<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Prof. Dr. Suat Yıldırım &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/yazar/prof-dr-suat-yildirim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Sep 2026 07:34:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>Prof. Dr. Suat Yıldırım &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir İnsani Yaşatan Bütün İnsanlığı Yaşatmış Gibi Olur</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/09/01/bir-insani-yasatan-butun-insanligi-yasatmis-gibi-olur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2026 07:33:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318679</guid>

					<description><![CDATA[İnsan hayatının dokunulmazlığı hakkında semavî dinlerin hepsinde bulunan hükmü, Kur’ân-ı Hakîm şöyle ilan eder: “İşte bundan dolayı İsrail oğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim katil olmayan ve yeryüzünde bozgunculuk yapmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir kişiyi yaşatırsa bütün insanlığı yaşatmış gibi olur” (Mâide 5/32). Sonra yüce Allah, “Yaratıcı” sıfatıyla [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan hayatının dokunulmazlığı hakkında semavî dinlerin hepsinde bulunan hükmü, Kur’ân-ı Hakîm şöyle ilan eder: <em>“İşte bundan dolayı İsrail oğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim katil olmayan ve yeryüzünde bozgunculuk yapmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir kişiyi yaşatırsa bütün insanlığı yaşatmış gibi olur”</em> (Mâide 5/32). Sonra yüce Allah, “Yaratıcı” sıfatıyla kendi hakkını hatırlatır: <em>“Ey iman edenler! Allah’ın hukukunu gözetin! O’na yaklaşmaya vesile arayın!”</em> buyurur (Mâide 5/35).</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı, 2003 yılında <em>“Kur’ân Yolu / Türkçe Meal ve Tefsiri”</em> adlı muhtasar bir Tefsir ve Meal yayımladı. Bu eserin 2008 tarihli basımında eser hakkında Yunus Akkaya gerekli tanıtımı yapmış. Hayrettin Karaman, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş ve Mustafa Çağrıcı hocalar tarafından müşterek olarak hazırlanan ve Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından incelenip takdir edilen bu tefsir, yayımlanmaya devam etmektedir. 1998’de benim Mealimde konu münasebetiyle benim Kitab-ı Mukaddes’e atıfta bulunmamı az da olsa bazı kimseler yadırgamışlardı. Bu hocalarımız ise Önsöz’de, “…<em>mukayese imkânı sağlamak ve ihtiyaç hâlinde, İslamî inançlar ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek maksadıyla Kitab-ı Mukaddes’ten de bilgiler aktarılmıştır.</em>” diyerek, çok sayıda âyet ve konu vesilesiyle irtibat kurmuşlardır. Kanaatimce hocalarımızın bu eserini herkesin okumasında fayda vardır. <em>Fakat Kur’ân Mealini hazırlayan kimsenin ise mutlaka başvurması gerekir.</em></p>
<p><em>Ne var ki, benim Mealimden başka hiçbir Meal, bu hükmün, Tevrat’ta değil de onun tefsiri olan Mişna’da yer aldığını belirtmez. Onun için okuyucu, bunu Tevrat’ta arayıp da bulamayınca şüpheye düşer. Türkçe kuranmealleri.com sitesindeki elli beş meale bakılabilir ve irtibat kurulmadığı, bu konuda Meallerde hiç bilgi verilmediği görülür.</em> Diğer taraftan Hıristiyanlığın Kutsal Kitabı’nın ilk beş bölümü olan Tevrat kısmına bakan kimse de orada bu bilgiyi bulamaz. Hazırladığım <em>Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali 1998’de yayımlandığından ve o vakit bu bilgiden haberdar olmadığım için</em>, bu bilgiye orada yer veremedim. Fakat 2003 yılından sonraki basımlarda, <em>Kur’ân Yolu</em> tefsirine atıfta bulunarak bu önemli bilgiye, kaynak göstererek yer verdim. <strong>Bu bilgi olmazsa dikkatli okuyucu, Meal yazarlarının, hemen hepsinin, bu bilgiyi Tevrat’a mal ettiğini düşünecek, asıl kaynak olan Tevrat tefsiri Mişna’dan habersiz kalıp birçok yerde bunu Kur’ân-ı Kerîm’e veya Tevrat’a mal ederek nakledecektir</strong>.</p>
<p>İşin bir başka yönü şudur: Müslümanların büyük ekseriyeti bu âyete atıfta bulunurken: <em>“Allah, Kur’ân’da buyurur ki: Kim bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir kişiyi yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur.”</em> der. Bu bilginin ilk kaynağını da bildirmeksizin, Kur’ân’a mal eder. Hâlbuki yapması gereken, âyeti başından okuyarak: <em>“İşte</em> <em>bundan dolayı, İsrail oğullarına Kitapta şunu bildirdik: Kim bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir kişiyi yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur.”</em> Kur’ân’ın, insan hayatı hakkında, kâinatın ufuklarında yankılanıp Tevrat vasıtasıyla Milattan on üç asır kadar önce İsrail oğullarına verdiği bu emir, mevcut Tevrat’ta yer almaz. Ama O’nun tefsiri olan Mişna’da (Sanhedrin, IV, 5) şöyle bildirilir: <em>“İsrail’den tek bir kişiyi öldüren, tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır ve İsrail’den tek bir kişiyi koruyan Allah’ın kitabına göre bütün dünyayı korumuş sayılacaktır.”</em> Bu kısımdaki önemli değişiklik gözden kaçmayıp ayrıca değerlendirilmelidir.</p>
<p>Fakat Müslümanların çoğu Mâide, 32 âyetinin baş kısmını bilmez, bilen de unutur ve âyeti; <em>“Kim bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur…”</em> diye başlatır. Hâlbuki âyet, önce İsrail oğullarına bu emri vermesi ile en başta onların görev ve sorumluluklarını vurgulamaktadır. Yani, Kur’ân bu emri, onların şahsında bütün insanlığa yöneltmektedir.</p>
<p>Bu âyetin zımnen teşvik edip başlattığı, başka inançta olanlarla iletişim kurmaya, ilahiyat doktoru Atakan Derelioğlu Bey’in yaşadığı canlı bir örnek şöyle cereyan etmiştir: “12 Nisan 2022 günü, New Jersey’de kanser merkezinde dördüncü evre kemoterapi görmekte idim. O ünitede hastalar, perdelerle bölünmüş odalarda yatıyorlardı. Hasta, perdesini açık tutarsa diğer odalarda yatanlarla görüşebiliyordu. Başındaki kipadan Yahudi olduğunu anladığım Seth (Şit) adlı bir kişi 20 kadar hastayı ziyaret edip onlara moral veriyordu. Bir peygamber ismini taşıyan ve üst düzey distribütör olarak dağıttığı serumlarla şifa vesilesi olmaya çalışan bu kişiye tebriklerimi ilettim. Kur’ân-ı Hakîm’in Mâide sûresi 32. âyetinde: <em>“İsrail oğullarına, kim bir insanı yaşatırsa, bütün insanlığı yaşatmış gibi olur</em>.<em>”</em> buyurduğunu, Tevrat tefsiri Mişna’dan naklen okuyunca, hemen yere çömelip dakikalarca hıçkırıklarla ağlamaya koyuldu. Başka söze hacet yok. Kur’ân kendi kendisini tebliğ ediyor. O’nun bu irşadlarını anlamaya çalışıp uygulamak talebelerinin işidir.</p>
<p><em>Türkiye’de en çok bilinen elli beş Kur’ân mealinde bu âyetle ilgili yorum şöyle dursun, kısa bir not bile bulamamak, benim için büyük bir hüsran oldu. Mealler bu âyetin açtığı ufuklar hakkında açıklama yapmadıkları gibi, hükmün yer aldığı kaynak konusunda da yanlış bilgi veriyorlar. Hemen hepsi, açıkça veya adını vermeksizin, bu hükmün mevcut Tevrat’ta yer aldığını yazıyor. Hâlbuki hüküm, Tevrat’ta değil, Tevrat’ın tefsiri Mişna’da bulunmaktadır.</em> Evet, bu hüküm mevcut Tevrat’ta yer almaz. Ama onun tefsiri olan Mişna’da (Sanhedrin IV, 5), <em>“İsrail’den tek bir kişiyi öldüren, tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır.”</em> tarzında yer alır (Diyanet, <em>Kur’ân Yolu Tefsiri</em>).</p>
<p>Kur’ân-ı Hakîm, “Tevrat’ta bildirdik” demeyip “Kitap’ta şunu bildirdik” buyuruyor. Burada maksat, Tevrat’ın tefsiri olan Mişna’dır. Onlara göre bu tefsir de aynen Tevrat hükmündedir. Bu da bunu yapan Meallerin düzeltmeleri gereken önemli bir vebaldir. Kur’ân, “Tevrat’ta” demiyor, “Kitap’ta” diyor.</p>
<p>“Bu âyet, insan hayatının kutsallığını vurgulayan en mükemmel, evrensel bir beyandır. Hayatın korunması için, her bir kişi, başkasının hayatının kutsallığını kabul edip onu korumaya çalışmalıdır.”*</p>
<p>___</p>
<p>*Suat Yıldırım, <em>Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali</em>, Mâide sûresi 32. âyet-i kerîmesinin açıklaması.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HZ. YUSUF KUYUYA (MI) ATILDI?</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2025/06/01/hz-yusuf-kuyuya-mi-atildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Jun 2025 13:33:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=317478</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası Kur’ân-ı Hakîm’de, toplamda on dört sayfa olup en geniş bir tarzda anlatılır. Çocukluğundan Rabb’ine kavuşacağı ana kadar yaşadığı hayat, ilginç bir sunumla en güzel şekilde tablolaştırılır. Bu anlatımda geniş kitlenin zihninde en çok yer eden tablo ise kendisini kıskanan büyük kardeşlerinin onu kuyuya atma hadisesidir. Sayıları elliden fazla olan Türkçe bütün [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Hz. Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası Kur’ân-ı Hakîm’de, toplamda on dört sayfa olup en geniş bir tarzda anlatılır. Çocukluğundan Rabb’ine kavuşacağı ana kadar yaşadığı hayat, ilginç bir sunumla en güzel şekilde tablolaştırılır. Bu anlatımda geniş kitlenin zihninde en çok yer eden tablo ise kendisini kıskanan büyük kardeşlerinin onu kuyuya atma hadisesidir. Sayıları elliden fazla olan Türkçe bütün mealler, onun <em>“kuyunun dibine”</em> atıldığını yazar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet Kur’ân Yolu Tefsiri, Elmalılı, H. B. Çantay, Ö. N. Bilmen, Süleyman Ateş … ben Suat Yıldırım ve diğerleri. Sadece mealler değil; Maturidî, Beyzavî, İbn Kesir, Nesefî, Ebu’s-Suûd, Ebû Zehre, Haseneyn Mahlûf gibi bazı tefsirler de böyledir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bahsi geçen bu kaynaklarda onun henüz çocuk denecek yaşta kuyuya atılmış olduğu anlatılmaktadır. Şayet kaynakların dediği gibi ise, kuyuya atılan bu küçük çocuğun boğulmaktan kurtulamayacağı herkesçe malumdur. Ancak onun boğulmadan kuyunun bir yerine tutunmuş veya suyun olmadığı bir alana düşmüş olması muhtemeldir ki kervancıların <em>saka</em>sı (sucu) kovayı kuyuya salınca onunla dışarı çıkmayı başarmıştı. O zaman burada önemli olan mesele, kuyunun yapılış şekli olmalı. Ayrıca önemli olan bir diğer husus da kuyuya atma teklifinde bulunan en büyük ağabeyin kuyunun bu yapı tarzını biliyor olması. Zira, Hz. Yusuf’un (aleyhisselâm) diğer kardeşleri hep birlikte onu öldürmek isteyince o: <em>“Yusuf’u öldürmeyin</em>, غَيَابَتِ الْجُبِّ ‘<em>ğeyâbetu’l-cubb’e</em> <em>bırakın. Kervancı kafilelerinden biri onu alıp yapacağını yapsın.”</em>demişti.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Onun bu teklifi sayesinde hem onlar kıskandıkları rakiplerinden hem de kardeş katili olmaktan kurtulup Hz. Yakub (aleyhisselâm) ailesinin şerefini korumuş olacaklardı. Onlar da büyük ağabeylerinin bu önerisini makul buldular.</p>
<p style="font-weight: 400;">Burada konunun önemli bir yanı şudur ki söz konusu atılması teklif edilen kuyu, Kur’ân’da بِئْرٍ <em>“bi’r”</em> kelimesiyle ifade edilen kuyu değildir. Zira, <em>“bi’r”</em> ismiyle ifade edilen kuyu, Kur’ân’ın bir başka sûresinde وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ <em>“ve bi’rin muattalatin”</em> şeklinde geçer.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Anlamı ise <em>“suyu çekilmiş, körelmiş kuyular” </em>demektir. Arapça <em>“bi’r”</em> şeklinde ifade edilen bu kuyu, yaklaşık bir metre çapında olup silindir şeklinde, etrafı taşla örülmüş kuyu demektir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak Hz. Yusuf’un (aleyhisselâm), büyük ağabey tarafından atılması teklif edilen kuyu ise: غَيَابَتِ الْجُبِّ <em>“ğeyâbetu’l-cubb”</em>dür. “<em>Cubb”</em> ise <em>“bi’r”</em> şeklinde ifade edilen kuyunun tam tersi olup etrafı taşla örülmemiş, alanı su havuzu gibi geniş olanına denir.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Sem’ânî, Herevî ve Âlûsî gibi tefsirciler de <em>“ğeyâbe”</em>, kelimesini <em>“cubb”</em> içindeki mağara şeklinde yorumlamışlardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dolayısıyla <em>“Ğeyâbetu’l-cubb”</em>, sahradaki kuyuların kenarında, kişinin, su alıp çıkarken oturabileceği, su kabını bırakabileceği veya oturmaksızın su doldurup ayrılabileceği yer demektir. Bu yüzden kuyunun dar ağzından bakan kimse, kenarındaki bu noktayı göremeyeceğinden, <em>“belirli belirsiz”</em> anlamında <em>“ğeyâbe”</em> denilmesi normaldir. İşte, büyük ağabeyin kuyunun kenarına bırakalım teklifinden maksadı, onu kuyuya atıp öldürmek olmayıp, kenarına bırakarak muhtemelen su almaya gelen kervancıların görüp onu alıp gitmeleri idi.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu, <em>“Ğeyâbetu’l-cubb”</em> tamlaması hakkında, yakında aramızdan ayrılıp Rabbimizin davetine icabet eden bir diğer müfessir, M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: <em>“Bu kuyu, bildiğimiz kuyular gibi olsaydı, Yusuf (aleyhisselâm) suda boğulurdu. Bu kuyu, sarnıç gibi bir şeydi</em> (…) <em>Kenarlarında kuru kısımlar da bulunuyordu. Bu yüzden, içine giren yaşı büyük insanlar sularını alıp çıkabiliyorlardı. Nitekim hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, bir kadın çölde kuyuya iniyor, su çıkarıyor ve köpeğe içiriyordu.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn5" name="_ednref5"><strong>[5]</strong></a> Ayrıca orası Ashab-ı Kehf’in mağarası gibi güneşi görebilen bir yerdi. Güneşin doğuş, yükseliş ve batışını takip edebiliyor, dolayısıyla vakitleri belirleyebiliyordu.”<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn6" name="_ednref6"><strong>[6]</strong></a></em></p>
<p style="font-weight: 400;">Muasır müfessirlerden Abdullah Şehate (ö. 1423) ve Seyyid Tantavî (ö. 1431) de bu görüştedirler. Şe’ravî (ö. 1419) ise bu konuda şöyle diyor: Hz. Yusuf’un diğer kardeşlerinin, <em>“Onu öldürün!”</em> sözündeki şiddeti bir nebze hafifletmek gayesiyle büyük ağabeyleri bu sözü kullanmıştır. Bu şekilde açıkça onların teklifine karşı çıkmayıp; şöyle yaparsanız, kervancılar onu bulup gereğini yapar, siz de ellerinizi kana bulamaksızın arzunuza ulaşırsınız, demek istemiştir. Böyle demekle, onların bu teklifi kabul edeceklerini umdu. Kur’ân-ı Kerim, hadiseyi böyle anlatarak bu krizin nasıl bir mutabakatla sonuçlandığını bize bildiriyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, bu teklifi yapan büyük ağabey, öldürme isteğinde olan kardeşlere açıkça karşı çıkmaksızın, onların gazabını hafifletmeye çalışmıştır. Sözüne başlarken <em>“Onu öldürmeyin!”</em> yerine; <em>“Yusuf’u öldürmeyin!”</em> diyor. İsmini hatırlatarak o küçücük masum kardeşlerine karşı onları insafa yöneltmek istiyor ve ricasını şöyle bitiriyor: <em>“Kuyunun bir tarafına bırakın, eşkıya onu bulup icabına bakar, siz de ellerinizi kardeş kanına bulaştırmamış olursunuz!”</em> Bunun üzerine onlar öldürmekten vazgeçerek, böyle bir planla ondan kurtulmaya razı olup: <em>“Biz onu da gezmeye götürüp sevindirmek isteriz, ne olur, sen onu bize emanet et sevgili babamız!”</em> derler.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Gülen Hocaefendi’nin yorumunda geçen <em>sarnıç</em> kelimesinin ne olduğunu günümüz nesilleri belki de bilmeyebilir. Hâlbuki, yirminci asrın başına kadar, hemen her yerleşim merkezinde, dinlenmiş temiz su saklamak için, binlerce sene boyunca, sarnıçlara ihtiyaç vardı. Yüksek yerlerde yapılan yerleşim merkezlerinde ve kurak yerlerden geçen kervan yollarında su depolamanın hayatî önemi bulunmaktaydı ki, eski Ortadoğu şehirlerinin bu sarnıçlar sayesinde varlıklarını sürdürdükleri söylenebilir.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Çocuk yaştaki Yusuf’u işte böyle bir kervan yolunun üzerindeki sarnıçta kervancılar bulmuştu. Demek ki su şebekelerinin belediyelerce yapılmaya başlandığı 20. asırdan önceki metinlerde <em>kuyu</em> kelimesi ile <em>sarnıç</em> kelimesi aynı olmayıp aralarında ayrım yapmanın son derece önemli olduğu hatırdan çıkarılmamalı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu konunun daha iyi anlaşılması için Ra’d sûresinin 14. ayetinin mealine bakalım: <em>“Geçerli dua O’na (Allah’a) yapılan duadır. Müşriklerin O’ndan başka yöneldikleri putlar ise, kendilerine hiçbir surette icabet edemezler. Onların durumu tıpkı, ağzına su ulaşsın diye iki elini suya (önündeki kuyuya) doğru uzatan adamın hâline benzer. Oysa bu durumda su, hiçbir zaman onun ağzına ulaşamaz. İşte kâfirlerin duası öyle boşa gider</em>.<em>”</em> Değişik zaman dilimlerinde Kur’ân’ın tefsirini yapan Mukatil (ö. 150), Mücahid (ö. 103), İbn Kesir (ö. 774), Fahruddin Râzî (ö. 606) gibi tefsirciler, bu ayette <em>kuyu</em> lafzı geçmediği hâlde kuyunun zımnen var olduğu şeklinde ayeti yorumlamışlar ve <em>“Kuyudaki su, kuyu başında avucunu açmış canı yanan adamın eline, ağzına yükselmez.”</em> demişlerdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çünkü, Kur’ân’ın geldiği asırda ve ondan sonraki bin üç yüz kadar yıldan önce (yani yaklaşık 19. hatta 20. yüzyıla kadar), belediyelerce döşenen şehir su şebekeleri yoktu. İnsanlar suyu kuyulardan çıkartıyorlardı. Asrımızda olduğu gibi lavaboyu açar açmaz suya ulaşma diye bir şey yoktu. Dolayısıyla şimdiki muhataplara gerçeği anlatmak için, kuyudan su içmeye muhtaç insanın, ellerini kuyunun üstünde tutmasının suya ulaştırmayacağını vurgulamak gerekir. Yoksa insanların musluğu çevirir çevirmez lavabodaki suya her an ulaşabildiği bir çağda, ayetin vurguladığı imkânsızlık kolay anlaşılmaz. Ama ayetin verdiği şu fotoğraf, meseleyi bir çırpıda çocuklara bile kolayca anlatıyor: <em>Kuyu başında avuç açmakla, beş metre aşağıdaki su içilemez! </em>Öyleyse insanları ve bütün kâinatı yaratıp onlara hizmet ettiren Allah’a değil de âciz, fani yaratıklara kul olmak insana yakışmaz. İnsanların yetmiş kelime ile anlatmaya çalıştığını, Kur’ân saniyelik fotoğrafla bir çocuğa bile gösteriyor (Fakat çağdaş ortam çok değiştiğinden, elliden fazla <em>Meal</em>de Ali Fikri Yavuz, Süleyman Tevfik, Emrah Demiryurt ve Suat Yıldırım’dan başka bu fotoğrafa dikkat çeken olmuyor).</p>
<p style="font-weight: 400;">Tekrar konumuza dönecek olursak; çocuk Yusuf, atıldığı yer altı sarnıcının karanlığında ve korkunç yalnızlığında müthiş saatler geçirdi. Belki iki veya üç gün. Fakat Allah’a imanından aldığı güvenle, kalbindeki ümit ışığı silinmedi. Derken, kervan kafilesi gelip sarnıca yakın bir yerde mola verdi. Hatırlarına gelen ilk ihtiyaç su olduğundan gönderdikleri <em>saka</em>nın ayak seslerini yer altından işiten Yusuf’un gönlünde ümit ışığı parıldadı. Derken… sarkıtılan kovayı görür görmez hemen kovaya yerleşti. <em>Saka</em> ipi çekerken, normalden biraz fazla ağırlığa anlam veremese de daha bir kuvvetle çıkarır çıkarmaz ay parçası gibi bir çocukla karşılaşınca: <em>“Müjde! Müjde!”</em> çığlığını attı. Haber kafileye yayılınca, hemen kendilerini toparlayıp <em>“Etrafa duyurmayalım. Mısır’a vardığımızda, satıp kazancımıza bakalım!”</em> dediler.<a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Derken, Allah Teâlâ’nın takdiri ile o, devrin Mısır’ında hem Maliye Bakanı hem aynı zamanda Peygamber oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sonuç olarak, Hz. Yusuf (aleyhisselâm) halk arasında bilinen normal bir kuyuya değil, içe doğru geniş bir alana sahip sarnıca benzer bir yere bırakıldığı için boğulmamıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yusuf, 12/10.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Hac, 22/45.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Beğavî, Süddî, İbn Ebî Hâtim, Seâlibî, Mâverdî.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Nâsır Mekârim Şîrâzî, <em>et-Tefsîru’l-Emsel fî Tefsîri Kitabillâhi’l-Munzel</em>.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> <em>Sahîh-i Müslim, Tevbe</em> 155.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>  M. Fethullah Gülen,<em> Kur’ân’ın Sihirli Ufku-Yusuf Sûresi</em>, 12/15, s. 94, Süreyya Yay., Clifton, New Jersey, Haziran 2024.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Şa’ravî, Yusuf 12/11 tefsirinde.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Nebi Bozkurt, <em>TDV İslam Ansiklopedisi, </em>“Sarnıç” md.</p>
<p><a href="applewebdata://EBE5B5CF-4178-440E-9697-F7A5D4BE1834#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Nâsır Mekârim, a.g.e. (ve diğerleri), Yusuf sûresi, 12/ 10 ve 19 tefsirinde.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>M. Fethullah Gülen Hocamızdan Kalan Hoş Seda</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2024/12/22/m-fethullah-gulen-hocamizdan-kalan-hos-seda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Dec 2024 07:59:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[M. Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=304285</guid>

					<description><![CDATA[İlmi, kitapları, sohbetleri ve bilhassa yaşayışı ile dünya çapında örnek olan hocamız M. Fethullah Gülen’i dâr-ı bekâya uğurladık. O “Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak dön Rabbine!” (Fecr, 89/28) davetine uyarak dünya gurbetini sonlandırdı. 60 yıllık beraberliğimizde onu hep rıza-yı İlahî yolunda, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uygun yaşayan bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlmi, kitapları, sohbetleri ve bilhassa yaşayışı ile dünya çapında örnek olan hocamız M. Fethullah Gülen’i dâr-ı bekâya uğurladık. O “Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak dön Rabbine!” (Fecr, 89/28) davetine uyarak dünya gurbetini sonlandırdı.</p>
<p>60 yıllık beraberliğimizde onu hep rıza-yı İlahî yolunda, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uygun yaşayan bir şahsiyet olarak gördüm.</p>
<p>O, 86 yıllık hayatında, Rabbini tanıyan bir kulun yaşayacağı tarzda yaşadı. Vaaz kürsüsüne çıktığı 14 yaşından itibaren irşat hayatına başladı. Cenab-ı Allah’ın en güzel örnek olarak gönderdiği Peygamber Efendimizi pek güzel tanıyıp etrafına tanıttı. Çok sayıda kitabı arasında sadece Sonsuz Nur adlı hacimli kitabı, Peygamberimizin insanları nasıl eğittiğine dair mufassal bir eseri olup 20 kadar dile tercüme edildi. O’nun “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisini örnek alırsanız doğru iş yapmış olursunuz.” buyruğunu tutarak hayatı boyunca Ashâb-ı Kirâm’ı en kapsamlı anlatan nadir hocalardan oldu. Âdeta bu konuda bir inkılap gerçekleştirdi. İslamî hayatı aslî şekliyle canlandırmak üzere hadis-i şerifle her asırda geleceği müjdelenen mücedditlerden biri oldu.</p>
<p>İleride Türkiye’nin tarihini yazacak olan tarihçiler, Fethullah Gülen’e önemli bir yer verecekler ve onun fikir ve gayretlerinin toplumda meydana getirdiği değişiklikten mutlaka bahsedeceklerdir. Bu, benim sübjektif bir kanaatim olmayıp, lehinde olsun veya olmasın, hemen herkesin katılacağı bir tespittir. Ülkemizin takriben son 30 yılına damgasını vuran, basın yayın organlarının devamlı gündeminde yer alan bir şahsiyetin, daha doğrusu onun manevî şahsiyeti etrafında hâlelenen toplumsal bir oluşumun, tarihe geçmesinden daha tabiî bir şey olamaz. Bilakis, böyle olmaması hayret edilecek bir şey olurdu.</p>
<p>Cami imamlığı, vaizlik, Kestanepazarı Yurdunda müdürlük, kahvehane sohbetleri, öğrenci yaz kampları, kendisinin teşviki sayesinde açılan yurtlar, üniversiteye hazırlık dershaneleri, özel okullar, derken diğer kültürel faaliyetler, dergi, gazete, radyo ve TV’ler, Türkiye dışında 160 kadar ülkeye ulaşan özel okullar ve üniversiteler, toplumun değişik kesimleri, farklı din ve kültür mensupları arasında diyalog kurmak suretiyle toplumsal ve küresel barışa katkılar, son dönem başbakanları ve cumhurbaşkanlarının takdirkâr beyanatları, röportajlar, dergilerde yazdığı makaleler, toplumda ağırlığı olan birçok şahsiyet ile kurduğu münasebetlerle devam eden bir süreç… 95 kadar kitaba imzasını atan bir ilim ve fikir adamı…</p>
<p>İşte bu özelliklerinden ötürü, çeşitli ülkelerin üniversitelerinde birçok akademik çalışma, bu oluşumu incelerken, 26–27 Nisan 2001 tarihinde, ABD’deki Georgetown Üniversitesine bağlı Müslüman-Hristiyan Uzlaşma Merkezinde onun fikirlerini ve çalışmalarını incelemek üzere, dünyaca tanınan ilim adamlarının katıldığı bir sempozyum düzenledi. Organizasyon heyeti başkanı Prof. Dr. John Esposito, bu toplantının gerekçesini açıklarken şöyle demişti:</p>
<p>“Objektif konuşacak olursak, Gülen’le ilgili mühim olan şey, sadece fikirleri üzerine konuşmak değil, fakat ‘İşte size müesseseleşmiş fikirler!’ diyebilme meselesidir. Yani insanlar onun fikirlerinin ne denli etkili olduğunu tartışmak zorunda değil; tek yapmaları gereken, bütün dünyada kurulmuş okullara, üniversitelere ve bunların nasıl kayda değer başarılara imza attığına bakmak. Gülen’in İslam ile modernliğin bağdaşabileceği ve nasıl dönüşüm sağlanabileceği hususundaki düşüncelerinin Türkiye’de, Orta Asya’da ve şimdi de Avrupa ve Amerika’da ne tür etkilere yol açtığını görmek… Hem İslam dünyasındaki hem de Batı’daki insanların Gülen’i, fikirlerini ve bunların yansımalarını bilmeleri önem arz ediyor.”</p>
<p>Ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da vesile olduğu hizmetler, Rabbimizin muvaffak kılmasıyla artarak devam edecektir. Kitapları, sohbetleri, yetiştirdiği talebeleri, istişare heyetleri ile Hak rızası için halka hizmet mirası bâkî kalacaktır.</p>
<p>Hülasa, etrafında halkalanan üç nesilden 100 binlerce mümine rehber oldu. Rabbimiz bu nesilleri ondan öğrendikleri hizmetlerde daim buyursun. Hepimizi Peygamberimiz ve Hocamızla Cennetinde buluştursun.</p>
<p>Dipnotlar</p>
<p style="font-weight: 400;">[1] Beyhakî, <em>Kenzu’l-Ummal</em>, 1002.</p>
<p style="font-weight: 400;">[1] Ebû Dâvûd, <em>Sünen</em> (Melâhim, 1).</p>
<p><span style="font-weight: 400;">[1]</span><span style="font-weight: 400;"> John Esposito, <em>Zaman</em>, 30 Nisan 2001.</span></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Ural’ı Unutamadık</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/05/02/kemal-urali-unutamadik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 May 2022 04:11:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=220135</guid>

					<description><![CDATA[“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince Günler şu heyulayı da er geç silecektir. Rahmetle anılmak… Ebediyet budur, amma, Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?” dedi Mehmed Âkif, ama o unutulmadığı gibi, mahviyet ve tevazu timsali Kemal Ural’ı da unutmadık. O hep yalnız yaşasa, unutulmak istese de biz onu anacağız. 1927 Erzincan doğumlu. Babası Rizeli olup Osmanlı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince</em></p>
<p><em>Günler şu heyulayı da er geç silecektir.</em></p>
<p><em>Rahmetle anılmak… Ebediyet budur, amma,</em></p>
<p><em>Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir</em>?” dedi Mehmed Âkif, ama o unutulmadığı gibi, mahviyet ve tevazu timsali Kemal Ural’ı da unutmadık. O hep yalnız yaşasa, unutulmak istese de biz onu anacağız. 1927 Erzincan doğumlu. Babası Rizeli olup Osmanlı dönemi hâkimliğinden sonra Cumhuriyet döneminde de hakimlik yapmış. Annesi Erzincanlı bir muallime ve ev hanımı.</p>
<p>1947’de Ziraat Fakültesinde okurken yurt mescidinde Abdullah Yeğin ve Mustafa Sungur ile tanışıp onlarla güzel bir irtibat kurar. Daktilo ile yazılmış <em>Küçük Sözler</em>’i Erzincan Lisesindeki kardeşi Âtıf’a gönderir. Ertesi yıl Hukuk Fakültesine kaydolur. Dershanede kalıp dikkate değer bir manevî yükseliş yaşar. 1956’da Üstad Bediüzzaman, <em>Sözler</em>’in yeni harflerle yayın yetkisini Âtıf Ural’a verir.</p>
<p>Kemal Ural, Bediüzzaman’ı ilk olarak 1952’de İstanbul’da <em>Gençlik Rehberi</em> kitabının mahkemesinde görür, Abdurrahman Şeref’in muhteşem savunmasını izler. Sonraki yıllarda defalarca ziyaretinden sonra, 1959’da Ankara Beyrut Palas otelinde, son olarak duasını alır. İlk resmî görev yeri Kütahya Altıntaş ilçesinde, kardeşi Âtıf Bey ile akrabalığı bahanesiyle tutuklanır. Abdurrahman Şeref’in taksi tutarak İstanbul’dan gelip savunmasıyla tahliye edilince, ücret ödeme isteği karşısında o, “Kardeşim, sen bu yola canını koymuşsun, bırak ben de mesleğim ve malımla mücahede edeyim.” der; bundan çok etkilenir.</p>
<p>1957’de Üstadı Emirdağ’da ziyaretini şöyle anlatır: Otobüs şehre yaklaştığında birden yolcular, “Bediüzzaman! Bediüzzaman!” diye bağrıştılar. Hemen şoföre “Dur!” deyip indim. Yol kenarında, on-on beş metre geride, Üstad yapayalnız. Beş altı adım yaklaştım, bakmadı. Bir şey söylemem lazım. “Ben Âtıf’ın ağabeyiyim.” deyince başını kaldırıp baktı. Hemen sonra şoförü geldi, onunla Üstad’ın koluna girip arabaya bindirdik. Arka koltukta, beni de yanına aldı. Bolvadin’den onu görmek için geliyordum. Sormadan beni Bolvadin’e bıraktı. Daha önceki ziyaretlerimde bana “Kâmil” derdi. İlk defa “Kemal” diye hitap edip birkaç şey söyledi; bunlar bende mahfuz kalsın.”</p>
<p>Üstad’ın hanım talebelerinden Şahide Yüksel’in kızı Ülker’e çok evlenme teklifi gelmiş, kendisine danışınca hiçbirine rıza göstermemişti. 17. talip Kemal Bey’i uygun bulunca 1956’da evlenirler. Nuriye ile Ali Abdürrahim’in adlarını Üstad koymuş olup daha sonraki yıllarda iki kızları daha dünyaya gelir. Mezun olduktan sonra 12 yıl boyunca iman hizmetinden ötürü dünya yönünden sıkıntı çekip yıllarca işsiz kalır. Bu dönemde ailesini baba evine bırakmaya mecbur olur. 1961’de kırk gün tutuklu kaldığında şu şiiri yazar:</p>
<p>Beşerin böyle zulmü<br />
Kaderin adil hükmü</p>
<p>Ӏstırap ruha yük mü?<br />
Yaşasın hapishane!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dilsiz ağız, gözsüz baş<br />
Köle ceset sanki taş</p>
<p>Olmaktansa ruhsuz yaş<br />
Yaşasın hapishane!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir devirden beridir<br />
Niyet vahşiyanedir</p>
<p>Yemin etsem yeridir<br />
Yaşasın hapishane!</p>
<p>“Avukatlığımı Bekir Berk yaptı. Vefatından önce (1994), kırgınlık kalmasın, Allah hatalarımızı affetsin diye ziyaretine gittim, çok yakınlık gösterdi. Kâ’be’nin örtüsünden bir parça hediye ediverdi. Kader değerlendirmede dikkatli olmayı, gıybet sınırına girmemeyi, kimseyi kırmamayı, insanlara yanılma payı bırakmayı öğretiyordu.” Bu hazm-ı nefsine, bu özeleştirisine hayran kalmamak mümkün değil (<em>Şûle</em> dergisine muhalifliği sebebiyle 30 yıl öncesi kırgınlığını aşmaya çalışıyordu).</p>
<p><em>Şûle</em> Dergisi</p>
<p>“Bolvadin hapsinden sonra ailemi kayın pederimin yanından İstanbul’a getirdim. Ayda bize 300 lira gönderiyordu. (Kemal Ağabey’in adı bu tarihten sonra 1962’de başlattığı <em>Şûle</em> dergisi ile eşleşir). Koca Mustafa Paşa’daki evden Cağaloğlu’ndaki dergi bürosuna (iktisat için bir saat yürüyerek) gidiyordum. Dergi adı olarak “Zemzem” düşünüyordum. Âtıf “Şûle” deyince onu tercih ettim. Malî hazırlığım yok. Bu sırada bir gün telefon çaldı: “Ben Bursalı Arife Teyze. Hac için üç bin lira ayırmıştım; mecmuaya vermek istiyorum.” Allah’ın hikmetinden, lütfundan gelen bu sese, cevabım sadece hıçkırıklarım oldu. Onunla dergiyi çıkardık. Daha sonra Ankara’da memuriyete geçince ona ödedim, haccını da yaptı.</p>
<p>“<em>Şûle</em> idealimizi anlayıp yazı veren mahdut gönüldaşlar oldu: Nurettin Topçu, Re’fet Kavukçu, İsmail Özmel, Ömer Okçu, Ertuğrul Düzdağ. Savcı Âtıf, Prof. Feyyazoğlu müstear adıyla yer alırdı. Bir gün Süleymaniye müezzini Ziya Bey, hanımından bir zarf getirdi. Açtım ki içinde bir altın bilezik ve bir not: “<em>Şûle</em> için!” Hıçkırıklara boğuldum, kabul edemeyeceğimi söyledim. Bilal-i Habeşim dediğim Ahmet Şahin Hocamı da anmalıyım.”</p>
<p>Hayatta tanıdığım en hassas insan olan Kemal Ağabey iyilik, güzellik, doğruluk için yaratılan yeni nesillerin önlerini kesen haramîler sebebiyle heder oluşlarına kendi çocuğu gibi üzülüp, onları kurtarmak için şefkatle çırpınan bir ruh taşıyordu, ama içinde bulunduğu camia, yakın kardeşleri bile onu anlayamadılar, sahip çıkmadılar, üstelik tenkit ettiler. O zaman üniversite talebesi olup söz sahibi olmayan İbrahim Canan, İbrahim Erkul, Fikret Sönmez, Fuat Yılmaz, Oktay, “Fahrî Avukat” denilen Mehmet Kutlular gibi parmakla sayılacak kadar az kişi hâriç, “Risale-i Nur adını koymuyor. Risale’yi tahrif ediyor.” dediler. Bunu daha altı yıl önce Üstad’ın <em>Sözler</em>’i yayınlama yetkisini verdiği Âtıf ve Kemal Ağabey için söylediler.</p>
<p>“<em>Dünyanın ve insan ruhunun aradığı ışık</em>”, “<em>Bir neslin feryadı</em>”, “<em>Hakikate giden yol</em>”, “<em>Allah’ı arayan kâinat yolcusu</em>”, “<em>Yok mu bu sabah şuurumda uyanacak bir yenilik</em>”, “<em>Hep ışığa gideceklerdi</em>” gibi başlıklarla, şefkat, sevgi, hikmetle yeni neslin elinden tutmak istedi. Risale-i Nur’un anlatmak istediklerini anlam olarak ulaştırmak istiyordu. Mesela <em>Â</em><em>yetü’l-Kübr</em><em>â</em>’nın vermek istediğini resimlerle “Allah’ı arayan kâinat yolcusu” dizisinde canlandırıyordu. (Bu konuda mahir ressam Hüseyin Mumcu’ya önerdiği resimleri çizdirmek için İstanbul’dan, Ankara’ya gidiyordu. İnternette dergi sayılarına ulaşmak mümkün). Daha sonra çıkan <em>Sızıntı</em> gibi bazı dergilere örnek oldu. Türkiye’de dergiler kâğıt zarflara konurdu. Şeffaf naylon poşete koymayı ilk olarak <em>Şûle</em> başlattı. Derginin ön ve arka kapağını, yazı ve resimlerini göstermesi yönünden güzel bir yenilik oldu.</p>
<p>Dergi sekiz ay sürebildi. Geniş bir ekip ve yeterli bir sermaye gerektiren ağır bir yükü, bu hassas ruh, tek başına ancak bu kadar götürebildi. Son sayısının arka kapağında: <em>“Yeni doğuşlara hazırlanan dünyada her sabah yeni bir Şûle parlayacak</em>!” diyerek veda etti. Vedadan sonra 60 küsur yıl, hep çıkaracakmış gibi ilginç resim ve belge toplamaya devam etti. Hassasiyeti yazım üslubuna yansıdığından, kendisini iyi tanıyan -adını koymasa bile- yazısından çıkarabilirdi. 1980 öncesi, karışık sosyal ortamda, <em>Tercüman</em> gazetesinde bir makale okumuş ve çarpışmadan figan eden bu satırlarda kendisinin üslubunu görmüştüm. Bir zaman sonra yanına gittiğimde, susma orucunu bozduğunu, makalenin kendisine ait olduğunu ikrar etmişti. 50 yıllık uzletten sonra toplumda görünmesi de 2010 sıralarında Sultanahmet Kitap Fuarında oldu. Kızı Nuriye Akman, oğlu Ali Ural ile mutlu, fakat mahcup bir görünümle kitaplarını imzalıyorlardı. (Kitapları: <em>Küçük Şey Yoktur, İnançsızlığın Anatomisi, Bir’in Sırrı, Tohumların Valsi</em>). Kendisini bir iki senede bir ziyaret etmeme rağmen: “Gelmenle benim seni aramadığımı, vefasızlığımı hatırlatıyorsun.” derdi. Bunda samimi olduğunu bildiğimden evine nadiren giderdim. 2014’te evimize ilk defa teşrif ettiler. “Veda ziyaretine geldim.” dedi. Gerçekten benim için veda oldu. 2015’te kendimi ülkemden çıkmış buldum. Gurbette iken, 2016’da dünyaya veda haberini aldım.</p>
<p>Fethullah Gülen Hocaefendi’nin farklı zamanlarda onu takdirle andığını duymuşumdur. Kemal Ağabey’in vefatından bir hafta kadar önce, katıldığım sohbet meclisinde, söz <em>Şûle</em> dergisine geldi, onun ve Âtıf Ağabey’in müstesna bir yeri olduğunu, bazı yurt ve dernek gibi kurumlara isimlerini tavsiye etmiş olduğunu söyledi. Hocamızın <em>Şûle</em> hakkında önemli bir notu var: “Konya’da bulunuyordum. O ayın mecmuasını alayım diye bir kitapçıya girdim. İslamî konularla ilgili görünmeyen bir kız geldi. Heyecanla: “Şûle geldi mi?” dedi. Gözlerim doldu. <em>Sızıntı</em> dergisini çıkarmaya o gün karar verdim”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Kemal Ağabey de her görüşmemizde Hocaefendi’yi sevgi ve takdirle anardı. Onun şu sevincini hiç unutamam: 1994’te Nuriye Hanım <em>Sabah</em> gazetesinde röportajlarıyla ön planda bir isim olup Hocaefendi’den kapsamlı bir röportaj istemişti. Kemal Ağabey çok sevinmiş, kabul etmesini çok önemli görmüştü. Yaptığı onlarca röportajı referans olarak bana getirerek Hocamızın ikna edilmesinin son derece önemli olduğunu belirtmişti. Nitekim günlerce süren röportaj, Hizmet’in ilk önemli tanıtımı olmuştu. Aynı günlerde <em>Hürriyet</em> de röportaj için ısrar etmişti. Hocamız <em>Sabah</em>’tan hemen sonra, <em>Hürriyet</em>’i de kabul ederek o ekibe de röportaj vermişti.</p>
<p>Kemal ve Âtıf Ağabeylerimizi rahmetle anıyor, ebedî Cennetinde bizi onlarla buluşturmasını Rabbimizden umuyoruz.</p>
<p><strong>Dipnot</strong></p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Abdullah Aymaz, “Şûle Dergisi ve Kemal Ural Ağabeyimiz”; Yusuf Bayram, “Geçmiş ve Gelecek Aynaları Arasında Çağlayan”, <em>Çağlayan</em>, Aralık 2021, s. 19.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hocaefendi’nin Daavât’ından Mesajlar</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/10/01/hocaefendinin-daavatindan-mesajlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Oct 2021 14:16:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179902</guid>

					<description><![CDATA[Fethullah Gülen Hocaefendi’nin El-Kulûbu’d-Dâria sonundaki Daavât’ının anlamı üzerinde dikkatle durunca onun, birçok daavât ve evraddan daha farklı olduğunu anladım. Onun, İslam ümmetinin durumu, İslam dininin yüceliğinin nasıl gösterileceği, marifetullah, enfüsî ve afakî bir tefekkür, bir tazarrûname, tezkiye-i nefs, hizmet ehline rehberlik, sorumluluğa dikkat çekme, yol arkadaşları için dua, kâfir ve zalimlerin şerlerinden Allah’a sığınma gibi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fethullah Gülen Hocaefendi’nin <em>El-Kulûbu’d-Dâria</em> sonundaki Daavât’ının anlamı üzerinde dikkatle durunca onun, birçok daavât ve evraddan daha farklı olduğunu anladım. Onun, İslam ümmetinin durumu, İslam dininin yüceliğinin nasıl gösterileceği, marifetullah, enfüsî ve afakî bir tefekkür, bir tazarrûname, tezkiye-i nefs, hizmet ehline rehberlik, sorumluluğa dikkat çekme, yol arkadaşları için dua, kâfir ve zalimlerin şerlerinden Allah’a sığınma gibi konulara değindiğini gördüm. Bütün bunlara âyet ve hadislerden işaretler taşıdığını fark ettim. Bu özellikleriyle muhterem Hocamızın bu Daavât’ı, âdeta bir yâd-ı cemil olarak bıraktığını düşündüm.</p>
<p>Tasarladığım makale, Daavât’ın onda üçü kadar oldu. Makale hacmine getirmek, makaslayıp onda bire indirme sonucunu doğurdu. Bunun, aslındaki anlamı eksilttiğini biliyor ve bu taksirden dolayı Hocamızın ve okuyucularımızın müsamahalarına sığınıyorum. Fakat “Arif olana bir işaret bile kâfidir.” fehvasınca, bu kırpılmış makaleden de dikkatli okuyucuların meramı anlayacaklarını umuyorum. Bu makalemde ilk anda göze çarpan hususlara değineceğim. Daha dikkatli bir tahlil, bunun ötesinde özellikler bulacaktır. Mânâya nüfuz edememe, Arapça bilmeyenlerin okumasında söz konusudur. “Yakaran Gönüller” olarak tercüme edilmesinden sonra, bahsettiğim özellikleri dikkatli okuyucunun fark edeceği aşikârdır. Dua üslubunu gözeterek güzel ve başarılı bir tercüme yapan Mustafa Yılmaz Hocamıza tebrik ve teşekkürlerimi ifade ediyorum.</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Daavât</em>; tekbir, tesbih, hamd ve salat ile başlıyor:</p>
<p>Büyük Allah’tır. Sabah-akşam tesbihlerle anılmaya layık yegâne Zât O’dur.</p>
<p>Gerçek güç ve kuvvet de Yüceler Yücesi Allah’a aittir. Bütün hamd ü senalar Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve bütün âl ü Ashâbına olsun.</p>
<p>Tevhîdlerle Sen’in birliğini zikrederken; tesbihlerle Sen’in bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf olduğunu haykırırken; tahmîdlerle bizlere bahşettiğin nimetlere, hür irade ve tercihimizle Sana teşekkür mukabelesinde bulunurken; tekbîrlerle Senin büyüklüğünü ilan ederken; seslerimizi bu yakarışlarla yüce dergâhına ulaştırırken, ne olur, dualarımızı kabul buyur! Bizleri hüsn-ü zanlarımızda yanıltma, ümitlerimizi boşa çıkarma ve bizleri dergâh-ı İlahî’den eli boş, geri çevirme!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>İslam Ümmeti:</em></p>
<p>Biz ümmet-i Muhammed’in dağınıklığını gider! Özellikle erkeği ve kadını ile bütün kardeşlerimizi, bütün arkadaşlarımızı her zaman ittifak ve ittihat içinde tut!</p>
<p>“Allah’ım! Bize, İslâm’a ve bütün Müslümanlara yardım et. Bizim ve Müslüman kardeşlerimizin perişaniyetini isteyenleri de perişan hâle gelir.</p>
<p>Allah’ım! Bugün olduğu kadar ihtiyacımız yok iken bizlere muvaffakiyet ihsan ettin. Aramızda ittihat ve ittifak ölçüsünde sımsıkı bir münasebet tesis buyurdun. Şimdi o ittifaka ıztırar derecesinde muhtaç iken bizleri ondan mahrum mu edeceksin?</p>
<p>Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’in başında dönüp duran kara bulutları kaldır. İçinde bulunduğumuz elim durumdan bizi halâs eyle.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>İslam dininin yüceliğini duyurmak:</em></p>
<p>Allah’ım! Senin hak kelimen olan yüce dinin İslam’ı, dünyanın her bir köşesinde ve hayatın bütün ünitelerinde daha da yücelt! Bizim ve dünyanın değişik yerlerinde, hayatın muhtelif ünitelerindeki bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, ihsana, Kur’ân ve iman hizmetine aç. Bizleri de bu kudsî iman hizmetinde istihdam eyle! Yerde ve gökte bütün kulların, yani meleklerin ve mümin insanların arasında bizim için sevgi vaz’ et!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Ubudiyet ve ihlas:</em></p>
<p>Allah’ım! Bizleri büyük ve küçük hatalardan, günahlardan ve senin emirlerine karşı isyan kokan tavır ve davranışlardan arındır. Lisanlarımızı yalandan, gıybetten, Sen’in sevmediğin kirli sözlerden temizle. Kalplerimizi gösterişten ve ikiyüzlülükten muhafaza buyur. Gözlerimizi bakmamaları gereken şeylere bakıp da hıyanet etmekten koru.</p>
<p>Göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan da kısa bir süre bizi nefsimizle baş başa bırakma!</p>
<p>Masiva adına ne varsa hepsini tecellilerinin şualarıyla gönlümüzden çıkar! Çıkar ki kalbimizde sadece Sen’in sevip hoşnut olduğun şeylere karşı arzu ve iştiyak kalsın. Her dem tazelenen sürpriz eltâf-ı Sübhaniyenle biz muhtaç kullarını sarıp sarmala! Maiyyetini içimize öyle duyur ki onunla Sen’den başka her şeye karşı müstağni kalabilelim.</p>
<p>Bizi âlim, ârif, halim, çok tövbe ve inabede bulunan, âh u eninlerle kapının tokmağına dokunan, mütevazı, Kur’ân’ın ahlâkıyla ahlaklanmış, vakur, ciddî, salih, ihsanın özüne ermiş ve erdirilmiş, muhlis ve muhlas, Sen’den razı ve Sen’in hoşnutluğuna mazhar, Sen’i seven ve huzurunda sürekli el açıp dua eden bahtiyar kullarından eyle!</p>
<p>Dinî ve dünyevî her türlü musibetten bizi koru. Dünyayı en büyük derdimiz, tasamız ve kendisi için en fazla gayreti sarf ettiğimiz bir meta’ kılma, kılma ki bizim en büyük işimiz Sen’in rızanı kovalamak olsun.</p>
<p>Allah’ım! Kalplerimizi ve bütün kullarının kalplerini imana, İslam’a ve Kur’ân yolunda hizmete tevcih buyur!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Tefekkür:</em></p>
<p>Allah’ım! Kâinatta dönüp duran bütün hâdiseler, ağaçların dallarında asılı duran yapraklar ve meyveler, insanların içlerinde gezip dolaşan hayaller, düşünce, sır ve hafîlerdeki dereceler&#8230; Bunların hepsi sadece Sen’in Deymûmiyetin ve Kayyûmiyetinle, nihayet ve yeniden oluş gibi hâllerden münezzeh, ezelden ebede dâim, kâim ve bâkî bulunmanla meydana gelmektedir. Onların tamamı Sen’in varlığına ve birliğine şahit, müşahitler için de birer delildirler.</p>
<p>Yâ Hayyu, yâ Kayyum! Ey gerçek hayatın Sahibi ve her şeyin varlık ve devamı</p>
<p>Kendisine muhtaç bulunan Rabb-i Rahîm! Vicdanlarımızda sürekli Zât-ı Akdes’ini yâd etmeye bizi muvaffak kıl!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Marifetullah:</em></p>
<p>Varlığını vicdanlarımıza duyur ve gönüllerimizi marifet-i tâmme ile öyle doyur ki Sen’i daha iyi tanımaya vesile olabilecek ne kadar malumat varsa hepsinin inceliklerine ve derinliklerine biz de muttali olabilelim.</p>
<p>Ey hem kudretine hem de merhametine hudut olmayan biricik Rabbimiz! Sen’den, nezd-</p>
<p>i ulûhiyetinden göndereceğin mukaddes bir ruhla sinelerimizi tertemiz hâle getirmeni,</p>
<p>basîretlerimizi keskinleştirmeni ve Sen’inle aramızdaki perdeleri kaldırarak mükâşefe yollarını bizim için de açmanı diliyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Tazarrû:</em></p>
<p>Ya Rabbî! Şimdi bütün bunları yüce huzurunda itiraf ediyoruz. Şayet bizi affeder ve bağışlarsan (Sen de biliyorsun ki) Sen’in mülkünden hiçbir şey eksilmeyecektir. Bize azap edersen, o zaman da saltanatında bir ziyade olmayacaktır. Sen dilersen bizden başka azap edecek kullar da bulabilirsin. Ya biz! Sen’den başka merhamet edecek kimi bulabiliriz! Öyleyse, ne olur yâ Rabbenâ! Şayet kusur, hata, günah ve isyanlarımızdan dolayı isimlerimiz şakîler defterine kaydolmuşsa, ne olur bahtına düştük, onları oradan kaldır ve iyilerin, makbul ve mukarreb kulların isimlerinin kayıtlı olduğu kütüğe yazdır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Sorumluluk:</em></p>
<p>Dünya ve ahirette bizim için utanç sebebi olabilecek durumlardan Sen bizi sıyanet et ve bizleri konumunun hakkını veremeyip de sukût eden düşkünlerden eyleme! Her ne kadar bizler böyle bir ihsana layık değilsek de onu, hatta daha ötesini vermek Sen’in şanına çok, ama çok yaraşır. Ne olur Allah’ım, bu büyük lütuftan bizleri mahrum bırakma.</p>
<p>Allah’ım! Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda beraber yürümeye çalıştığımız kardeşlerimizle aramıza, her kim ihtilaf ve iftiraklar sokmaya çalışır (…), basit şahsî menfaatlerini iman ve Kur’ân hizmetinin âlî menfaatlerinin önüne geçirir ya da fitne tohumları saçarak ayrılır giderse (…), onlara hakkı hak olarak görüp ona uygun hareket etmeyi, bâtılı da bâtıl görüp ondan uzak durmayı müyesser kıl! Yok, muradın bu değilse, o art niyetli ve zarar peşinde koşan kimselerin hepsini Sana havale ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Yol arkadaşları için dua:</em></p>
<p>Rabbimiz! Senin bu masum kulların hakkında kötülük düşünüp onlara zarar vermek isteyenlerin emellerini gerçekleştirmelerine müsaade etme! Tuzak kuranların tuzaklarını başlarına çevir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Zalim ve kâfirler hakkında:</em></p>
<p>Allah’ım! Sana, biz kullarına, Sen’in dinin İslam’a ve yüce kitabın Kur’ân-ı Azimüşşan’a ve hizmet-i imaniyeye ısrar ve inatla düşmanlık yapanları Sana havale ediyoruz. Allah’ım! Sen şayet onların hidayetlerini ve Sen’in yoluna, istikamet, adalet, insaf ve iz’ana hidayetlerini murad buyuruyorsan, en yakın bir zamanda onları sırat-ı müstakime hidayet eyle! Yok eğer böyle değil de başka türlü ise, onların ağızlarına gem vur!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Hatime:</em></p>
<p>Kur’ân’da anılan bütün peygamberler ile melaikeyi ismen andıktan ve Peygamber efendimize, Ehl-i beytine, aşere-i mübeşşereye salat-ü selamdan sonra: Allah’ım! Sen’in, en güzel ve nezdinde en makbul kulların olan enbiya, mürselîn, evliya, asfıya, ebrâr ve mukarrabîn; hayr  u hasenât adına Sen’den ne dilemişlerse ben de o hayır ve güzellikleri diliyor; o makbul kulların nelerden San’a, Sen’in şefkat ve merhametine sığınmışlarsa, ben de onların hepsinden Sen’in şefkat ve merhametine iltica ediyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Not: Bu makalemi 2014 baskısını esas alarak yazdım. Daha sonra 2020 baskısında Hocamızın, Daavât’ı yaklaşık iki misline genişlettiğini gördüm. Bunun daha kapsamlı bir tanıtımı gerektirdiği aşikârdır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Erkul Geçti Bu Dünyadan</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/03/01/bir-erkul-gecti-bu-dunyadan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2021 09:02:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=177395</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim Erkul (d. 1940 – ö. 22 Kasım 2020) çocuk sağlığı ve hastalıkları (Pediatri) alanında Türkiye çapında, tıp fakültelerinde tanınıp literatürde yerini almış bir doktor idi. Bu sahada Türkiye’de ilk olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı, 1954’te Çocuk Sağlığı Kürsüsü olarak başlattığı kurumu 1967’de Hacettepe Üniversitesi konumuna getirince onu asistan kadrosuna alıp 1968’de bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. İbrahim Erkul (d. 1940 – ö. 22 Kasım 2020) çocuk sağlığı ve hastalıkları (Pediatri) alanında Türkiye çapında, tıp fakültelerinde tanınıp literatürde yerini almış bir doktor idi. Bu sahada Türkiye’de ilk olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı, 1954’te Çocuk Sağlığı Kürsüsü olarak başlattığı kurumu 1967’de Hacettepe Üniversitesi konumuna getirince onu asistan kadrosuna alıp 1968’de bir süre eğitimini ilerletmesi için ABD’deki Yale Üniversitesine göndermişti. Bilgisi ve tıp ahlâkı bakımından onun üzerinde iyi intiba bıraktığından, zihniyet yönünden farklı olmasına rağmen, İbrahim Bey’i profesör oluncaya kadar hep desteklemişti. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı gibi birçok görevini müteakip emekli olduktan sonra Konya’daki ilk özel üniversite olan Mevlâna Üniversitesinde fahri öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Bilimsel yönden bu başarısına işaret ettikten sonra, altmış yıllık arkadaşı olarak onun manevî, ahlakî ve sosyal yönü üzerinde durmak istiyorum.</p>
<p>1960’ta İlahiyat Fakültesine başlamamın ilk haftasında Fikret Sönmez Bey ile tanıştık. Fakültemiz Ankara’nın Cebeci semtinde, Hukuk Fakültesinin bitişiğindeki bir binanın iki katında yer alıyordu. Siyasal Bilgiler Fakültesi de yakında idi. Bu semtteki tek öğrenci yurdu olup “Hukuk Yurdu” diye bilinen yurtta kalıyordum. Fikret Bey’le münasebetlerimizi biraz geliştirdikten sonra, yakında bildiği bir medrese olduğunu söyleyip “İstersen beraber gidelim, sen de tanımış olursun” dedi. Ben içimden “<em>Tarih dersinden bildiğimize göre medreseler kapatılmıştı</em>” demekle beraber razı oldum. Bu medrese, fakültemiz ile aynı sokakta, iki yüz metre ötedeki bir apartman dairesi olup tüm Ankara’da Risale-i Nur’la ilgili öğrencilerin kaldığı tek talebe evi imiş. Bu tarihten on sene kadar sonra açılan bu gibi evlere “dershane” denildiğini duydum. Muhtemelen “medrese” adlandırmasında karşılaşılan sıkıntı sebebiyle böyle oldu. Gittiğim bu medresede, farklı fakültelerden yedi öğrenci kalıyormuş. Bunlardan üçü ilahiyat öğrencisi idi. Merhum İbrahim Canan ile Fuat Yılmaz, Yusuf Karahan, İbrahim Erkul orada kalanlardandı. Cumartesi akşamları orada Risale-i Nur dersi yapılır, ev kadrosu dışında da sekiz-on kadar öğrenci olurmuş. O zaman askerliklerini yapan Gültekin Sarıgül, Hasan Sarıkamış ve Abdülkadir Akşit bu müdavimlerden idiler. Ortamı beğendiğim için hafta sonları gitmeye devam ettim. Beş ay önceki darbe sebebiyle sıkı yönetim yürürlükte olmasına rağmen bu sohbet devam ediyordu. İyi ki de bu “medrese”nin beş yıl kadar bir geçmişi olup mimlendiğini bilmiyormuşum. Gerçi o çağdaki gençler böyle şeyleri bilseler bile pek kulak asmazlardı.</p>
<p>Bu ortamı sevdiğimiz için öğretim yılı sonunda başta Fikret Bey ve K. Dündar olarak bazı arkadaşlarla ertesi yıl başında biz de bir dershane açmayı planladık. Tatil dönüşü yine fakülteye yürüme mesafesinde, Celal Avşar abinin evinin bitişiğinde ve onun kefaletiyle ikinci evi açtık. Her öğrenci; yatak, somya ve portatif çalışma masası gibi eşyalarını kendisi aldı. Ortak salon için soba, perde, kilim vs. ile mahdut mutfak eşyası müştereken alındı. O zamanki usul böyle idi. Ev kirası da kalan öğrencilerin eşit miktarda ödemeleri ile karşılanırdı. Burada bir ders yılı kaldıktan sonra arkadaşlardan ikisinin, kurslarını tamamlayıp memleketlerine dönmeleri, diğer ikisinin ise başka kalacak yer planlamaları gerekti. İbrahim Beylerin kaldığı ilk dershaneden de İ. Canan Bey ve Fuat Bey’in mezun olmaları sebebiyle boşalma söz konusu olunca benimle Fikret Bey orayı doldurmayı kararlaştırdık. Son imtihanı tamamlayıp evi teslim edeceğimiz gün iki arkadaş veda edip ayrıldı. Birimiz de araba çevirmek için evden çıktı. Kapı çalınca biz onu beklerken yedi sivil polis evi basıp bizi Maltepe Emniyet nezarethanesine götürdüler. Sonra öğrendik ki Said Özdemir, Mustafa Türkmenoğlu gibi abileri de evlerinden almışlar. Mahkemeye çıkınca tutuksuz yargılanma kararı üzerine tahliye edildik. O zaman muhtemelen haber azlığından gazeteler ilk sayfadan fotoğraflarımızla haber yapmışlardı.</p>
<p>Tatil dönüşü ilk medresede kalmaya başladık. Her gün sabah namazını cemaat halinde kıldıktan sonra müşterek sabah dersi yapılırdı. Risale-i Nur’dan kitaplar baştan itibaren sona kadar gidecek şekilde ve herkesin okumasıyla ders tamamlanırdı. Ben İbrahim Canan Bey’in boşalttığı odayı İbrahim Erkul Bey ile paylaştım. Yer sofrasında müşterek kahvaltıdan sonra herkes okulunun yolunu tutardı. Haftanın yedi günü her birimizin bir nöbet günü vardı. Yemek ortaya konulan tencereden yenirdi. Fazla çeşit yoktu. Çorba, kuru fasulye veya nohut, pilav, makarna, patates demirbaş gibiydi. Yemekten sonra kısaca günlük intibalardan birbirimize bir şeyler anlatır, ondan sonra odalarımıza çekilip derslerimize çalışırdık. Az da olsa ders dışında başka İslamî kitap okuyan olurdu. Mâlâyani konuşma nadir idi. Böylesi bir durumda İbrahim Canan taktiği uygulanırdı: “Hazır birlikte iken kısa bir ders yapalım.” deyince arkadaşlar “yapacakları işlerini hatırlar”, meclis dağılırdı.</p>
<p>İmamlığı bazen biz ilahiyatçılar yapsak da çok defa İbrahim Bey îfâ ederdi. Kur’ân-ı Kerim’den mahfuzatı, tecvidi, makama vukufu, eda ve sedası yerinde idi. Risale-i Nur’a vakıf olup yerli yerince anlaması dikkat çekerdi. İlmihal bilgisi de iyice idi. Genel anlama seviyemiz iyi olduğundan olmalı, açıklama ihtiyacı fazla duyulmazdı. İbrahim Bey ayrıca Osmanlı Türkçesiyle risale yazmasını öğrenmiş olduğundan yazdığı bir iki risaleyi gördüğümü hatırlıyorum. Konya’da Abdülmecid Nursî ile komşu olup manevî dinamiklerden Hacı Veyiszade’nin çokça duasını aldığını da kendisinden dinlemiştim.</p>
<p>Sık sık ziyaretçilerimiz olurdu. Zübeyir, Bayram, Said Özdemir, M. Sungur, Bekir Berk, Mustafa Türkmenoğlu, Atıf Ural, Kemal Ural, Sadullah Nutku, Hasan Okur, oraya uğrayanlar arasında hatırladığım abilerdendir. Yaz tatilinde ev kadrosundaki kardeşler memleketlerine giderlerdi. Fakat medresenin açık kalması için nöbetçi âdeti varmış. Zübeyir Ağabey bunu bana telkin etmiş, ben de memnuniyetle kalmıştım. Ankara’da tek dershane olduğundan taşradan çok ziyaretçimiz olurdu. Bekir Bey pek titiz, hassas idi. Medresenin (kendi tabiriyle çikolata renkli) yastığını kirletmek istemediğinden yastık ve yatak çarşafını çantasında taşırdı. Fırsat halinde bizler de bazı şehirlere hizmet ziyareti yapardık. İbrahim Bey’in annesi Fatma Teyzemiz senede birkaç defa Konya’dan gelir, biraz nevale getirip dönerdi. Oğluna çok düşkündü. İbrahim Bey de onu çok aziz tutardı. Üç yıl önce, 107 yaşında vefat ettiğini yakında öğrendim. Diğer bütün akrabalarına da hep sahip çıkardı. Sadece akrabalarına değil, arkadaşlarının çocuklarının sağlığına da ihtimam gösterir, onlarla birkaç dakika geçmeden sempatik bir bağ kurardı.</p>
<p>Ev sahibimiz emekli ağır ceza hâkimi Feyzi Artukoğlu olup vaktiyle ilçemizde de görev yaptığından babamla dostluğu olan bir zat çıkmıştı. Aynı binada oturur, genç üç oğlunu bizimle görüştürmezdi. Bazen aldığı eleştirilere rağmen evini kiraya vermesini minnet ederdi, ama dikkatli kullandığımızı da görüp takdir ederdi. O zaman bu minnetini yadırgasak da toplum dedikodularını sonradan daha iyi değerlendirince kendisine müteşekkir olmamız gerektiğini düşünmüşümdür. On yıl boyunca böyle bir gruba apartman dairesini kiraya vermek pek de kolay sanılmamalı. Merhum dine vâkıf, ibadetli bir hâkim idi. Bu ev çok bereketli oldu. O zaman pek teşvik olmamasına rağmen hatırladığım müstakbel yedi profesör, değerli öğretmenler yetiştirdi. Mezuniyetimizin ellinci yılında Fikret Bey ile o evden gelip geçenleri Ankara’da toplamayı ve Artukoğlu apartmanını mümkünse satın alıp vakıf yurt gibi bir müessese yapmayı tasarladık. Mümkün olmadı. Bu evde kalmış olan arkadaşların ekserisinin, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Risale-i Nur hizmet anlayışını gözlemleyince, onun kapsayıcılığını görüp destek vermelerinden ötürü sevindiğimi de söylemek isterim: İbrahim Bey, Fikret Bey, Erdoğan Bey, Kemal Bey, Yusuf Karahan, Hayrani Bey, Muhlis Bey, Muzaffer Bey ile merhum İbrahim Canan, H. Sarıkamış ve A. Akşit Bey gibi… Bu da onların ufuklarının açıklığını ve Hizmet’in makuliyetini göstermektedir. Hulusi Ağabey’i 1962’de İbrahim Bey’le beraber Elaziz’de ziyaretimizden itibaren, defalarca ziyaret edip teveccühüne ve duasına mazhar olduğumuzu bilirim. İlk görev yeri olan Gündoğmuş’ta ilçe hükumet tabibi iken oradaki dengesiz bir savcı onu tutuklatmış, şahsen tanıştığı Antalya Milletvekili Osman Yüksel Serdengeçti ile irtibat kurup bu badireden kurtulmuştu.</p>
<p>1967’de Hacettepe Tıp Fakültesinde asistanlığa başladı. Askerliğimden sonra Erdoğan Bey ve İbrahim Bey ile Ankara’da buluşunca Seyran semtinde bir ev kiraladık. 1968’de Diyanet Başkanlığını temsilen Fethullah Gülen Hocamız Ankara’dan hacca gidiş ve dönüşünde bu evimize teşrif etmişlerdi. Sonra ben Erzurum Atatürk Üniversitesine başladım. Bu dönemde İbrahim Bey’in Ankara’da şu hizmeti çok önemlidir: Tıp fakültesinde ihtisas imtihanına hazırlananlara, senelerce hazırlık dershanesi gibi yetiştirme kursları vermiş, onlara rehberlik etmiştir. 1980 darbesi döneminde, Kayseri’deki Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesinde iken Fethullah Gülen Hocamız resmen vaiz olup arandığından gaybubette idi. İbrahim Bey ona fakülteden rapor temin ettiğinden göz altına alındı. Beş gün uykusuz bıraktıktan sonra ifadesini alan görevlilere: “Böylelikle çelişkili ifade alacağınızı düşünüyorsanız zahmet etmeyin. Meslek icabı senelerce gün aşırı nöbetle uykusuz çalışma egzersizim var.” dediğini bana söylemişti. Gaybubet uzadığında 1982’de merhum Abdulkadir Akşit, Ankara’da kiraladığı, oldukça geniş çatı katını Hocamızın ikametine ve hizmetini devam ettirmesine tahsis edip hizmetine koşmuştu.</p>
<p>1987’de Hocaefendi İstanbul’a yerleştikten sonra görüşmeler orada yapılmaya başlandı. İbrahim Bey Konya’dan gelip katılırdı. Böylece İstanbul onun için ikinci bir mekân olunca Üsküdar’da eski bir ev satın alıp yalnız bırakmamak için çoğu zaman annesini de beraberinde getirmeye başladı. Hocamız istişare toplantılarında İbrahim Bey, Abdülkadir Bey, Fikret Bey, Erdoğan Bey ve beni, âdeta kıdemlileri temsilen yanına oturturdu. Hocamız 1999’da Amerika’ya gittikten sonra da bazen tıp kongrelerini vesile ederek sık sık Hocaefendi’yi ziyarete giderdi.</p>
<p>Velhasıl ilk gençliğinden itibaren zekâsı, inisiyatif sahibi olarak güçlüklere çabuk çözümler bulması, güzel ahlakı, bütün resmî görevleri boyunca tavizsiz şekilde İslamî vecibeleri uygulaması, Hizmet’e tam sadakati ile beraber diğer çevrelerle de saygın münasebetler sürdürmesi, hakkın hatırını her zaman ön plana koyması ile bulunduğu bütün çevrelerde aktif ve fikrine önem verilen biri idi. Vefat haberini aldığım gün hatmimde İbrahim sûresinde kalmıştım. Sûrenin sonunda onun, Cedd-i Emced’i, aynı zamanda isim babası Hazreti İbrahim aleyhisselâma iktidaen, âdeta onun himayesinde şu duasını dinlediğimi düşündüm: “Ya Rabbena! Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri büyük duruşma gününde affeyle!” (41. âyet). Biz de onun müstecab duasına “âmin” diyoruz.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zavallı Çevremiz</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/09/01/zavalli-cevremiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 13:46:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=144737</guid>

					<description><![CDATA[Hayata saygı ve içinde yaşadığımız çevreyi koruma şuurunun Hazreti İbrahim’e (aleyhisselâm) bağlı dinler gibi bütün evrensel dinlerde de bulunduğunu düşünebiliriz. Bu sebepten ötürü, günümüzdeki birçok düşünür, çevre şuuru konusunda dinlerin önemli katkıda bulunacağını dile getirmektedirler. Nitekim İslamî kaynakları incelediğimizde, bu alanda birçok delil bulduğumuzu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Hakîm’e göre, canlı olsun cansız olsun, bütün varlıklar, taşıdıkları [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayata saygı ve içinde yaşadığımız çevreyi koruma şuurunun Hazreti İbrahim’e (aleyhisselâm) bağlı dinler gibi bütün evrensel dinlerde de bulunduğunu düşünebiliriz. Bu sebepten ötürü, günümüzdeki birçok düşünür, çevre şuuru konusunda dinlerin önemli katkıda bulunacağını dile getirmektedirler. Nitekim İslamî kaynakları incelediğimizde, bu alanda birçok delil bulduğumuzu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Hakîm’e göre, canlı olsun cansız olsun, bütün varlıklar, taşıdıkları bütün özellikleriyle Allah Teala’nın eseridirler. Allah (celle celâluhu), yarattığı her varlığı güzel yaratmıştır: “Yarattığı her şeyi güzel, muhkem yaptı.” (Secde, 32/7). “Güneş ve Ay bir hesap ile hareket ederler. Yıldızlar ve bitkiler hep secdededirler. Göğü bu âhenkle O yükseltti ve mizanı koydu ki siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız. Öyleyse siz de dengeyi gerçekleştirin, sakın dengeyi bozmayın! O, yeryüzünü de canlı yaratıklar için alçaltıp döşedi.” (Rahman, 55/5–10).<br />
Kur’ân’a göre insan, yeryüzünde Yüce Yaratıcı’nın vekilidir (Bakara, 2/30). Bu sıfatla yeryüzündeki dengenin ve nezâfetin farkında olan insanın, kendisine verilen imkânların şuurunda olup yaşayışını bu istikamette programlaması gerekir. Nimetlerden israf etmeden ve dengeleri bozmadan istifade etmesi halinde ebedî hayatta ödüllendirilecek, yoksa mesul olup cezalandırılacaktır. Şu halde o, kendisine emanet edilen imkânları, kâinattaki güzellikleri şuursuz bir biçimde kötüye kullanmaksızın onlardan yararlanıp geliştirmeye çalışmakla yükümlüdür.<br />
Tabiattaki bazı maddeler yaratılışları itibariyle istifadeye hazırdır, meselâ bir ağaçtaki meyveyi hemen koparıp yiyebilirsiniz. Birçok madde ise henüz ham halde bulunduğundan (madenler, dokumada kullanılan bitki lifleri, petrol türevi maddeler) ancak belli bir işlemden geçirildikten sonra kullanılabilir. Demek ki insan, muhtaç olduğu birçok şeyi işlemden geçirerek üretme konumundadır. Fakat üretim, bir bakıma tabiattaki maddeleri tüketme demektir. Dolayısıyla insan hem üretirken hem de tüketirken dikkatli olma durumundadır. Ayrıca üretirken ve tüketirken yürütülen pekçok kademe ve süreçte bazı atıkların ve zararlı maddelerin ortaya çıkması söz konusudur. İnsanlığın yeryüzündeki mevcudiyetinin devamını ve huzur içinde yaşamasını istiyorsak, dünyadaki ekosisteme zarar vermemek esas olmalıdır. Çünkü hikmetli bir sözde denildiği gibi, “Dünya bize atalarımızdan kalan bir miras değil, aksine çocuklarımızdan aldığımız borçtur. Eğer kâinattaki dengeyi bozarsak hem kendimize zarar verir, hem de evlatlarımıza yaşanmaz bir dünya bırakırız.”<br />
Biz Yüce Yaratıcımızın ahlâkından ilham almaya çalışmalıyız. Dünyada bugünkü bilgilerimize göre yaklaşık üç milyon canlı türü vardır. Onlar hem hayatlarıyla hem de ölümleriyle dünyayı devamlı olarak kirletmektedirler. Kendi hayatımızdan da pek iyi bildiğimiz gibi, yaşadığımız şehrin çöplerini bir ay boyunca toplamazsak, orayı nasıl yaşanmaz hale getireceğimizi tasavvur edebiliriz. Ama şunu da gözlemliyoruz ki tabiat kirlendikten sonra, Yüce Yaratıcımızın Kuddüs isminin bir tecellisi olarak, temizleme ve dönüştürme işlemi ile tertemiz hale getirilmektedir. Bu işlem hücreler seviyesindeki mikrokozmoz alemde olduğu gibi, yeryüzü, gökler ve denizler gibi makrokozmoz âleminde de cereyan etmektedir. Meselâ kanımızdaki eritrositler (alyuvarlar), yapılarındaki hemoglobin molekülü aracılığıyla hücrelerde yanma neticesinde atık gaz olarak meydana gelmiş karbondioksit gazını toplayarak akciğerlerimize iletir ve buradan da bu gaz atmosfere salınır. Diğer taraftan kanımızdaki immün sistem elemanı olan lökositler (akyuvarlar), vücuda girmiş yabancı hücreleri (mikropları) ve dokularda bozulmuş, vazife yapamayan, ileride zararlı olabilecek hücreleri de tahrip ederler. Görüleceği gibi, Yüce Rabbimizin Kuddüs isminin tecellisi olarak; mikro, normo ve makro âlemlerde icraatlar aksaksız devam etmektedir.<br />
İnsanın maddî tarafı, metafizik tarafı kadar önemlidir. Rabbimizle uyum içinde olmak ruhlarımızı temizler. Allah’ın vekili olarak insan, tabiatla uyum içinde yaşamak ve ilahî nimetleri yerli yerinde kullanmakla yükümlüdür. Kur’ân’daki bir ayete göre, “Allah her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer, 54/49). Bütün canlı ve cansız varlıklar iradeleri olmaksızın ilahî iradeye boyun eğerler. İnsan ise kâinattaki bu armoniye kendi iradesi ile uyma konumundadır.<br />
Biz çevreden bahsederken her şeyden önce içinde yaşadığımız mekânı, kullanıp içtiğimiz suyu, teneffüs ettiğimiz havayı ve dolaştığımız alanları düşünürüz. Onların hijyenik olmalarını isteriz. Dar anlamda çevremizi korumamızın ötesinde, çevre temizliğini dünya çapında da düşünmeliyiz. Paradoksal bir şekilde, çevreyi kirleten insan, aynı zamanda onu temiz tutma durumundadır. Dolayısıyla biz insanlar, koruyucu hekimlik prensiplerine göre hareket etme mecburiyetindeyiz. İslam Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) birçok düzenlemeler aracılığı ile çevrenin önemine dair şuur eğitimi vermiştir. En kısa ifadesiyle O, çevreyle doğrudan alakâlı bir şekilde, sağlığın korunmasına yönelik olarak, koruyucu hekimlik uygulamasını öğretmiştir.<br />
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), birçok bulaşıcı ve mikrobik hastalığa karşı önemli bir tedbir de olan temizlik esasını vurgulamak üzere, “Temizlik, İslam dininin yarısıdır.” buyurmuştur. Yeşil alan hakkında şunu öğretmiştir: “Sizden birinizin elinde kıyamet koparken bir filiz varsa onu hemen diksin! Allah ahirette bundan dolayı da onu ödüllendirecektir.” Ağaç dikme konusunda bundan daha tesirli bir teşvik düşünülemez. Çünkü gördüğümüz gibi, bir iki dakika sonra ölecek olan bir müminin ağaç dikmesini istemektedir. O, Medine’de oturanlara, şehrin yakınında 20 km genişliğinde bir yeşil alan hazırlamalarını emretmiştir. Mekke ile Medine şehirlerini “koruluk” (harem) ilan etmiş, ağaçlarının kesilmesini, hayvanlarının avlanmasını, ekinlerinin koparılmasını yasaklamıştır.<br />
Asırlardan beri farklı dinlerin mensupları, kendi mahallelerinde çevreyi koruma için ihtimam göstermişlerdir. 1800’lü yılların ortalarından itibaren başlayan Sanayi Çağı, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşınca, çevreye verilen zararlar giderek artmıştır. Toplumlar, hırs ve israf gibi iki kötü uyarıcının tesiriyle, tabiatı sömürülecek ve sanki bitmeyecek bir kaynak gibi görüp üretimi artırmak için, tabiatın da temizlenme dengelerinin bir sınırı olduğunu görmezden gelmişlerdir. Dindarlar da bu zararları gereği gibi fark etmeyi ihmal etmişlerdir. Belki de sanayileşmeye karşı çıkma, ilerlemeyi durdurma damgası yemek istememişlerdir. Çünkü dine karşı biraz soğuk olan seküler insanların çoğu, dindarların dünya işlerine karışmasından hoşlanmazlar. Fakat çevre zararlarından kısık sesle söz etmeye başlayanlar da 1950 yıllarından itibaren yine bu insanlar oldular. 1970’li yıllarda bu sesler, önce sanayileşmiş Batı ülkelerinde yükseldi, sonra da İslam ülkelerinde giderek hecelenmeye başladı. 1990 yılına doğru çevreyi ihmal etmenin zararları, ülkemizde de dile getirilmeye başlandı. 1990’dan itibaren, dinî metinlerden yola çıkarak, çevreye ihtimam gösterme konusunda bazı ilâhiyatçılar toplumda bir hassasiyet tesis etmeye başladılar. Neticede bilhassa son dönemde artık bütün dünya kamuoyu, meselenin hayatî boyutta olduğunu anladı.<br />
Bununla beraber yine deniyor ki: “Gelecek nesiller konusunda hepimizin içinde ortak bir endişe var: Çok sayıda politik ve teknik, milletlerarası veya bölgesel konferans ve toplantılara, inceleme, uzlaşma ve deklarasyonlara rağmen, dünyamız endişe verici, onun ötesinde alarm verici derecede yıpranmaya devam etmektedir.”<br />
1995 yılından itibaren Alsace’da düzenlenen Kligenthal sempozyumları, sadece Hristiyan dünya değil, aynı zamanda dinler arası, hatta kültürler arası bir girişimi temsil etmektedir. Bu platformda, tarihte ilk defa olarak Hristiyanlık, Yahudilik, İslam, Hinduizm, Budizm, Şintoizm gibi dinlerin, Avustralya, Sibirya ve Kanada gibi ülkelerin ilk sakinleri, hatta materyalizm temsilcileri, ortak bir hedef için bir araya geldiler. Toplantının gayesi, farklı manevî yapıları, tabiat konusunda sosyal ve manevî yaklaşımları bir araya getirmekti. Bu toplantılar ve daha birçok buluşma devam edip gitti. Dünyanın bütün ülkelerinin yetkilileri şunu deklare ettiler: “İnsan toplumları ile tabiat arasında yeni bir ilişki modeli belirleme gerektiğinin bilincindeyiz.”<br />
20–26 Eylül 2019 tarihlerinde 139 ülkede yüz binlerce insan, kendi ülkelerinin yetkililerini bu tehlike karşısında önlemler almaya çağırdı ve “Başka bir dünya yok!” diye haykırdılar. 23 Eylül 2019’da Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi toplantısını açarken Genel Sekreter António Guterres konuşmasına şu cümleyi başlık yaptı: “Bütün dünya çığlık atıyor: Dönüş şart!”<br />
Problemin tam bu noktasında Kur’ân’ın şu dikkat çeken ayetini hatırlıyoruz: “Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu. İsabetli tutuma dönme fırsatı vermek için Allah, yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını onlara tattırır.” (Rum, 30/41). Bu ayeti açıklarken 1994’de Fransızca Kur’ân mealimde şöyle yazmıştım: “Bu âyette maddî olduğu kadar manevî yönden de önemli bir uyarı bulunuyor: Karada ve denizde insanların ortaya çıkardığı bozukluk, günümüzde dikkat çeken bir boyuta ulaşmıştır. Demek sadece manevî çürüme değil, aynı zamanda tabiatın da bozulması söz konusudur. Kur’ân insanlığı hem ruhî hem de maddî alanda dengeli olmaya davet ediyor.”<br />
Meseleye Kur’ân perspektifinden bakabilen birisi, yukarıdaki âyeti sanki şu anda kendisine iniyormuş gibi hissediyorsa, bu konuda bir şuur geliştirebilir. İnsanların düşüncesizce, kâinattaki dengeleri ve nizâmı hesaba katmadan, Kur’ân-ı Kerim’in ikâzına kulak tıkayarak yaptıkları yanlış tercihleri, bugün iklim değişikliklerini, küresel ısınmayı ve buzulların erimesi gibi süreçleri getirmiştir. Umulur ki bu kötüye gidişi görür, tedbir alır ve dönüş yaparız.<br />
Not: Bu yazı, 17 Ekim 2019 tarihinde, Montréal’de düzenlenen “İbrahimî Dinlerde Ekoloji Teori ve Pratikleri” konferansında sunulan tebliğin tercümesidir.<br />
Dipnotlar</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam’da Allah Sevgisi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2020/04/01/islamda-allah-sevgisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 07:05:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=143476</guid>

					<description><![CDATA[Kur’ân’da Allah’ın (celle celâluhu) kulunu, kulun Rabbini sevmesi var mıdır? Kur’ân’ı az çok tanıyan herkesin, bu soruya olumlu cevap vermesi gerekir. Çünkü Kur’ân, bunun doğrudan doğruya ve dolayısıyla olan delilleriyle doludur. En çarpıcı delil, Allah Teâlâ’nın El-Vedûd ismidir (Büruc, 14). Allah, sevgisini fiilleriyle ifade etmekle yetinmemiş, onu sübut ve devamlılık belirten bir isim, bir vasıf [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’ân’da Allah’ın (celle celâluhu) kulunu, kulun Rabbini sevmesi var mıdır? Kur’ân’ı az çok tanıyan herkesin, bu soruya olumlu cevap vermesi gerekir. Çünkü Kur’ân, bunun doğrudan doğruya ve dolayısıyla olan delilleriyle doludur. En çarpıcı delil, Allah Teâlâ’nın El-Vedûd ismidir (Büruc, 14). Allah, sevgisini fiilleriyle ifade etmekle yetinmemiş, onu sübut ve devamlılık belirten bir isim, bir vasıf olarak Kendisine vermiştir. El-Vedûd: Yaratıklarını çok seven ve onlar tarafından da sevilen, demektir. Bu kökten masdar olan vüd, vedad ve meveddet “sevgi, sevmek” anlamındadır. Başka hiçbir delil olmasaydı Yüce Yaratıcının Kur’ân-ı Kerim’deki bu ismi, sevginin İslam dinindeki önemini anlatmaya yeterdi. Kaldı ki başka deliller de çoktur. (Kur’ân’ın tanıttığı Allah hakkında bazı yanlış anlayışlar için, oryantalistlerin hazırladığı ve Türkçeye çevrilen, İslam Ansiklopedisinde D. B. MacDonald’ın yazdığı “Allah” bölümüne bakılabilir).</p>
<p>Şu âyet ise, konumuz bakımından son derece önemlidir: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah’tan başka bir takım nidler<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> edinir, onları, Allah’ı sever gibi sever; iman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise daha ileri derecededir” (Bakara, 165). Bu âyet açıkça gösteriyor ki Ulûhiyetin en mühim hususiyetlerinden biri, muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki Kur’ân ve İslam ıstılahında insan, daha çok “kul” vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. Abd kelimesinin bu anlamı Cahiliye devri Araplarında da mevcut idi.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>Risalet en üstün mertebe olduğu halde, Resûl (aleyhisselam) kulluğu ile öğünürdü. Mezkûr âyet gösteriyor ki Allah’tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi, Allah’ı severcesine seven, O’nun emir ve yasaklarına uymak gibi bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah’tan başka nidler, nazirler, benzerler edinmiş demektir. Bu sevgide niddir. Yoksa hâlikıyet ve rububiyette nid değildir.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Batıl tanrılara, âbidlerinin gerçek bir sevgi taşıdıklarını şu âyetler de bildirir: Bakara, 95; Ankebût, 25. İman edenlerin Allah’a karşı sevgilerini belirten cümle ise geniş tefsire yol açmış ve açmalıdır. Bu ayete göre mü’min, Allah’ı, halis, katışıksız, sabit ve ileri bir derecede sevmelidir.</p>
<p>Bir başka âyette Yüce Allah müminlere şöyle demelerini emretmektedir: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Âl-i İmran, 31). Demek ki Allah’a imanla beraber O’nu sevmek, asıl fıtratı teşkil eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah’ın da kendilerini sevmesi için uymaları gereken yola, insanlar böylece konuluyorlar. Öte yandan bu âyette “sevmek ve bağışlamak” kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor ki Allah’ın mağfireti de kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak, sevmeyen bağışlamaz. Bunun Kur’ân’da örnekleri çoktur. Sadece Allah’ın isimlerinden “El-Gafûru’l-Vedûd” (Büruc, 14) ve “Rahîm-un, Vedûd” (Hud, 90) terkiplerini hatırlatmakla yetinelim. Görüldüğü üzere, bu ayetlerde O’nun mağfiret ve merhameti, sevgisi ile irtibatlandırılmıştır.</p>
<p>Kur’ân’ın bir kısım âyetleri ise “mefhum-i muhalifleriyle, Allah sevgisini gerektirirler. Müminin en çok sevdiği varlığın Allah olduğunu bildirirler. “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Resȗlünden ve O’nun yolunda mücahede etmekten daha sevimli ise… o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin!” (Tevbe, 24. Mücadile 22 âyeti de böyledir). Buralarda, insanın tabiî olarak en çok seveceği varlıklar (baba, çocuk, hanım, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı karşıya konulmakta, eğer Allah’ın rızası başka yerde bulunuyorsa, Allah’a duyulan sevginin baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah’a olan sevgidir, O’nun rızasıdır. Bu âyetler kulun, Allah’a sevgi besleyebileceğini göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterirler.</p>
<p>Allah ile mü’minler arasındaki karşılıklı sevgiyi dile getiren hadis-i şerifler ise oldukça fazladır. Bütün bu nasları değerlendiren Selef-i Sâlihin, Allah Teâlâ’nın sevileceği, bunun da ötesinde, en çok sevilecek varlık olduğu konusunda müttefiktirler. Allah’tan başkasının ancak O’nun muhabbetine tâbi olarak sevilebileceğini kabul ederler.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Kul Rabbini sevdiği gibi, O da kulunu sever: (&#8230;) Allah onları, onlar da Allah’ı severler (&#8230;)” (Maide, 54. Krş, Âl-i İmran, 31).</p>
<p>Allah’ı sevmeyi, O’na itaat ve O’nun vereceği mükâfatı sevmek olarak anlamak isteyen bazı kelamcılara cevaben Âlusî gibi âlimler şöyle derler: Ehl-i Sünnet mezhebinden ariflerin yolu böyle değildir. Onlar derler ki: “Muhabbet, hakikî mânâsıyla, Allah Teâlâ’nın Zâtına taalluk eder. Kâmil için layık olan O’nu Zâtı için sevmesidir; O’nun mükâfatına muhabbet, noksan bir derecedir.”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), “imanın tadını bulmayı –birinci derecede– Allah ve Resûlünü her şeyden çok sevmeye” bağlamıştır.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>“İnsan, Allah’ı bütün varlığı ile sevmelidir. Bütün varlığına, O’nun merkezî parçası olan aklı da dâhildir. Öyleyse, O’nu aklıyla da sevmek gerekir. Herkes kabul eder ki akıl bir duygu değildir, aksine duygudan çok başka bir şeydir. Buradan anlaşılıyor ki mukaddes kitapların Tanrı-insan münasebetlerini belirtmek için kullandıkları “sevgi”, sırf duygusal bir anlamı haiz olmaktan, cazibeye delalet etmekten daha başka bir derinliğe sahiptir. Diğer taraftan, eğer sevgi, kavuşmaları gayesiyle bir varlığın öbürüne karşı olan eğilimi ise, açıktır ki insanla Allah arasındaki visali gerçekleştirecek en mükemmel araç mârifettir, tanımaktır; zira o, esasen insanda olan ilâhî tarafa, yani akla yönelmektedir. Şu halde Allah’ı sevmenin en üstün tarzı, insanlığın en büyük imkânı olan bu yoldur.”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Allah’ı tanımaktan, mârifetullahtan gelen, itaat içindeki ölçülü bir sevgi, her mü’min için mümkün hatta vakidir ve imanın gereklerindendir. İnsanlar bu yolda yakînlerinin durumuna göre farklılıklar gösterirler. “Hal böyle olunca, kulun Allah’a sevgisini, lisandaki hakikî manasıyla tefsir etmek vacip olur. Allah’a itaat ise, sevginin sonucudur, fakat ondan başka bir şeydir.”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Kıyamet hakkında soran bir adama Resȗlullah (aleyhissalâtü vesselâm) onun için ne hazırladığı sualiyle karşılık vermiş, adam: “Namaz, oruç, sadaka olarak pek bir şey hazırlamadım. Şu var ki Allah’ı ve Resȗlünü severim” demişti. O da cevabında: “Kişi, sevdiğiyle beraberdir” buyurmuştu.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Bu da gösteriyor ki itaat ile muhabbet –birbirini gerektirmelerine rağmen– ayrı şeylerdir.</p>
<p>Şimdiye kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak; Kur’ân’a göre insan, Rabbini mecazen değil, hakikaten sevebilir. Bu sevgi, Allah’ın fiillerinin, isimlerinin, sıfatlarının, Zâtının kemâline olan marifetten kaynaklanan halis, nezih, taşkınlıktan uzak, kulluğun ve Ulûhiyetin sınırlarını tanıyan, Allah’ın iradesini gerçekleştiren, O’na itaati artıran bir sevgidir. Bu sevgide, Allah’ın dünya hayatında kendisine ve öteki yaratıklara olan lütuf ve ihsanının, keza âhiret hayatında kulun beklediği ebedî mutluluğun rolü olsa da Rabbini bunlardan ayrı olarak Zâtı için de sever. Zira kemal, zatı için sevilir. Öbür yandan Allah da kulunu sever; bu O’nun bir vasfıdır. Ancak O’nun muhabbeti, kulların bildiği sevgiye benzemez. Ulûhiyetin şanına yaraşan, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir hususiyetidir. Kur’ân nazarında, insanın Allah’ı sevmesi, sırf metafizik bir tefekkürden ileri gelmez. Tabiî teolojinin sonuçlarına bağlı değildir. Sadece “eşyanın güzelliklerinden, ilk sebebin de güzel olacağı” neticesine varan türden bir sevgi değildir.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Böyle olsa, mü’min ona “Sen” diye hitap edemezdi, dua edemezdi. Kıymetli devesini uçsuz bucaksız çölde kaybedip telaşla aradıktan sonra, nihayet bulabilen insanın, onu bulduğunda duyduğu sevinçten daha fazlasını, Allah kulunun Kendisine dönmesinde bulmazdı.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Devesini bulmaktan umudunu kestikten sonra uyandığında, onu yanı başında görüvermesi üzerine sevincinden yanlışlıkla “Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de Senin rabbinim” demesinden dolayı, ferahlanmazdı.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Mü’min, O’nun Vechine bakmayı, bütün Cennet güzelliklerine üstün tutmazdı.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> “İyi davrananlara, en iyi (bir karşılık), bir de ziyadesi vardır” (Yunus, 26) âyetindeki “ziyade”yi Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), “Rahman’ın Vechine bakmak” diye tefsir etmiştir.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Şu halde sevgi, O’nun lütuf ve ihsanından, efendi ile kölesi arasındaki münasebetten, daha başka bir öz taşımaktadır.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Bu sevgi, metafizik ve genel mânâda anlaşılan, var oluşa dair her türlü vasıftan ve şahsî bir irtibat tarzından yoksun bir Vacib–mümkin, Kadîm–hâdis münasebeti belirtmekten uzaktır. Dünyada, Allah’ın Kendisini vahiy ile izharı, Cennette ru’yet-i cemaliyle müşerref etmesiyle gerçekleşen (krş. Kıyame, 22–23) bir münasebettir.</p>
<p>Kur’ân, bu yakınlığı bildirirken Eski Ahid’in Tanrı’nın “seçilmiş milletle olan münasebetini bildirişinde yaptığı gibi, bir “zevciyet (karı-koca)” ilişkisi”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> benzetmesine gitmemiştir. Gerçi bunun sevginin ileri derecesini bildiren bir mecaz olduğu bellidir. Bu itibarla da Tanrı’nın münezzehiyetine aykırı sayılmayabilir. Kur’ân bu sevgi ve şefkati, manevî anlamda da olsa, “ilâhî bir babalık”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> imajına başvurmak suretiyle de göstermemiştir. Bu kabil tasvirler, yanlış tefsirlere yol açabilirler. Kur’ân’ın bildirdiği Allah’ın Rahman, Rahîm gibi birçok ismi, bilhassa Rab vasfının ihtiva ettiği şefkat ve sevgi<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> bu yakınlığı daha mükemmel ve daha nezih bir biçimde gerçekleştirmektedir. Her şeye rağmen, bazı durumlarda babanın oğulla veya oğulun baba ile kavgası, davası, çekişmesi, hâkimiyette rekabeti olabilir. Rab ile kul arasında böyle bir şey düşünülemez. Keza bazı Hristiyanların iddia ettikleri gibi Tanrı’nın “insanı, Kendi mahremiyetine sokması için, oğlunun varlığından Kendisiyle bir ittihada çağırması”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> gibi bir iddiadan da Kur’ân berîdir. “Tanrı insana dönüştü, ta ki insan da tanrılaşsın”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> taşkınlığına yer yoktur. Kur’ân’da, insan hakkında “sıbgat’Allah” (Bakara, 138) tabiri kullanılır. Bu solmayan ilahî renk, ilahî ayinedarlık veya insana “ruhundan üflemesi” (Sad, 72), insanın hususiyetine ve değerine işaret için kâfidir. Ve bunun herhangi bir soy çağrışımı ile ilgisi yoktur. “Kur’ân’da ilahî hayata katılım” ideali yoktur, ama Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışmak, zımnen vardır (Nisa, 149; Nur, 22 vb.). Sahih bir kudsî hadis, belirttiği anlamda bir “fenafillah” gayesi gösterir. “(&#8230;) Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden Bana daha sevimli bir amel ve ibadetle yaklaşamamıştır. Kulum Bana nafile ibadetle de durmadan yaklaşır, yaklaşır nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi artık Ben o kulumun işiteceği kulağı, göreceği gözü, kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum. Benden bir şey dilerse onu verir; Bana sığınırsa, muhakkak onu himaye ederim.”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bunlar, insanın ruhanî bir hayat tecrübesini geliştirmesi, ilahî muhabbeti tatması için yeterli unsurlardır.</p>
<p>Bazı Hıristiyanlar bu kabil ilahî münezzehiyete yaraşmayan iddialarda bulunsalar da mevcut Tevrat ve İncil bu telakkilerden uzaktır. Biz onların “Kur’ân’ı Hristiyanca okumalarına” razı olmadığımız için “İncilleri de Müslümanca okumayacağız.” Şunu ifade edelim ki Allah sevgisini en ileri derecede gösteren “Tanrı sevgidir” cümlesi İnciller’de değil, Yuhanna’nın mektubu bölümünde yer alır (I Yuhanna 4,8). İncillerdeki “sevgi” anlayışını, ünlü çağdaş Hristiyan teoloğu R. Bultmann’ın tedkikinden<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> özetleyelim:</p>
<p>“Sevgi (Hz.) İsa’nın sözlerinde, nadiren gözükür. Gerçekten, sevme emri Dağ Va’zında (Matta, 5,43-48) ve düşmanları sevmek konusunda geçer. Gerçi bunlar, önemli pasajlardır. Ancak açıkça ortaya çıkıyor ki, ne (Hz.) İsa, ne de onun cemaati “sevgi emrinden” özel bir ahlâk programı yapmayı düşünmüş değillerdi. Aksine, sevgi emri Tanrı’nın iradesini yerine getirme cümlesindendir.<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Sevgi, Hristiyanlığın getirdiği yeni bir şey de değildir. Din tanımayan edebiyat da insan sevgisini, düşmanları sevmeyi, en yüksek fazilet biliyordu. (Stoacı filozof Seneque vs.). Fakat bunlarda sevgi, insanlık ideali üzerine kurulmuştur. (Hz.) İsa’da ise sevgi; temelini, karakter gücü veya şahsî değerde değil, itaatte ve nefsin eğilimlerini red fikrinde bulur. Düşmanını sevmek, insan sevgisinin doruğu değil, insanın nefsine olan hâkimiyetinin zirvesidir. Ona göre, “İnsan sevmekle ruhu lehine sonsuz bir değer kazanmaz ve <em>Tanrı’nın varlığına katılmaz</em>,<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> aksine sevgi sadece bir itaat gereğidir. Sevgi bu itaatin, insanı insana bağlayan müşahhas hayatta, nasıl uygulanabileceği ve uygulaması gerektiğini gösterir.”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> İnsanın komşusunu ve Tanrısını sevmesine dair emirden çıkan da budur. Kendisini imtihan etmek kastıyla, en büyük emrin ne olduğunu soran Yahudi din adamına Hz. İsa şu cevabı verir: Birincisi şudur: “Dinle ey İsrail; Tanrımız Rab, bir olan Rab’dır. Ve Rab Tanrını bütün gönlünle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin.” İkincisi bu: “Komşunu, kendin gibi seveceksin” (Markos. 12, 28–31).</p>
<p>“Tanrı’yı sevmek, kendi öz iradesini, itaat içerisinde, Tanrı’nın iradesine tâbi kılmaktır”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> “Şu halde aşikârdır ki sevgi, insan hayatını canlandıran ve gevşeten bir şey olarak değil, bir nevi irade tavrı olarak anlaşılmıştır.”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Düşmanını veya yakınını sevmek, en iğrenç kimsede bile ilahî kıvılcımı hissetmesini bilen duygusal bir etkilenme, sempati veya hayranlık üzerine kurulmaz. Tanrı’nın emri üzerinde temellenir. Gerçekten, sempati veya etkilenmeden ileri gelen sevgi, aslında insanın kendisine olan sevgisidir, birtakım tercihlerin sevilmesidir. Bu şeylerin bu tercihlerin sevilmesinde kıstas benim, “ben”imdir. Dostluk, cinsî sevgi, tabiî “ben”in tezahürleridir. Onlar, kendi zatlarında ne iyi ne de kötüdürler. Ancak, insanın niyeti kötü olduğu zaman, kötü olurlar. Fakat onlarda, Tanrı’nın sevgi emrinin gerçekleştiğini düşünmek, bu emri alt-üst etmektir. Komşusunu sevmenin yerine, kendisini sevmeyi koymaktır. Tanrı’nın istediği gerçek sevgi; sempati, hayranlık ile olan sevgi değil, “seveceksin” buyruğundaki iradeye seslenen “karar” sevgisidir. “Sevgi bir duygu olarak anlaşıldığı takdirdedir ki sevmeyi emretmek saçma olur. Sevme emri gösteriyor ki sevgi iradenin bir davranışı olarak mütalâa olunmaktadır.” Böyle bir sevgi ne zayıftır ne gevşektir. Hz. İsa, insanı taşıdığı şahsî değerler açısından değil, Tanrı’nın emri ile değerlendirir”<a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> R. Bultmann’ın bu incelemesi, İncillerin anlayışını, Yunan idealizminin yaldızlarından temizlemektedir.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Nid: Nazir, benzer, şebih anlamlarına gelir. Tanrı olarak benimsenen, O’nun yerine ikame edilen şeylere denir.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bunu, garplılar da anlamışlardır: “İslam öncesi Arabistan’da abd’in pek âlâ, bir Ulûhiyete tapan anlamı vardır. Wellhausen ve Nöldeke tarafından düzenlenen <em>théophore</em> (Allah’a nisbet olunarak yapılan şahıs isimleri) listesine başvurmak, bunu anlamak için yeterlidir” (<em>Reste des Arabischen Heidentums</em>, s. 2–3’ü referans vererek Gaudefroy-Demombynes, “Sur quelques noms d’Allah dans le Coran”, s. 5).</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İbn Kayyim, <em>Medaric</em>, III, 19–20: Hamdi Yazır, <em>Hak Dini Kur’ân Dili I</em>, 572–573.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İbn Teymiyye, <em>Minhacu’s-Sünne</em>, III, 98.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Alûsi, <em>Rûhu’l-Meânî</em>, 3, 31 hk., III, 129.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> El-Buharî, İman, 9; Müslim, İman, hadis no:67; et-Tirmizî, İman, 10.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> F. Schuon, <em>De l’Unité trancendante des Religions</em>, Paris, Gallimard, 1968, s. 28.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Alûsî, <em>Rûhu’l-Meânî</em>, 5, 54 hk. VI, 163.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Müslim, Birr, Hadis No: 164; el-Buharî, Ahkâm, 10; et-Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed b. Hanbel, III, 104; ed-Darimî; Rikak, 71.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Krş. K. Rahner, <em>Dieu dans le Nouveau Testament</em>, Paris, 1968, s. 73–74.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> El-Buharî, Da’vaat, 4; Müslim, Tevbe, 1–8; et-Tirmizî, Kıyame, 49.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Müslim, Tevbe, 7.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Müslim, İman, 297; et-Tirmizî, Cenne, 16; İbn Mace, Mukaddime, 13.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Taberî, X, 62–69’da 17610-17632 no.lu haberler buna dairdir. Muhakkik M. M. Şakir’in tahriclerine bkz.; Ebu Sa’id ed-Darimî, <em>Er-Redd ala el-Cehmiyye,</em> s. 303–304.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Krş. K. Rahner. s. 74–75.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Eski Ahid. Hoşea, 2, 19.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> R. Bultmann, <em>Jésus</em>, s. 211.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Aynı eser, s. 112.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> K. Rahner, s. 69 vd.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> O. Clément, <em>L’Eglise Orthodoxe</em>, Paris, P.U.F, 1965, s. 38. Bu fikrin, Irenée’den beri Kilise Babalarınca ifade edildiği söylenir.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> El-Buharî, Rikak, 38.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> R. Bultmann, <em>Jésus</em>, s. 106–113.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Aynı eser, s. 106.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İbarenin altını çizmek bize aittir (S. Yıldırım).</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Aynı eser, s. 108.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Aynı eser, s. 109.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Aynı eser, s. 111.</p>
<p><a href="applewebdata://A6EF8CEE-1D63-4621-B748-644F8E623DA6#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Aynı eser, s. 112.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roger Garaudy</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2019/06/01/roger-garaudy/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 00:00:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=67158</guid>

					<description><![CDATA[&#160; İçinde yaşadığımız 2019 Haziran ayı, R. Garaudy’nin (1913-2012) vefatının yedinci yıl dönümü. O, II. Dünya Savaşı yıllarından itibaren Fransa’nın, 60’lı yılların başından beri dünya gündemine oturmuş bir şahsiyet. 1982 yılında İslam dinini benimsemesini müteakip ömrünün son otuz senesinde de İslam dünyasının gündemine yerleşen bir zat. Bu itibarla bu şahsiyeti anmak, onu unutmayıp gelecek nesillere [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>İçinde yaşadığımız 2019 Haziran ayı, R. Garaudy’nin (1913-2012) vefatının yedinci yıl dönümü. O, II. Dünya Savaşı yıllarından itibaren Fransa’nın, 60’lı yılların başından beri dünya gündemine oturmuş bir şahsiyet. 1982 yılında İslam dinini benimsemesini müteakip ömrünün son otuz senesinde de İslam dünyasının gündemine yerleşen bir zat. <strong>Bu itibarla bu şahsiyeti anmak, onu unutmayıp gelecek nesillere tanıtmak, Müslümanların üzerine düşen bir görev</strong>.</p>
<p>Sorbonne Üniversitesi ve Moskova Bilimler Akademisinde felsefe ve estetik dallarında doktora yaptı. Almanca, İngilizce, Rusça ve Müslümanlığını ilandan sonra Arapçayı öğrendi. Fransa parlamentosunda 16 yıl milletvekilliği yaptı. II. Dünya Savaşı sonunda, Fransız hükümetinin Almanya ile barış anlaşması yapmasını protesto ettiği için, o dönemde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de sürgün kampında kalmaya mahkûm edildi. 33 ay kadar orada kaldı. Kamp komutanının emrine karşı çıkması sebebiyle kurşuna dizilme cezası verildi. Bu hükmü infaz işi kendisine verilen Müslüman asker, “Silahsız birine kurşun sıkmanın benim inancımda yeri yoktur” düşüncesiyle, emri yerine getirmeyip izini kaybettirmesine imkân sağladı. Garaudy Müslüman olduktan sonra, bu hadiseyi, İslam hakkında iyi zan beslemesine vesile olan iki hatırasından biri olarak ifade etmiştir. Sovyet Rusya’ya ciddi eleştiriler yöneltmeye başlayınca, 33 yıl çalıştığı Fransa Komünist partisinden 1962’de ihraç edildi. Dinleri, ideolojileri inceledi. İslam dinini de dikkatle araştırdı. Bu alanda 4-5 kitap yazacak kadar bilgisini derinleştirdi. <em>Promesses de l’Islam</em>(<em>İslam’ın Vadettikleri</em>, 1981, ter. Salih Akdemir) ve <em>L’Islam habite notre avenir</em> (Paris 1981, <em>Geleceğimizde İslâm Var</em>, ter. Cemal Aydın), bunlardandır. <strong>1982’de İslam’ı benimsediğini ilan ettiğinde, “20 yaşımda gördüğüm rüya, 70 yaşımda gerçekleşti” demişti</strong>. 20 yaşındaki ütopyasına kavuşmasını böylece dile getirmişti.</p>
<p>Anlaşılacağı üzere o; siyasetin diğer insanlarla, tabiatla ve Allah ile insana yakışan ilişkiler kurmakla asıl fonksiyonunu gerçekleştireceğini düşünüyordu. Bu ümitle benimsediği komünizmde bunu bulamayınca tenkitten çekinmedi, partiden atıldıktan sonra bir dönem de Hz. İsa aleyhisselâmın getirdiği mesajda bunu aramaya yöneldi. Hristiyanlığı sosyalist perspektifinden okumaya girişerek birçok özlemini gerçekleştirdiğini düşündü. İlk döneminde böyle iken, sonraki formel döneminde bu dinin aslından uzaklaştığı kanaatine vardı. Değişmiş şekliyle Hristiyanlığı resmi din olarak ilk kabul eden ve İstanbul’u da kurduğu söylenen Constantin’e (ö. 337) izafe ederek bu din için <em>Christianisme</em>yerine <em>Constantinisme</em>adını kullandı. Daha sonra İslam’ı inceleyince özlemlerini onda bulduğuna inandı. İşte “20 yaşımda gördüğüm rüya, 70 yaşımda gerçekleşti” sözüyle bunu kastetmişti. Müslümanlığını ilan ettikten sonra Kâbe’yi ziyaret etti ve Arapça öğrendi.</p>
<p>Batı’nın kutsallaştırdığı Rönesans sonrası Avrupa medeniyetine ciddî tenkitler yöneltti. Allah inancından uzaklaşıp insanı merkeze alması, Pozitivizmi esas alıp sadece güç kazanmayı putlaştıran Prometheus zihniyeti, faydalının yanında faydasız şeyler de üretip tüketime yönelik bir medeniyetle gezegenimizi âdeta intihara sürüklemesi sebebiyle şiddetle eleştirdi. <strong>İçinde Allah inancının bulunmadığı, sadece vahşi bir siyasi ve ekonomik güç yarışının motive ettiği bir çılgınlığın, insanlığa mutluluk getirmediğini savundu</strong>. Neticede bu güç yarışı peşindeki “gelişmiş” mahdut ülkeler, dünya servetlerinin %80’ini kontrol etmekte, geri kalan büyük ekseriyet ise %20’sini paylaşmaya mecbur kalarak fakirliğe mahkûm olmaktadır. İnsanların temel sorularına ve mutluluk özlemine cevap veremeyen Rönesans sonrası Batı medeniyeti hakkında André Malraux’nun şu hükmünde büyük bir isabet görür: “Bizim medeniyetimiz, “Hayatın bir anlamı var mı?” sorusuna “Bilmiyorum” cevabını veren, tarihin tanıdığı ilk ve tek medeniyettir.” Çağdaşı birçok filozof ve düşünürle fikrî tartışmalar yaptı. Bunlardan varoluşçuluğun kurucusu J. P. Sartre ile <em>Rastlantı ve Zorunluluk</em>eseri ile Nobel ödülü alan J. Monod ile tartışmaları bilhassa meşhur olmuştur.</p>
<p>Belli başlı bütün dinleri incelemeye çalıştı. Eski Amerika dinleri, Zerdüştlük, Taoculuk, Konfüçyüsçülük, Hinduizm, Budizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın temel kitaplarını okumaya çalıştı. <em>Appelle aux vivants</em>(Yaşayanlara Çağrı), <em>Pour un dialogue des civilisations</em> (Paris 1977, <em>Medeniyetler Diyaloğu</em>, ter. Cemal Aydın, İstanbul 2011), <em>Bir Din savaşına Doğru mu</em>? adlı kitaplarında bu serüveni açıkça görülür. Dinlere saygı duymasının sebebi, onların insana önem vermeleri idi. Müslüman olduktan sonra, “Biz her peygamberi kendi milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın” (İbrahim, 14/4) ayetinin bu önemi iyice aksettirdiğini hatırlattı. İslam’ı hem Müslüman olmayanlara anlatmak, hem de onlardan faydalanmak için başka dinler hakkında yeterince bilgi sahibi olmak gerektiğini söyledi.<a name="_ednref1"></a>[1]</p>
<p>Garaudy gençliğinden beri diyalog arayışı içinde oldu. Komünist partisi yönetiminde iken Marksist-Hristiyan diyalogunu yürütüp <em>De l’anathème au dialogue. Un marxiste s’adresse au concile</em> (Paris 1965, <em>Aforozdan Diyaloğa</em>, ter. Sadık Kılıç, İstanbul 1986) adlı kitabı ile Papalığa çağrıda bulundu. Daha sonra <em>Medeniyetler Diyaloğu</em>kitabı ile bu görüşmelerin dünya çapında ele alınması arayışını dile getirdi. Medeniyetlerin birbirlerini besleyerek geliştiği fikrinde idi. Rönesans sonrası Batı’nın çıkmazdan kurtulmak için, Avrupa dışı din ve bilgeliklerden (hikmetlerden) ve bu arada özellikle İslam’dan yararlanması gerektiğini teklif etti. Medeniyetler arası diyaloğu başlatan ilk bilgenin Muhyiddin ibn Arabî (ö. 1240) olduğunu söyledi. 1970’li yılların sonlarında İslam hakkında çalışmalarını yoğunlaştırdı. 1981’de <em>Promesses de l’Islam</em>(<em>İslâm’ın Vadettikleri</em>, ter. Salih Akdemir), <em>L’Islam habite notre avenir</em> (<em>Geleceğimizde İslâm Var</em>, ter. Cemal Aydın) kitaplarını yayınladı.</p>
<p>İslam’ın insanlığı Allah ve tabiatla yeniden buluşturacağını, böylece dünyaya hâkim olan Batı medeniyetini ıslah edip gezegenimizi felaketten kurtarabileceğini ifade etti. <em>İslam’ın Aynası Camiler</em>, <em>İslam ve İnsanlığın Geleceği </em>(<em>L’Islam Vivant</em>, ter. Cemal Aydın) gibi kitaplarında İslam’ın; namaz, oruç, zekât, hac ve kurban ibadetleriyle insanı, Allah ve insanlıkla buluşturduğunu, bu ibadetlerle manevî yönden mümini âdeta kanatlandırıp uçurduğunu anlattı. Bu ibadetlerin Müslümanların ekserisi tarafından ruhen yeterince özümsenmediğinden yakındı. <em>İslam ve Batı: Rûhun Başkenti Kurtuba </em>(<em>Islam en occident. Cordoue, capitale de l’esprit</em>, Paris 1987), <em>İnsanlığın Medeniyet Destanı</em>eserlerinde, Müslümanları, Kur’an-ı Hakim’i kendi gözleriyle değil, ölülerin gözleriyle okumaları yüzünden eleştirdi. Kur’an ve Sünnet’in günümüz şartları içinde ve günümüzün şartlarına cevap verecek bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğini savundu. İslam’ın iyi anlaşıldığı dönemlerde Atlas Okyanusu’ndan Hindistan ve Çin’e kadar yayıldığını, ezcümle İspanya’nın çok az bir askeri kuvvetle fethedildiğini, çünkü insanların İslam adaletine âdeta koşuştuklarını ifade etti. <em>İslam ve İnsanlığın Geleceği</em>kitabında tasavvufun, İslam’ın derunî cephesi olduğunu ve Kur’ân’dan kaynaklandığını belirtti. Bazılarının iddia ettiği gibi Hristiyan mistisizminden veya Hint felsefesinden alınmadığını ifade etti.</p>
<p>Garaudy’nin vefatından sonra, İslam ilimleri alanında tanınmış, Belçika’ya yerleşmiş, cenaze merasiminde hakkında konuşma yapan dört kişiden biri Prof. Dr. Yakub (Jacob) Mahi, kendisiyle yapılan röportajda, onun hakkında merak edilen bazı hususlara açıklık getirdi.<a name="_ednref2"></a>[2]Bunlardan bazılarını nakletmekte fayda görüyorum.</p>
<p>S: Tanışmanız nasıl oldu?</p>
<p>C: Onu ilkin <em>Yaşayanlara Çağrı</em>kitabıyla tanıdım. Beni çok etkilediğinden yazarı ile tanışmak istedim. Bu arzum da gerçekleşti. Âdeta onun talebesi olup kendisinden çok şey öğrendim.</p>
<p>S: O Müslümanlar yönünden önemli bir şahsiyet sayılır mı?</p>
<p>C: Tüm insanlık için olduğu gibi özellikle Müslümanlar için önemli idi. Çünkü İslam’a inanıyordu. <strong>Müslümanların fikirlerinde ve dualarında devamlı olarak yer almalıdır.</strong>İsrail Siyonizmi onu susturmak ve unutturmak istedi. Bu tuzağa düşmemek gerekir.</p>
<p>S: Son yıllarda fikirlerine pek yer verilmiyordu?</p>
<p>C: Evet, sesi pek duyulmuyordu. Çünkü medya ona pek yer vermiyordu. Medya onu Hitler’in Yahudilere uyguladığı katliamı inkâr etti diye boykot edip şeytanlaştırdı. Hâlbuki o, tarihteki trajik olayları inkâr etmemişti.</p>
<p>S: İslam’ın yayılmasına katkısı oldu mu?</p>
<p>C: İspanya’nın Córdoba şehrinde bir vakıf kurdu. Bu şehir İslam medeniyetinin Avrupa’da parlak bir örneği olduğu gibi Müslümanların gayr-i Müslimlerle diyalogunu da ana hatlarıyla yansıtmaktadır. Garaudy, nübüvvetin öğretisine hayatının sonuna kadar sadık kaldı.</p>
<p>S: Hayatının son döneminde hâlâ Müslüman mıydı?</p>
<p>C: Evet! Çünkü o İslam’a bağlılığını asla reddetmedi. Garaudy’nin bazı fikirleri İslamî yönden tenkit edilebilir. Fakat unutmamalı ki o bir müftü veya şeyh değildi. O filozof ve düşünür idi. <strong>İslamî düşüncenin ilerlemesine dünya çapında büyük katkı sağladı. Bize düşen görev, onun hatırasını gelecek nesillere taşımaktır</strong>. <strong>Aleyhteki lobilerin tuzağına düşmemeli</strong>.</p>
<p>S: Cenazesinin yakılmasına ne dersiniz?</p>
<p>C: Ailesi böyle istedi. Biz onaylamasak da onların işine müdahale edemedik. S: R. Garaudy’nin eserlerinin ve vakfının geleceği ne olabilir?</p>
<p>C: Varisi olan ailesi adına konuşamam. Ama ailesinin vakfı ve kitaplarını, genç nesillerin hizmetine sunacağını düşünüyorum. Günümüzde onun kitaplarının yeni basımlarını yaptırmak çok zor. Zira ön plandaki yayınevleri ona boykot uygulamakta. Bazıları istese de Fransa’da ve Avrupa’da etkili lobi baskısından kurtulmaları zor. Ama gelecek nesillerin bu engeli aşabilecekleri ve onun eserlerini yayınlayacak yayınevlerini bulacaklarını umuyorum.</p>
<p>S: Garaudy’nin fikirlerini öğrenmek için gençlere hangi kitaplarını tavsiye edersiniz?</p>
<p>C: Okuduğum ilk kitabı <em>Appel aux vivants</em> (Paris 1979, <em>Yaşayanlara Çağrı</em>, ter. Cemal Aydın – Nuri Aydoğmuş, İstanbul 1986) kitabını herkese tavsiye ederim. Ayrıca <em>Avons-nous besoin de Dieu?</em> (<em>Allah’a İhtiyacımız Var mı</em>?, Paris 1993) çok ilginç ve temel kitaplarından biridir. Keza aşırılıklara dikkat çeken bir kitabı: <em>Le XXI’e Siècle: Suicide planétaire ou resurréction </em>(<em>XXI. Asır: Gezegenimizin İntiharı ya da Diriliş,</em>2009). <em>Grandeur et décadence de l’Islam</em> (Paris 1996, <em>Yaşayan İslâm</em>, ter. Mehmet Bayrakdar, İstanbul 2000). Bir de âdeta vasiyeti durumunda ve son eseri olan <em>Le Terrorisme Occidental </em>(<em>Batı Terörü</em>, Paris 2004, ter. Ayşe Meral, İstanbul 2007) kitabını söyleyebilirim.<a name="_ednref3"></a>[3]</p>
<p>Garaudy İspanya’nın Córdoba şehrinde Calahorra<a name="_ednref4"></a>[4]kalesinde 1992’de Garaudy Vakfını kurdu. Bu vakıf, Avrupa’da Müslüman medeniyetini ana hatlarıyla tanıtan, “dinamik” veya “canlı” olarak nitelendirilen bir müze. Aynı zamanda Müslümanların, gayr-i Müslimlerle diyaloglarını gerçekleştirme maksadına yöneliktir. Üç katta, sekiz salonda, Endülüs İslam medeniyetinin bilime katkılarını görsel olarak tanıtmaya çalışır. Coğrafya, astronomi, tıp, botanik, felsefe, mimarî gibi dallara göre düzenlenmiştir. Her salonda dört dilden 6-7 dakikalık özet bilgi, istenen dilden dinlenebilmektedir. Toplam bir saat kadar süren bu kaliteli sunum, bizzat Garaudy’nin sesi ile verilmektedir. (Bu satırları yazan olarak ben 1994 yılında bu müzeyi ziyaret etmiştim. Hâlen açık olduğu anlaşılmaktadır.)</p>
<p>Garaudy 13 Haziran 2012’de, Paris’te vefat etti. Vefatını Batı medyası iki gün sonra, “Eski komünist ve Yahudi soykırım inkârcısı (negasyonist) Garaudy öldü” diye kısaca verdi. Hâlbuki o Yahudi soykırımını inkâr etmemiş, kitaplarında şiddetle kınamış, fakat 60 milyon insanın öldürüldüğü II. Dünya Savaşında, Yahudiler kadar Roman, onların iki misli Slav öldürüldüğü halde yalnız Yahudilere katliam yapılmış gibi gösterilip İsrail’in Filistinlilere uyguladığı zulümleri örtmek için propaganda yapmalarını eleştirmişti. Ömrünün sonlarında <em>İsrail: Mitler ve Terör</em>adıyla Türkçeye çevrilen kitabından dolayı kendisine adlî ceza da verilmişti. Cenaze namazı 18 Haziran’da krematoryuma gelen çok sayıda Müslüman tarafından oradaki bir salonda eda edildi. Çeşitli dinlere ve görüşlere sahip çok sayıda katılımcı da son vazifelerini yapmak için bulundular. Merasim salonunda ekrandan 70 kadar kitabı gösterildi. Bunlardan 30 kadarı Türkçeye çevrilmiştir. Türkiye onun kitaplarını 1962’den beri tanımaktadır. Cenaze merasiminde, ailesinden hanımı, kızı, torunları bulundu. Ailesinin isteği ile cenazesi yakıldı. Allah rahmet eylesin.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Bu değerlendirmelerimizde büyük ölçüde Cemal Aydın’ın şu makalesinden yararlandık: Roger Garaudy, <em>TDV İslam Ansiklopedisi</em>, Ek: 1, s. 463-466. Yazar, Garaudy’nin çok sayıda kitabını Fransızca aslından Türkçeye çevirmiş ve onunla şahsî irtibat ve yakınlık kurmuştur.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Saphirnews.com, 19 Haziran 2012.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Saphirnews.com, 20 Haziran 2012.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]İspanyol bir Müslüman, kelimenin aslında Arapça “el-Kal’a’l-Hurre” (Hür Kale) olduğunu söylemişti. Doğruluk derecesini bilmiyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diyanet’in Fethullah Gülen Raporuna Bakış</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2019/02/01/diyanetin-fethullah-gulen-raporuna-bakis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Feb 2019 01:15:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=64340</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Bu büyük ölçüde doğru, fakat insanlarla sağlıklı bir iletişimde, varış yolu üstündeki istasyonlar gibi geçilmesi gereken 10 merhale var. Her merhalede kısaca durup durum değerlendirmesi yapmak gerekir. Ne düşündüm? Ne demek istedim? Ne dediğimi sanıyorum? Ne dedim? Muhatabım benden ne işitmek istedi? Ne işittiğini sandı? Ne işitti? İşittiğinden ne anlamak istedi? [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Bu büyük ölçüde doğru, fakat insanlarla sağlıklı bir iletişimde, varış yolu üstündeki istasyonlar gibi geçilmesi gereken 10 merhale var. Her merhalede kısaca durup durum değerlendirmesi yapmak gerekir.</p>
<p>Ne düşündüm? Ne demek istedim? Ne dediğimi sanıyorum? Ne dedim? Muhatabım benden ne işitmek istedi? Ne işittiğini sandı? Ne işitti? İşittiğinden ne anlamak istedi? Dediğimden ne anladığını sandı? Fiilen ne anladı?<a name="_ednref1"></a>[1]</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı’nın raporunu okurken, bu ihtimalleri sorgulayarak değerlendirme yapmak oldukça önemli. Hatip ne diyor? Onu kendine göre söyletmek isteyen ne çıkarıyor? Meşhur Farsça beytin tam yeri: “Men çe gûyem, tenburem çe zened?” (Ben hangi havadayım, tamburum ne havada? Benim söylediğim nerede, karşımdakinin anladığı nerede?)</p>
<p>50 yıldan fazla bir zamandan beri konuşan, ülkemizin her tarafında konuştukları, yazdıkları izlenen muhterem Fethullah Gülen’in dedikleri pekiyi anlaşılmış olduktan sonra, faşist bir yönetimin propagandasıyla sun’i bir ortam meydana getirildi. “Biz elli senedir işitme, görme ve anlama engellisiymişiz. Şimdi seni yeniden dinlemek ve duymak istediğimiz bir takım yanlışlarını bulmak istiyoruz” vesvesesi üflendi. Evet, bu rapor hadisesi bundan ibarettir. İslam’a bağlılığı gün gibi aşikâr bir zatı İslam dışı göstermek kolay olmadığından, hazırlatılan rapor tutarsız söz yığınından ibaret olmuştur. Bu metni Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hazırlama ihtimali bence oldukça zayıftır. Zira onlar yeterince tanıdıkları bu zatta İslam dışı fikirleri bulmanın pek kolay olmadığını bildiklerinden, yeni yetme birkaç raportöre verilen talimatla alelacele hazırlatılmış ve siyasi otoritenin emri ile imzalatılmıştır.</p>
<p>Böyle olunca, girişte sunduğum 10 merhaleden beşinci ihtimal devreye girmiş ve muhatap, söyleneni değil de bulmak istediklerini yazmış. İslam, ilim ve takva beldesinin kapısı Hazreti Ali radıyallahu anhı, hakem kabul ettiğinden dolayı ön yargı ile mahkûm eden Haricî kafa: “Kur’an, ‘Allah’tan başka Hakem aramak olmaz’ diyor (En’âm, 6/114). Sen ise ona muhalif davrandın” dediler. O: “Bu, yanlış maksat için kullanılan doğru bir söz! Dediğiniz doğru, Allah’tan başka gerçek Hakem olmaz. Fakat O, hükmünü Kur’an’da bildirdi. Kur’an bir kitap olarak kendisi bu hükmü uygulayamaz. Onu insanlardan birinin uygulaması gerekir. Benim yaptığım da bundan ibaret” dedi.<a name="_ednref2"></a>[2]Fakat ne çare, Haricî kafa düşünmedi. Dinden çıktı diye Hazreti Ali gibi, Hazreti Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) övgülerine mazhar olmuş pek büyük bir ilim ve takva âbidesini katletti. Onu vuran zalim kılıç, maalesef günümüze kadar da kınına girmedi. Hâlbuki o hazret, kendisine kılıç çekenler hakkında mürted dememiş, “Bize karşı çıkan din kardeşlerimiz” demişti. Müslümanlığına delil olan biri hakkında “İslam dışına çıktı” demenin vebalini iyi bilirdi.</p>
<p>Bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri ve Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın hadis-i şeriflerini değerlendiren fukaha-i kiram: “Bir meselede doksan dokuz ihtimal küfre ve bir ihtimal de küfür olmadığına olursa, küfürde olmamak suretiyle fetva vermek gerekir” diye hükmetmişlerdir.<a name="_ednref3"></a>[3]Hem İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin kapı gibi ölçüsünü unutmayalım: “Kişi İslam’a hangi kapıdan girmişse o kapıdan çıkar.”<a name="_ednref4"></a>[4]</p>
<p>İmam Tahâvî (ö. 321/933) Ehl-i Sünnet akidesini toplayan meşhur eserinin Giriş’inde şöyle der: “Bu kitap, İmam Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed Şeybanî gibi fakihlere göre -Allah hepsinden razı olsun- Ehl-i Sünnet akidesini beyan etmektedir.<a name="_ednref5"></a>[5]Tahâvî metinde de onların akidesini şöyle ifade eder: “Kişi imana nereden girmişse ancak onu inkâr etmekle oradan çıkar.”<a name="_ednref6"></a>[6]Görüldüğü gibi, bu da farklı lafızla tamamen aynı mânâyı beyan etmektedir. Yani kelime-i şehadet ile Allah’ı Rab, Hazreti Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun elçisi kabul etmekle kişi İslam’a girer, ancak bunu inkâr etmekle o binadan çıkar. Bu kapı gibi ölçüyü görmezden gelen, kişiyi paketleyip balkondan yere sarkıtmaya kalkarsa bu iş geçerli olmaz, ama buna girişen, balkondan düşebilir. Kimsenin de bu duruma düşmesini temenni etmem.</p>
<p>Fakihlerimizi bu ihtiyata sevk eden ciddi gerekçeler vardır ki onlardan birkaç tanesi şunlardır: Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerini fasıklık veya kâfirlikle itham etmesin. Suçladığı kimse fasık veya kâfir değilse, bu sıfatlar kendisine döner.”<a name="_ednref7"></a>[7]“Bir kimse din kardeşine “Ey kâfir!” derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre girer. Eğer o kimse dediği gibi ise ne âla; aksi takdirde sözü, kendi aleyhine döner.”<a name="_ednref8"></a>[8]Haricîlerin zuhurunu görecek kadar yaşayan Abdullah ibn Ömer (radıyallâhu anh) gibi sahabe fakihleri, onların, ayetleri yanlış anlayıp uyguladıklarını ifade etmek için: “Haricîler, bu Ümmet içinde ortaya çıkan en şerli fırkadır; çünkü onlar, kâfirler hakkında indirilen ayetleri müminler aleyhinde gösterdiler” demişlerdir.<a name="_ednref9"></a>[9]Doğru anlayıp doğru uygulamadıktan sonra ayetleri sıralamak marifet değildir.</p>
<p>Raporun din dışına çıkarmak istediği muhterem âlim Fethullah Gülen, bütün hayatı boyunca İslam’a öylesine bağlı yaşamaya gayret etmiştir ki bu ithamla başı kesilse bile kanının her damlası, “Huda Rabbim, nebim hakka Muhammed’dir Resûlullah / Hem İslam dinidir dinim, kitabımdır kelamullah” diye yazacak bir şahsiyettir. Dini anlayan ilim sahibi olduğuna da vaazları, kitapları, yaptıkları, sözlerini dinleyen Müslümanların anlayış ve davranışları şahittir.</p>
<p>Kur’an-ı Hakîm, Allah’ın (celle celâluhu) kıyamete kadar gelecek insanlığa rehber olarak gönderdiği İslam medeniyetinin güneşi, temeli, anayasası ve bütün İslamî ilimlerin kendisinden kaynaklandığı, kütüphaneler dolusu kitapların mânâlarını kapsayan mukaddes bir kitaptır. Tefsir, Usul-i Tefsir, Esbab-ı Nüzul, Usul-i Fıkıh, Fıkıh, Hadis, Akaid, Kelam, Tasavvuf, Ahlak, Belagat, Ahlâk-ı İslamiyye gibi ilimler, onu gereği gibi anlamanın yol ve yöntemlerini göstermektedir. Bunlardan habersiz Haricî tavrı, onu layıkıyla anlamaktan çok uzaktır. Kur’an’da ve dinde müteşabih, muhkem, umum, husus, mutlak, mukayyed, esbab-ı nüzul, mecaz, hakikat, teşbih, istiare gibi kavramlar bulunmakta olup onların maksatlarının bu ilimlerin prensiplerine göre anlaşılması gerektiğini İslam âlimleri bildirmişlerdir. Maalesef rapor, bu ilimlerin kural ve prensiplerini yeterince uygulamaktan uzaktır. Ezcümle: 14. sayfada, “Caminin kürsüsünde Allah vardır. Cemaatin arasında Muhammed Mustafa vardır” başlığı altında, muhterem hatibin, 1989 yılında İzmir Hisar Camii’ndeki vaazından şu iktibas yapılmış:</p>
<p>“Gülen, 26.11.1989 tarihli, Hisar Camii’nde yaptığı bir konuşmasında, İslam inancıyla bağdaşması asla mümkün olmayan şu ifadelere yer vermektedir: ‘Mümin mabede adımını attığı andan itibaren orada gerçekten kime tazim yapılacak, onun mehabet ve mehafeti altına girer. O meclis öyle bir meclistir ki o meclisin kürsisinde artık bakan, gören, duyan, her şeyimize nigehban olan (haberdar olan) Allah vardır. Ve eğer saflarınızın arasında dolaşan birisi varsa, yukarılardan ona müsaade edilmişse o da kendisi ile alakalı her toplantıda bulunup toplantıyı şereflendirmek için bulunan, gönüllerimizin sultanı, gönüllerinizin sultanı, insanlığın efendisi Hazreti Muhammed Mustafa vardır. Ve sizi böyle bir mülahaza altında, camide hatırlatacağım, çağıracağım, davet edeceğim gibi ukalaca şeylerden kaçınarak, sizi, böyle bir tablo karşısında camide bulunduğunuz şeyleri takdire davet ediyorum. Kalpleriniz, benim anlayış ve idrakimin çok üstünde bunu takdir ediyordur zannediyorum. Onun için hoca da girse, devlet başkanı da girse, başbakan da girse; burada bizim kalplerimize saniyede, yetmiş defa nazar eden Allah var, celle celâluhu! Ve burada O’nun gözünün içine bakan, O’nun cemâl-i bâkemâlini müşahede eden Hazreti Muhammed Mustafa vardır. Çünkü cemaat, onun cemaatidir, çünkü sultan odur, çünkü sikkeyi basan odur; tuğrayı kesen odur.’”<a name="_ednref10"></a>[10]</p>
<p>Bu pasajı verdikten sonra rapor şu sonuca varıyor: “Konuşmada başlıca üç sakıncalı söylem yer almaktadır:</p>
<p>1- Gülen’in konuştuğu kürsüde Allah vardır.</p>
<p>2- Peygamber Efendimiz Allah’ın gözünün içine bakmaktadır.</p>
<p>3- Hz. Peygamber, Gülen’in hitap ettiği cemaatin arasındadır.”</p>
<p>Bu değerlendirme, acınacak bir anlayış sefaleti sergiliyor. “Allah’tan başka Hakem yok” diyen Haricî bile bu kadar tutarsız olmamıştı. Şöyle diyor:</p>
<p>“Gülen’in konuştuğu kürsüde Allah’ın bulunduğu iddiası Yüce Allah’a mekân isnat etmek anlamına gelir. Yüce Allah “mekândan münezzeh” olduğu için O’na mekân isnat eden söylemler kullanmak İslam inancına kesinlikle aykırıdır. Hatta bazı Hanefi âlimler, “Allah semadan ve arştan bizi gözlemektedir” ifadesini kullanmanın bile sahih Allah tasavvuruyla bağdaşmayan, kişinin imanını zedeleyen bir davranış olduğunu ifade etmişlerdir.<a name="_ednref11"></a>[11]Buna rağmen örgüt lideri, inanç bakımından risk taşıyan, kişinin imanını tehlikeye sokan bu ifadeleri pervasızca, kitleleri etkilemek için kullanmış; onun tarafından Allah, –hâşâ– cami kürsüsüne yerleştirilmiştir. Allah’a göz isnad edilmesi ve Hz. Peygamber’in onun gözünün içine baktığının ileri sürülmesi Yüce Allah’ı cisim olarak düşünen veya O’na cismanî özellikler nisbet eden tam bir ‘Mücessime’ ve Allah’ı yaratıklara benzeten ‘Müşebbihe’ tavrıdır.”</p>
<p>Şu hadis-i şeriflerin ışığında hatibin söylediklerini anlamaya çalışalım:</p>
<p>Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) Allah Resulünden (aleyhissalâtü vesselâm) naklediyor: “Bir grup insan Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında onu müzakere eder (ders yaparlarsa) mutlaka üzerlerine maddî manevî huzur, rahatlık iner, onları rahmet kaplar ve melekler çevrelerini kuşatır ve Allah o kimseleri Kendi yanında bulunan melekler arasında anar.”<a name="_ednref12"></a>[12]</p>
<p>Bir hadis-i kudside, Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm): “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ben kulumun beni düşündüğü gibiyim. Beni hatırlayıp zikrettiğinde onunla beraberim. O Beni kendi başına hatırlar ve anarsa Ben de onu aynı şekilde anarım. Şayet Beni bir topluluk içinde anarsa Ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.’”<a name="_ednref13"></a>[13]</p>
<p>Bu hadis-i şerifler şu manaları ihtiva ediyor: Cami, Allah’ın evidir. Allah’ın kitabını, dinini öğrenmek, O’nu anmak için orada toplanan cemaat, O’nun rahmet nazarı altındadır. Melekler onların yanına varıp onlara refakat ederler. Allah onlardan razı olduğu için, Mele-i â’la’daki melaikeye, o kullarını takdir ettiğini bildirir. Allah Kendisini zikreden kulu ile beraberdir. O, Kendisini zikreden kulunu anar, över. Bu hadislerde müteşabih ifadeler var. Ayet-i kerimelerde de Allah’a; <em>ayn</em>yani göz (Tâhâ, 20/39); <em>a’yun</em>yani gözler (Hud, 11/37; Mü’minun, 23/27; Tur, 52/48); Allah’ın<em>vechi</em>yani yüzü (Kasas, 28/88; İnsan, 76/9; En’âm, 6/52), <em>Allah’ı önünde bulma</em>(Nur, 24/39 ) gibi müteşabih ifadeler vardır. Din dili, bu gibi kendine has ifadelerle Allah’ın varlığını insanlara hissettirir. Selbi sıfatlardan ziyade sübuti sıfatlarla O’nu tanıtır. Felsefi soyut kavramlardan çok, müşahhas kavramlarla ilahi hakikatleri insan anlayışına yaklaştırır. Bunlar yaratıklara ait bazı sıfatlar isnad ediyor intibaı verse de, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûra, 42/11) gibi muhkem ayetlerin ışığında anlaşılmışlardır. Bu lafızları Yüce Allah’ın münezzehiyetine layık bir tarzda tefsir eden ilimler olduğundan, böylesi müteşabih ifadeleri anlamada İslam ümmeti başından beri müşkülat çekmemiş, ilmî seviyesi yüksek olmasa, hatta ümmî olsalar dahi Müslümanlar bunları kelam-ı İlahinin maksadına uygun olarak, siyaka göre, O’nun rızası, inayeti, rahmeti, tevfiki veya ilmi mânâlar ışığında anlamışlardır. Camiye giriş âdâbını anlatan birçok vaiz: “Allah’ın evine giriyorsunuz. O’nun huzuruna çıkacaksınız. Ona göre bir huşû ve vakar ile girin” gibi hatırlatmada bulunur. Bu gibi ifadelerden kimse Allah’ın bir mekân içinde olduğunu düşünmez. Raporun iddia ettiği üzere Hatibi; Mücessime, Müşebbihe gibi Allah’ı yaratıklara benzeten fırkalara sokuşturmaya çalışmak, gerçekten sırıtmakta, “Ben ne diyorum, muhatabım ne çıkarıyor?” sözüne masadak olmaktadır. En büyük iki akaid imamından biri İmam Eş’arî (ö. 324/935) Müslümanlar içinden çıkmış olup bazıları çok uçuk iddialarda bulunan, birçok kimsenin küfre girdiler diye nitelendireceği, yüzden fazla fırkanın inançlarına yer verdiği kitabına <em>Makalatu’l-İslamiyyin ve İhtilafu’l-Musallin</em>adını vermiştir. Kur’an’ı kabul edip Ehl-i Kıble olan bütün bu inançlardan hiç birini İslam dışına çıkarmamıştır. Raporu hazırlayanlar bunu göz ardı ederlerse, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ve onu takdir eden camiayı değil de asıl kendilerini tehlikeye attıklarını düşünmelidirler.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Bernard Werber, <em>L’Enyclopédie du savoir relatif et absolu</em>, Paris, Éd. Albin Michel, 2000, s. 34.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Şehristanî, <em>El-Milel ve’n-Nihal</em>, s. 111.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]İbn Âbidin, <em>Reddu’l-Muhtar</em>, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1992, 4/224.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]Kemaleddin Ömer ibn Ahmed, <em>Buğyetu’t-taleb fî tarihi Haleb</em>, Dâru’l-Fikr, 6/2893.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]Gaznevî, <em>Şerhu Akîdeti&#8217;t-Tahâvî</em>, s. 22.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]A.g.e., s. 115.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]Buharî, <em>Sahih</em>, Edeb, 44.</p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]Müslim, <em>Sahih</em>, 1, 19.</p>
<p><a name="_edn9"></a>[9]Buharî, <em>Sahih</em>, Kitabu İstitabeti’l-mürteddin, 6.</p>
<p><a name="_edn10"></a>[10]Görüntülü Vaazlar 1-Hisar 1, Kutsilerin Takvası, dk. 10:40-12:00.</p>
<p><a name="_edn11"></a>[11]Yahyâ b. Ebû Bekr el-Hanefî, <em>Kitâb fi Beyâni’l-İ’tikâd</em>, s. 18.</p>
<p><a name="_edn12"></a>[12]Müslim, <em>Sahih</em>, Zikr, 38. Bu anlamda daha uzun diğer bazı hadisler için bkz: Müslim, <em>Sahih</em>, Zikr, 25; Buharî, <em>Sahih</em>, Daavat, 66.</p>
<p><a name="_edn13"></a>[13]Buharî, <em>Sahih</em>, Tevhid, 15.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Edebiyatında Hz. İsa Aleyhisselâm-2</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2019/01/01/islam-edebiyatinda-hz-isa-aleyhisselam-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2019 23:41:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=62710</guid>

					<description><![CDATA[f) Hilmi ve samimiyeti: Hz. İsa dindarlıkta şekle, gösterişe değil, mütevazı, iddiadan uzak, günahından ötürü kalbi kırık, samimi, selim ve halim bir kul olmaya önem verirdi. Şeyh Sa’dî Şirazî onun bu özelliğini şöyle dile getirir:[1]“… Bunlar bu hâlde iken, büyük sıfatlarla mevsuf Cenab-ı Hak’tan İsa aleyhisselâma vahiy geldi ki bu âlim, öteki cahil olmakla beraber [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>f) Hilmi ve samimiyeti:</p>
<ol>
<li style="list-style-type: none;">Hz. İsa dindarlıkta şekle, gösterişe değil, mütevazı, iddiadan uzak, günahından ötürü kalbi kırık, samimi, selim ve halim bir kul olmaya önem verirdi. Şeyh Sa’dî Şirazî onun bu özelliğini şöyle dile getirir:<a name="_ednref1"></a>[1]“… Bunlar bu hâlde iken, büyük sıfatlarla mevsuf Cenab-ı Hak’tan İsa aleyhisselâma vahiy geldi ki bu âlim, öteki cahil olmakla beraber ben ikisinin de duasını kabul ettim. Bu bedbaht günahkâr ömrünü telef etmiş ise de inleyerek, yanarak bana yalvardı. Her kim kendisini âciz görerek benim huzuruma gelirse, onu keremimden mahrum etmem. Onun günahlarını bağışladım. Onu in’am ve ikram ile cennetime alırım. Âbide gelince, mademki cennette o günahkâr kul ile beraber bulunmaktan utanıyormuş; ona söyle üzülmesin. Günahkârı cennete, kendisini de cehenneme gönderirim. Günahkârın ciğeri hararet ile dert ile kan doldu. Âbid ibadetine güvendi; biçareliğin, her şeyden gani olan dergâhımda kibirden, benlikten daha iyi olduğunu bilemedi.” (SA’DÎ-II, 162–164).Akıllı biri İsa’ya “Varlıkta her şeyden daha zor nedir?” dedi. Hz. İsa ona, “Ey can! En zor olanı Allah’ın öfkesidir; ondan cehennem bizim gibi titrer” dedi. Adam “Allah’ın bu öfkesinden kurtuluş nasıl olur?” dedi. İsa, öfkeni, anında terk etmekle” dedi. (MESNEVÎ-B, 448).
<p>Herkes tarafından kötü ve günahkâr sayılan kişilerde bile, Hz. İsa aleyhisselâmın değer verilecek bir taraf bulmaya teşviki hakkında Nizami şunu nakleder:<a name="_ednref2"></a><sup>[2]</sup></p>
<p>“Hz. İsa, bir gün dünyanın toprağında ve taşında iz bırakarak yürüyordu. Bir pazarın başında durdu. Yolun üstünde kurda benzeyen bir köpeği yere serili olarak gördü. Can Yusuf’u dar kuyudan kovaya çıkmıştı sanki. Onun etrafındakiler çok kötü kokan bu leşe bakıp iğrendiler. Biri ‘Köşe bucağı bir anda koku basar. Pis kokuyu izale etmek için tütsü yakmak lâzımdır’ dedi. Biri, ‘Bu koku nelere yol açmaz ki? Gören gözü kör eder, kalbi deler’ dedi. Laf u güzaf edenler, bire beş katarak murdar leşe lânet ve beddualar yağdırdılar. Hz. İsa ise hikmet gözüyle bakıp o leşi ayıplamadı ve şöyle dedi: ‘Bu feleğin hükmüne hangi varlık maruz kalmamıştır? Parlak inci bu köpeğin dişine denk değildir.’ Onların özleri bu sözlere hedef oldu. Yanmış sedef, onların dişlerini ağarttı. Her baktığında başkasının ayıbına gözünü dikme. Eline ayna alıp kendini beğenme yoluna girme. Bahar nasıl gelip geçerse senin tazeliğin ve süsün de geçicidir.” (NİZÂMÎ-IV, 96).</p>
<ol>
<li>g) Hastaların şifa için her sabah Hz. İsa’nın kapısında toplanmaları:</li>
</ol>
<p>Mevlana Celaleddin, Hz. İsa aleyhisselâmın, maddeten ve manen hasta olan insanlara şefkat ve tevazu ile yaklaşımını, onun duasıyla Allah Teâlâ’nın onların hallerini düzeltmesini şöyle anlatır:<a name="_ednref3"></a><sup>[3]</sup></p>
<p>“İsa’nın dergâhı gönül ehlinin sofrasıdır. Ey belâya tutulmuş! Sakın, sakın! Bu kapıyı bırakma. Her taraftan kör, topal, kötürüm ve düşkün halk toplanırdı. Sabahleyin İsa’nın dergâhının kapısında nefesiyle günahtan kurtulmak için. O güzel dinli, kendi dualarını tamamlayınca kuşluk vakti dışarı çıkardı. Bölük bölük belaya uğramışları ağlar hâlde, ümit ve bekleme kapısında oturmuş görürdü. Derdi: “Ey afet sahipleri! Allah tarafından hepinizin isteği kabul oldu. Haydi! Eziyetsiz ve zahmetsiz Allah’ın affediciliğine ve ikramına doğru yola koyulun. Hepsi ayakları bağlı develer gibiydi, dizleri görüşle açılırdı. Onun duasıyla hoşça ve sevinçle eve doğru koşuyorlardı” (MESNEVÎ-B, 298).</p>
<ol>
<li>h) Birlikte zikredildiği zatlar:</li>
</ol>
<p>h-1. Rûhu’l-kudüs: “Meryem oğlu İsa’ya da mucizeler verdik. Ve onu Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik” (Bakara, 2/87).</p>
<p>Rûhu’l-Kudüs’ün anlamları<a name="_ednref4"></a>[4]konusunda Muhammed Hamdi Yazır, şu tespitleri sıralar:</p>
<ol>
<li>“El-Kudüs”, “El-Kuddûs” gibi Allah’ın isimlerindendir.</li>
<li>Rûhu’l-Kudüs, Allah’ın İsm-i Azamıdır ki Hz. İsa bununla ölüleri diriltirdi.</li>
<li>İncil’dir.</li>
<li>Cebrail aleyhisselâmdır.</li>
</ol>
<p>Müfessirler, sonuncu şıkka “asahh-ı akval,” yani rivayetlerin en sıhhatlisi demişlerdir. (Yazır, 342–343).</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Gâh baştan başa dil kesildim İsa gibi; gâh susan bir gönül kesildim Meryem gibi” beytinde söylediği gibi o, “Meryem Oğlu İsa”dır.<a name="_ednref5"></a>[5]</p>
<p>h-2. Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm:</p>
<p>Hz. İsa, Kur’an-ı Hakîm’de, “Hatırla ki Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti” (Saff, 61/6) ve İncil’de “Artık sizinle uzun uzun konuşmayacağım. Çünkü bu dünyanın egemeni geliyor” (Yuhanna, 14:30) âyetleriyle belirtildiği gibi Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdelemiştir.</p>
<p>Süleyman Çelebi şöyle der:</p>
<p>Ölmeyip İsa göğe bulduğı yol</p>
<p>Ümmetinden olmak içün idi ol (S. ÇELEBİ, 14, 93).</p>
<p>Şeyh Gâlib’e göre Hz. İsa aleyhisselâm, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın gelişini müjdelemek için çarhın minberine çıkmıştır.<a name="_ednref6"></a>[6](GÂLİB-II, 18).</p>
<p>h-3. Hz. Hızır (aleyhisselâm):</p>
<p>Nebâtât emvâtına vermiş ihyâ</p>
<p>Hevâ-yı Hızr-haslet ü Îsevî-dem (FUZÛLÎ-I, 93)</p>
<p>(Hızır hasletli ve İsa nefesli hava ölü bitkileri diriltmiştir.)<a name="_ednref7"></a>[7]</p>
<p>Hızr suyuyla dem-i İsa durur âb u havâ</p>
<p>Tâze cân bulmak dilersen seyr ede gülzâra var (HAYÂLÎ, 84)</p>
<p>(Su ve hava, Hızır’ın âb-ı hayatı ve İsa’nın soluğudur. Taze can bulmak istersen yürüyüp gül bahçesine git.)</p>
<p>h-4. Hz. Azrail (aleyhisselâm):</p>
<p>Hz. İsa ile Azrail’in üstlendikleri görevler zıt istikâmetlerdedir. Azrail insanların ruhlarını kabzederken, Hz. İsa (aleyhisselâm) ölüleri ihya etmekte, onlara can vermektedir.<a name="_ednref8"></a>[8]</p>
<p>Dert vardır, deva vardır. Hem şifa ve hem de elem vardır. Zannedersin ki ölüm meleği ve Mesîh birliktedir. (SENÂÎ, 1119).</p>
<p>h-5. Hz. İsa, devamlı annesi Hz. Meryem’le birlikte zikredilir.</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Gâh baştan başa dil kesildim İsa gibi; gâh susan bir gönül kesildim Meryem gibi” beytinde söylediği gibi o, “Meryem Oğlu İsa”dır. Buna ilaveten Hz. İsa’nın adı; daha çok Hz. Hızır, Hz. İlyas, Hz. Musa, Hz. Yusuf, Hz. Yahya ve Hz. Muhammed’le (aleyhimüsselâm) birlikte kullanılmıştır.</p>
<p>Son olarak Ahmedî’nin (ö. 1413), Hz. İsa’yı (aleyhisselâm) öven methiyesini iktibas edelim:</p>
<p>Muhterem Prof. Dr. Ömer Okumuş’un bu çalışması şu gerçeği iyice göstermektedir: Gerek İslam, gerek Müslümanlar bir başka dinin kurucusu olan Hz. İsa’yı (aleyhisselâm) reddetme veya görmezden gelme gibi bir tutum izlememişlerdir. Kur’an-ı Kerim onun, en büyük beş peygamberden biri olduğunu, mucizevî doğumunu, mucizelerini, annesi Meryem’in çocukluğundan beri kendisini Allah’a adadığını bildirmiştir. Müslümanlarca bilinen bir mütearife olmasına rağmen Hıristiyanların tamamına yakın bir çoğunluğu bundan habersiz kalmışlardır. O kadar ki bazılarıyla konuştuğumuzda Hz. İsa’nın, Mesih veya Meryem oğlu lakabı ile Kur’an-ı Kerim’de toplam 59 yerde anıldığını, mucizelerinden ve öğrettiği esaslardan bahsedildiğini, Kur’an’da adı geçen tek kadının Hz. Meryem olup onun adını taşıyan başlıca bir bölüm (sûre) olduğunu, hatta ona ve Hz. İsa’ya hakaret edenin İslam dininden çıkmış sayılacağını söylediğimizde şaşırdıklarını hem ben hem de birçok Müslüman görmüşüzdür.</p>
<p>Bu çalışma bu tutumun sadece kitapta kalmayıp bütün Müslümanlara yönelik edebiyat alanında da tablolaştırıldığını açıkça göstermektedir. Türk şiirinde 42, Arap şiirinde 27 ve Fars şiirinde 20 eserde, Hz. İsa’nın nasıl tebcil edildiğini ortaya koymuştur. Müslüman şairler, bilginler, eğitimciler Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) faziletlerini, kendi peygamberlerini anlatır gibi tanıtmışlardır. Makalenin sınırlı hacminde bazı örneklere değindik. Konuyu tafsilatıyla görmek isteyenler kitabı inceleyebilirler. Bu gayretinden dolayı kendisine teşekkür ve tebriklerimizi sunuyoruz.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Age, s. 118–121.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Age, s. 122.</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Age, s. 133.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]Age, s. 86.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]Age, s. 134.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]Age, s. 87.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]Age, s. 91.</p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]Age, s. 102.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Edebiyatında Hz. İsa Aleyhisselâm-1</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2018/12/01/islam-edebiyatinda-hz-isa-aleyhisselam-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Dec 2018 00:12:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=62129</guid>

					<description><![CDATA[İslam peygamberi Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) kendisini nübüvvet binasının son tuğlası olarak nitelendirir: “Benimle diğer peygamberlerin durumu, bir bina yapıp onu tamamlayan, yalnız bir tuğla yerini boş bırakan bir kimsenin durumuna benzer. Oraya giren insanlar şaşırır ve “Eksik tuğlayı da yerleştirseydi mükemmel olacaktı!” derler. “İşte ben o eksik tuğla durumundayım, geldim ve peygamberlik binasını tamamladım.”[1] [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam peygamberi Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) kendisini nübüvvet binasının son tuğlası olarak nitelendirir: “Benimle diğer peygamberlerin durumu, bir bina yapıp onu tamamlayan, yalnız bir tuğla yerini boş bırakan bir kimsenin durumuna benzer. Oraya giren insanlar şaşırır ve “Eksik tuğlayı da yerleştirseydi mükemmel olacaktı!” derler. “İşte ben o eksik tuğla durumundayım, geldim ve peygamberlik binasını tamamladım.”<a name="_ednref1"></a><sup>[1]</sup></p>
<p>Peygamberler iman esaslarında ve ibadetlerin asıllarında müttefik olup yalnız ibadetlerin bazı sıfatlarında farklılık gösterirler. Allah, beşeriyetin gelişme seyrine göre, değişik zamanlarda farklı hükümler göndermiştir. Faklı dinlere mensup olanların, bu yakınlığı unutma tehlikesine maruz kaldıkları da bir vakıadır. Onun içindir ki Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlık tarihinin başından, Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) itibaren kendisine kadar gelen bu nübüvvet mirasına bütün kuvvetiyle sahip çıktığını, peygamberlerden hiç birine en ufak toz kondurmadığını ve ümmetine onlar hakkında nasıl davranmaları hususunda önemli dersler verdiğini görmekteyiz. Böylece onun kutlu şahsiyeti, farklı din mensuplarının buluşmalarının mükemmel bir örneğini teşkil etmektedir.</p>
<p>Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) özel makamına ve onun gerekçesine ise şu hadis-i şerifi ile dikkat çekmiştir: “Ben dünyada da ahirette de İsa’ya en yakın olan insanım.” Yanındakiler: “Nasıl ya Resûlullah?” diye sorunca şöyle cevap verdi: “Peygamberler babaları bir, anneleri farklı kardeşlerdir. Ama dinleri birdir. Onunla benim aramda peygamber gelmediğinden ona en yakın olan benim.”<a name="_ednref2"></a><sup>[2]</sup>Keza bir hadiste da şöyle buyurmuştur: “Dünyaya gelen hiçbir çocuk yoktur ki Şeytan ona dokunmuş olmasın. İşte bu sebepledir ki yeni doğan çocuk çığlık atar. Ama Meryem ile oğlu bundan müstesnadır.”<a name="_ednref3"></a><sup>[3]</sup>Hz. Meryem’in doğumundan bahseden ayet, onu doğurduğunda annesinin şöyle dua ettiğini bildirir: “Ya Rabbî! Ben onun adını Meryem koydum. Onu da onun neslinden geleni de Şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.”<a name="_ednref4"></a><sup>[4]</sup>Hz. Peygamber aleyhisselâm mezkûr hadisi ile Hz. Meryem’in annesinin duasına icabet edilip bu korumanın gerçekleştiğini böylece bildirmektedir.</p>
<p>Bu özel dikkat çekme İslam ümmetinde yankı bulmuş olup tefsir, hadis, tarih, ilmihal kitaplarının yanında edebiyat alanında da Hz. İsa aleyhisselâma hususi bir ihtimam gösterildiği gözlemlenmiştir. Prof. Dr. Ömer Okumuş, <em>Klasik Türk, Fars ve Arap Şiirlerinde Hazret-i İsa Kavramı</em><a name="_ednref5"></a>[5]adlı kitabında, klasik Türk şiirinden 42, klasik Fars şiirinden 20, klasik Arap şiirinden 27 eseri tarayarak, Hz. İsa ile ilgili mısraları tespit etmiştir. Değerli yazarın vurguladığı gibi, Hz. İsa (aleyhisselâm), “Ulü’l-Azm” denen beş büyük nebiden (Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed aleyhimüsselâm) birisidir. Kur’an-ı Kerim’de “Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık”<a name="_ednref6"></a><sup>[6]</sup>ayeti bu en büyük beş peygamberi zikreder. Hz. İsa günümüz dünyasında sayı olarak en fazla mensubu bulunan bir dinin, yani Hıristiyanlığın kurucusudur. İslâm inancına göre ölmemiş olup Allah’ın gökten göndereceği<a name="_ednref7"></a><sup>[7]</sup>Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinin “Âhir zaman alametleri” içinde yer alması, onu yüzyıllardır hep gündemde tutmuştur. Hz. İsa, klasik Türk şiirinde annesi Meryem’in temizliği ve soyluluğu, kundakta iken konuşması, hastalara şifa vermesi, ölüleri diriltmesi, sofrasının bereketi, eşeği, tecerrüdü (kendisini dünyevî işlerden soyutlaması), göğe yükselişi, âhir zamanda nüzulü (gökten inişi), Deccâl’le mücadele etmesi, Mehdî’ye tâbi olması gibi özellikleriyle yer almıştır.<a name="_ednref8"></a><sup>[8]</sup>Müslüman şairlerden çok sayıdaki isim, onun mümtaz vasıflarını terennüm eden parçalar yazmışlardır. Gelecek paragraflarda onlardan bazı numunelere yer vereceğiz.</p>
<ol>
<li>a) Hz. İsa aleyhisselâmın hayat veren nefesi:<a name="_ednref9"></a>[9]</li>
</ol>
<p>Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) ölüleri dirilten, hayat veren nefesi, şairlere ilham kaynağı olmuştur: mahirce uyguladıkları edebî sanatlarla bunu dile getirmişlerdir:<a name="_ednref10"></a><sup>[10]</sup></p>
<p>Şeyh Galib’e kulak verelim:</p>
<p>Nefes-i Îsî-i cân-bahş kabâ geldi bana (GÂLİB-I, 252).</p>
<p>(Soyutlanmanın şevkiyle acziyet örtüsünü giyeli can bahşeden İsa’nın nefesi bana elbise oldu.)</p>
<p>Mürde idüm geldün ihyâ eyledün</p>
<p>Câna i’câz-ı Mesîhâ eyledün (LÂMİÎ, 319).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Ölü idim, geldin dirilttin. Câna Mesîh’in mucizesini eyledin.)<a name="_ednref11"></a>[11]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rûh-bahş oldı Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr</p>
<p>Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr (BÂKÎ, 39).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Baharın solukları, Mesih gibi ruh bahşetti; çiçekler gözlerini yokluk uykusundan açtılar. İsa nefesi gibi cismime ruh verir.)<br />
Bu mürdeye ver tâze cân ey la’l-i Mesîhâ</p>
<p>Yâhud bir içim su (ZİHNÎ, 297).</p>
<p>(Ey Mesîh’in dudağı, bu ölüye yeni bir ruh ya da bir içim su ver!)</p>
<ol>
<li>b) Tecerrüt ve istiğnası:<a name="_ednref12"></a>[12]</li>
</ol>
<p>Hz. İsa aleyhisselâm, marifetullah ve muhabbetullahın en ileri noktasında olan bir zat olarak geçici dünya metaları karşısında tam bir istiğna ve iffet abidesi olarak yaşamış ve insanlara da böyle yaşamayı ders vermiştir. Dünyanın isine pasına bulaşmayan Hz. İsa, buna mukabil gökyüzüne çıkmış, güneşle arkadaş olmuştur:</p>
<p>Mülevves olmayıp tecrîd ile çıksan bu âlemden</p>
<p>Seni Zâl-i felek hûrşîde cüft eyler Mesîhâ tek (FUZÛLÎ-I, 306).</p>
<p>(Bu dünyanın pisliklerine bulaşmayıp onlardan kendini tecrit edersen, aksakallı felek, Mesih gibi seni güneşle arkadaş eyler.)</p>
<p>Alâ’ikdan mücerred ol ser-i kûyında mesken bul</p>
<p>Mesîhâ-veş mekânı âsmândur ehl-i tecrîdün (BÂKÎ, 255).</p>
<p>(Dünyevî ilgilerden sıyrılarak Sevgilinin köyünün başında mesken bul. Tecrit ehlinin mekânı Mesîh gibi gökyüzüdür.)</p>
<p>Feridüddin Attar’dan:<a name="_ednref13"></a><sup>[13]</sup></p>
<p>İsa, buna şaştı da dedi ki “Ben böyle eşten vazgeçtim! Şu bir şeyden haberi olmayan ahmaklara bak ki birbirlerinden dünyayı almak, ele geçirmek isterler. Bu belâdan ibret almazlar, teslim ve rızayı kendilerine sermaye yapmazlar. Yazıklar olsun! Halk, bu mânâyı görmedi gitti. Din, ellerinden çıktı, dünyaya da sahip olamadılar. O masum ve tertemiz er, dünya hakkında birkaç söz söyledi. Şom dünyadan yüz çevirin dedi. Bu gaddar dünya bir leşe benzer. Sen de köpek olduğundan leşle uğraşıp durursun. Köpeğe ve leşe bağlanınca artık ikisinden de yüzlerce defa daha betersin sen. Köpek, bu leşe doymaz ama sen de ondan daha ziyade açsın, bir kerecik olsun doymuyorsun. Onu bağlarsan derhal kurtulursun. Yoksa gece gündüz onun yüzünden derttesin, musibettesin.” (ATTÂR-II, 124–126).</p>
<p>Mesîhî-veş mücerred olmayınca</p>
<p>Semâvî râza sen mahrem degülsin (MESÎHÎ, 240).</p>
<p>(Mesîh gibi mücerret olmayınca sen semâvî sırlara mahrem olamazsın.)</p>
<p>Mesîhî-veş mücerred olmayınca</p>
<p>Semâvî râza sen mahrem degülsin (MESÎHÎ, 240).</p>
<p>(Mesîh gibi mücerret olmayınca, yani Allah’tan başka her şeyi terk etmedikçe, sen semâvî sırlara mahrem olamazsın.)<a name="_ednref14"></a>[14]</p>
<p>Necâtî,<sup>15</sup>mütevazı bir menekşenin dağın zirvesine çıkmasını Hz. İsa’nın iğne ile göğe yükselmesine benzetir:</p>
<p>İsa nitekim sûzen ile çıkdı semâya</p>
<p>Ol resme çıkar kulle-i kühsâra benefşe (NECÂTÎ, 105).</p>
<p>Güneşle aynı yerde oturmak, her şeyden mücerret olan Mesih’e yaraşır. (HÂFIZ, 469).</p>
<p>Felekte, candan, akıldan ve tenden bîzâr olmuş olarak Mesîh gibi temiz ol. (SENÂÎ, 201).</p>
<p>İsa nefesliler gibi uzleti tercih et. Gönül evini de nâ-mahremlerden temizle. (CÂMÎ-II, 411).<a name="_ednref15"></a><sup>[15]</sup></p>
<ol>
<li>c) Bütün varlığıyla Allah’a teslimiyeti:</li>
</ol>
<p>Allah’ın fani bir kulu olarak O’nun karşısında aczini ikrarda en ileri derecede olması ona muazzam bir güç kazandırmış, dünyadaki ömrü çok kısa olduğu halde bin seneden fazla yaşayan Hz. Nuh’un (aleyhisselâm) ömründen daha uzun bir ömür yaşamasına vesile olmuştur.<a name="_ednref16"></a><sup>[16]</sup></p>
<p>Kılan anâsıra tekbîr-i çâr hem-çü Mesîh</p>
<p>Tarîk-i ehl-i tecerrüdle pâk-mezhebdir (GÂLİB-I, 301).</p>
<p>(Mesîh gibi dört unsura dört tekbir (ölülerine cenaze namazı) kılan, tecerrüt ehlinin yoluyla mezhebini temiz kılmıştır.)</p>
<p>Îsî gibi mücerred ol ey dil ki bulasın</p>
<p>Bir sâatin ferâgatinün niçe ömr-i Nûh (HAMDÎ, 132).</p>
<p>(Ey gönül! Hz. İsa gibi mücerret ol ki bir saat feragat karşılığında nice Nuh ömrü bulasın.)</p>
<ol>
<li>d) Dövene elsiz, sövene dilsiz tutumu:</li>
</ol>
<p>Cahillerin, kendini bilmezlerin, ağzını bozarak dil uzatanların dediklerine aldırış etmeyip, onları muhatap almaması da Hz. İsa’nın güzel vasıflarından biri idi. Şair Hakanî onun göklere yükselmesini bu özelliğine bağlamak ister:<a name="_ednref17"></a><sup>[17]</sup></p>
<p>Hz. İsa, seviyesiz kimselerin yakışıksız sözleri sebebiyle göğe yükseldi. Hz. Âdem bir soysuzun vesvesesinden ötürü cennetten çıktı. (HÂKÂNÎ, 224).</p>
<p>Mevlana Celaleddin, Hz. İsa’nın ahmaklardan kaçmasını uzun bir hikâye içinde anlatıp bundan ibretler çıkarır (Mesnevi 368–369).<a name="_ednref18"></a>[18]</p>
<ol>
<li>e) Şefkati:</li>
</ol>
<p>Hz. İsa’nın insanlara duyduğu şefkatin en ileri derecede olduğu dile getirilir. Şair Fuzulî bu temayı terennüm eder: “Benim derdim büyük, feryadım göklere çıkacak kadardır. Fakat ey zalim bu feryadımı göklere yükseltme! Korkarım ki İsa Mesih orada bunu işitince rikkatinin çokluğundan ötürü incinir. O Hazreti incitmek ise bana çok giran gelir.”<a name="_ednref19"></a><sup>[19]</sup></p>
<p>Çok yetirme göklere efgânım ey kâfir sakın</p>
<p>İncinir nâ-geh Mesîhâ işitip efgânımı (FUZÛLÎ-I, 259).</p>
<p>(Ey kâfir! Sakın figânımı göklere kadar ulaştırma! Hz. Mesîh vakitsiz işitip incinebilir.)</p>
<p>Nâbî, hüsn-i ta’lil sanatı uygular ve muhabbet hastasının şifa bulamadığı için Hz. İsa’nın yeryüzüne tekrar geleceğini belirtir:<a name="_ednref20"></a>[20]</p>
<p>Olmaz yine marîz-i mahabbet şifâ-pezîr</p>
<p>Rûy-ı zemîne bir dahı İsa gelür gider (NÂBÎ, 624).</p>
<p>Nefret ve husumetin olanca şiddetiyle beslendiği, insanlığın sevgiye su ve hava gibi muhtaç olduğu çağımızda Nâbî’nin bu tespiti hayli anlamlıdır.</p>
<p>Necâtî’de de benzeri yaklaşımı görmekteyiz:</p>
<p>Bu karanu gece bu sohbet-i cân-bahş nedir</p>
<p>Yere mi indi aceb Îsî-i Meryem bu gece (NECÂTÎ, 388).</p>
<p>(Bu karanlık gecede bu can bahşeden sohbet nedir? Bu gece acaba Meryem oğlu İsa mı yere indi?)</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Gâh baştan başa dil kesildim İsa gibi; gâh susan bir gönül kesildim Meryem gibi” beytinde söylediği gibi o, “Meryem Oğlu İsa”dır.<a name="_ednref21"></a>[21]</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><a name="_edn1"></a>[1]Müslim, Fedail, 23; Buhari, Menakıb, 18.</p>
<p><a name="_edn2"></a>[2]Müslim, Fedail, 145; Buhari, Enbiya, 48, Ebû Hureyre’den (radıyallahu anh).</p>
<p><a name="_edn3"></a>[3]Buhari, Tefsir, Al-i İmran suresi; Müslim, Fedail.</p>
<p><a name="_edn4"></a>[4]Al-i İmran, 3/36.</p>
<p><a name="_edn5"></a>[5]İstanbul: Sütun Yayınları, 2014.</p>
<p><a name="_edn6"></a>[6]Ahzab, 33/7.</p>
<p><a name="_edn7"></a>[7]Ö. Okumuş, age, s. 71 ve 79’da bu konuda şu notu koymaktadır:Hz. İsa’nın beşerî cismiyle nüzul edip etmeyeceği, bugün de tartışılan bir konudur. “Hazret-i Mesîh’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzul keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadîs-i şerif vardır. Bu hadîslerden en az kırk kadarı, hadîs kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadîslerdir. Yirmi otuz tane de zayıf hadîs vardır.” (M. Fethullah Gülen, <em>Kırık Testi-4</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2005, s. 36). Hz. İsa’nın nüzulünü sosyolojik bir bakışla ele alan Bediüzzaman, Hıristiyanlığın arınarak İslâmiyet’e inkılap edeceği yorumunu yapar. (Bediüzzaman Said Nursî, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 347).</p>
<p><a name="_edn8"></a>[8]Ömer Okumuş, age, s. 10.</p>
<p><a name="_edn9"></a>[9]Hz. İsa’nın hayat veren nefesi konusunda B. Said Nursî’niin şu yorumu dikkat çekicidir: “Kur’an, Hazreti İsa aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki en müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyleyse, ey insan ve ey musibetzede benî Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.” (Bediüzzaman Said Nursî, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 102).</p>
<p><a name="_edn10"></a>[10]Ö. Okumuş, age, s. 21.</p>
<p><a name="_edn11"></a>[11]Age, s. 35</p>
<p><a name="_edn12"></a>[12]Age, s. 53.</p>
<p><a name="_edn13"></a>[13]Age, s. 124.</p>
<p><a name="_edn14"></a>[14]Age, s. 68.</p>
<p><a name="_edn15"></a>[15]Age, s. 54–55.</p>
<p><a name="_edn16"></a>[16]Age, s. 57.</p>
<p><a name="_edn17"></a>[17]Age, s. 66.</p>
<p><a name="_edn18"></a>[18]Age, s. 117–118.</p>
<p><a name="_edn19"></a>[19]Age, s. 67</p>
<p><a name="_edn20"></a>[20]Age, s. 75<em>. </em>“İtikadî bağların zaafa uğradığı, amelin terk edildiği, muamelâtın tamamen gözden çıkarıldığı dönemlerde kurtarıcı bir zatın beklenmesinin tarihi çok eskilere dayanır. Yahûdîler de, Hristiyanlar da hatta onlardan önceki insanlar da ömürlerini hep bir kurtarıcı bekleyişi içinde geçirmiş; özellikle zulme uğradıkları, gadre maruz kaldıkları zamanlarda böyle bir halaskâr beklemişlerdir. Peygamberlik silsilesinin devam ettiği devirlerde beklenen bir peygamber, bir Mesîh’tir. Peygamber Efendimizden sonra da hemen her dönemde bir müceddid, bir kurtarıcı beklenmiştir; ama artık beklenen, bir peygamber değil, O’nun soyundan gelecek bir rehber, bir Mehdî olmuştur.”(M. Fethullah Gülen, <em>Kırık Testi-4</em>, İstanbul: Nil Yayınları, 2005, s. 34)<em>.</em></p>
<p>Hz. İsa’nın nüzulünü sosyolojik bir bakışla ele alan Bediüzzaman, Hristiyanlığın arınarak İslâmiyet’e inkılap edeceği yorumunu yapar.(Bediüzzaman Said Nursî, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 347).</p>
<p><a name="_edn21"></a>[21]Ö. Okumuş, s. 134.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
