<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Seyid Nurfethi Erkal &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/yazar/seyid-nurfethi-erkal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 01 Aug 2026 06:25:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>Seyid Nurfethi Erkal &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Nefsen Bilmek!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/08/01/nefsen-bilmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Aug 2026 06:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318608</guid>

					<description><![CDATA[Bil ey nefsim, “Nefsini bilen Rabbini bilir.”* &#160; Kurân-ı Hâkim’in ilk emri, “Oku!” olduğu gibi onun nurânî tefsiri olan Sözler’deki ilk tenbihin de “Bil ey nefsim!” olması dikkat çekicidir. Zaten okumak, bilmeye yönelik bir faaliyetin adıdır. Bu mânâda Risale-i Nur’un ilk hitabının Kur’ân’ın ilk emriyle irtibatlı olduğu söylenebilir. “Oku” Emrinden Murad İlahî emirleri en iyi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bil ey nefsim,</strong></p>
<p><em>“Nefsini bilen Rabbini bilir.”</em>*</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kurân-ı Hâkim’in ilk emri, <em>“Oku!”</em> olduğu gibi onun nurânî tefsiri olan Sözler’deki ilk tenbihin de <em>“Bil ey nefsim!”</em> olması dikkat çekicidir. Zaten okumak, bilmeye yönelik bir faaliyetin adıdır. Bu mânâda Risale-i Nur’un ilk hitabının Kur’ân’ın ilk emriyle irtibatlı olduğu söylenebilir.</p>
<p><strong>“Oku” Emrinden Murad </strong></p>
<p>İlahî emirleri en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde uygulayan Allah Resûlü (aleyhissalâtü ve’s-selam) olduğu gibi ilk ilahî emir olan “Oku” emrini de en kâmil mânâda anlayıp yerine getiren de yine o Zat (aleyhissalâtü ve’s-selam) olmuştur. “<em>Ben okuma bilmem.</em>” diyen Allah Resûlü’ne, “<em>Yaratan Rabbinin adıyla oku!</em>” (Alak, 96/1) denilmek suretiyle, yalnızca Kur’ân’ı okuyup insanları uyarması değil; aynı zamanda yaratılışı da okuması tâlim edilmiştir. Rab ismiyle hitap edilmesi gerek yaratılışın gerekse de yaratılışı okuma faaliyetinin, tekâmüle yönelik şefkatli bir terbiye süreci olduğunu ihsas etmektedir. Ayrıca eşyanın yaratılmış olduğu ve bir Yaratıcısı bulunduğu kabulüyle okunması gerektiği de bu ilk emirden anlaşılan diğer bir husustur.</p>
<p>Bu anlamda, <em>“Oku”</em> emrinden murad (inzar manası mahfuz); başta insanın kendi nefsi olmak üzere, her türden varlığın Allah’ı anlatan birer âyet olarak değerlendirilmesidir. Kur’ân-ı Hakîm’de yer alan tefekküre yönelik âyetlerin emr-i istihbabî** kalıbında gelmesi de bu yaklaşımı destekler niteliktedir. Zira dinî emirlerin tamamı, güzel olanı hayata geçirme yönünde bir davettir.</p>
<p><strong>“Bil!” Emrinden Maksat</strong></p>
<p>Birinci Söz’ün hemen başında karşılaştığımız <em>“Bil!”</em> ifadesinden mâksat da tıpkı <em>“Oku!”</em> emrinde olduğu gibi, başta nefis olmak üzere kâinat âyetlerinin Hakk’ın marifetine ulaşmak istikametinde tefekkürle okunmasıdır. Bu emrin neticesinde bilinecek olan ise “<em>bütün varlığın hâl lisanıyla Allah’ı tesbih etmesi</em>”, yani “hakikat-i eşya”dır.</p>
<p>Bu çerçevede, <em>“Bil!”</em> lafzıyla muhatap alınan nefse hem “ne ile bileceği” hem “neyi bilmesi gerektiği” hem de “nasıl bileceği” tâlim edilmektedir. Ancak, “<em>Bir şeyin vücûdunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mahiyetini bilmekten ayrıdır</em>.” (Muhâkemât) hükmünce, bir şeyin varlığından haberdar olmak başka, onun hakikatine nüfuz etmek başkadır.</p>
<p>Eşyanın hakikatine nüfuz ise ancak <em>“nefsen bilmek”</em> ile mümkündür. Bu cihetle nefsen bilmekten maksat, varlığı, <em>“hakikat-i eşya”</em> tabir edilen, nefs-ül emirde*** neyse o şekilde algılamaktır. Hakkı bilmeye yönelik varlığı okuma faaliyeti neticesinde, dış dünyada okunan delillerin nefse tasdik ettirilmesiyle ulaşılması hedeflenen de <em>hakikat-i insaniyettir.</em></p>
<p><strong>Aradığımız Hakikî Tevhid</strong></p>
<p>Modern öğrenme kuramları -davranışsal, bilişsel, kavrayışsal, sosyal ya da bağlamsal yaklaşımlar- belirli ölçüde isabetli yönler taşısa da insanı kuşatıcı bir bütünlük içinde ele alıp açıklamaktan uzaktır. <em>Nefsen bilme</em> tabiri bu anlamda da dikkat çekicidir.</p>
<p>Nefs kavramı, etik açıdan, dünyevî arzuların baskısı altında iyi ile kötü arasında tercih yapma durumunda bulunan irâde sahibi şahsiyet olarak ele alındığı gibi; ontolojik açıdan, bilinç sahibi varlığın kendilik bilinci anlamında kullanılmaktadır. Her iki anlamı itibariyle nefs; ruhla beden arasındaki berzahî konumu ve bütün latiflerle alâkalı yapısıyla, insanın şahsiyetini temsil eden küllî bir kavramdır. Bu sebeple <em>“nefsen bilmek”</em> salt aklî ya da mantıkî bir kavrayıştan öte küllî bir idrakin adıdır. Bu anlamdaki idrak ise nefs için bir fiildir.</p>
<p>Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “<em>Aradığımız hakikî tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir. Belki mantık ilminde tasavvura karşılık ve tasavvurî bilgiden çok kıymettar ve burhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve hakikî tevhid öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’ân ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir. Ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz.”</em> (Şuâlar) ifadeleriyle tahsili hedeflenen bu ilmi işaretlemiştir.</p>
<p><strong>Tasavvur Değil, Tasdik</strong></p>
<p>Bu bilgi, doğruluğunun kesinliği, şaşmazlığı, yanıltmazlığı bakımından ancak risaletin hakkaniyetine itimad ile tasdik neticesinde tahsil edilebilecek bir haberdir. Nebi’nin getirdiği haber hem gaybî bilgi hem de gaybî bir kaynağa dayanan hüküm içermesi itibariyle “tasdik” ve “ilim” olarak adlandırılmıştır.</p>
<p>“<em>Yüksek ehl-i hakikat da bu yolu takip etmiş; mârifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişlerdir</em>.” (Emirdağ Lâhikası 1)</p>
<p>Tasavvur, bir kavramın zihindeki temsili iken; tasdik, bir önermenin doğru ya da yanlış olduğuna dair verilen hükümdür. Mutlağın tasavvurunun, tasavvurun mutlaklığıyla karıştırılması çok vuku bulmuştur. Oysa mutlağın tasdikinin gereği olan tasavvur-u hâs, sâfiyeti itibariyle bu tür arızalardan müstağnidir.</p>
<p>Risale-i Nur’la hedeflenen; kavranması ancak vahiyle mümkün olan metafizik ilkelerin yani esma-i ilahiyenin saf tasavvurunun, varlıktaki yansımaları vasıtasıyla tefekkür edilip idrak edilmesi ve bu idrakin cerh edilmez bir tasdikle imanı netice vermesi veya kuvvetlendirmesidir.</p>
<p>Bu sebeple;<em> “Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır.” </em>(Mektubat) denmiştir.</p>
<p>Tasdikten ibaret olan bu ilmin, marifetten üstün olmasının en mühim alâmeti ise Cenâb-ı Zülkemâl Hazretleri’nin İlim sıfatı ve Âlim isminin bulunması; ancak ârif isminin bulunmayışıdır. Zira, Cenâb-ı Zülkemâl öğrenen değil, bilendir.</p>
<p><strong>Risale-i Nur’la Hedeflenen…</strong></p>
<p>Bu ilim, araştırma ve düşünmeye müesses bir bilgi olmayıp Resûl’ün getirdiği habere itimat neticesinde, tasdikin yani imandaki kuvvetin artmasıyla gerçekleşip sağlamlaşmaktadır. Araştırma ve tefekkür yoluyla elde edilen irfan, ancak tasdiki müteakip bu ilme vukufiyetin artmasından ibarettir. Bu anlamda hakikat ilmi aslı ve özü itibariyle kesb edilen değil bildirilenin tasdikiyle tahsil edilendir; ilmin bizzat artması değil ancak kişinin bu ilimden nasibinin artması söz konusudur.</p>
<p>Nitekim, akıl erbabı, kendisiyle tasdike ulaşılan bilgiye hüccet adını vermişlerdir. Hüccet ise olayların zürriyetlerini, yani asıllarıyla olan bağlarını ortaya çıkarandır. <em>“Akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yol takip eden” </em>(Katre) Risale-i Nur ile hedeflenen de <em>“İman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhanî ve Kur&#8217;ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakînle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir</em>.” (Kastamonu Lahikası)</p>
<p><strong>Nefsini Bilen…</strong></p>
<p><em>“Nefsen bilme”</em> ameliyesinde en önemli noktalardan biri, hiç şüphesiz, nefsin kendisini bilmesidir. Sokrates’e atfedilen “<em>Nefsini bil!</em>” düsturunun İslâm düşüncesinde “<em>Nefsini bilen Rabbini bilir.</em>” şeklindeki ifadesi; nefsi bilmenin yalnızca ferdî bir farkındalık değil, aynı zamanda hakikat ilmini elde etmenin bir yolu olduğunu göstermektedir. Rubûbiyetin niteliklerini, Ulûhiyetin özelliklerini bilmede nefsin bir ölçü birimi olarak istihdam edilmesi ve bu istikamette tanınması ve terbiye edilmesinin gaye çapında bir vesile olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” adlı eserinde tasavvuf kitaplarında kudsî hadis olarak rivayet edilen şu mübarek sözleri nakleder: “<em>Ey insanoğlu, nefsini bilen Ben’i bilir; Beni bilen Beni arar, Ben’i arayan Ben’i mutlaka bulur ve Ben’i bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Ben’den başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevâzı ol ki Beni bilesin, açlığa alış ki Beni göresin, ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir. Nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et. Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür.</em>” (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 2)</p>
<p>Dinî açıdan bilginin mahiyeti ve fonksiyonu farklılık arz ettiği gibi öğrenimi sürecindeki elde edilme metodu ve vasıtaları da farklılık arz eder. Birinci Söz Risalesinin girişinde yer alan “<em>Bil ey nefsim!</em>” hitabı; eşyanın ve nefsin hakikatini tanıyarak Cenab-ı Hakk’ı bilmeyi hedefleyen öğrenim sürecinin usulünü ifade açısından önemlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>___________</p>
<p>* <em>“Nefsini bilen Rabbini bilir.”</em> (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/208 (Sehl İbn-i Abdullah’ın sözü); el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50.</p>
<p>** <em>Emr-i istihbabî:</em> Müstehab veya sünnet olan vazife. Sevdirmek için verilen emir. Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş. (Bkz: <a href="https://risaleinur.online/ansiklopedi/M/117.php">Müstehab</a>)</p>
<p>*** <em>Nefsü’l-emir:</em> İşin aslı, hakikati. Hakikatin kendisi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NEFSE OKUMAK!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/04/01/nefse-okumak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2026 03:47:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caglayandergisi.com/?p=318355</guid>

					<description><![CDATA[“Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyeciklerle birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.” (Sözler) “Elbette bunda, içinde bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><em>“Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyeciklerle birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.” (Sözler)</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Elbette bunda, içinde bir kalb taşıyan veya zihnini derleyip toplayarak can kulağıyla dinleyen kimseler için alacak bir ders vardır.” (Kaf, 50/37)</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Risale-i Nur’un irşad metodunda dikkat çekici noktalardan biri, okuyucunun öncelikle kendi nefsini muhatap alması gerektiği vurgusudur. Bu yaklaşım, sadece bir metin okuma biçimi değil, aynı zamanda manevî terbiyeye açılan bir kapı ve bir tahkik yoludur. “Usulün esasa mukaddem olması” esprisine bağlı olarak, Sözler kitabının hemen girişinde, bu prensibe kuvvetle vurgu yapan bir paragraf bizi karşılar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu kısa paragrafta ve devamında, “<em>Nefsimle beraber dinle.</em>”, “<em>Nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum.</em>”, “<em>Nefsime demiştim.</em>”, “<em>Nefsime diyeceğim.</em>”, “<em>Bil ey nefsim.</em>” şeklinde tam beş kez doğrudan nefsin muhatap alındığı görülmektedir. Delile dayalı, tefekküre yönelik, aklı ikna etmeyi hedefleyen, burhanî bir metnin girişinde, akıldan önce nefsin muhatap alınması dikkat çekmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kardeşlik Vurgusu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Okuma usulüne dair bu kısa ihtarın başında ikaz için kullanılan “ey” hitabının Arapçadaki karşılığına dair, <em>İşârâtü’l-İ’câz</em>tefsirinde şu tespitlere yer verilmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça geçen </em><em>يَۤا أَيُّهَا</em><em> hitabı, üç yönüyle ve üç farklı edatla vurgulanmıştır:</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>يَا</em><em> harfi, uyarı anlamı taşır ve ‘muhatabı ikaz etmek’ için kullanılır.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>أَيُّ</em><em> kelimesi, bir şeyi bulmak için ‘işaret ve ayırt etme’ amacıyla kullanılır. Türkçede “hangi” anlamına gelir.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>هَا</em><em> harfi, gafletten ‘uyandırmak ve dikkat çekmek’ için kullanılır.</em>” (İşârâtü’l-İ’câz)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bağlamda gafletten ayıltmak için kullanılan “<em>Ey kardeş!</em>” hitabını hem kardeşliğe yönelik bir ihtar hem de muhataba verilen kıymeti ifade eden samimi bir iltifat olarak değerlendirmek mümkündür.</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarih boyunca İmam Gazâlî, Abdülkâdir Geylânî gibi kudsî mürşidler muhataplarına genellikle “<em>Ey oğul!</em>” tarzında nasihat ederken; Üstad Bediüzzaman’ın talebelerine “<em>Bil ey aziz kardeşim!</em>”, “<em>Aziz, sıddık kardeşim!</em>” diye hitap etmesi dikkat çekmektedir. Üstad Hazretleri, “<em>Aziz, sıddık</em>” hitabıyla talebelerine izzetlerini ve sadakatlerini korumalarını ihtar ederken; “<em>kardeşim</em>” ifadesiyle de onları Kur’ân’ın rahle-i tedrisinde birer ders arkadaşı konumuna yükseltmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstad Bediüzzaman’ın, “<em>Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid arasındaki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer.</em>” (Lem’alar) diye özetlediği bu samimi yaklaşım sayesindedir ki nur talebelerinde “<em>Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkma</em>” (Mektubat) özelliği vücûd bulabilmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ayrıca Üstad Hazretleri’nin “<em>Ey mağrur nefsim!</em>” gibi nefsini itap eden hitapları da okuyucunun, nefsini muhatap alarak ders alabilmesi ve empati geliştirip hayalen kendini metnin muhatabı farz etmesine yardımcı olmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Talep Etme ve Talebelik</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Mâlum olduğu üzere<em>; “Din nasihattir…”</em> (Buhârî, Müslim) ve nasihat isteyene nasihat etmek Müslümanın vazifelerinden olması cihetiyle Üstad Hazretleri, dinî bir vecibe sayılan bu talebi karşılıksız bırakmamaktadır. (Müslim) Kendisine nasip olan ifade nimetiyle, talebelerine nasip olan istifade nimetinin buluştuğu ortak zeminde meydana gelen Nur Külliyatı’nın tesirindeki kuvveti biraz da burada aramak gerekir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Cenâb-ı Hak onlara (Nur talebelerine) ders-i Kur’âni’de verdiği ‘istifade nimetiyle’ Üstadlarına ihsan ettiği ‘ifade nimetini’ beraber kılmış, mukarenet vermiş.</em>” (Lemalar)</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>İstedin.</em>” ifadesiyle, talep etmenin gerekliliğini ve dolayısıyla talebe olma bilincini nazara veren Üstad Hazretleri, bu derslerden ancak talep nispetinde istifade edilebileceğini ihtar etmektedir. Zira talep etmeyen bir kimseye en müessir vesilenin dahi tesir etmesi mümkün değildir. “<em>Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı</em>.” (Emirdağ Lâhikası 1) ifadesiyle de bu gerçek vurgulanmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>O hâlde sen nasihatin tesir edeceği ümidiyle nasihat et! Allah’a karşı haşyet duyan, düşünüp ders alır</em>.” (A’lâ, 87/9,10) ayetinde beyan edildiği üzere, inanarak nasihat etmek irşad makamındakiler için mühim bir vazife olduğu kadar, ders almaya yönelik dikkatle ve edeple dinlemek de muhataplar için ciddi bir sorumluluktur.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Nefsimle Beraber Dinle                                                                     </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Zübeyr Ağabey, Nurlar’dan istifade etme yolunun nefse hitaben okumaktan geçtiğinin üzerinde ısrarla durur. Bu yaklaşım, ilmî ve irfanî eserlerden hakikî istifade adına geçerli olan umumi bir düsturdur. Malum olduğu üzere insan gözüyle bakarken, aklıyla görmektedir. Benzer şekilde işitmek, kulağa ait bir fonksiyon iken; dinlemek, nasihat almaya niyet etmiş bir kalbin saf ve şuurlu amelidir. Bu sebeple irşaddan istifade kafa kulağıyla işitmekten öte; can kulağıyla dinlemeye bağlıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu cihetle Üstad Bediüzzaman’ın “<em>Nefsimle beraber dinle.</em>” ifadesini, “<em>Nefsinle beraber dinle.</em>” şeklinde anlamak yerinde olacaktır. “<em>Risaletü’n-Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmâresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlistir…</em>” (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî) diyen Üstad Hazretleri Nur Risalelerinin tesirindeki sırrın, nefse hitap ederek yazılması ve okunmasında yattığını belirtmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Üstad’ın “<em>Gazete gibi okumayınız.</em>” tembihini de eserlerin dikkatli, derinlikli okunması gerektiği kadar; mâlûmat edinmek maksadından bağımsız, nefsi ıslah etmeye yönelik okumak gerektiği şeklinde anlamak yerinde olacaktır. Zira Risale-i Nur’un anlamadan sırf teberrüken okunması istifadeyi kısıtladığı gibi; nefsi muhatap almadan salt aklî meseleler gibi okunması da istifazeyi engellemektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Risale-i Nur, diğer ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki tahkikî iman ilimleri, başka ilimlere ve maarifetlere benzemez. Akıldan başka çok insanî latifelerin de gıda ve nurlarıdır</em>.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî)</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İhtiyaç Hissetmek</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Nefislerinizi temize çıkarmayın</em>.” (Necm, 53/32) ayet-i kerimesi gereğince, bir mümin nefsini ne kadar muhtaç görüp ne kadar ızdırar içinde Rabbine yönelirse, o nispette mânen sıhhat bulacağı söylenebilir. Zira fıtrî ihtiyaç ve zaruret hâllerinde yapılan duaların ekseriyetle makbul olduğu malumdur. Bu anlamda, ebedî hayatı kazanma istikametinde en fıtrî ihtiyaç olan iman hakikatlerini ihlasla talep etmek, nefsin temizlenmesi ve terakkisi adına sırlı bir anahtar hükmündedir. Talep etmek ise ihtiyaç hissetmeye bağlıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Risale-i Nur’un telifi hususunda, “<em>Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle yalvarmaktır. Dert benimdir, deva Kur’ân’ındır</em>.” (Mektubat) diyen Bediüzzaman Hazretleri; âb-ı hayat hükmündeki bu eserlerin ruhundan doğan bir ihtiyaca binâen, âni ve def’î olarak ihsan edildiğini ifade etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bilimsel ve teknik gelişmelerin dahi ihtiyaç ve zaruretlerin sevkiyle vücut bulduğu hatırlanacak olursa, manevî terakki için ihtiyaç hissedip talep etmenin bir ön şart olduğu açıktır. Buna karşılık, kendi aklını yeterli görerek nasihate, terbiyeye ve irşada ihtiyaç duymayan; iman hakikatlerine karşı müstağni ve lakayt kalan ham ruhların mânen terakki etmesi ise mümkün değildir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kendini yetkin gören bir nefs, arama, öğrenme ve bulma vetiresine giremeyeceğinden, ilk adımın nefsi kınamakla başladığı söylenebilir. Zira terakki zembereğini çeviren <em>levm</em>dir ve müterakki ruhların, saflaşmış nefislerinin deseni levm atkılarıyla dokunmuştur. Bu sırdandır ki Kur’ân-ı Kerîm’de <em>nefs-i levvâme</em>ye, yani kınayan nefise yemin edilmiştir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Nefse Güvenmemek</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Nefsine her daim<em> “Herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim” </em>(Sözler) nazarıyla bakan ve<em> “Nefsini beğenen ve nefsine itimat eden, bedbahttır.”</em> (Mektubat) diyen Üstad Bediüzzaman; “<em>Hâlık-ı Rahîm’ime yüz binler şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmâreyi, başkalarına beğendirmek arzusu kalmamış.”</em> (Sikke-i Tasdik-i Gaybî) buyurarak, <em>“Nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakrdan başka bir şeyi bırakmama”</em> (Mesnevî-i Nûriye) esasının azim neticelerini şu şekilde özetlemektedir:</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu gören, itiraf eder. İtiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, affa müstehak olur</em>.” (On Üçüncü Lem&#8217;a)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sebeple Üstad Hazretleri:</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım</em>.” (Sözler) şeklinde ders vermekte ve irşad usulünü temellendirmektedir:</p>
<p style="font-weight: 400;">“‘<em>Ey insan!’ dediğim vakit, nefsimi murat ediyorum</em>.” (Lem’alar) diyen ve “<em>Ben başkaları için kitap yazmamışım. Kendim için yazmışım.</em>” (Sözler) buyuran Üstad Hazretleri; “<em>Kendi nefsine kazandırdığı iman hakikatlerini ve nefsinde tecrübe ettiği mânevî ilâçları, başka insanların da istifadelerine sunmak üzere o kapıyı açık bırakmıştır</em>.” (Şuâlar)</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kısaca ve Avâm Lisanıyla</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>İnsanlara akılları nisbetinde konuşun</em>.” (Ebû Dâvûd) nebevî ikazı gereğince, halkı irşada yönelik eserlerin en belirleyici vasıflarından birisi de umumun istifadesine açık olmalarıdır. Zira; “<em>Biz peygamberler topluluğu, daima insanların seviyelerine inmek ve onların anlayabilecekleri şekilde konuşmakla emrolunduk</em>.” (Zebidî) buyrulmuştur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bağlamda, “<em>Kısaca ve avâm lisanıyla nefsime diyeceğim.</em>” ifadesi; ulûm-u imaniyeye dair hakikatlerin, herkesin anlayabileceği ve istifade edebileceği bir sadelikle sunulması gerektiğine işaret etmektedir. Bu sadece Risale-i Nur’a ait değil, irşada yönelik tüm dinî eserlerde bulunması gereken müşterek bir vasıftır. Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbu da bu yöntemin en parlak örneğidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>İrşadın tam ve tesirli olmasının birinci şartı, cemaatin anlayışına göre olması lâzımdır. Cemaat, avâmdır. Avâm ise, hakâiki çıplak olarak göremez; ancak onlarca bilinen ve alışılmış üslûp ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm, yüksek hakikatleri, müteşâbihat denilen teşbihler, misaller, istiarelerle tasvir edip halkın anlayışına yakınlaştırmıştır</em>.” (İşârâtü’l-İ’câz)</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İstemek, Beraberlik ve Dinlemek</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Son olarak, “<em>Kim isterse beraber dinlesin</em>” ifadesiyle, Risale-i Nur’dan istifadenin üç temel esasa dayandığı tekrar vurgulanmaktadır: <em>İstemek, beraberlik ve dinlemek.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu vurgu, risalelerin “ders” ve “sohbet” halkalarında beraberce müzakere edilmesi gerekliliğine işaret ettiği gibi; “<em>Siz de bu biçare kardeşinizi risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz. Ehl-i hakikatin sohbetine zaman, mekân mâni olmaz.</em>” (Kastamonu Lâhikası), “<em>Üstadınız olan Said ise, her bir risaleyi açtıkça onunla sohbet edersiniz.”</em> (Barla Lâhikası) sırrınca; eserlere ihlâsla yönelip kalben dinleme gerçekleştiğinde, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi ve müellifiyle manevî bir beraberlik tesis edilip, himmet ve tasarruf kapılarının açık olduğu müjdelenmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu cümleden hareketle, Risale-i Nur’dan istifade ve istifaze yollarının üç esas üzerine kurulu olduğu söylenebilir:</p>
<p style="font-weight: 400;">İstemek – Yani samimi bir talep ve ihtiyaç hissiyle yönelmek;</p>
<p style="font-weight: 400;">Beraberlik – Yani sohbet halkalarında ya da metinler üzerinden manevî beraberlik kurmak;</p>
<p style="font-weight: 400;">Dinlemek – Yani işitmekle kalmayıp nefsi muhatap alarak kalben dinlemek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Cenâb-ı Mün’im-i Hakikî, samimi bir teveccühle eserlere yönelen her bir Nur talebesini, bu manevî sofradan hakikî istifadeye mazhar eylesin. Âmin.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Son Güzeller Geçidi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2025/12/01/son-guzeller-gecidi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Dec 2025 05:48:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318057</guid>

					<description><![CDATA[Fazla güzelsiniz, hayli fazla; yaşam sanılan çırpınışa beden, vatan denilen tapuya varis olmak için fazla. Güneş gibi sade, yağmur gibi harc-ı âlem, hava gibi sıradan, öyle güzellersiniz. İstatistiklerde unutulmanız, cetvellerin küsûrat hanesine kaydınız bundan. Bundandı, düşüp kalkmalarınızın sevimli, yürümenizin kayda değer, koşuşturmalarınızın mütecasir adımlar addedilmesi. Oysa sır değil, Weber’e mâlum, kaldırdığınız tozun rüzgâra binmesi, Hegel [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fazla güzelsiniz,<br />
hayli fazla;<br />
yaşam sanılan çırpınışa beden,<br />
vatan denilen tapuya varis olmak için fazla.<br />
Güneş gibi sade,<br />
yağmur gibi harc-ı âlem,<br />
hava gibi sıradan,<br />
öyle güzellersiniz.</p>
<p>İstatistiklerde unutulmanız,<br />
cetvellerin küsûrat hanesine kaydınız bundan.<br />
Bundandı,<br />
düşüp kalkmalarınızın sevimli,<br />
yürümenizin kayda değer,<br />
koşuşturmalarınızın mütecasir adımlar addedilmesi.</p>
<p>Oysa sır değil,<br />
Weber’e mâlum,<br />
kaldırdığınız tozun rüzgâra binmesi,<br />
Hegel için adiyattan<br />
rüzgarınızın fırtınaya dönmesi,<br />
şehirleri sarhoş, taşrayı esir etmesi<br />
gayet tabiî, gayet sıradan<br />
Mukaddime unutulsa da<br />
sıradan hikayeniz<br />
göğün gürleyip, yağmur yağması gibi ardından<br />
ne esatirî<br />
ne de esrarı havi değil,<br />
ama garip,<br />
hayli garip denebilir,<br />
yine ve yeniden bu hikayenin gariplerle sürüp gitmesi…</p>
<p>Bilenler bilir,<br />
bilmeyenler de bilsin!<br />
anılan bizim hikayemizdir.<br />
Bizim hikayemizdir<br />
dağlardan vadilere,<br />
vadilerden şehirlere taşınan<br />
hep bizim hikayemiz…<br />
İbrahim, Musa, İdris<br />
Abdulkadir, Said, Muhyiddin…<br />
Biziz<br />
dalgalar gibi gür<br />
dip akıntısı gibi sessiz<br />
kıyıya vuran, biziz<br />
bizim sesimiz<br />
kaleleri toprağa karan<br />
hayata balçık yapan<br />
bizim cengimiz<br />
insanı anılır kılan direncimiz<br />
üstünü varis kılan toprağın altına<br />
biziz<br />
dünya tümseğine dikili sancak,<br />
et ve kemiğimiz<br />
Cedd-i Hüseyin’in varisi bizleriz<br />
sema ceridelerine manşet alamet-i verasetimiz<br />
bugün, bir de bizle bilinsin<br />
muhabbet, kılıç, kitap, terazi.</p>
<p>Nuh Nebi’den beri<br />
sanmayın kavgamız yenmek ya da bilinmek için<br />
biz dövüşürüz<br />
ta kaydı düşülsün, insan denilen göçerin<br />
borç bitip, kapanınca meydan<br />
herkes bellesin<br />
kimdi yiğidi cengin<br />
nedir bedeli<br />
cenk dediğin Kim için?<br />
ve hepsinden evvel elbet edebi&#8230;</p>
<p>Kelimeler için cengimiz<br />
Kelimeler için çabalamak, sevmek ve nefretimiz<br />
Kelimeler için ve kelimelerle<br />
çift sürüp, dam çatıp<br />
bir müddet eyleşip, bekleyişimiz<br />
mühletle ve müddet üzre<br />
anne, baba, karı koca belleyip<br />
ekmeği lokmaya, günü vakte bölmemiz<br />
kelimeler için ve kelimelerle.</p>
<p>eşitlik ve özgürlük gibi<br />
afili sözler değil<br />
biricik kelimeler,<br />
lügatten nasibimiz<br />
sabrı kanırtan bir acıyla,<br />
saldırıp, güne diş geçirmemiz<br />
şefkat, edep ve merhamet gibi<br />
kitaptan kelimelerle<br />
kitabı belletme azmimiz.</p>
<p>tökezleyip, kapaklanmadan<br />
hacaletiyle değil, dizlerini izzetiyle örtüp kalkan<br />
yekdiğerine dayanan;<br />
biziz tutanı kaldıran,<br />
birbirimizi tutup dalgalandıran<br />
kamusu namus belleyip<br />
aynı kelime için savaşan<br />
bizleriz<br />
iffet, kanaat gibi arta kalan sözlerle<br />
hayatı senet verip<br />
giydirilmiş kütüklerle cenge tutuşan biziz<br />
ve tedavülden kalkmayan kimi sözlerimiz.</p>
<p>miras bırakırken<br />
istikamet, gına gibi sözler ardımızdan<br />
evlattan toruna yadigâr<br />
örselenmemiş taze kelimeler<br />
irsî değil ama fıtrattan,<br />
oğullar ve kızlara<br />
selim ve selametli sözler<br />
yeryüzü mirasına denk<br />
cana can, nefes alan cümleler<br />
bizdedir ve bizimle gezer küreyi<br />
biz yoksak silinirler lügatten.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Varlık Anlayışı Olarak Hayır</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2025/10/01/bir-varlik-anlayisi-olarak-hayir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2025 20:12:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=317886</guid>

					<description><![CDATA[“Bismillâh her hayrın başıdır.” ifadesinin Risale-i Nur Külliyatı’nın girişinde yer alması dikkat çekicidir. Zira “hayır” ve “şer” anlayışlarındaki farklılık, İslamiyet’le diğer varlık anlayışları arasındaki en önemli farklılıklardan birisini teşkil etmektedir. Varlık Hayırdır Risale-i Nur’un temsilcisi olduğu Kur’ânî bakış açısı itibarıyla; “Hayr-ı mutlaktan hayır gelir, Cemîl-i Mutlak’tan güzellik gelir, Hakîm-i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.” (Sözler) [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><em>“Bismillâh her hayrın başıdır.”</em> ifadesinin Risale-i Nur Külliyatı’nın girişinde yer alması dikkat çekicidir. Zira “hayır” ve “şer” anlayışlarındaki farklılık, İslamiyet’le diğer varlık anlayışları arasındaki en önemli farklılıklardan birisini teşkil etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Varlık Hayırdır</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Risale-i Nur’un temsilcisi olduğu Kur’ânî bakış açısı itibarıyla; “<em>Hayr-ı mutlaktan hayır gelir, Cemîl-i Mutlak’tan güzellik gelir, Hakîm-i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.</em>” (Sözler)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu bakış açısından “<em>âlemin yaratılmasından asıl maksad, yalnız güzellik ve hayır ve hak ve kemâl</em>”dir. (Muhâkemat) “<strong><em>V</em><em>arlık ise hâlis hayır ve nur</em></strong>”dur (Lem’alar) ve “<em>b</em><em>ütün güzellik ve kemâlâtın varlığa bakması ve bütün günahların, musibetlerin ve eksikliklerin kökeninde yokluk olması; <strong>varlığın, mutlak hayır; </strong>yokluğun mutlak şer olduğuna delil teşkil etmektedir.</em>” (Sözler)</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Gelse cemalinden safa, yahut celalinden cefa… Nârın da hoş, nurun da hoş</em>.” ifadesiyle özetleyebileceğimiz İslam varlık anlayışına göre, “<em>Her şeyde, en çirkin görünenlerde bile gerçek bir güzellik yönü vardır. <strong>Ya bizzat ya da neticeleri itibarıyla güzeldir</strong></em><strong>.</strong>” (Sözler)</p>
<p style="font-weight: 400;">Varlığın gerek cemalî cilveler gerek celalî tecelliler itibarıyla, bizzat veya neticesi itibarıyla hayır olduğu kabul edildiğinde akla gelen soru; varlıkta var olmamaya nispetle gözetilen hayrın ne olduğudur.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Maksat Olan Hayır, Hakk’ın Bilinmesi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">İbn Sînâ ve Fârâbî gibi meşşâî filozoflara göre tabiatta görülen sebepleri fiile sevk eden temel ilke, onların gaye ve maksatlarıdır. Bu gayeler özünde hayırdır ve hayra yöneliktir; çünkü mutlak hayır olan ve hayır nizamını bilen Cenâb-ı Hak, aynı zamanda kâinattaki düzenin de ilkesidir. Böylece bütün hadiseler, belirli gayelere yönelmiş bir nizam içinde cereyan ederler. Dolayısıyla varlığın işleyişinde abesiyete, başıboşluğa veya tesadüfe yer kalmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Muhakkik sûfîler ise varlığın sebebini Cenâb-ı Hakk’ın bilinmek istemesinde; varoluşun nihayetindeki hayrı ise O’nun bilinmesiyle gerçekleşen marifetullahta görmüşlerdir. Bu bilinme maksadı ise kâmil mânâda insan ile gerçekleşmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Katiyen bil ki, <strong>hilkatin en yüksek gayesi</strong> ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır.</em>” (Mektubat)</p>
<p style="font-weight: 400;">Ancak bu gaye çapındaki hayır, varlık âleminde, neden sonra gerçekleşmiş değil; başta, ilim planında takdir edilmiştir. Bu anlamda <em>“Besmele”</em> kelamı Cenâb-ı Hakk’ın teşriî kitabı olan Kur’ân-ı Hakim’in çekirdeği olduğu gibi; Cenâb-ı Hakk’ı hakiki anlamda bilen insan dahi yaratılış kitabı olan varlık ağacının çekirdeği, başı, yani evvelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu hakikati ifade sadedinde hakiki İnsan-ı Kamil olan Allah Resûlü “<em>Biz sondan gelen ilkleriz.</em>” buyurmuş ve “<em>Ben nebî iken, Âdem ruh ile ceset arasında bulunuyordu.</em>” (Aclûnî) beyan ederek; <em>“Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş/cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan yaratılmadan evvel ilk yaratılanın kendi nuru”</em>(Aclunî) olduğu hakikatini şerh etmişlerdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evvelde yer alan çekirdekte ağacın şekli ve teşekkülü, keyfiyet ve kemiyeti itibarıyla nasıl yazılmış ise; yaratılış amacı Cenâb-ı Hakk’ı bildirmek olan varlık ağacı da çekirdeği hükmündeki İnsan-ı Kâmil’de yazılıp kodlanmıştır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“İnsan, yaratılışın meyvesi olduğundan anlaşılır ki <strong>insanlardan bir çekirdek var ki Cenâb-ı Hak yaratılış ağacını o çekirdekten yeşertmiştir. </strong>O çekirdek de ancak ve ancak bütün kamillerin ve belki insanlığın yarısının ittifakıyla yaratılmışların en faziletlisi, insanlığın efendisi Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)’dır.” </em>(Mesnevî-i Nûriye)</p>
<p style="font-weight: 400;">Dolayısıyla evvelden âhire, bâtından zâhire yaratılışın her safhasında farklı dillerle, kesintisiz bir surette açığa çıkan, <em>nüsha-i câmia</em> olan İnsanda saklı bulunan bu büyük hakikatdir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hz. Âdem’den bugüne başta Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) olmak üzere nebiler ve onların hakiki varisleri olan âlimler de, varlığın yaratılışındaki gaye çapındaki küllî hayır olan bu bilme ve bildirme misyonunu icra etmektedirler.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Hilafet Rütbesi, Emanet Vazifesi</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu anlamda Üstad Bediüzzaman’ın <em>Birinci Söz</em><em> Risalesi</em>’nde Besmele-i Şerîf’e, Allah’ın <em>“adıyla”</em> değil <em>“adına/namına”</em>şeklinde mânâ vermesi, hilafet kavramına yaklaşımda tercihini net bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Besmele’yi zikretmekle, ism-i has olan <em>“Allah”</em> ismini her işinin başında anan insan, Cenâb-ı Hakk’ın bütün güzel isimlerine mazhariyetle, şahsı hesabına değil, Hak namına hareket ederek, hilâfet rütbesiyle emanet vazifesine ait yüksek mevkiini bildirmekte ve belirli isimlerin görünür olduğu diğer varlıkların üzerinde bir mevkide yaratılmakla, onlar üzerinde maddî-mânevî tasarruf yetkisine sahip olduğunu ve mümin-kâfir, canlı-cansız, şuurlu-şuursuz mahlukatın kendisinden selâmette bulunduklarını ilan etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Biz âdemoğulları tâifesi ise, bir emanet-i kübrâ rütbesi ve hilâfet-i zemin vazifesiyle diğer mevcudât kardeşlerimizin içinde <strong>imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinata gönderilmişiz</strong>.</em>” (Emirdağ Lâhikası 2)</p>
<p style="font-weight: 400;">Tarihin başında tâlim-i esmâ vâkıasıyla eşyanın vekilleri olan isimlerini bildiren ve böylelikle Hakk’ın vekili olduğunu melekûta ispat eden Âdem/İnsan, bu memuriyetini kâmil temsilcileri vasıtasıyla kıyamete dek ispat etmek durumundadır. Böyle muallâ bir mevkide yaratılan İnsan, hilâfetin hakkını yerine getirirken, Besmele’yi istimâl etmekle, mevhum havl ve kuvvetinden sıyrılmakta ve Cenâb-ı Hakk’a intisabının kuvveti, niyetinin ameline rüçhaniyeti nispetinde hayra sevk edilmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Besmele ile Kuvvetli İrtibat</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanın Besmele kelimesiyle nasıl benzersiz bir kuvvete bağlandığı ve vesile olduğu şu şekilde ifade edilmiştir:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“</em><strong><em>Bismillâh</em></strong> <strong><em>kudret-i ezeliyenin taallûk ve tesirini celp eder. </em></strong><em>Ve o taallûk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyleyse, hiç kimse, hiçbir işini Besmelesiz bırakmasın!</em><em>”</em> (İşârâtü’l-İ’câz)</p>
<p style="font-weight: 400;">Aynı mânâyı ifade sadedinde Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri, Hak dostlarının, <em>“kudret-i ezeliyenin taallûk ve tesirini celb etmek adına”</em> hiçbir işlerini Besmelesiz bırakmama hususunda gösterdikleri hassasiyeti şu cümlelerle ifade etmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Bil ki: <strong>Her şahıs için bâtınında ‘kün’ emrinden bir kuvvet mevcuddur. Yani bu kuvvet, bir şeye bir kimsenin ‘ol’ dediği zaman o şeyin derhal oluvermesinden ibarettir. </strong>Fakat bu kuvvet şahsın zâhirinde yoktur. Şahsın zâhirinde olan şey sade mutad olan fiilden ibarettir. Fakat cennette ehl-i cennet için zikri geçen bu kuvvet mevcuttur. Sonra bu kuvvet ricalullahtan bazı kimselere dünya hayatının zâhirinde dahi ihsan edilmiştir. Bunlardan bir kısmı bu kuvveti ahzedip onunla tasarruf ederler. Ve bunların bir kısmı da bu kuvvet kendilerine verildiği hâlde onunla tasarruf etmezler. İşte bu kısım, üdebâ-yı ilâhiye denilen tâifedir. Sade bunlar işlediklerini şeytanın müşareketinden kurtarmak için dâima ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ ile işlerler. <strong>Ve bu kimseler Hak Tealâ ile sebepleri, ef’âl-i ilâhiyyeye müşârik tutmaktan bu suretle dâima salim kalırlar. Onun için bu kimselerin Besmelesiz bir işleri yoktur. </strong>Vallahu a’lem.</em>” (İbn-i Arabî, <em>Mârifet Kitabı</em>)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu anlamda insanın, “<em>bütün esmâ-yı hüsnânın ifade ettiği mânâlarla bütün sıfât-ı kemâliyeye, bililtizam delâlet eden</em>” (Mesnevî-i Nûriye) <em>“Allah”</em> lafza-yı celâlini her işin başında Besmele’yle zikretmesi; sebeplerin tesirsizliğini bilip, her türlü şahsî havl ve kuvvet vehminden sıyrılarak tam tevhide ermesi ve Cenâb-ı Hakk’ın halifesi unvanıyla, varlığın yaratılış gayesi ve neticesiyle tam uyumu yakalaması anlamına gelmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Her Hayırlı İşin Başı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bu sebeple insanın <em>“Bismillâh”</em> kelâmını her hayrın başında zikri; gayesi esmâ-yı ilâhîyi, dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ı bildirmek ve tanıttırmak olan varlığın hakikatiyle buluşmak ve bütünleşmek adına bir gerekliliktir. Bu hâlin kesintisiz devamı adına da insanın her işinin başında Besmele-i Şerif’i zikretmesi gerekmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Zaten Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz, “<em>Besmele ile başlanmayan her işin bereketsiz olacağını ve devam etmeyip güdük kalacağını</em>” beyan buyurmuşlardır. (İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned)</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet; “<em>Hem cismânî ihtiyaç gibi, mânevî hâcât dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, ruha Hû gibi. Bazısına her saat; Bismillâh</em> <em>gibi ve hâkezâ&#8230;</em>” (Mektubat)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu cihetle insanın <em>Bismillâh</em> kelâmını her meselesinde zikretmesi; varlığın yaratılış gayesi mesabesindeki emanet rütbesini bihakkın taşıdığının ve hilâfet vazifesini bitamamiha eda ettiğinin ispatı olduğu gibi, Hakk’a intisabını ilan ve tecdid-i biat mânâsını da taşımaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Bismillâhirrahmânirrahîm</em> <em>cümlesi, Arş’ı Ferş’e bağlayan ve kâinatı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç vardır. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziya gibi <strong>her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır</strong></em><strong>.</strong>” (Sözler)</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu surette Besmele’yi devamlı istîmal eden insan, yeryüzünde semâdan kopuk bir arzlı olmaktan çıkıp, semânın hilâfet payesiyle serfiraz aziz bir yaver-i kerim seviyesine yükselmektedir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<em>Bismillâhirrahmânirrahîm</em> <em>yukarıdan nüzûl ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-yı musağğarası olan insana ucu dayanıyor.<strong> Ferş’i Arş’a bağlar. İnsanî arşa çıkmaya bir yol olur</strong></em><strong>.</strong>” (Lem’alar)</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bu Kelâm, Güneş Gibidir</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Risale-i Nur’da Kur’ânî varlık anlayışını işaretleyen bu ilk cümleyi takip eden ikinci cümlede “<em>Biz dahi</em> <em>onunla başlarız</em>” yerine “<em>ona başlarız</em>” denmesi de dikkat çekicidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“<strong><em>Bu kelâm, güneş gibidir. Yani, güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir;</em></strong><em> başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. ‘Bismillâh’ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir ‘Bismillâh’ daha lâzım değildir.</em>” (İşârâtü’l-İ’câz) ifadesinden de anlaşılacağı üzere Besmele’nin diğer âyetlerin okunmasına vesile olmasından önce, evvelen ve bizzat kendisinin bir âyet olması söz konusudur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu ifadeyle, <em>Birinci Söz Risalesi</em>’nde Besmele’yle başlamanın ehemmiyetinden öte bir âyet olarak Besmele’nin bizzat kendisinin konu alındığı vurgulanmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet, “<strong><em>Bismillâh </em></strong><strong><em>öyle müstakil bir nurdur ki</em></strong><em> bu nur, hiçbir şeye bağlı değildir.</em>” (İşârâtü’l-İ’caz)</p>
<p style="font-weight: 400;">İfadedeki bütün bu inceliklerden, <em>Birinci Söz Risalesi</em>’nin, her işe <em>Besmele</em> ile başlamanın ehemmiyetini ele almaktan öte; bizzat bir âyet olarak Besmele’nin ve Kainat’ın besmelesi mesabesindeki İnsan’ın tefsirine dair olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
