için çalışmaya adayan ve “himmeti millet olan” insanların olduğu sosyal çevrelerde, umuma faydalı ve birlikte yapılan işlere, sentetik ilişkinin belirleyicisi olan protokol ve kurallarının bulaşmasına kesinlikle izin verilmemelidir. Böyle bir toplumun her seviyeden bireyleri, sosyal çevreyle herhangi bir statü gözetmeden içten ve samimi bir ilişki kurmalıdır. Sadece ihtiyaç olduğu zaman müracaat edilen sentetik ilişkinin bir sonucu olarak değil, Anadolu kültüründe görüldüğü gibi, hâl hatır sormak, imkânlar doğrultusunda sosyal çevreleri ziyaret etmek ve dostlukların çeşitli gerekçelerle kalıcılığını sağlamak gerekir. En azından modern iletişim araçlarıyla ilişki ve iletişimin devamının sağlanması bireysel ve toplumsal bağların kuvvetlendirilmesine olumlu katkılar sağlayacağı da hatırdan çıkarılmamalıdır. Birlikte yapılan aktivitelerde emredici dilden uzaklığı ifade eden göz hizası prensibinin uygulanması, o çevre ya da topluluğun bireyler arası eşitliğini ön plana çıkarır ve onların sosyal bağlarını da kuvvetlendirir. Öte yandan gerekirse bu tür sosyal çevrelerdeki bireylerin birbiriyle ve çevreyle aralarındaki muhtemel uyumsuzluklar ve problemlerin çözülmesi için uzmanlardan yardım alınmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Hâsılı, ortak değerler paydası altında toplanan insanların kurmuş oldukları sivil toplum kuruluşlarının en temel ilkelerinden biri, sahip olunması gereken sosyo-organik iletişim ve ilişkidir. Bu tür sosyal grup ve gönüllü sivil toplum kuruluşları hem kendi aralarında hem de başka toplumlarla iletişim ve ilişki kurmak durumundadır. Bununla birlikte potansiyel problemlerin çözüm kümesinden biri olarak, bürokrasinin oluşturduğu sentetik ilişkilere fırsat vermeden saf, yalın, beklentisiz, kuşatıcı ve kapsayıcı olan sosyo-organik ilişkiler tercih edilmelidir. Bu iletişim tarzını şöyle özetleyebiliriz: Halkla ilişkilerde “<em>evrensel bir dil kullanılmalıdır ki, o evrensel dil de hâl dilidir. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sahabeye, sahabeden günümüze kadar bütün gönül sultanları hep bu dili kullanarak kalbleri fethetmişlerdir</em>.”<a href="applewebdata://76D47853-7A75-4565-8159-A8EA1EAC173F#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://76D47853-7A75-4565-8159-A8EA1EAC173F#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Ölçü veya Yoldaki Işıklar</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 140–141.</p>
<p><a href="applewebdata://76D47853-7A75-4565-8159-A8EA1EAC173F#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M. Fethullah Gülen, “Günümüzün Kara Sevdalıları”, <em>Sızıntı</em>, Eylül 2002.</p>
<p><a href="applewebdata://76D47853-7A75-4565-8159-A8EA1EAC173F#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. Fethullah Gülen, <em>Fikir Atlası (Fasıldan Fasıla-5)</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 105.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol start="2000">
<li>Giddens, <em>Sosyoloji</em>, Haz. Hüseyin Özel, Cemal Güzel, Ankara: Ayraç Yayınları, 2000.</li>
</ol>
<p>Aydın Dilara, “Organik Dayanışma ve Sentetik Dayanışma Nedir?” www.sosyologer.com</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî, <em>Lem’alar</em>, “İhlas Risalesi”, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010.</p>
<ol start="2014">
<li>Eroğul, <em>Devlet Nedir?,</em> İstanbul: Yordam Kitap, 2014.</li>
<li>Dreyius, <em>Bürokrasinin İcadı</em>, Çev. Işık Ergüden, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007.</li>
<li>Dubiel, <em>Yeni Muhafazakârlık Nedir?</em>, Çev. Erol Özbek, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998.</li>
</ol>
<p>Hasan Yaylı, “Sentetik Düşünceden Ekolojik Düşünceye: Yeni Bir İnsan-Doğa İlişkisi Tasarımının Doğuşu”,<em> Journal of Economy Culture and Society</em>, 34/67–82, 2006.</p>
<p>Jean-Jacques Rousseau, <em>Toplum Sözleşmesi</em>, İstanbul: Oda Yayınları, 2015.</p>
<p>John Locke, <em>An Essay Concerning Human Understanding</em>, İstanbul: Gece Kitaplığı 2021.</p>
<ol>
<li>Fethullah Gülen, “2003 Kürsüleri”, fgulen.com/tr/eserleri/kursu-akademi-yazilari/2003-kursuleri</li>
</ol>
<p>Niccolo Machiavelli, <em>Prens</em>, İstanbul: Anahtar Kitaplar Yayınevi, 1994.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zorunlu Mücadeleden Kalıcı Dostluğa</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2024/03/01/zorunlu-mucadeleden-kalici-dostluga/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Mar 2024 22:24:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=300945</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı ve Alman İmparatorlukları arasındaki önemli ilişkiler Kanûnî Sultan Süleyman (1520–1566) ve V. Karl (1519–1556) dönemine kadar uzanmaktadır. V. Karl, Avrupa’nın tamamını işgal ederek Avrupa-Almanya İmparatorluğu’nu ilan etmek istiyordu. Fransa kralı I. François de Avrupa Hristiyan İmparatorluğunu kurmanın peşinde idi. Bu iktidar mücadelesi 1525 yılında, Pavia Muharebesinde François’nın yenilmesi ile sonuçlandı. François, Karl’a esir düştü. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Osmanlı ve Alman İmparatorlukları arasındaki önemli ilişkiler Kanûnî Sultan Süleyman (1520–1566) ve V. Karl (1519–1556) dönemine kadar uzanmaktadır. V. Karl, Avrupa’nın tamamını işgal ederek Avrupa-Almanya İmparatorluğu’nu ilan etmek istiyordu. Fransa kralı I. François de Avrupa Hristiyan İmparatorluğunu kurmanın peşinde idi. Bu iktidar mücadelesi 1525 yılında, Pavia Muharebesinde François’nın yenilmesi ile sonuçlandı. François, Karl’a esir düştü. Böylece Karl, Avrupa’daki egemenliğini sağlamlaştırdı. Savaşta esir alınan Fransa Kralı I. François’nın annesi Louise de Savoie, Kanûnî Sultan Süleyman’dan oğlunu kurtarmak için yardım istedi. Bunu fırsat bilen Sultan Süleyman, Macar Kralı II. Lajos’un Karl’dan yardım alıp Eflak ve Boğdan Voyvodalarının da katılmasıyla Osmanlı sınırlarını ihlal ve anlaşmaları bozduğu gerekçesi ile Macaristan seferine çıkmaya karar verdi. 1526 yılında, Mohaç Meydan Savaşı ile Macarlar yenilip Eflak (Romanya) ve Boğdan (Moldovya) Osmanlı hâkimiyetine alındı. Coğrafyadaki askerî başarılarını politik alana taşıyan Sultan, başarılı arabuluculuğu sayesinde Karl’ın François’yı serbest bırakmasını sağladı. Böylece Osmanlı sınırı, Alman İmparatorluğu’na dayandı. Artık Osmanlı Devleti, en büyük rakibinin karşısında Orta Avrupa’da siyasi dengeleri koruyan bir güç hâline geldi.<a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">            1526–1550 arasında hareketli, yer yer değişken sınırlar ve sınır ihlalleri ile iki büyük güç, Orta Avrupa’nın egemenliğini üstlenmeye çalıştılar. Bu süreçte Katolik Alman İmparatorluğu, birlik ve beraberliğini korumak için Protestanlık ve lideri Martin Luther ile sert bir mücadeleye girmekten çekindi. Osmanlı-Alman ilişkileri bu süreçte kontrollü güç dengeleri politikası izledi. Osmanlılar, Tuna nehri ve kolları üzerinde kaleler yaparak güvenliğini sağladı, Habsburglar da Avusturya ve Macar topraklarında egemenlik haklarını kullandı. Bu karşılıklı denge politikası, 72 yaşındaki Sultan Süleyman’ın 1566 yılında, Macar topraklarında bulunan Zigetvar kalesine kadar gelmesine sebep oldu. Hiçbir özelliği olmayan, yaklaşık 40 kilometre karelik bir ovanın içinde bulunan bu kalenin kuşatılması ve şehre egemen olunması, bir savaştan ziyade statükoyu koruma ve Alman İmparatorluğunun Erdel’i işgal etmesini önleme maksadı taşıyordu. Öte yandan bu savaşla, Osmanlı ordusuna şuurlu bir şekilde tatbikat yaptırılarak Avrupa’ya gözdağı verildi.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Bu statükoyu koruma politikasının içinde iki ülke arasında elçilik müessesesi de oluştu. 1554 yılında Ogier Ghiselin de Busbecq, elçi olarak İstanbul’a gönderildi ve 38 yıl elçi olarak görev yaptı. Görev yaptığı süre içerisinde ülkesine gönderdiği raporlarda sık sık Türklerin erdemlerinden söz etmiş ve dostluk ilişkilerinin her iki imparatorluğa getireceği ekonomik ve siyasi faydalara vurgu yapmıştı. De Busbecq, hazırladığı bu raporlar aracılığıyla Alman kamuoyunda, Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerin faydalı olabileceğinin farkına varılmasına katkıda bulunmuştur.<a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>1689 yılına kadar lokal ve küçük çatışmalarla statüko devam ettirilmiş, Avusturya’ya yapılan başarısız II. Viyana Kuşatması ve 1689’da imzalanan Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin Orta Avrupa’dan çekilme süreci ve Alman İmparatorluğu’nun egemenliğinin pekişmesi başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">            XVIII. yüzyılda Prusya Kralı Büyük Frederick (1740–1786) döneminde Alman-Türk ilişkileri yeni bir aşamaya girdi. O dönemde Bavyera prensinin sarayının avlusuna bir cami inşa edildi. Ayrıca tanınmış tarihçi Joseph von Hammer, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi tarihi hakkında bir kitap yazması emriyle İstanbul’a gönderildi. Türkçe, Arapça, Farsça, İtalyanca, Yunanca ve Latince bilen Hammer, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına kadar olan kısmını kaleme aldı. Eser, Almanca olarak 10 cilt hâlinde, <em>Geschichte des Osmanischen Reiches</em>(Devlet-i Osmâniye Tarihi) ismi ile basıldı. Hammer, İslam kültüründen çok etkilendiği için mezar taşını kendisi çizmiş, “Yusuf bin Hammer” ismini kullanmıştır. Mezar taşı “<em>Hüvelbaki</em>” diye başlar, “<em>Her nefis ölümü tatmaktadır. Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz. Her insan ölecek. Her mülk son bulacak. Hayat ebedî değildir. Ancak ölmeyen müstesna. Rahman olan Allah’ın merhametine sığınan üç dilin tercümanı, müverrih Yusuf bin Hammer</em>” diye biter.<a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">             O sıralarda Prusyalılar Avusturya’ya karşı Osmanlılarla ittifak kurmaya başladılar. Aynı zamanda Büyük Frederick, Osmanlıların Rusların Avrupa’ya saldırmasını veya işgal etmesini durdurabileceğine kesin olarak inanıyordu. 1761 yılında, Sultan III. Mustafa döneminde, Osmanlı Devleti’nin uzun tereddütleri sonrasında Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında, siyaset ve ekonomi alanlarını kapsayan bir ittifak antlaşması imzalandı ve Prusya, Rexin adında bir elçiyi İstanbul’a gönderdi. İki yıl sonra Osmanlı Devleti, Ahmed Resmî Efendi’yi Prusya elçisi olarak atadı. Elçi, Berlin’de ikamet etti.<a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">            XIX. yüzyılın sonlarına doğru Sultan II. Abdülhamid ve Kaiser II. Wilhelm döneminde, Osmanlı Devleti ile Almanya, eskisinden daha da yakın iş birliği içinde çalıştı. Avrupa’da güç dengesi XIX. yüzyılın başından itibaren zaten değişmişti. Yüzyılın sonuna gelindiğinde milliyetçilik ve emperyalizmin yolu açıldı. Bu dönemde Avrupa devletleri güç alanlarını genişleterek yayılmacı bir politika izledi. Almanya’da sanayileşme, diğer Avrupa ülkelerine göre daha geç başladı. Sanayileşmede diğer ülkelerin gerisinde kalması acilen ham maddeye ihtiyacı olan Almanya’nın Afrika’da (Togo, Kamerun, Güneybatı ve Doğu Afrika) toprak satın almasına sebep oldu. Ancak bunlar bile ham madde ihtiyacını karşılayamadı. Bu sebeple Osmanlı Devleti ile mevcut iyi ilişkilerden yararlanarak ham madde ithal etmeye başladı.</p>
<p style="font-weight: 400;">            XIX. yüzyıl Osmanlı Devleti için de bir değişim yüzyılı olmuştur. Sultan Abdülhamid, veliaht prensken bile Alman İmparatorluğu’nu ve Almanları tanımıştı. Diğer Avrupa devletlerinin de Osmanlı’ya karşı emperyalist bir politika izlediği bilindiğinden, Alman İmparatorluğu ile ittifak, Osmanlı Devleti açısından açık bir tercihti. O dönemde ortak sınırın bulunmaması, tabiî olarak her iki devletin de ittifaklarını güçlendirmek için özellikle büyük çaba sarf etmelerini zorunlu kıldı. Her şeyden önce Kaiser II. Wilhelm’in, 1898’de Ortadoğu’ya yaptığı ikinci gezinin Kudüs durağı (ilk ziyaret 1889’da gerçekleşti), Osmanlı Devleti’nin Almanya için önemini açıkça ortaya koydu.<a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ikinci gezide, II. Wilhelm geniş bir maiyet eşliğinde ilk olarak İstanbul’a geldi. Alman İmparatoru’nun ziyaretinin temel gayesi, Sultan’ın Türkiye’deki Alman dostluğu politikasına destek vermekti. Almanların Kudüs’te yaptırdığı kilisenin açılışı, 31 Ekim 1898’de, II. Wilhelm tarafından yapıldı. Kaiser’in yolculuğunun bir diğer durağı, onuruna bir ziyafetin verildiği Şam’dı. Yemekte, dünyada 300 milyondan fazla Müslümanın halifesi olan Sultan’ın en yakın dostu ve müttefiki olduğunu vurgulayan ciddi bir konuşma yaptı. Bu konuşma İngiltere, Fransa ve Rusya’ya yönelik bir mesajdı.<a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> 1899 yılında Kaiser’in ziyareti sonrasında Osmanlı Devleti, Haydarpaşa tren istasyonunun, Haydarpaşa-Sirkeci vapur bağlantısının ve Köstence-İstanbul telgraf hattının inşası için Alman şirketleri yetkilendirildi. 1903 yılında Osmanlı Devleti, Deutsche Bank’a, Bağdat Demiryolunun inşası için yetki verdi. 1883 gibi erken bir tarihte, Osmanlı Devleti giderek daha fazla Alman malî kaynağından yararlanmaya başladı. II. Abdülhamid’in hedefi, Osmanlı Devleti’nde büyük nüfuza sahip olan İngiltere ve Fransa’ya güçlü bir rakip çıkarmaktı. Bu telafi ve denge politikası, II. Abdülhamid’in karakteristik özelliğiydi. Alman İmparatorluğu’nun Osmanlı Devleti’ne altyapı ve finansman alanlarında yaptığı yatırımlar, İngiltere ve Fransa’nın tepkilerine rağmen gerçekleşti. Düyûn-ı Umûmiye İdaresi kurulduktan sonra, II. Abdülhamid, Osmanlı Dış Borçlanmasında, İngiltere ve Fransa’nın tekelleşmesini önleyip daha iyi ödeme şartlarında Almanya’dan borç almayı tercih etti. Böylece ileride, İdarenin başkanlığında, İngiltere ve Fransa’nın yanında Almanya’nın da hakkı olduğunu planladı.<a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">            Ekonomik ve stratejik sebeplerle başlayan iş birliği, kısa sürede kültür ve eğitim alanlarına da yayıldı. Osmanlı Devleti’nin anayasal dönemlerinde, çoğu Türk subayı uzmanlık eğitimini Alman İmparatorluğu’nda tamamladı. Bu derin stratejik dostluğun sembolü olarak 1901 yılında Sultan Ahmed Meydanında II. Wilhelm için bir çeşme inşa edildi. Askerî seviyedeki bu temaslar, II. Abdülhamid’in iktidardan vazgeçmek zorunda kalmasından sonra da devam etti.</p>
<p style="font-weight: 400;">            Bu süreç, I. Dünya Savaşı’nda iki devleti, şuurlu bir şekilde aynı cephede bulunmaya sürükledi. XVI. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar olan bu tarihî süreçte, köklü dostluk ilişkileri kuruldu. Bu ilişkiler iki toplum ve iki devletin kader çizgisini yakınlaştırdı. Bu yakınlaşan kader çizgisi, I. Dünya Savaşı’nda iki imparatorluğun tarih sahnesine gömülmesine ve külleri üzerinden yeniden iki millî devletin oluşmasına yol açtı.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Feridun Emecen, “Osmanlı Siyasi Tarihi”, <em>Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi</em> (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu). cilt I, İstanbul: İslam Tarihi Araştırma Merkezi, 1994, s. 33–40.</p>
<p><a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ogier Ghislain de Busbecq, <em>Türk Mektupları Kanunî Sultan Süleyman Zamanına Ait Bir Frenk Sefaretnamesi,</em> İstanbul: Ötüken Yayınları, 2018.</p>
<p><a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İlber Ortaylı<em>, TDV IA</em>, “Hammer-Purgstall”, c. 15, s. 491–494.</p>
<p><a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Virginia H. Aksan, <em>Ahmed Resmi Efendi:</em> <em>Savaşta ve Barışta Bir Osmanlı Devlet Adamı 1700–1783,</em> İstanbul: Tarih Yurt Yayınları, 2021.</p>
<p><a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Editör Ilona Baytar,<em> İki Dost Hükümdar: Sultan II. Abdülhamid ve Kaiser II. Wilhelm</em>, İstanbul: TBMM Milli Saraylar, 2010.</p>
<p><a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Sibel Orhan, “Second Visit of the German Emperor, Kaiser Wilhelm II to the allied Ottoman Empire within the Scope of Weltpolitik (1898)”, <em>Journal of History Culture and Art Research,</em> 7(5):651, 2018.</p>
<p><a href="applewebdata://05EB5061-A371-4B6D-90F9-3AD342ACCF16#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Erdogan Keskinkilic, “The Ottoman Düyun-ı Umumiye (Ottoman Public Debt) Administration”, <em>The Turks</em>, vol. 4, (Ed. Cem Oğuz, Hasan Celâl Güzel, Osman Karatay), İstanbul: Yeni Türkiye Yayınları, 2002.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Sarayında Yapılan İlmî Toplantılar: &#8220;Huzur Dersleri&#8221;</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/05/01/osmanli-sarayinda-yapilan-ilmi-toplantilar-huzur-dersleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 May 2023 21:16:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259944</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan ayı, Osmanlı Devleti’nde saraydan halka toplumun bütün katmanlarında yaşanırdı. Toplumun gündelik yaşayışı Ramazan ayına göre şekillenirdi. Sadece Müslümanlar değil gayrimüslim halkın gündelik hayatında da Ramazan ayının etkisi hissedilirdi. Bu etki zoraki değil birlikte yaşamanın oluşturduğu temel değerlerdi. Saraydaki en önemli Ramazan ayı faaliyetlerinden biri de günümüzdeki bilimsel kongrelere benzetilebilecek huzur dersleridir. Huzur derslerinin temeli, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Ramazan ayı, Osmanlı Devleti’nde saraydan halka toplumun bütün katmanlarında yaşanırdı. Toplumun gündelik yaşayışı Ramazan ayına göre şekillenirdi. Sadece Müslümanlar değil gayrimüslim halkın gündelik hayatında da Ramazan ayının etkisi hissedilirdi. Bu etki zoraki değil birlikte yaşamanın oluşturduğu temel değerlerdi. Saraydaki en önemli Ramazan ayı faaliyetlerinden biri de günümüzdeki bilimsel kongrelere benzetilebilecek huzur dersleridir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Huzur derslerinin temeli, Sultan III. Ahmed’in sarayda kendi adına yaptırdığı bir kütüphanenin Sadrazam İbrahim Paşa tarafından 1719 yılında açılışı için yaptırdığı törende atılmıştır. Bu törene padişah, öteki devlet erkânı, şeyhülislam ve bazı ulema davet edildi. Törende, Enderun-ı Hümâyundan birkaç çocuğa Fâtiha sûresi okutturulup Sadrazam tarafından sûre tefsir edilip tören duayla bitirildi. Sonrasında III. Ahmed, davetlilere bazı hediyeler vermiştir. Aşağıda ayrıntısı belirtilen resmî olarak ilk defa 1759 yılı Ramazan ayında sistematik olarak başlayıp 1924 yılında Hilafetin kaldırılmasına kadar 165 yıl boyunca devam eden huzur dersleri, geleneksel ilmî bir faaliyet hâline gelmiştir.<a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ilmî faaliyetin ilk resmî huzur dersi hâline gelmesi III. Mustafa döneminde gerçekleşmiştir. Dönemin meşhur ulemasının katıldığı derste Kâdî Beyzâvî’nin tefsirinden, “<em>Ey iman edenler! Kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şahitler olarak adaleti gözetin.</em>” mealindeki âyet (Nisâ 4/135) yorumlanmıştır. Bu ders, başlangıcından itibaren tartışmalı geçmiş ve Sultan Mustafa tarafından ders sonunda her âlime 100 altın verilmiştir. Ders, (15–26 Mayıs 1759) tarihleri arasında cuma dışında her gün padişahın huzurunda yapılmıştır. Daha sonraları çoğunluğu Topkapı Sarayı olmak üzere, Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarında da gerçekleştirilen huzur derslerinin yapılacağı mekân padişah tarafından belirlenirdi. Derslere müzakereci olarak beş altı kadar âlim katılmıştır. Derslerin yapılma zamanı belli bir sistematiğe dönüşerek, öğle ile ikindi arasında yapılırdı.<a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Huzur derslerinin birtakım hususî özellikleri vardı. Dersler, padişahın katılımıyla ve onun huzurunda yapıldığı için “huzur” ismi verildiğinden padişahsız huzur dersi yapılmazdı. “Mukarrir” denilen dersi anlatanı, “muhatap” denilen dersi müzakere edeni ve diğer dinleyicileri şeyhülislam seçer; padişah onaylardı. Mukarrir ve muhatapların, belli özellik ve şartlarla seçilmesi zorunluydu. Ramazan ayında yapılan dersler, çoğunlukla Ramazan’ın ilk sekiz gününde ve sekiz oturum hâlinde yapılırdı. Bu ilmî toplantılar, günümüzdeki bilimsel kongreye şekil ve içerik olarak benzemektedir. Bilindiği gibi, kongre düzenlenirken her oturumda, tebliğ (sunum) verenler yanında, oturumda sunulan tebliğleri müzakere etmek için muteber bilim insanlarından değerlendirici seçilmektedir. Tebliğleri değerlendiren bu bilim insanları, bir taraftan oturumun konusu hakkında kendi bilgilerini paylaşmakta, diğer taraftan başarılı tebliğlerin ilgili bilimsel alana katkı yaptığını belirtmekte ve yetersiz tebliğleri de tenkit etmektedirler. İşte huzur derslerinin yapılışı, işleyişi ve katılımcıları; birebir olmasa bile günümüz bilimsel kongrelerine benzerlik göstermesi açısından ilginçtir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Huzur derslerinde okunacak sûre veya âyetler, iki üç ay öncesinden dersi verecek müderrise tebliğ edilirdi. Dersi sunacak kişilere, dersindeki diğer görevlilerin isimleri bildirilirdi. Dersi sunacak kişi ile dersi kritik edip değerlendirecekler, dersten önce kendi aralarında ders konusu hakkında herhangi bir fikir alışverişinde bulunamazlardı. Dersin sunumundan önce gizlilik önemli idi. Ders esnasındaki ilmî tartışmalar tamamen fikir hürriyeti ilkesiyle yapılırdı. Ders sorumlusu ile görevlendirilenlerin önünde rahleler bulunurdu. Dersin yapıldığı mekânda minderlere diz çökerek oturulurdu. Dersi sunan sorumlu, padişahın sağında yer alır, ders müzakerecileri ise ders sorumlusunun yanından başlayarak yarım daire şeklinde bir kavis oluştururlardı. Padişah da dersi bu vaziyette dinlerdi. Ders katılımcılara açık olmakla birlikte, kadın ve erkek diğer dinleyicilerin kim oldukları hakkında padişaha bilgi verilir; padişah da bunlardan istediklerine dersi dinlemeye izin verirdi. Derslerin her oturumu ayrı bir yerde yapılırdı. Derste gelenek olarak takip edilen kitap, Kâdî Beyzâvî tefsiriydi. Ders sorumlusu dersi bir duayla bitirirdi. Dua zamanının geldiği kendisine nazikâne ve kimsenin anlamayacağı bir şekilde iletilirdi.<a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Huzur derslerinin sonunda hediyeler verildiği gibi ders kurallarına uymayanlar da cezalandırılırdı. Önceleri biri ders sorumlusu beşi değerlendirici olmak üzere toplam altı kişi tarafından yapılan huzur dersleri, 1775 yılına kadar aynı sayıda devam etmiş; bu yıldan itibaren kişi sayısı; biri dersi veren olmak üzere sırasıyla 8, 12, 13 ve 14’e kadar ulaşmıştır. Bu sayı, Sultan II. Abdülhamid döneminde 1877 yılında 15’e ve 1900 Ramazan’ında 16’ya kadar çıkmıştır. Halife Abdülmecid Efendi zamanında yapılan son huzur derslerine de 16 ulema katılmıştır.<a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Öte yandan Sultan II. Abdülhamid devrinin (1876–1909) ortalarına kadar ilim dili Arapça ile icra edilen bu dersler, 1897 Ramazan’ından itibaren, derslerden daha çok kimsenin faydalanması için bazı ders sorumluları tarafından Türkçe olarak yapılmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Derslerde ilgili sûre ve âyetlerin farklı bakış açıları ile ayrıntılı açıklamalarının yapıldığı dikkat çekmektedir. 1757–1785 yılları arasında yapılan derslerde hangi sûre ve âyetin niçin sunumlarının yapıldığı hakkında net bir bilgi bulunmamaktadır. Bu yüzden yapılan sunumlarda belirli bir sıranın takip edilmediği, içinde bulunulan zaman ve şartlara göre belirlenen âyetlerin tercih edildiği tespit edilmiştir. 1759’deki ilk huzur dersinde Nisâ sûresinin 135. âyetinin, 1766 yılında Bakara sûresinin başlarından bazı âyetlerin, 1766–1778 yılları arasında İsrâ sûresinin tefsiri yapılmıştır. 1779 yılında Fetih sûresinin tefsirine başlanmış, 1779–1783 seneleri arasında bu sûre ile ilgili sunumlar tamamlanmıştır. 1784 yılında Saf sûresinin 13. âyetinden itibaren derslere devam edilmiştir. 1785 tarihinden itibaren derslere Fâtiha sûresinden başlanıp Kur’ân-ı Kerim’deki sûre sıralamasının takip edilmesi kararlaştırılmış ve son huzur dersine kadar bu karara uyulmuştur. Derslerde bazen kelimelerin semantik yapıları uzun uzun tartışıldığından ulemanın kendilerinin dil bilimi alanındaki bilgilerini sergilediklerine de rastlanılmaktadır.<a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Günümüzde ise, bu ilmî gelenek 1963 yılından beri Fas Sultanı II. Hasan’ın huzurunda, Ramazan aylarında, usul ve muhteva bakımından Osmanlı huzur derslerine benzeyen dersler yapılmakta ve bunlar “Ed-Dürûsü’l-Ḥaseniyye” adıyla Arapça ve İngilizce olarak yayımlanmaktadır.<a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in dedesi Mustafa Şükrü Efendi (1851 – 23 Ekim 1924) Hırka-i Saadet Dairesinde Buhari-i Şerif Okuyan Bayezid Dersiamı iken Padişah II. Abdülhamid döneminde huzur derslerine 1895 yılında muhatap, Sultan Reşad zamanında 1912 yılında mukarrir olarak atanmıştır.<a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Bilimsel Kongre diye tanımlanabilen huzur derslerini, devletin kuruluş dinamiklerine uygun bir ilmî organizasyon olarak değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda devletin üst yönetiminin değerler algısı da tespit edilebilir. Dolayısıyla padişahların huzurunda, dönemin en muteber ulemasının katılımıyla gerçekleştirilen bu bilimsel faaliyet, Ramazan ayının Kur’ân-ı Kerim ayı olmasından dolayı kendine özgü bir değere sahiptir. Böyle bir ilmî faaliyetin hem aslen hem de faslen değerlendirilmesi gerekir. Devlet eliyle yapılan bu tür faaliyetler, İstanbul’daki Müslüman halkın yöneticilere karşı önemli bir saygı unsuru olduğundan Müslüman halk üzerinde pozitif etki oluşturmuştur. Öte yandan bu derslere katılan ulema hem meslektaşları hem de yöneticiler karşısında önemli bir statü elde etmişlerdir. Huzur dersleri, normal bir tefsirin genel özelliklerini taşımasının yanında, devletin ve medrese teşkilatının halk üzerindeki etkisini devam ettirmesi, ulema sınıfının devletin en üst seviyede denetiminin sağlanması, ulemanın padişah karşısında bilimsel özgürlüğünün olması, bilimin ülke içindeki hareketliliği, derslerin işleniş şeklindeki soru-cevap yöntemiyle bazen ileri derecede dil bilimi tahlillerinin bile yapılması ve kimi ulemanın kendisinin varlığını göstermesi açısından ilginç özelliklere sahiptir. Sarayda Ramazan ayında padişahın bizzat katıldığı, devletin en seçkin bilim insanlarının Kur’ân-ı Kerim’in akademik olarak yorumlanması çalışmalarının 165 yıl boyunca yapılması, aynı zamanda Padişahlık makamının İslam ve Kur’ân-ı Kerim karşısındaki sorumluluğunu göstermesi açısından da önemlidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Görevleri ve hayatları padişahın iki dudağı arasında olan dönemin uleması, günümüzden yaklaşık 250 sene önce ilk resmî huzur dersinde bilimin ve bilim insanının saygı ve şerefinden taviz vermeden padişahın huzurunda, hiç korkmadan, şiddetli bir bilimsel tartışma yapmışlardır. Ne hazindir ki medeniyetimizin bu ve benzeri ahlakî cesaret ve değerlere kendilerinin de sahip olduğunu iddia eden kimi muhafazakâr bilim insanlarının katıldıkları bir toplantıda, evrensel değerleri modern dünya ile paylaşan bir toplumsal harekete yönelik, İslam ahlakına aykırı olarak, nefret dilini kullanarak gayr-i ahlakî sözlerle hakaretler savrulmasına karşılık, konuşmacıya “Senden büyük Allah var.” demek şöyle dursun, pasif savunma olarak toplantıyı terk eden bir kişiye dahi rastlanılmadı. Bu durum, muhafazakâr bir kısım bilim insanlarının özgürlükçü ilmî etik değerler ile maddî çıkarlar arasındaki tercihlerinin ne olduğunu göstermesi açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ebü’l-Ulâ Mardin, <em>Huzur Dersleri, </em>İstanbul, 1951, c. I. s. 62; İpşirli, “Huzur Dersleri “, DİA, c. 18, s. 441; Ömer Kara, “Osmanlıda Huzur Dersleri Geleneği ve Literatürü”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi</em>, Cilt 9, Sayı 18, 2011, 519–539.</p>
<p><a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mardin, a.g.e., c. I, s. 69.; İpşirli, a.g.m.</p>
<p><a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Aydın Temizer, “Osmanlıda Huzur Dersleri Örnekleri Tahlil ve Tenkitli Tefsir Metni Neşirleri”, <em>Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi</em>, Cilt: XV, Sayı: 28 (2013/2).</p>
<p><a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Başbakanlı Osmanlı Arşivinde bol sayıda Huzur Derslerinde mukarrir ve muhatap ulema listeleri bulunmaktadır. Mardin, <em>Huzur Dersleri</em>, c. I, s. 84, 88; İpşirli, “Huzur Dersleri”, DİA., XVIII, 442. Kara, a.g.m., s. 318–319.</p>
<p><a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Mardin, <em>Huzur Dersleri</em>, c. I, s. 67–72, 83, 606.</p>
<p><a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İpşirli, a.g.m.</p>
<p><a href="applewebdata://790BEA82-65C9-4EB9-8A69-58D266EE4CF8#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Topkapı Sarayı Arşivi, TS. MA.e. 1089; Osmanlı Arşivi BOA., Y.MTV., 223/63; BOA., MV 217/109.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaşa Giden Yol; İktidar Hırsı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/03/01/savasa-giden-yol-iktidar-hirsi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 22:25:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=259387</guid>

					<description><![CDATA[İnsana bu dünyada hayatını devam ettirebilmesi için üç temel potansiyel güç verilmiştir. Bunlardan biri kuvve-i gadabiyedir. Bu his ve güç, maddî ve manevî değerlerin korunması ve zararlı şeylerin defedilmesi maksadıyla meşru dairede yapılan mücahedeye vesile olur. Bu meşru mukavemet, kişinin temel haklarından başlayıp makro ölçekli sorumluluklarına kadar uzanan geniş bir spektrumu ihtiva eder. Kuvve-i gadabiye, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">İnsana bu dünyada hayatını devam ettirebilmesi için üç temel potansiyel güç verilmiştir. Bunlardan biri kuvve-i gadabiyedir. Bu his ve güç, maddî ve manevî değerlerin korunması ve zararlı şeylerin defedilmesi maksadıyla meşru dairede yapılan mücahedeye vesile olur. Bu meşru mukavemet, kişinin temel haklarından başlayıp makro ölçekli sorumluluklarına kadar uzanan geniş bir spektrumu ihtiva eder. Kuvve-i gadabiye, vahyin tayfları altında ya da buradan süzülen evrensel değerler ile terbiye edilerek kullanılmalıdır. Meşru olarak kullanılmadığı zaman korkaklığa, gayr-i meşru bir tarzda kullanıldığında ise zulme dönüşür. Anılan değerler ile terbiye edilmemiş bu potansiyel güç, herhangi bir lider hakkında düşünüldüğünde, dünyayı kana boğan bir zalim profilini ortaya çıkarır. Tarihî kayıtlarda bu tür liderleri sık sık görmek mümkündür.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Barış Esastır</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihin kaydettiği savaşlar analitik metotlarla incelendiğinde, savaşların çoğunu, liderlerin şahsî iktidarlarını sağlamlaştırmak ve haksız hâkimiyet maceralarını meşrulaştırmak maksadıyla dinî, millî, siyasi ve iktisadî sebepler ileri sürerek yaptıkları görülecektir. Genellikle bir savaşın mağluplarının; korumasız, güçsüz ve masumlar olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim son asırda yapılmış iki dünya savaşı, insanlık adına kaydedilmiş en büyük kara lekelerdendir. Her ne sebeple olursa olsun, insanların ve devletlerin arasındaki problemleri gidermek için yapılan savaşların sonucunda çoğu zaman kazanını olmamış ve savaşların sonunda yapılan antlaşmalar, kalıcı barışı getirmek şöyle dursun, bir sonraki savaşın sebebini ve başlangıcını oluşturmuştur. Savaş yerine barışı ikâme etmek için peygamberler, filozoflar, siyaset bilimcileri ve bazı devlet adamlarının gayretlerini tarih kaydetmiştir. Bu kayıtların ortaya çıkardığı ortak bir anlayış olan <em>devlet aklı</em> kavramı, önemli bir kavramdır. Savaşın yerine her zaman barışın tercih edilmesi gerektiğini, serlevhalarla devlet aklı ortaya koymuştur. Devlet aklı ilkesi çalıştığı zaman barışa giden yol ya da yollar bulunmuştur. Maalesef çoğu zaman devlet adamı sıfatı olmayan liderlerin, kendi iktidarlarını devam ettirmek için savaş tercihini kullandıkları bilinen bir gerçektir. Devlet, aklını yitirip akılsız kaldığında ya da devlet aklı göz ardı edildiğinde, iktidarı ele geçirmiş birtakım sergerdeler, gözlerini kırpmadan savaş makinesini çalıştırmaktan ve toplumların bütün değerlerini yakmaktan çekinmemişlerdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bağlamda yakın ve geç dönem tarihimizden örnekler vermek mümkündür. Her ne kadar II. Abdülhamid’in hilafet üzerinden genelde bütün İslam dünyası özelde ise Orta Asya için önemli politikalar ürettiği bilinse de<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Osmanlı Devleti’nin Orta Asya politikası, Sultan Abdülaziz döneminde<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> (1861–1876) belirlenmiştir. “Hive, Buhara, Hokand ve Kaşgar” diye anılan 19. yüzyıl Orta Asya Türk Hanlıkları ile Rusya arasında büyük bir kriz ortaya çıkmış ve Rusya bu toprakları işgal etmeye başlamıştır.<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Öte yandan bu hanlıklar, İngiltere ile çeşitli ticarî girişimler kurarak Rusya’nın işgalini önlemeye çalışsalar da başarılı olamamışlardır.<a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Rusya ile savaş kaçınılmaz hâle gelince, bu hanlıkların her biri Osmanlı Devleti’nden askerî, siyasi ve iktisadî yardım istemiştir. Orta Asya’dan gelen bu çığlığa karşı hilafet sıfatını da taşıyan devletin nasıl bir karşılık vermesi gerektiği önemli bir soru idi. Bu taleplere karşı hem din hem de millet ortaklığı perspektifinden Rusya’ya derhal savaş ilan edilmeli mi, yoksa başka çözümler mi üretilmeliydi? Nitekim devlet aklı ile hem Bab-ı Âli (hükümet) hem de saray (Padişah) tarafından bu problem yaklaşık üç ay boyunca her yönüyle değerlendirilmiştir. Konunun uzmanları, adı geçen hanlıkların temsilcileri, Osmanlı askerî, sivil ve dinî yetkililer ve İstanbul’daki yabancı misyon şefleri ile durum müzakere edildi.  Elde edilen fikirler, bölgenin ve ülkenin siyasi, iktisadî ve askerî durumu ve kabiliyetleri göz önünde bulundurularak Rusya’ya resmen savaş ilanı tercih edilmemiştir. Nitekim böyle bir savaş için birden fazla cephede savaşmak gerekiyordu. Orta Asya’ya karadan ulaşmak için İran toprakları kullanılmalıydı. Büyük bir ihtimalle İran böyle bir savaşta topraklarını kullanmaya izin vermeyeceği için İran ile savaş kaçınılmazdı. Öte yandan böyle bir savaşın uluslararası meşruluğunun sağlanması için büyük devletleri ikna etmek pek mümkün görünmüyordu. Bunun yerine gizli olarak aynî ve nakdî yardım yapılmasına, askerî ve sivil lojistik uzmanlarının gönderilmesine ve açıktan da diplomatik kanalların kullanılmasına karar verildi. Aslında böyle büyük bir savaş, I. Dünya Savaşı’nı tetikleyecek bir niteliğe sahipti. Nitekim devlet aklı galip geldi ve hilafetin siyasetle dengesi ve askerî strateji göz önünde bulundurularak Orta Asya Türk hanlıklarının resmen talep ettiği askerî yardımlar yerine örtülü askerî ve ekonomik yardımın yapılması tercih edildi. Böylece o dönemde Osmanlı Rus savaşının önüne geçilmiş oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Konuyla ilgili başka bir örnek, erken dönem Orta Asya Türk tarihinden verilebilir. Ülke içindeki birlik ve beraberliği geçici olarak sağlamak için Çin’e savaş ilan etmek, klasik bir metot olarak tarih kitaplarında yerini almıştır. Bu bağlamda Hunlar ve Göktürkler döneminde, devletin içerisindeki siyasi karışıklıklar sonucu, iktidar sahiplerinin kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için Çin’e yer yer akınlar yaptığı bilinmektedir. Buradaki maksat, yurt içindeki muhalefeti ortadan kaldırmak ve iktidar ve gücü pekiştirmekti. Bu politika, günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce klasik siyasi bir taktik olarak uygulansa bile bu yaklaşımın, modern dünyanın ulusal ve uluslararası arenada üretilen politikalar ve bu politikaların oluşturduğu sistemler karşısında bir karşılığı bulunmamaktadır. Maalesef dünya ile entegre olamamış ülke liderleri, hâlâ bu tip politikaları uygulamakta ve bu durumun ülke içinde bir etki oluşturduğu görülmektedir. Bu sanal başarının, toplumların siyasi iktidara karşı özgürlüğünü elde edememesinden kaynaklandığı bilinmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yaklaşık 50 seneden beri, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu coğrafyasında gelişen siyasi olaydan dolayı, Türkiye’de “<em>üç tarafı deniz, dört tarafı düşman</em>” teorisi ile bir kaos oluşturup bu kaostan nemalananlar, iç politikada da meşruluklarını ikâme ederlerdi. Ama artık dünyadaki gelişmelere vâkıf insanlar, bu hikâyenin oluşturduğu gerçek dışı korkulardan etkilenmemektedir. Bu perspektiften hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da, “menfi milliyetçilik” diye adlandırılan ve yığınları harekete geçirmek için kullanılan bazı politikalar ile ülkeler arasında sun’î kriz çıkartarak iktidarda kalma mücadelesi yapılagelmiştir. Oysa yaşanılan son gelişmeler, bir toplumsal gerçeği daha göstermiştir ki Türkiye ve Yunanistan halkları arasında derin problemler bulunmamaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan son zamanlarda Türkiye’de üretilen, uluslararası kurumlarda yeri olmayan ve iç politikaya yönelik çarpıtılmış, sanal olarak uydurulmuş tarih perspektifi ile bir hâkimiyet kurgulanmaktadır. Planlayanların bile inanmadığı, sadece toplumu kontrol etmek için kurgulanan sanal tarih, devlet eliyle pazarlanmaktadır. Daha da kötüsü bu pazarlamaya, devlete göbekten bağlı olan bazı bilim insanları da aracılık etmektedir. Bu tehlikeli pazarlamaya razı olmayanlar ya devlet eliyle suçlanmış veya merkezden susturulmuştur. Son 10 yıldır, hukuk ve politika alanında anlaşılmaz bir uygulama görülmektedir. İç hukuk gelenekleri ayaklar altına alınmış, kişi ve kurumların en temel hak ve özgürlükleri gasp edilmiştir. Bu hukuksuzluk karşısında uluslararası hukuk kurumlarının hükümleri de göz ardı edilmektedir. İç ve dış politikada da yukarıda anılan gelişmelere benzer eğilimler görülmektedir. Fatih, Kanunî ve II. Abdülhamid’in bile sahip olmadığı kadar güç devşiren siyasi iktidarın, demokrasiyi bir araç olarak kullanıp sanal gerekçelerle ülke içindeki her türlü muhalefeti ortadan kaldırmak için savaşı dahi göze aldığı görülmektedir. Güya 24 Temmuz 2023’te 100. yılını tamamlayacak Lozan Antlaşmasından kaynaklanan Ege Denizi konusundaki sözde belirsizlikler ve üretilen gerçek dışı tarih bilgileri ile Yunanistan’a savaş ilan edip ya da savaş ilan ediyor gibi davranıp ülke içinde kalan demokrasi kırıntılarının da ortadan kaldırılması planlanmaktadır. Benzer bir planın Suriye üzerinde yapıldığı da bilinen bir gerçektir. Bu planlar uygulanır ya da uygulanmaz, ama şu da bir gerçektir: Savaşa girmek için karar vermek kolaydır, ancak o savaşı durdurma kararı, verenin elinde değildir. Maalesef devletler savaşı kazansa da kaybedenler her zaman savaşın mağduru olan halklardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">İslam tarihi örneklerine de baktığımızda, Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında savaşın değil barışın esas olduğunu, barışın geçerli olması için mücahede ettiğini görmekteyiz. Allah Resûlü; can, mal, namus ve diğer temel insanî değerlere saldırıldığında bile barış kapılarını sonuna kadar zorlamıştır. Barış girişimleri sonuç vermediğinde, bu değerleri korumak için savaşa mecbur kalmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> BOA., Y. PRK. HR. 5/81. H. 23.5.1298. M. 24 Nisan 1881. II. Abdülhamid’in Orta Asya politikaları hk. İbrahim Abdürreşid, <em>Âlem-i İslam ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet</em>, Hazırlayan: Mehmet Paksu, İstanbul: Nesil Yayınları, 2012.</p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> BOA., A.DVN, DVE, 11.41. H.17.11.1262. Osmanlı Hokand İş Birliği; Osmanlı Hive Hanlığı İş birliği, BOA, A.AMD.93/24.</p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> BOA. HR.SFR. 180/17. Rusya’nın Hiveyi İşgal Haberinin Gelişi.</p>
<p><a href="applewebdata://B91FE084-82FF-48DA-92ED-F21ECD148074#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> A. Ahat Andican, <em>Osmanlıdan Günümüze Türkiye ve Orta Asya</em>, İstanbul: Doğan Kitap, 2009, s. 170–185.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih Nedir?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/10/01/tarih-nedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Oct 2022 22:21:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=221292</guid>

					<description><![CDATA[Bilimin modern anlamda sınıflandırılmasının ilk kez Yunanlı filozof Aristoteles tarafından yapıldığı bilinmektedir. Onun yaptığı bilim sınıflandırmasında tarih bilimi de bulunmaktadır. Aristo’dan günümüze Doğu’da ve Batı’da yapılan bilim tarihi çalışmalarında tarih her zaman bir bilim olarak yerini almıştır. İslam dünyasında bilimin tasnif çalışmaları Abbasi devrinde başlamıştır. Fârâbî ile başlayan bu tür çalışmalara; İbn-i Sina, İbnü’l-Ekfânî, Hârizmî, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilimin modern anlamda sınıflandırılmasının ilk kez Yunanlı filozof Aristoteles tarafından yapıldığı bilinmektedir. Onun yaptığı bilim sınıflandırmasında tarih bilimi de bulunmaktadır. Aristo’dan günümüze Doğu’da ve Batı’da yapılan bilim tarihi çalışmalarında tarih her zaman bir bilim olarak yerini almıştır.</p>
<p>İslam dünyasında bilimin tasnif çalışmaları Abbasi devrinde başlamıştır. Fârâbî ile başlayan bu tür çalışmalara; İbn-i Sina, İbnü’l-Ekfânî, Hârizmî, İbn-i Haldun ve İbn-i Hazm gibi bilim insanları katkıda bulunmuştur. Osmanlı Döneminde bu alanda ilk çalışmaları yapan Taşköprülüzade ve Kâtip Çelebi gibi isimler zikredilebilir.</p>
<p>Ne yazık ki yaklaşık 2400 yıldan beri bir bilim dalı olarak bilinen tarih, yer yer Doğu’dan Batı’ya, genellikle diktatörlük sistemlerinde, bilimden efsaneye, efsaneden mitolojiye, mitolojiden âdeta tartışılmaz ve anlaşılmaz bir “din” anlayışına savrulmuştur. Siyasetin tarihe müdahalesi ile de çift taraflı tuhaf bir çıkar ilişkisi ortaya çıkmıştır. Bu durum, tarihin siyaset tarafından kullanılmasına, siyasete bulaşmış tarihçinin de bilim yerine siyasi tercihi ile mazideki gerçekliği çarpıtmasına yol açmıştır. Tarihin siyasileşmesi, istismarına da kapı açtığından, tarihî olay ve olguların çarpıtılmasına ve siyasi hedeflere yönelik manipülasyonlara dönüşmektedir.</p>
<p>Dünya çapında güçlenen popülist hareketler, toplumları etkilemek için “yalan haberler” kadar “yalan tarihler”e de başvuruyor. Bunlar da genellikle demokrasi karşıtı siyasi gündemlerle ve dışlayıcı eğilimlerle el ele gidiyor. Anılan bu ilmî gerçekler ortada dururken tarih biliminin âdeta genetiği ile oynanıp nasıl tehlikeli bir hikâyeye dönüştürüldüğünü yine tarihin kendisinden öğreniyoruz.<a href="applewebdata://27728387-6085-44F3-B573-4107BC71D6E5#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>İlmî çerçeveden çıkarılarak ötekileştirmenin ve diktatörleşmenin bir aracı hâline getirilen tarih anlayışının önemli metotlarından biri <strong><em>geleneğin icadıdır</em></strong> (olmayan geleneği inşadır). Dünyanın farklı yer ve zamanlarında, genellikle sosyoekonomik ve kültürel seviyesi, içinde bulundukları toplumdan aşağı sınıflar arasında geçmişi diriltme eğilimleri görülür. Hatta geçmişlerinde sahip olmadıkları değerleri yeniden inşa etmeye çalışıp geleneğin icadını oluşturmaya girişirler. Avrupa’da Neo Roma ve Türkiye’de Neo Osmanlı gibi oluşumlar bu konuda bilinen örneklerdir. Geçmişe özlemin, problemi çözmede (ibret alma teorisi ile) bazı pozitif yönleri de vardır. Fakat bu ibret ve geçmişe özlem ilişkisinin dengesi bozulduğu zaman problemlerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Maalesef günümüzde bu geleneğin icadı yaklaşımı siyasetten mimariye, eğitimden hayat tarzına kadar uzanmıştır. Mimaride, sanatta, müzikte ve benzer alanlarda bile <em>replika </em>(eski sanat eserlerinin legal kopyası) yolu tercih edilmiştir. Bu tercih, bir taraftan medeniyetlerin günümüz temsilcileri tarafından yeni değerlerle üretim yapamadıklarına, diğer yandan da bu eksikliklerini görmezden gelip mazideki üstünlüklerini öne çıkarıp yüzlerce yıl önceki eserlerin kötü birer kopyalarını yaparak toplumsal meşruiyet peşinde olduklarına şahit olmaktayız. Bu kısır döngüde, muhafazakâr politikacılar, hâl-i hazırdaki problemleri çözemediklerinde, halkı mazideki büyüklükleri ile meşgul ederler. Nitekim başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de yapılan büyük camilerin, 16. yüzyıl Osmanlı mimarisinin kötü birer kopyaları olduğu uzmanlar tarafından tespit edilmiştir.</p>
<p>Neo Osmanlıcılığın temeli İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü olan 1953 yılında atılmıştır. Demokrat Parti, toplum karşısında siyasi meşruluğunu pekiştirmek için başta Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere dönemin önde gelen muhafazakâr entelektüelleri ile birlikte çalıştı. İdeal ve kristalleştirilmiş bir Osmanlı ve II. Abdülhamid figürü ile geleneğin icadına giriştikleri görülmektedir.<a href="applewebdata://27728387-6085-44F3-B573-4107BC71D6E5#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Böylece tarih, muhafazakâr siyasetin yoğun bir şekilde kullandığı bir alan hâline gelmiştir. Şimdilerde ise sınır tanımadan hırpalanan tarih, hiç olmadığı kadar siyasetin çıkar aracı olarak kullanılmaktadır. “Temsilde ve itibarda israf olmaz.” teorisiyle “tüyü bitmemiş yetimin hakkı” gayriahlakî ve sorumsuzca harcanarak olağanüstü maliyetlerle saraylar yaptırılıp adına “külliye” ismi verildiğine şahit olmaktayız. Oysa Osmanlı öncesi ve Osmanlı İslam mimarisinde saray merkezli hiçbir külliye yapılmamıştır. Külliye, cami merkezli olup çeşitli sosyal mekânları içinde toplayan bir yapı topluluğudur. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı İslam Ansiklopedisi’nde külliyenin “cami, medrese, türbe, mektep, tabhâne, imaret (yemekhane, mutfak, kiler, fırın), dârüşşifa, han, çarşı, dükkânlar, hamam, sebil, çeşme, muvakkithâne, evler, odalar, ahır vb.” yapılardan oluştuğu belirtilmektedir.<a href="applewebdata://27728387-6085-44F3-B573-4107BC71D6E5#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Yine bu Neo Osmanlı düşüncesi ile toplumun bir kısmı ile alay edilip çoğunluğunu bir şekilde ikna ederek yapılan sarayın iç merdivenlerinde, partizanlarına şuuraltı mesajlar iletmek için gülünç kıyafetler giydirilmiş askerler sergilendiğini hepimiz biliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık 100 yıllık devlet geleneğinde olmayan bir uygulamayla, atlı askerlerle yabancı devlet başkan ve misyonları karşılanıp bu merasimlerde, evrensel protokol simgesi kırmızı halı yerine turkuaz renkli halı ve asker kıyafetleri icat edildi. Başta Osmanlı Devleti olmak üzere bilinen geçmişteki medeniyetimizin geleneğinde olmayan bu uygulamalar, inanmadıkları hâlde Cumhurbaşkanının ifadesiyle “ulema” tarafından da göz yumularak onaylandı. Öte yandan vatandaşların vergileri ile devlet tarafından yaptırılan büyük yatırımların açılış törenlerinden market açılışlarına kadar kullanılan mehter takımı, ortak bir tarihî değer iken politik grup ve kişiler tarafından çıkar elde etmek için değersizleştirildi.</p>
<p>Bütün vatandaşların vergisi ile yayın yapan devlet televizyonunda ve yine bu vergilerle ödenen yüksek maliyetli dizi ve filmlerle bazı ülke yöneticilerinin çeşitli tarihî sima ve kurumlara benzetildiğini görmekteyiz. Neo Osmanlıcılığın istismar ettiği II. Abdülhamid ve algısı kullanılarak “Halife III. Abdülhamid” figürü icat edilmeye çalışılmaktadır. Fakat bu tür girişimler devletler ve toplumlararası barışın yerine savaşın bir aparatı olmaktan öteye geçmez. Nitekim senaryosunu Muhammed Süleyman Abdul Malik’in yazdığı, yönetmenliğini İngiliz yönetmen Peter Webber’in yaptığı, 40 milyon dolar bütçeli ve Tunus’ta çekilen <em>Memâlikü’n-Nâr</em> (<em>Ateş Krallıkları</em>) adlı dizi, Suudi Arabistan tarafından finanse edilip Birleşik Arap Emirlikleri’nden yayın yapan ve Arap dünyasının film ve diziler konusunda iddialı kanallarından MBC’de yayımlanmıştır. Osmanlı Devleti’ni Arap dünyasında işgalci gösteren dizi film, Türkiye’deki politik niyetlerle çekilmiş tarihî dizilere karşı âdeta diziler savaşını başlatmış görünüyor. Her kim tarafından çekilirse çekilsin tarihteki olayların çarpıtılıp buradan bir siyasal çıkar elde etme yarışı başladığında yarışı kimin kazanacağı bilinmez ama kaybedenin mazideki gerçeklik ve bu yarışa muhatap halkların olacağı kesin.</p>
<p>“Halife III. Abdülhamid” algısı aynı zamanda uluslararası alana yayılmaya çalışılmaktadır. Hemen her alanda çözülmesi gereken problemler varken vatandaşın ödediği vergiler, bu “sözde halife” algısı ile bazı Asya, Afrika ve Doğu Avrupa ülkelerine maddî ve siyasi destek amacıyla peşkeş çekilmektedir. Sadece bir çıkarcı grubun geçici menfaatine katkı sağlasa da bu anlamsız girişimlerin ne yurt içinde ne de uluslararası politikada daimî bir etkisinin olmadığı görülmektedir. Esasen yukarıda sayılan politikalar, “yumuşak güç” (soft power) denilen modern kamu diplomasisi için iyi örneklerdir. Fakat bu uygulamaların ülke menfaatine olabilmesi için yöneticilerin, devletin kurumlarını şahsî çıkarları için kullanmayıp uluslararası bir ciddiyete ve güce sahip olmaları gerekir. Aksi takdirde bu tür uygulamaların, devlet ciddiyetinin ortadan kalkmasına sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Oysa ülke insanlarının kıt maddî imkânlarıyla pek çok ülkede açtığı çeşitli eğitim kurumları tarafından yapılan kültür faaliyetleri, Türkiye ile bu ülkelerin aralarında dostluk bağlarının kurulmasını sağlamış ve bu sayede kültürel, ekonomik ve politik alanlarda önemli katkılarda bulunulmuştur. Fakat ülke menfaatinden ziyade, gayrihukukî bir şekilde, grup ve şahısların menfaati öne çıkarılıp hem yapılan yatırımlar talan edilmiş hem de kurulan sevgi köprüleri yıkılmıştır.</p>
<p>Sonuç olarak, tarihî değerler toplumun ortak mirasıdır. Bu mirasın devlet eliyle toplumun bir kısmını ötekileştirip diğer kısmına hukuk ihlal edilerek sunulması ne topluma ne de devlete fayda sağlar. Bu bakış açısı ile, toplumları mazideki pozitif değerleriyle manipüle ederek onları yönlendirip çıkar amaçlı niyetlerle tarih bilimini değersizleştirmek, maziye ve tarih bilimine vefasızlık olduğu gibi, maziden koparılan hafızasız kişiler ve toplumlar yetiştirmek de en azından insanlığa ve bilime karşı işlenmiş bir suçtur. Mazi, geçmiş zamandır. Tarih bilimi, maziyi evrensel metotlarla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Geçmişin geleceğe aktarılmasını intikam aracı, insanların ve toplumların farklılıklarını savaş sebebi, mazi ile uğraşıp mazide kalarak hâl-i hazırı ve geleceği okuyamayan veya gelecek tasavvuru için hiçbir geçmişe ihtiyaç duymayan tarih anlayışı, bilimden ziyade hastalıklı bir vâkıadır. Bu hastalıktan kurtulmak için siyaset, elini tarihin üzerinden çekmelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://27728387-6085-44F3-B573-4107BC71D6E5#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Oktay Özel, “Siyaset ve Tarih: Nasıl bir ilişki?” tr.boell.org/tr/tarihin-siyaseti-siyasetin-tarihi.</p>
<p><a href="applewebdata://27728387-6085-44F3-B573-4107BC71D6E5#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Edhem Eldem, “Osmanlı’dan Günümüze Tarihin Kullanılması ve İstismarı” tr.boell.org/tr/tarihin-siyaseti-siyasetin-tarihi.</p>
<p><a href="applewebdata://27728387-6085-44F3-B573-4107BC71D6E5#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ahmet Vefa Çobanoğlu, “Külliye”, <em>DİB., İslam Ansiklopedisi,</em> c. 26. s. 542.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayaklar Baş, Başlar Ayak Oldu</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/02/01/ayaklar-bas-baslar-ayak-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 14:40:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=176219</guid>

					<description><![CDATA[Tarih; kendine has metot, gözlem ve sistemi ile geçmişteki gerçekleri araştıran bir sosyal bilimdir. Tarihçi ise anılan bu hususlara bağlı kalarak geçmişteki gerçeği arayan ve anlamlandırandır. Tarihçi zihnindeki gerçekleri, geçmişteki gerçeklerin yerine ikame edemez. Tarihçinin kaleme aldığı metin ve vaka kayıtlarından isteyen herkes ibret alabilir. &#160; 1299 yılında Söğüt’te kurulduğu kabul edilen Beylik, bir dünya [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Tarih; kendine has metot, gözlem ve sistemi ile geçmişteki gerçekleri araştıran bir sosyal bilimdir. Tarihçi ise anılan bu hususlara bağlı kalarak geçmişteki gerçeği arayan ve anlamlandırandır. Tarihçi zihnindeki gerçekleri, geçmişteki gerçeklerin yerine ikame edemez. Tarihçinin kaleme aldığı metin ve vaka kayıtlarından isteyen herkes ibret alabilir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1299 yılında Söğüt’te kurulduğu kabul edilen Beylik, bir dünya devleti olan Osmanlı’nın çekirdeğidir (Halil İnalcık, son saha araştırmalarında Beylik’in 1302 yılında Yalova’da kurulduğunu belirtir). Osmanlı Beyliği’nin, önce devlet sonra da imparatorluk olması <em>Adalet Dairesi Teorisi</em> ile açıklanabilir. Daire-i Adalet, Osmanlı Devleti’nin temel siyaset anlayışını oluşturmaktadır. Osmanlı’daki bu işleyiş, Kınalızade Ali Efendi’nin (1511–1571) ilk Türkçe ahlak kitabı olan <em>Ahlak-i Alâi</em> isimli eserinde bulunmaktadır.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<ol start="17">
<li>yüzyıl Osmanlı entelektüellerinden Koçi Bey ise bu mekanizmayı şöyle formüle etmiştir: “Vel hâsıl saltanat-ı âliyyenin şevket ve kuvveti asker ile askerin ayakta durması hazine ile hazinenin toplanması reaya ile reayanın ayakta durması adalet ve doğruluk iledir.” Bu sistem, iyi çalıştığı dönemlerde Osmanlı Devleti’ni küresel bir güç haline getirmiştir. Koçi Bey, bu mekanizmadaki ana unsurlardan birinin de <em>asker</em> olduğunu belirtmiştir.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Devletin Anadolu’da ve Doğu Avrupa’daki ilk fetihleri, ağırlıklı olarak Müslüman Türklerden oluşan süvari birliği Tımarlı Sipahi Ordusu ile gerçekleşmiştir. Yeni fetihler ve savaş stratejilerinin değişmesi ile ateşli silahlar kullanan ve daima savaşa hazır olan piyade birliklerinden oluşan Yeniçeri Ordusu kurulmuştur.</li>
</ol>
<p><strong>Devşirme Sistemi</strong></p>
<p>Yeniçeri Ordusu, Osmanlı Devleti’nin fetihleri sonucunda köle olarak toplanan Hristiyan çocukların yetiştirilmesi (devşirme sistemi) ile meydana gelmiştir. Ordunun kuruluş ve müesseseleşmesi Edirne’nin fethinden (1361) sonra gerçekleşmiştir.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Ordu komutanına Yeniçeri Ağası (günümüzdeki karşılığıyla “general”) denilmiştir. Yeniçeri Ağası, Ağa Kapısı diye anılan Ordunun komuta merkezinde ikamet ederdi. Burası, komutanın hem resmî dairesi hem de yaşadığı yer olup bir mirî saraydır. Bu mekân günümüzde İstanbul Müftülüğünün bulunduğu yerdir. Yeniçeri ağaları 1451 yılına kadar rütbelerine dikkat edilerek Ocak içinden seçilirken 1451–1515 arasında sekbanbaşılardan tayin edilmişlerdir. 1515 yılından itibaren padişaha karşı itaatsizliklerinden dolayı Yeniçeri ağaları sarayda yetişmiş padişahlık müessesesine bağlı Enderun’dan ya da yüksek rütbeli kişiler arasından atanmıştır. Yeniçeri ağası, her salı günü gerçekleştirilen ve günümüzdeki karşılığı Bakanlar Kurulu olan Divan-ı Hümayuna katılırdı. Ağa veya paşa rütbeli ise söz ve oy hakkı vardı.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Yeniçeri adayı olacak Hristiyan çocukların toplanması, belirlenmiş kanunlara göre yapılırdı.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Fethedilen bölgelerden toplanan, 12–20 yaş arasındaki Hristiyan çocuklar ve gençler, önce Türk çiftçi ailelerine verilirdi. Burada üç ile beş sene süresince ailenin hizmetinde bulunur ve Türkçeyi, Türk ve Müslüman âdetlerini öğrenirlerdi. Daha sonra Ocak’a ve ardından da Saray’a gönderilerek özel bir eğitim ve öğretime tâbi tutululardı. “Acemi oğlanı” denilen bu yeniçeri adayları, I. Murad döneminde çıkarılan <em>Devşirme Kanunu</em> ile Arnavutluk, Yunanistan, Adalar, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan’daki Osmanlı coğrafyasından toplanırdı. 16. yüzyılın başından itibaren bu kanun, Anadolu’daki Hristiyan tebaasına, 17. yüzyılda ise bütün Osmanlı coğrafyasına uygulandı.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Kanuna göre çocukların en mümtaz ve istidatlı olanı seçilirdi. Ailenin birden fazla erkek çocuğu varsa bir çocuğu alınırdı. Çocukların dış görünüşlerine dikkat edilirdi. Yetim ve öksüz çocuklar devşirilmezdi. Kel, köse ve doğuştan sünnetli olanlar da kapsam dışı idi. Türkçe bilen, Hristiyan iken evlenen, sanat sahibi ve İstanbul’u görmüş çocuklar da devşirilmeye tâbi tutulmazlardı. Yahudiler ticaretle uğraştıklarından çocukları devşirme uygulamasından muaftı. Devşirme sisteminde yetişen bu insanlar sadece asker olmazlardı. Topkapı Sarayının içinde bulunan <em>Enderun Mektebinde</em> yetiştirilip sivil ve askerî alanda en üst mertebelere kadar yükselebilirlerdi. Mimar Sinan, devşirme sistemiyle yetiştirilmiş önemli bir isimdi. Bununla beraber padişahtan sonra en yetkili makam olan vezir-i azamlar da devşirme sistemi ile yetiştiriliyorlardı.Bunlardan Gedik Ahmet (Sırp kökenli), Makbul İbrahim (Parga), Sokullu Mehmet (Bosna) ve Köprülü (Arnavutluk) Paşalar bilinen örneklerdir.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Devşirme sisteminin bu pozitif yönlerinden dolayı bazı batılı Osmanlı tarihçileri, Hristiyan ailelerin, çocuklarını gönüllü olarak devşirme sistemine verdiklerini savunmaktadırlar. Osmanlı Arşivinde bu tezi destekleyen belgeler çok nadir bulunmaktadır. Öte yandan ailelerin, çocuklarının devşirilmelerine mâni olmak için bu uygulamaya direnme, piskopos doğum kayıtlarında değişiklikler yaptırma, çocuklarını saklama, erken evlendirme, rüşvet verme gibi belirgin tepkileri olmuştur.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Yeniçeri Ordusunun; kıyafeti, mehteri, organizasyonu, eğitimi, disiplini ve savaş teknikleri bakımından kendine has özellikleri bulunmaktadır. Savaşta ve barışta padişahın koruyuculuğu, İstanbul’un asayiş ve emniyetinin sağlanması, zabıta çalışmaları, yangın ve diğer âfet hizmetleri, taşra ve sınırlarda bulunan kalelerin güvenliği; Yeniçerilerin görevleri arasında yer alır. Ocak’a ait<em> İmam-ı Azam Bayrağı, </em>beyaz iplikten yapılmış olup üzerine altın sırmayla “<em>İnna fetahna leke fethan mubina ve yensurekâllahu nasren azîza</em>” (Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik) (Fetih, 48/1) ayeti işlenmiştir. Yeniçeriler görevlerinden dolayı halkın içinde idiler ve devletten maaş alan kişilerin yer aldığı yegâne müesseseyi teşkil etmekteydiler. Sayıları yer yer değişmekle birlikte Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde 12–14 bin arasında Yeniçeri olduğu bilinmektedir.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><strong>İsyanlar</strong></p>
<p>Yeniçeri Ordusundaki ilk disiplinsizlik, II. Murat zamanında başlamıştır. Hükümdar, tahtını 14 yaşındaki oğlu II. Mehmet’e devredip Manisa’ya gittiğinde, Vezir Halil Paşa bu devir teslimi uygun görmediği için cülus bahşişinin az olduğu gerekçesi ile Yeniçerileri isyana teşvik etmiştir. Yeniçeriler, Edirne yakınındaki Buçuktepe mevkiinde toplanarak bir isyan havası oluşturmuştur. Bunun üzerine II. Murat, tekrar Edirne’ye gelip tahta oturarak isyanı bastırmıştır. Fakat Yeniçerinin ruhuna ekilen isyan tohumu, meçhul bir sefere çıkan Fatih Sultan Mehmet’in 3 Mayıs 1481 Perşembe günü Gebze yakınlarında Sultançayırında vefat etmesiyle çimlenmiştir. II. Bayezid ile Cem Sultan’ın hükümdarlık mücadelesini şekillendiren paşalar kavgasında, İshak Paşa’nın kışkırtmaları üzerine isyan eden Yeniçeriler, Karamanî Mehmet Paşa’yı ve taraftarlarını öldürerek siyasetin bir aracı haline gelmişlerdir.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Böylece saltanat değişikliklerinde Yeniçerilerin etkisi açıkça ortaya çıkmıştır.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bu isyan girişimlerinin yanında III. Murat’ın kendi eliyle ordu disiplinini bozması, Yeniçerileri iflah olmaz bir yola sürüklemiştir.</p>
<p>1582 yılında oğlu Şehzade Mehmet’e yapmış olduğu sünnet düğününe katılan cambaz, hokkabaz, pehlivan gibi türlü hüner sahiplerinin padişahtan istedikleri Yeniçerilik talebi yerine getirilmiştir. Bunun sonucunda ordudaki askerlik ruhu, disiplin ve sistem bozulmuştur. Kadrolar gereksiz yere artırılıp ocak, kışla ve koğuşlarda yer kalmadığından Yeniçeriler bekâr odalarında, hanlarda, kahvehane ve hamamlarda yatmaya başlamışlardır. Yeniçeri sayısı III. Mehmet zamanında 45.000, III. Selim zamanında 110.000, II. Mahmut zamanında ise 140.000 civarında idi. Öte yandan İstanbul ve Edirne esnafının çoğu Ocak’a kaydolmuştur. Böylece Yeniçeriler iktisadî piyasanın bir parçası olmuşlardır. Asker sıfatı taşıdıklarından dolayı piyasayı etkiliyorlardı. Nihayet iktidar hırsı ile gözü dönmüş kimi paşalar; hukuk ve nizam yerine ihsan, inam ve makam derdine düşmüş ulema yardımıyla bozulan askerlik sistemindeki bir grup sergerdeye ilk defa bir hükümdarı (II. Osman), 1622 yılında, 18 yaşında iken öldürtmüşlerdir. Bürokrat, asker ve ulemanın aslî görevleri yerine siyasî oyunların bir parçası olmayı seçerek adalet dairesinden ayrılmaları, Osmanlı Devleti’nin, diğer devletlerin gerisinde kalmasının önemli bir sebebini oluşturmuştur.</p>
<ol start="18">
<li>yüzyılda Yeniçeri Ordusundaki disiplinsizlik hat safhaya gelmiş, ordu tarafından devlet işlerine doğrudan müdahale edilmeye başlanılmıştır. Ocak mensuplarına maaşlarını almaları için verilen “esami” denilen maaş defterleri, başta İstanbul olmak üzere farklı şehirlerdeki esnafının elinde çek ve senet gibi bir araç haline gelmiştir. Bu durum, Yeniçerilere piyasaya doğrudan müdahale etme imkânı vermiştir. Devlet bu problemin önüne geçmek için, esnafın ve Ocak’a kayıtlı olmayan sözde Yeniçerilerin ellerindeki esamileri iptal etmiştir. Bu girişim, 1730 yılında yine bir Yeniçeri isyanı olan Patrona Olayı ile sonuçlanmıştır. Artık devlet yöneticileri, bu ordunun ya ıslahı ya da tamamen ortadan kaldırılması için planlar yapmaya başlamıştır. Nitekim <em>Nizam-ı Cedid </em>ismi ile yeni bir ordu kurulmuştur. Yeniçeriler, etkinlikleri azalacağından dolayı yeni orduya girmeyi kabul etmeyerek topyekûn muhalefete geçip III. Selimi katletmişlerdir. 1807 yılında, Ocak’ın ileri gelenleri ile devlet erkânı arasında, isyancıların ve III. Selimin katillerinin cezalandırılmayacağına dair bir “hüccet-i şeriyye” imzalanmıştır. Çıkarlarına en küçük bir zarar gelince isyana alışmış sergerdeler, II. Mahmut’u tehdit etmeye başlamışlardır. Nihayet devletin ortak aklı bir araya gelmiş ve şeyhülislamın fetvası ile <em>sancak-ı şerif</em> çekilerek 1826 yılında Ocak’ın bütün birlikleri top ateşine tutulup yaklaşık 450 yıllık bir müessese ortadan kaldırılmıştır.<a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></li>
</ol>
<p>Avrupalı yazarlar, Yeniçeri Ocağının devşirme kökenine vurgu yaparak bozulmayı özellikle devşirme usulünün terk edilmesiyle açıklamayı tercih etmişlerdir. Hatta önemli muharebelerin kazanılmasındaki başlıca unsur olarak Yeniçerileri öne çıkarmışlardır. Bu tür abartılı karşılaştırmalar, Yeniçeri Ocağının kaynağına yapılan asabiyet güzellemeleridir. Oysa Osmanlı Devleti’nin savaş meydanlarındaki zaferlerinin aslî unsuru Tımarlı Sipahilerdir. Hem orduya verilen emir hem de Osmanlı gaza anlayışının serlevhası olan “Attan inmeyesuz” (Attan inmeyin) ifadesi Tımarlı sipahilerle anılagelmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak Yeniçeriler, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 17. yüzyılın sonuna kadar kazanılan zaferlerde çok önemli rol oynamışlardır. İbn-i Haldun’un da vurguladığı gibi, insan fıtratından saptığında her türlü melaneti yapabiliyorsa, kurumlar da öyledir. Yeniçeriler, savaş meydanlarındaki zaferleri kendilerine mal edip kurumsal çıkarlarını devletin ve milletin menfaatlerinin önüne geçirmişlerdir. Zamanla devletin ve askerî kurumların yeniden yapılandırılmasını gerektiren devirlerde, bu yenilenmenin karşısında duran bir engel haline gelmişlerdir. Çeşitli isyanların, padişahları tahta çıkarma ve tahttan indirme girişimlerinin fâili olmuşlardır. Nihayet 14 Haziran 1826 tarihinde, geciken reformların, çeşitli yenilgilerin ve kaybedilen toprakların sorumlusu sıfatıyla, kanlı bir devlet müdahalesi neticesinde tarihten silinmişlerdir.</p>
<p>Tarihin sürekliliği teorisi nazarından bakıldığında, Cumhuriyet tarihindeki askerî müdahale planları ve teşebbüslerinde, 27 Mayıs (1960) ile 12 Eylül (1980) Darbesinde, devletin demokratik ve hukuk yapısını ve ilerleyişini bozup Yeniçeriler gibi kurumsal çıkarlarını, devletin ve milletin menfaatinin önüne geçirme niyetinde olan, güç ve nüfuz sahibi yapıların mevcudiyeti görülmektedir. Özellikle 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’nin hemen her konuda sıçrama rampasına girdiği bir devirde, Ergenekon ve benzeri yapılar, ikballerini devam ettirmek maksadıyla, “vatan sevgisi” adı altında, milletin evrensel demokratik ve hukuk kazanımlarını hiçe sayarak gayrinizamî bir güç elde etmişlerdir. Son olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkesini hazmedemeyen aynı zihniyet, bu sefer siyasî iktidarla örtüşen çıkarları doğrultusunda mecburen oluşturdukları çirkin ittifakın altını çizerken milletin üstünü çizmiştir.</p>
<p>Yaz tarihçi, yaz:</p>
<p><strong><em>“Ayaklar olmuş baş, başlar ayak.”</em></strong></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kınalızade Ali Efendi, <em>Devlet ve Aile Ahlakı</em>, İstanbul: İlgi Kültür Sanat, 2010, s. 225–226.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Koçi Bey, <em>Koçi Bey Risalesi</em>, (sadeleştiren Zuhuri Danışman), Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1985, s. 64; Halil İnalcık, <em>Osmanlıda Devlet, Hukuk, Adalet</em>, İstanbul: Eren Yayınları, 2005; İnalcık, <em>Devlet-i ‘Aliyye – Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar</em>, 1. ve 2. cilt, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2016. İnalcık, bu eserlerinde adalet dairesi teorisini ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İsmail Hakkı Uzunçarşılı, <em>Kapıkulu Ocakları I</em>, Ankara: TTK Yayınları, 1988, s. 9, 144.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mücteba İlgurel, Yeniçeri Maddesi, <em>İslam Ansiklopedisi</em>, İstanbul: MEB Yayınları, 1986.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yavuz Ercan, “Devşirme Sorunu, Devşirmenin Anadolu ve Balkanlardaki Türkleşme ve İslamlaşmaya Etkisi”, <em>Belleten</em>, Ankara: TTK Yayınları L/198 (1986), s. 679–722.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Uzunçarşılı, a.g.e., s. 14.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Abdulkadir Özcan, Devşirme Maddesi, <em>TDV İslam Ansiklopedisi</em>, İstanbul: TDV Yayınları, 2007.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Reşad Ekrem Koçu, <em>Yeniçeriler</em>, İstanbul: Koçu Yayınları, 1964, s. 23–24; Kemal Beydilli, Yeniçeri Maddesi, <em>TDV İslam Ansiklopedisi</em>, İstanbul: TDV Yayınları, 2007.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Koçu, <em>a.g.e.</em>, s. 50.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Koçu, <em>a.g.e.,</em> s. 115; Mustafa Akdağ, <em>Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi I</em>, Ankara: Barış Kitabevi, 1999. Akdağ, eserinde Osmanlı siyaset kurumuma Yeniçerinin müdahalesini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ahmet Mumcu, <em>Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl,</em> Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları, 1963, s. 194.</p>
<p><a href="applewebdata://EE4E24FA-4C46-42E8-B33F-567C0DEA254B#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Mücteba İlgürel, a.g.e.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
