<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zekeriya Çiçek &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<atom:link href="https://caglayandergisi.com/yazar/zekeriya-cicek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<description>Aylık İlim ve Kültür Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Sep 2026 07:28:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2017/03/16x16Mavi-1.png</url>
	<title>Zekeriya Çiçek &#8211; Çağlayan Dergisi</title>
	<link>https://caglayandergisi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Nefeste Bahşedilen İki Hayat</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/09/01/bir-nefeste-bahsedilen-iki-hayat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2026 07:28:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318675</guid>

					<description><![CDATA[“Hava ile Hüve (Hû) arasında çok ciddi bir irtibat vardır. Hava, Hû’ya dayanmaktadır. Aslında, her insan “Hû” ile soluklanmaktadır. Evet, ister inansın ister inanmasın, her insan hem de her nefes alış-verişinde “Hû” demek zorundadır; şuursuzca bile olsa “Hû” demeyen yaşayamaz.”*   &#160; Nefesteki Mucize İnsanın göğsüne gizlenmiş mucizevi bir ritim vardır. Farkında bile olmadan metabolizma [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Hava ile Hüve (Hû) arasında çok ciddi bir irtibat vardır. Hava, Hû’ya dayanmaktadır. Aslında, her insan “Hû” ile soluklanmaktadır. Evet, ister inansın ister inanmasın, her insan hem de her nefes alış-verişinde “Hû” demek zorundadır; şuursuzca bile olsa “Hû” demeyen yaşayamaz.”*</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Nefesteki Mucize</strong></p>
<p>İnsanın göğsüne gizlenmiş mucizevi bir ritim vardır. Farkında bile olmadan metabolizma hızımıza, kilomuza ve hareket yoğunluğumuza göre her dakika 12-20 kez tekrar eden, gece ve gündüz demeden hayatın kapılarını açık tutan bir ritim: Nefes.</p>
<p>İlk nefesimiz bu dünyaya gelişi müjdeler, son nefesimiz bu dünyadan ayrılışı… İkisi arasında geçen bütün ömür, nefeslerin birbiri ardına düştüğü ince bir çizgidir. Ama her nefes aslında melek-nümûn kanatlarıyla iki hayat taşır: Nefesle aldığımız oksijenle verilen birinci hayat; nefes verdiğimizde dışarı attığımız karbondioksitle korunan ikinci hayat.</p>
<p>Bir kuş nasıl ki tek bir kanatla uçamaz, insan da sadece nefes alarak yaşayamaz; nefes veriş de en az nefes alış kadar hayat taşır. Nefeslenmek yazı/tura gibi, bir metal paranın çift yönü gibidir. Oksijen almak “ön yüzü”, CO₂ uzaklaştırmak “arka yüzü”dür. Vücut oksijensiz birkaç dakika idare edebilir fakat CO₂ birikiminin kandaki artması çok daha ölümcüldür.<sup>1</sup> CO₂ yükseldiğinde kanımızın pH’ı düşer (yani asitlik artar), sinir sistemi felce uğrar ve kalp kendini durdurur.<sup>1</sup> Modern tıp bunu <em>“asidoz krizi”</em> olarak adlandırır. Bu yüzden nefes vermek, hayatın görünmeyen yarısıdır. Nefes verirken de o kanda kalsa ölüme sebep olacak karbondioksit gazı ses tellerimizle beraber konuşma gibi insan için olmazsa olmaz bir faaliyette rol alır.</p>
<p>Biz farkında bile olmayız fakat her nefes alış ve veriş; ilgili organ ve dokularımızda 300 milyon kadar alveolün (akciğerlerdeki hava keseciklerinin) açılıp kapanması<sup>2</sup>, akciğer kılcallarının saniyede litrelerce kanı oksijenle buluşturması<sup>2</sup>, sinir sisteminin ritmi hiç bozmadan bu orkestrayı yönetmesi demektir.<sup>3</sup> Bu kadar karmaşık bir düzen, biz uykudayken bile bir an durmaz. Kur’ân’ın nazarı tam da buradadır: <em>“O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Gizlediğiniz ve açıkladığınız her şeyi de bilir. O kalplerin ta kökünü de bilir”</em> (Tegâbûn, 64/4). Bu bilme; hücrelerin, atomların, akciğerlerin ve nefes yollarının içindeki işleyişi de kuşatır. Çünkü her şey O’nun ilminde saklıdır.</p>
<p><strong>Nefesin Kapısı: Burun ve Filtreleme Mucizesi</strong></p>
<p>“Soluk aldığımızda hava, önce burnumuzun kıvrımlı ve dar koridorlarından geçerken konka (concha) adı verilen bölmelerin arasındaki koridorlarda ısıtılır, nemlendirilir, toz ve mikroplar yüzeylerdeki yapışkan mukusla tutulur, koku alıcı reseptörlerle analiz edilerek, kötü bir koku ise içeri çekilmesi engellenir. Burun yollarındaki bu yapılar, havanın akışını yavaşlatıp filtrelemeyi artırmak ve içimize çekilecek havayı en temiz ve uygun sıcaklığa getirmek için tasarlanmıştır. Burun yolundaki anomaliler sebebiyle bu ısıtma ve filtreleme görevinin tam yapılamadığı durumlarda akciğer enfeksiyonlarının belirgin şekilde arttığı gösterilmiştir.”<sup>4</sup> Bu kadar hassas bir sistem, bedenin en girift bölgelerinden birine yerleştirilmiş ve nefesin daha ilk adımda korunması sağlanmıştır. Hedef daha temiz ve daha sağlıklı bir nefesi elde edebilmektir.</p>
<p><strong>Soluk Borusu ve Akciğerler: Birlikte Çalışan Mühendislik Harikası</strong></p>
<p>Hava, gırtlak ve soluk borusundan geçerek akciğerlere yönelir. Soluk borusunun içindeki “C” şeklindeki kıkırdak halkalar tam da olması gerektiği kadar sertlik ve esnekliğe sahip olarak yaratılmıştır. Eğer çok daha sert olsaydı yutkunma zorlaşır, çok daha yumuşak olsaydı nefes borusu çökerdi. Soluk borusu iki bronşa ayrılır ve bu bronşlar “ağaç gibi” dallanarak bronşiolleri oluşturur.<sup>5</sup> Son durak, milyonlarca küçük hava keseciği olan alveollerdir.<sup>2</sup></p>
<p>Şimdi biraz derinlere dalalım ve mikro ölçekli bir tefekkür yapalım: Sağlıklı yetişkin bir insana ait iki akciğerde yaklaşık 300 milyon alveolün toplam alanı yaklaşık 120-180 metrekaredir. Sadece bir alveolün çevresini saran 250 bin kadar kılcal damar vardır, bunların toplam uzunluğu 13 km’yi bulur. Bir milimetreküp kanda, oksijen taşıyan alyuvarların sayısı yaklaşık 5 milyondur. Her bir alyuvardaki kana kırmızı rengi veren ve asıl oksijen taşımada görevli hemoglobin sayısı yaklaşık 250 milyon kadardır.</p>
<p>Her bir hemoglobin molekülü dört oksijen molekülünü bağlayabilir. Her bir alveolün duvarı o kadar incedir ki (yaklaşık 0,2 mikrometre), oksijen kolayca kana geçebilir.</p>
<p>Kılcal damarlar bu alveol denen kese duvarına öylesine yakın yerleştirilmiştir ki oksijenin geçmesi için mesafe neredeyse “yok” gibidir.<sup>2</sup> Bu düzen, “nefes alırken oksijenin kana geçmesini” âdeta kaçınılmaz hâle getirir. Eğer bir yerde nizâm ve çalışan mükemmel bir sistem varsa, mantık çıkarımıyla biliriz ki orada bu düzeni tasarlayıp tesis eden vardır.</p>
<p><strong>Alveoller ve Kılcallar: Gaz Değişim Mucizesi</strong></p>
<p>Yukarıda verilen rakamlar, nefesin basit bir hareket değil, muazzam bir biyolojik hesaplama olduğunu gösterir. Her nefeste oksijen, alveolden kılcal damardaki hemoglobine bağlanır. Karbondioksit, kandaki çözeltiden alveole geçer. Bütün bu alışveriş yalnızca 0,25 saniyede tamamlanır.<sup>6</sup></p>
<p>“Hemoglobinin oksijene bağlanma eğrisi bile başlı başına bir mucizedir. Çünkü alyuvarın görev birimi olan ve kanı kırmızı renge boyayan hemoglobin yapısında <em>hem (heme) grubundaki demir</em> oksitlenmez, oksijenlenir, yani kimyevî bir değişim göstermeden oksijeni tutar ve bırakır. Bu işlemin sağlanmasında pH değişimleri, kan sıcaklığı ve karbondioksite karşı ayarlanmış duyarlılığı sayesinde oksijeni “ihtiyacı olan doku hücresine o hücrenin ihtiyacı oranında oksijen bırakılır.”<sup>6</sup> <em>“Her şeyi yaratıp nizam veren ve her şeyin varlığını bir ölçüye göre belirleyen O’dur”</em> (Furkan, 25/2). Alveoller ve hemoglobinlerle gerçekleşen gaz değişiminin hassas dengesi, gerçekten de ölçüsüz düşünülemez.</p>
<p><strong>Perde Önündeki Merkezler: Omurilik Soğanı, Pons ve Sinirler</strong></p>
<p>Biz nefesin ritmini düşünmeyiz; çünkü düşünmemize gerek kalmadan, ilâhî emirle işletilir. Bu vazife önde sebep olarak konulmuş merkezler konumundaki <em>medulla oblongata</em> (omurilik soğanı), <em>pons</em>, <em>periferik sinirler</em> ve <em>diyafram</em> isimli karın ile göğüs boşluğunu ayıran kaslı perdedeki sinirlere verilmiştir. Bu merkezler, tam bir tefekkür hazinesidir. Kandaki karbondioksit miktarı otomatik olarak her an bir kimyacıdan daha hızlı ve hassas şekilde ölçülür. CO₂ biraz yükseldiğinde nefes hem derinleştirilir hem de hızlandırılır, düştüğünde ise nefesin hem hızı hem de derinliği azaltılır.<sup>3</sup></p>
<p>Gaz miktarındaki ve yoğunluğundaki en küçük bir değişimi bile algılayıp bunu değerlendiren, göğüs ve karın kaslarına ritmik şekilde hareketleri için komut veren bu sistemi bir ömür boyu çalıştıran Rabbimiz, <em>“Ey kulum uykuda bile sen farkında olmadan, kendiliğinden çalıştığını sandığın bu sistemi tefekkür etmeli ve Rabbini düşünmeli değil misin?”</em> diyerek her nefes alışverişinde çıkardığımız <em>“Hû”</em> sesiyle dikkatimizi çekmektedir.</p>
<p>Harvard Tıp Fakültesi’nin solunum kontrolü ile ilgili çalışmalarında, bu sinir ağının karmaşıklığı <em>“biyolojik saatten öte, biyolojik bir algoritma”</em> olarak tarif edilmektedir.<sup>3</sup> Algoritma deyip geçmeyelim. Algoritma, belirli bir problemi çözmek veya bir hedefe ulaşmak için tasarlanmış, adım adım bir çözüm yolu olup, Rabbimizin Hakîm isminin şerhi olan hikmetin açığa çıkarılmasının matematik lisanıyla ifadesidir.</p>
<p><strong>Nefesle Gelen Armağan </strong></p>
<p>Bir nefes, sadece oksijen sağlamaz. Beden için hayat kaynağıdır, kalbi çalıştırır, bütün organ ve dokulara taze oksijen gider, en önce de beyin beslenir ve duygular şekillenir, bir rahatlık ve huzur iklimi ruhumuzu sarar. İşte o anda nefesin şükrünü tefekkür eden insan Rabbine yakınlaşır. Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde hayat nimetinin hatırlatılması, bu yüzden nefesle yakından alâkalıdır, çünkü nefes, kul ile Rabbi arasındaki en kesintisiz köprüdür.</p>
<p>Nefesin kendisi bir âyet<em>*</em> gibidir: Sessiz, derin, sürekli ve mânâlı… Bir çocuk doğar, ilk nefesini alır ve dünya sahnesi onun için açılır. Bir insan son nefesini verir, sahne kapanır ve berzah âlemine geçer. Hayat nefeslerin toplamıdır ama nefes hayata vesile olduğundan hayat kadar kıymetlidir. Nefesin kesintisiz devamına vesile olan solunum sisteminin anatomik, fizyolojik ve biyokimyevî elemanlarının otonom sinir sisteminin koordinasyonuyla iş birliği içinde sürdürdüğü bu muhteşem orkestra ecelimizle takdir edilen son nefese kadar sürer.<sup>5</sup> Bir nefes için istihdam edilen onlarca doku, milyonlarca hücre ve trilyonlarca molekülün hiçbiri başıboş olmayıp, geniş bir Rahmâniyet, Rahîmiyet ve hikmet ile bir ölçü, denge ve korunma altında çalıştırılır.</p>
<p>Tasavvuf geleneğinde nefesin ayrı bir yeri vardır. Büyükler, nefes alıp vermenin “Hû” demek olduğunu söylerler. Buna göre “Hû” demeyen inançsız bir kişi dahi olsa yaşayamaz. “Hû”, Allah demektir, bir noktada İsm-i A’zam’dır. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir sohbetinde ifade ettiği üzere <em>“Bizler (veya herhangi bir insan), “Hû” diyerek canlılığımızı devam ettirebiliriz. Eğer mânâsına uygun, İsm-i A’zam olarak “Hû” çekebilsek maneviyatımızı da yaşatırız.”</em></p>
<p>O hâlde inanmış bir insanın her anki duygu ve düşüncesinde; <em>sadece nefesi alıp veren olmak değil; nefesinin kıymetini bilip her bir nefesle iki hayata sahip olmanın şükrünü edebilenlerden, son nefesimizle Hakk’ı tasdik eden şahitlerden olalım.</em></p>
<p><em>___</em></p>
<p>* M. Fethullah Gülen,<strong> “</strong>Vicdan Mekanizması ve Hüve Nüktesi” / <a href="https://herkul.org/">Herkul</a> / <a href="https://herkul.org/category/bamteli/">Bamteli</a> (22.02.2010), <a href="https://herkul.org/bamteli/vicdan-mekanizmasi-ve-huve-nuktesi/"><strong>https://herkul.org/bamteli/vicdan-mekanizmasi-ve-huve-nuktesi/</strong></a> (Erişim tarihi: 20.07.2026)</p>
<p>** Âyet: Lügatte açık alâmet, işaret, delil ve ibret demektir. Kur’ân-ı Kerîm’deki kelime veya cümlelere de ilâhî işaret ve deliller olmaları sebebiyle âyet denilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<ol>
<li><strong>Hall, J. E. and Hall, M. E. (2020):</strong> Guyton &amp; Hall. Textbook of Medical Physiology, 14th Edition. <em>Elsevier.</em></li>
<li><strong> Weibel, E.R. (2015):</strong> The mystery of breathing: structure and function of alveoli. <em>Comprehensive Physiology.</em></li>
<li><strong> Feldman, J.L., Del Negro, C.A. (2006):</strong> Looking for inspiration: new perspectives on respiratory rhythm. <em>Nature Reviews Neuroscience</em>.</li>
<li><strong> Eccles, R. (2000):</strong> Role of the nose in respiratory defence. <em>Clinical Otolaryngology</em>.</li>
<li><strong> West, J.B. (2012):</strong> Respiratory Physiology: The Essentials, 9th Edition. <em>Wolters Kluwer.</em></li>
<li><strong> Hall, J. E. and Hall, M. E. (2020):</strong> Guyton &amp; Hall. Textbook of Medical Physiology, 14th Edition, Hemoglobin &amp; Gas Exchange bölümleri. <em>Elsevier.</em></li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hoş Geldin Bahar!  Yerin Çehresinde Açan Gülücükler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/05/01/hos-geldin-bahar-yerin-cehresinde-acan-gulucukler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Paramus P]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2026 10:26:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caglayandergisi.com/?p=318437</guid>

					<description><![CDATA[Toprağın Hafızası Uyanırken… Kış mevsimi dünyamıza veda ederken ardında mânâlı bir sessizlik bırakır. Toprak, aylarca içine kapanmış canlı bir varlık gibi, derin düşüncesinden yavaşça doğrulur. İlkbahar, bir sabah uyandığımızda ansızın gelmez; önce kokusunu gönderir, sonra da ışığını. Güneş, daha alçakgönüllü bir sıcaklıkla dokunur yeryüzüne. Soğuk, yerini yumuşak bir serinliğe bırakır. Tedricilik kanunu devreye girer ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Toprağın Hafızası Uyanırken…</em></p>
<p>Kış mevsimi dünyamıza veda ederken ardında mânâlı bir sessizlik bırakır. Toprak, aylarca içine kapanmış canlı bir varlık gibi, derin düşüncesinden yavaşça doğrulur. İlkbahar, bir sabah uyandığımızda ansızın gelmez; önce kokusunu gönderir, sonra da ışığını.</p>
<p>Güneş, daha alçakgönüllü bir sıcaklıkla dokunur yeryüzüne. Soğuk, yerini yumuşak bir serinliğe bırakır. Tedricilik kanunu devreye girer ve alıştırır yeryüzü sakinlerini. Zira her ani değişim beraberinde birçok probleme sebep olur. Ve beklenen an gelir; toprakta canlılık başlar.</p>
<p>Çiçek tohumları, toprak zemininde ve filizlenen yapraklarda yeniden ve hasretle kendini gösterir. Dallar, üç mevsimin susturduğu melodiyi yeniden mırıldanır. Önce kardelenler, ardından çiğdemler, renkleriyle göz alıcı güzellikler sergilerler. Kısa sürede diğer bütün çiçekli (tohumlu) bitkiler rengârenk elbiselerini giyinir. Sarı, mor, pembe, beyaz, kırmızı fistanlarıyla bayramlıklarını giyinen çocuklar gibi ışıl ışıldırlar. Renkler, yalnızca görülmez; hissedilir. Sarı çiçekli karahindibanın kanatlı tohumları bahar esintisiyle etrafa dağılır. Mormenekşeler, hanımeli ve iğde çiçeklerinin kokusu sarar etrafı. Her renk, her güzel koku bir mesajdır; akıl sahibi olan insanoğlunu durup düşünmeye davet eder. Göz alıcı renk ve desende kanatlarıyla kelebekler, çiçeklerin üzerinde raks ederler. Kuşlar cıvıldaşarak ötüşmeleriyle, gökyüzüne insanı mest eden melodilerin notalarını bırakır. Uzak bir düzlükte kuzucuklar, dünyaya yeni gelmiş olmanın saf sevinciyle sekerek yürür. Mis kokulu taze çimenlere kekik kokuları siner. Koyunların, ineklerin sütü bile daha lezzetli bir hâl alır.</p>
<p>Bahar, yalnızca tabiatın değil, olgunlaşmış hatta bir kısmı itibarıyla ölgünleşmiş insanın da hafızasını uyandırır; “Bir zamanlar sen de böyle tazeydin.” der gibi bakar yüzüne!</p>
<p><strong>Bahar ve İnsanın İç Dünyası</strong></p>
<p>İlkbahar geldiğinde insan, kendisini fark etmeden dinlemeye başlar. İçinde uzun süredir ağır gelen düşünceler hafifler. Umutsuzluk, yerini belirsiz ama sıcak bir umutlu beklentiye bırakır. İnsan, sebebini tam olarak açıklayamadığı bir iyilik hissiyle uyanır sabahları.</p>
<p>Bu mevsim, insana sadece dış dünyayı değil, kendi içini de açar. Pencereler kadar kalbler de aralanır. Ruhu nefeslenir insanın. İnsan, tabiata baktıkça kendisine sorular sormaya başlar: <em>“Bu düzen nasıl oluyor da her yıl yeniden kuruluyor?”</em>, <em>“Bu uyum, bu ölçü, bu tekrar nasıl oluyor da hiç şaşmıyor?”</em>, <em>“Bu akıl almaz devridaimin kaynağı ne?”</em></p>
<p>İlkbahar, cevap vermez, cevap veremez çünkü o sadece fiildir, eylemdir. Sanattır, sanatkârı bilemez. Sebeplerin ötesini göremez. Ama soruları derinleştirir. Bazen de bir sorunun kendisi, cevaptan daha keskin bir dönüştürücüdür. Düşünmeyenleri, düşünmekten kaçınanları düşünmeye sevk eder.</p>
<p><strong>Canlılık: Dilsiz Bir Hikmet!</strong></p>
<p>Tabiat, baharda konuşur. Ama kelimelerle değil; nizâmla, dengeyle ve ölçüyle. Aynı yağmur daneleri düşer her yere, ama her tohum kendi payına düşeni alır. Aynı güneş fotonları ısıtır koca âlemi. Ama her canlı kendi mahiyetine kodlanmış mükemmel donanımıyla o ışıktan farklı hayat kareleri çıkarır.</p>
<p>Bu canlılık, bu varoluş asla rastgele değildir. Ne bir renk fazla ne bir hareket eksik. Her şey sistemli, planlı ve ölçülüdür. Çiçeklerin açma vakti, kuşların göçten dönüşü, hayvanların yavrulama zamanı… Hepsi kusursuz bir zamanlamaya bağlıdır. Bu uyum, insanı ister istemez durdurur ve düşündürür. Çünkü insanlığını koruyan insanlar bilir ve bulur: <em>“Bu kadar ince ayarlanmış bir düzen, ilgisizliğin, tesadüfün, kaosun, başıboşluğun ürünü olamaz!”</em></p>
<p>Hayvanlar âleminde bahar, âdeta yeni bir sayfanın açılmasıdır. Uzun bekleyişler sona erer. Yuvalar inşa edilir yeni doğacak yavrulara beşik olarak. Her canlı sürüsü hareketlenir. Birlikte güçlenirler. Misk öküzlerinde olduğu gibi birlikte zayıflarını korumaya başlarlar. Canlılar sevk-i İlâhînin tecellisi olarak biyolojik prensiplere uygun şekilde sebeplerle perdelenmiş olarak kendilerine verilen rolü oynarlar.</p>
<p>Açlık-denge, korunma-cesaret arasında şaşmaz bir çizgi vardır. Karıncadan arılara, kurtlardan gergedanlara kadar sosyalleşme izine rastlanır. İşçi de kraliçe de sürü başı da. Yeni doğmuş bir canlının ilk nefesi, hayatın değerini bilen insana büyük bir sorumluluğu hatırlatır: <em>“Hayat, korunması gereken bir emanettir. Bahar, bu emaneti her yıl yeniden gözlerimizin önüne koyar. Görmek isteyen için bu, gürültüsüz ama güçlü bir davettir.”</em></p>
<p>İlkbahar, emr-i İlahî ile tabiatın her seviyesinde biyolojik yapıların tamir mucizesinin sergilendiği bir zaman dilimidir. Toprak, o emre inkıyâden, kış boyunca bağrında sakladığı her ne varsa birikimini cömertçe yeryüzüne sunar. Yeşil yapraklara çarpan ışık fotonları havadaki zararlı ve boğucu gazların tehlikeli miktarlara yükselmemesi için, fotosentez gibi bir mucize ile parçalanan sudan oksijen çıkmasına vesile olur.</p>
<p>Ekolojik denge karbondan azota, oksijenden fosfora ve birçok minerallere kadar bütün muhteşem dönüşüm ve devridaimleriyle yeniden kurulur. Biyosfer denen hayat tabakasında, her bir canlı türünün barınmasına, beslenmesine ve üremesine uygun habitatlar hazırlanmış olur.</p>
<p>Bu sistemin kusursuzluğu, aklı normal çalışan her insana şunu düşündürür:</p>
<p><em>“Eğer bu düzen kendi dışında bir el tarafından korunuyorsa insana düşen tek şey, kendini tabiatın bir çarkı bilip onu korumasıdır!”</em></p>
<p>Bu düşünce ile mevcut sistemin mükemmelliğine rağmen, icat ettiği teknolojilerin getirisi ve götürüsünü inceleyip, yaptıklarının Kur’ân-ı Kerim’deki ikaz edilme üslubuyla ifadesini bulan <em>“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırmaktadır.”</em> (Rûm, 30/41) âyetindeki hakikate uygun olarak tabiatın dengesinin bozulmasına müsaade etmemesi gerekir.</p>
<p>Bahar, insanlığını koruyana âdeta şunu düşündürür: <em>“Bu güzellikler bana verilmişse, ben de bir karşılıkta bulunmalıyım!”</em> İşte şükür bu karşılığın adıdır. Kime yöneltildiği ise kalbde yerini bulur.</p>
<p>Bahar, her yıl gelir-gider ve her gelişinde bizlere ne esintiler getirir… Kimi zaman sadece bir çiçekte, kimi zaman bir kuş sesinde, kimi zaman içimize düşen huzurda saklı kalır mânâ dolu sözleri… Ama kim bilir belki de bahar, kendini <em>Homo sapiens</em> olarak isimlendirilmiş bir hayvan türü olmaktan kurtaran insana en çok şunu hatırlatır:</p>
<p><em>“Ömrümüzün her baharı, Rabb-i Rahîmimiz tarafından bize sunulmuş, bağrında nice hikmetler barındıran birer armağandır; armağanlar ise teşekkür ister.”</em></p>
<p>Hoş geldin bahar!</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evet, Sen Varsın ve Birsin!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2026/02/01/evet-sen-varsin-ve-birsin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 09:15:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=318193</guid>

					<description><![CDATA[Gel, kâinat sarayına girip gezelim. Bak, şu yüksek kubbede asılı duran güneşler ve yıldızlar Hâlıklarını nasıl ilan ediyorlar. Sonra nazarını kendi nefsine çevir; vicdanındaki hassas ölçülerde aynı hakikatin izlerini oku.* &#160; “Sessizlik bazen en yüksek haykırıştır.” Bir gece, bütün şehir sustu. Işıklar sönmüş, kalabalık çekilmişti. Geriye sadece kalbimin sesi kaldı. Uzun zamandır susturduğum o iç [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gel, kâinat sarayına girip gezelim.<br />
Bak, şu yüksek kubbede asılı duran güneşler ve yıldızlar<br />
Hâlıklarını nasıl ilan ediyorlar.<br />
Sonra nazarını kendi nefsine çevir;<br />
vicdanındaki hassas ölçülerde<br />
aynı hakikatin izlerini oku.*</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sessizlik bazen en yüksek haykırıştır.”</p>
<p>Bir gece, bütün şehir sustu. Işıklar sönmüş, kalabalık çekilmişti. Geriye sadece kalbimin sesi kaldı. Uzun zamandır susturduğum o iç ses, bu defa fısıltıyla değil, yankıyla konuştu:<br />
“Gerçekten bu kadar düzen, bu kadar güzellik, bu kadar hayat.. tesadüf mü?”</p>
<p>Gökyüzüne baktım. Yıldızlar sessizce parlıyordu. Her biri yerinde; hiçbirinin ışığı diğerine çarpmıyor. Galaksiler hassas ve muazzam bir matematik içinde dönüyor. Gözlerimle baktığım ama aklımla kavrayamadığım bir denge… Fizikçiler, kâinatın hayatı mümkün kılacak şekilde hassas ayarlarla var olduğunu söylüyor.1 Milyarlarca ihtimalin içinde sadece biri hayatı mümkün kılmış. Ve o “biri”, tam buradaydı: Bizim evrenimiz.<br />
Tesadüf mü? Hayır. Bu kadar kusursuzlukta tesadüfe yer yoktu.</p>
<p>Sonra kendi içime döndüm. Kalbim ritmini hiç şaşırmadan sürdürüyordu. Akciğerlerim, her nefeste bana farkında olmadan hayat taşıyordu. Beynim, milyarlarca bağlantıyı bir anda yönetiyordu. Her şey birbiriyle uyumlu, birbirine hizmet ediyordu.2<br />
Bütün bu baş döndürücü düzeni düşündüğümde, artık kaçacak yer kalmadı.<br />
Kendimden bile kaçamıyordum.</p>
<p>Vicdanıma kulak verdim. Her yanlışta içimi sızlatan, her doğruda huzur veren o ses.. kimdendi? Benim ürettiğim bir “ahlak mekanizması” olamazdı. Çünkü bazen bana fayda sağlayanı değil, doğru olanı fısıldıyordu. O sesin kaynağı, benden öte bir yerden geliyordu.3<br />
Vicdan, görünmeyenin yankısıydı.</p>
<p>Yıllarca kaçtım; “Hayat kısa, neden sorgulayayım?” dedim.<br />
Ama sonra bir gün, bir çocuğun gülüşüne baktım. Saf, karşılıksız, tertemiz bir gülüş… İçimde bir şey kırıldı. Kalbim, sessizce itiraf etti: “Bu kadar saf bir sevgi, sadece kimyevî bir tepki olamaz.”<br />
O gülüşte bir mânâ vardı.<br />
Ve ben o mânânın önünde diz çöktüm.</p>
<p>Sonra fark ettim: Her şey -gökyüzü, suyun berraklığı, rüzgârın kokusu, kalbin atışı- bana aynı şeyi söylüyordu.<br />
Hepsi bir iz taşıyordu.<br />
Her biri bir mesajdı.</p>
<p>Artık anlamaya başlamıştım: Bu hayat, sadece yaşamak için değil, anlamak için verilmişti.<br />
Bu kâinat, bir tesadüfler yığını değil; bilinçli bir iradenin eseri, bir Yaratıcı’nın dokunuşuydu.<br />
Her detay, her zerre, her nefes “Ben tesadüf değilim.” diyordu.</p>
<p>O gece, gökyüzüne bir daha baktım.<br />
Artık yıldızlar soğuk değildi.<br />
Onların sessizliğinde bir sıcaklık vardı; bir anlam, bir çağrı…<br />
Ve ben, yıllarca bastırdığım o itirafı nihayet dile getirdim:<br />
“Eyvah… Ben ne kadar düşüncesizce bir ömür geçirmişim!<br />
Yıllarca nasıl inançtan uzak yaşamışım?”</p>
<p>O anda içimdeki bütün boşluklar doldu.<br />
Artık korkmuyordum. Çünkü mânâyı bulmuştum.<br />
Artık yalnız değildim. Çünkü her şeyde O’nun varlığını görüyordum.<br />
Artık şüphem yoktu. Çünkü kalbim susmuştu.</p>
<p>Ve o sessizlikte, sanki tüm varlık fısıldadı:<br />
“O’nu buldun!”</p>
<p>O an ağladım. Sessizce, uzun uzun…<br />
Bir minnettarlık gözyaşıydı bu.<br />
Bir ömrün arayışının son durağıydı.</p>
<p>O an tüm kâinat, tek bir cümlede anlam buldu:<br />
Evet, Sen Varsın ve Birsin!</p>
<p>___<br />
* Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, Şuâlar, 7. Şuâ &#8211; Âyetü’l-Kübrâ Risalesinden, meâlen, mülhemen.</p>
<p>Kaynaklar<br />
1. Davies, P. (2006). The Goldilocks Enigma: Why Is the Universe Just Right for Life? London: Allen Lane, s. 17-19.<br />
2. Tipler, F. (2007). The Physics of Immortality: Modern Cosmology, God and the Resurrection of the Dead. New York: Doubleday, s. 25-30.<br />
3. Lewis, C. S. (1952). Mere Christianity. London: Geoffrey Bles, s. 48-49.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaratılışın Sessiz Ahlakı</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2025/11/01/yaratilisin-sessiz-ahlaki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Nov 2025 05:26:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=317979</guid>

					<description><![CDATA[İş Birliğinin Kodlandığı Bir Kâinat Yeryüzünde hayat her seviyesinde kaotik değil, düzenlidir. Her sabah aynı saatte ötüşen kuşlar, binlerce kilometre aynı yoldan göç eden kelebekler, her mevsim meyve veren ağaçlar… Tabiatta her şey belli bir düzene göre hareket eder. Ama bu düzen sadece fizikî bir ahenk değil; aynı zamanda merhametle yoğrulmuş ahlâka dair vicdanî bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><strong>İş Birliğinin Kodlandığı Bir Kâinat</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Yeryüzünde hayat her seviyesinde kaotik değil, düzenlidir. Her sabah aynı saatte ötüşen kuşlar, binlerce kilometre aynı yoldan göç eden kelebekler, her mevsim meyve veren ağaçlar… Tabiatta her şey belli bir düzene göre hareket eder. Ama bu düzen sadece fizikî bir ahenk değil; aynı zamanda merhametle yoğrulmuş ahlâka dair vicdanî bir yansıma taşır: <em>Yardımlaşma.</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Biyolojik tabirle simbiyotik münasebet diye adlandırılan bu durum, canlıların birbirlerine zarar vermeden; karşılıklı veya tek taraflı fayda sağlayarak bir arada yaşamalarını ifade eder. Bu yardımlaşmalar bazen türler arası olur, bazen aynı tür içinde görülür. Ama dikkat çekici olan şudur: Bu ilişkiler rastgele olmayıp, kusursuz bir bilgi, ahenkli bir devridaim içinde süreklilik, sistemli ve hiyerarşik bir planlama ve denge üzerine kurulmuştur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sathî bir nazarla ilk bakışta görülemeyen bu sistemli yaratılış Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle dile getirilir: <em>“Gökten su indiren O’dur. Sonra; Biz onunla her çeşit bitkiyi çıkarırız. O bitkiden bir filiz, ondan da büyüyüp birbirinin üstüne binmiş taneler, başaklar çıkarırız. Hurma tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm, zeytin ve nar bahçeleri yetiştiririz. Bunlardan kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Her birinin meyvesine, bir ilk meyve verdiğinde bir de tam olgunlaştıkları zaman bakın! Elbette bütün bunlarda iman edecekler için alınacak birçok dersler vardır.”</em> (En’âm, 6/99)</p>
<p style="font-weight: 400;">Aynı hususta Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri,<em> “Şu kâinatta görünen intizam ve yardımlaşma, ispat eder ki: Her şey hikmetle yapılmış, hiçbir şey başıboş ve gayesiz değildir.” </em>diyerek bu konu üzerinde değişik yerlerde uzun izahlarda bulunur.<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Öyleyse şu soruyu sormak ve cevap aramak zorundayız: <em>“Farklı türler, hatta birbirini tanımayan organizmalar neden birbirine yardım eder? Bu ‘iyi niyetli davranışlar’, nasıl olup da evrensel bir kanun gibi yeni kuşaklara aktarılır ve her yerde işler?” </em>Bu iş birliklerinden birkaçını örneklerle açarsak meselenin büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir:</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong> </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Yeraltındaki Esrarlı İletişim Ağı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Ağaçlar Arası Gıda ve Bilgi Paylaşımı</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Vancouver Üniversitesinde son yıllarda yapılan çalışmalar<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>, ormanlarda ağaç köklerinin altında uzanan mantar ağlarının -adeta bir internet ağı gibi- ağaçlar arası iletişimi sağladığını göstermektedir. Bu sistem sayesinde yaşlı ağaçlar, genç fidelerle şeker ve su paylaşmakta, hasta ağaçlara destek gönderilmektedir. “Akıl ve şuurdan mahrum bitkiler arasında şuurlu iletişim ve yardımlaşma(?!)” Bu mükemmel iletişim ağı doğrudan bir yaratıcıya verilmeden izah edilebilir mi? Bu bilgi alışverişi, rastgele değil; maksada yönelik ve düzenli bir sistem içinde gerçekleşir. İster istemez insanda bir “ekolojik zekâ” hissi uyandıran bu ekosistemde müşahede edilen hâdiselere açıkça fizikötesinden verilmiş bir hediye nazarıyla da bakabiliriz. Kur’ân-ı Kerîm’de dikkat çekilen,<em>“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın</em><strong><em>.” </em></strong>(Hûd, 11/6) âyetindeki rızka vurgu yapan Said Nursi Hazretleri <em>“Bir ağaç, kendi hayatı için değil; başkasına meyve verir. Demek ki o fiil, ağacın değil, bütün mahlukata rızık veren bir Zât’ın fiilidir.”<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn3" name="_ednref3"><strong>[3]</strong></a></em></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Okyanus Temizlikçileri</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Karides ve Balıklar Arası Ritüel</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Deniz biyologlarının Avustralya kıyılarında incelediği temizlikçi karidesler, avcı balıkların ağızlarına girerek parazitlerini temizlemektedir.<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu temizlik sırasında balık karidese zarar vermez. Aksine başını eğerek hizmeti bekler. Karşılıklı emniyet ve itimat üzerine sanki anlaşma imzalamışlar gibi her gün tekrarlanan bu münasebet aynı zamanda akla ve vicdana da hitap eden bir sadakat örneğidir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bitkilerin Savunma Ordusu</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Akasya Ağacı ve Karıncaların Yardımlaşma Raksı</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Afrika savanalarında yaşayan <em>Vachellia</em> türü akasya ağaçları, gövdesinde küçük oyuklar barındırır. Bu oyuklarda yaşayan karıncalar, ağacı yaprak yiyen hayvanlardan korur. Karşılığında ağaç onlara tatlı nektar üretir. Bu ilişki sadece mekanik bir karşılık değil, doğrudan bir ortak savunma anlaşması gibidir.<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Burada sormamız gereken sorular şunlardır: Karınca, neden başka bir türü koruma altına alır? Ağaç, neden başka bir canlının hayatını sürdürecek özel yapı ve kimyevî maddeler üretir? Karıncalara bu habitatı bulma ve nesillerine aktarma kabiliyeti nereden gelmiştir? Bu soruların hepsinin de cevabını Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade ediyor:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>“Zerrelerden yıldızlara kadar her şey, karşılıklı yardımlaşmakla ayakta durur. Bu yardımlaşma, tek bir Kudret’in emriyle cereyan eder.”<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn6" name="_ednref6"><strong>[6]</strong></a></em></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Mikro Ölçekte Fedakârlık</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Hücrelerde Programlı Yardım ve Apoptozis</em></p>
<p style="font-weight: 400;">İnsan vücudunda her gün milyonlarca hücre, organizmanın sağlığı için kendini yok eder. Biyolojide bu sürece apoptoz (programlı hücre ölümü) denir. Programlı ifadesi bile başlı başına yazılmış bir programı zorunlu kılar. Bu durum yalnızca biyolojik bir refleks değil; kendi varlığını feda ederek bütünü koruma anlayışıdır.<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Apoptozun sebepleri arasında genetik hasar, enfeksiyonlar, toksik maddeler ve bağışıklık sistemi sinyalleri yer alabilir. Apoptozun düzgün çalışması, sağlıklı bir organizma için önemlidir. Apoptozun bozulması, kanser, otoimmün hastalıklar ve nörodejeneratif hastalıklar gibi çeşitli hastalıklara yol açabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Moleküler seviyede bile bu kadar “anlamlı” fedakârlıkların olması, bir hücrelilerden dev ağaçlara ve hayvanlara kadar hayatın bütün görünümlerinde sonsuz bir ilim ve kudretin tecellisi altında işleyen bir şefkat ve merhamet ahlâkının hükümferma olduğunu göstermez mi?</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Yardımlaşma Aklı ve Yaratılış İmzası</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Tabiatı insaf gözüyle inceleyen ve tabiat kitabının derin manasını bütüncül okuyabilen bir bilim adamı için gerçek şudur: Hayat, mücadeleye değil; yardımlaşmaya dayanır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bütün canlıların birbirine temas ettiği bu kusursuz düzen, kendi kendine işleyen, rastgele ortaya çıkmış mekanik bir süreç olamaz. Kur’ân-ı Kerîm,<em>“Elbette Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” </em>(Enbiyâ, 21/16) âyetiyle bütün varlıklarda hikmet aramayı ve aralarındaki münasebetleri vicdan ve basiret gözüyle okuyarak bu sistemin eğlence olsun diye yaratılmadığına vurgu yapmaktadır. Bu mânâyı Bediüzzaman Hazretleri <em>“Kâinat kitabı öyle bir hutbe-i kudrettir ki, her bir kelimesi bir mucizeyi gösterir. O hutbe içinde yardımlaşma ve tesanüd, bir Rahîm-i Mutlak’ın imzasıdır.” </em>şeklinde izah ediyor.<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p style="font-weight: 400;">Tabiattaki göz kamaştırıcı ahenk; yaşadığı âleme ibretle bakabilen bir insan için; muhteşem sanat eserlerinin sergilendiği bir teşhir salonu olarak düşünülebilir. Bu bilgiler ışığında düşünen insan için tabiat; yalnızca herhangi bir tür için sadece bir hayat sahası (habitat) değil; aklını kullanabilenler için bir anlam platformudur. Yaşadığımız âleme ibretle bakabilenler şu sorularla yüzleşmeli ve cevap aramalıdır:</p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;">Bu kadar düzenli bir iş birliği, sadece kör tabiat kanunlarıyla açıklanabilir mi?</li>
<li style="font-weight: 400;">Bir canlının başka bir canlı için yaşaması, hormon marifeti bir içgüdüyle izah edilebilir mi? Zira bu sorunun ardından “Hormonlarda bu tesiri var eden biyolojik ve kimyevî sebeplerin arkasındaki asıl kaynak nedir ve bu kadar ölçülü ve hassas bir ayarda nereden verilmiştir, niye verilmiştir?” sorularının da cevabının ikna edici olarak verilmesi gerekir.</li>
<li style="font-weight: 400;">Vicdanlı gibi davranan mikro ve makro çaplı sistemlerin, vicdandan yoksun bir kâinatta kendi hâline ortaya çıkması mümkün mü? Bu sorunun da cevabını yine Kur’ân-ı Kerîm şöyle veriyor:<em>“Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için Allah’ın kudret ve hikmetine dair çok deliller vardır. Siz insanların yaratılışınızda ve Allah’ın dünyanın her tarafında yaydığı canlılarda, kesin bilgiye ulaşıp gerçekleri tasdik edecek kimseler için deliller vardır.” </em><strong>(</strong>Câsiye, 45/3-4)</li>
</ul>
<p style="font-weight: 400;">Bediüzzaman Hazretlerinin izahıyla bitirelim: <em>“Kendi nefsine bak; nasıl ki bütün cihazatın, birbiriyle yardımlaşır. Kâinata bak; nasıl ki umum mevcudat, birbirine yardım ediyor. Demek bu şefkatli yardımlaşma, bir Rahîm-i Mutlak’ın varlığına şehadet eder.”<a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_edn9" name="_ednref9"><strong>[9]</strong></a></em></p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Said Nursi, B. (2009): Şualar, Âyetü’l-Kübrâ, R.N.K. Şahdamar Yayınları, s. 123-220. Üsküdar, İstanbul.</p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Simard, S. (2021): <em>Finding the Mother Tree: Discovering the Wisdom of the Forest</em>, Knopf Canada.</p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Said Nursi, B., a.g.e.</p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Grutter, A. S. (2020): Cleaning mutualisms in the marine world. <em>Annual Review of Marine Science.</em></p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Palmer, T. M. et al. (2018): A keystone mutualism underpins tropical forest biodiversity. <em>Science Advances.</em></p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Said Nursi, B., a.g.e.</p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Elmore, S. (2007): Apoptosis: A Review of Programmed Cell Death. <em>Toxicologic Pathology.</em></p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Said Nursi, B., a.g.e.</p>
<p><a href="applewebdata://01922805-BFF1-42FD-9AF5-7F7FE98E7A52#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> a.g.e.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Huzur İklimi</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2024/07/01/302727/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2024 12:10:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=302727</guid>

					<description><![CDATA[Bakmak… Kâinata Allah (celle celâluhu) namına bakmak, ondaki mânâ yüklü âyetleri görebilmek, eşya ve hadiseleri okuyabilmek. Okumak… Okurken düşünmek, düşünceyi harmanlayıp sentezler yapmak. Bu güzel düşünceleri insanlığın dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için hayata geçirmek. Saadet muhtevalı Rabbanî merhamet ve sevgi tohumlarını etrafa saçmak ve onların neşvüneması için gayret sarfetmek. Herkesi kendi konumunda kabul [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Bakmak… Kâinata Allah (celle celâluhu) namına bakmak, ondaki mânâ yüklü âyetleri görebilmek, eşya ve hadiseleri okuyabilmek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Okumak… Okurken düşünmek, düşünceyi harmanlayıp sentezler yapmak. Bu güzel düşünceleri insanlığın dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için hayata geçirmek. Saadet muhtevalı Rabbanî merhamet ve sevgi tohumlarını etrafa saçmak ve onların neşvüneması için gayret sarfetmek. Herkesi kendi konumunda kabul edecek huzur dolu bir atmosferin ihyası için gayret etmek. Kim nasıl bakarsa baksın O’nun (celle celâluhu) hikmetle yarattığı eşya ve hadiselere sadece bakmakla kalmayıp görülmesi gerekenleri görebilmek ne hoştur! İnsanı insan yapan asıl duyuş, manevî duyularımızın sağlamlığı ile mümkündür. Göz vasıtasıyla görmenin (basar) ötesinde, Rabbanî maksadı algılama, manevî duygular (basiret) vesilesiyle gerçekleşir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yazmak… Kur’ân, Sünnet ve onların çizdiği çerçevede inancımızın özüne halel gelmeyecek tarzda yazmak. Üstad Bediüzzaman’ın eserlerindeki tertemiz tevhit düşünceleri gibi, insan olan insanın hem cismanî hem de ruhanî alıcılarını uyaran, insanı dünyada gezen uhrevî bir varlık gibi tasavvur eden yazılar yazmak. Her muhatabın algılama kapasitesine göre o yazıda manevî bir gıda bulmasını sağlamak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Örnek bir insan olmak… Alîm ve Rab isimlerinin nurlu ikliminde güzel bir insan olabilmek. İlim ile terbiyeyi mezcedip önce kendi davranışında izhar etmek ve yürüyen Kur’ân yörüngeli, Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ahlaka sahip olmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Akışkan olmak… Durgun suları da kendine katıp sürüklemek. Çağlayanlar gibi okyanuslara akmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Su gibi aziz olmak… İrfan deyip, marifet deyip inceden inceye yol bulup da sinelere akmaya yol aramak ve bulmak…</p>
<p style="font-weight: 400;">Toprak gibi olmak… Bir gün bedenimize kucak açacak toprağın mütevazı mahiyetine yaşarken mazhar olmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnsanın olduğu her yere ulaşmaya niyet etmek. Mesihî soluklarla mürde (ölü) gönüllere deva olmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hizmet deyip, hicret deyip Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda bir ömür koşuşturmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Dünyevî beklentilere girmeden, adanmış bir gönül eri olup gönülleri en güzel mesajları algılamaları için ısındırmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Önden giden atlılar içerisinde yer almak ve bir ışık süvarisi olabilmek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Diliyle kalbi aynı şeyi söyleyen, kaliyle (sözüyle) hâlini mezceden, ihlasla yoğrulmuş, ihsan şuurlu ve hakperest bir kul olmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">İnkâr-ı uluhiyet düşüncesini yaymaya çalışanlara karşı uyanık kalmak. Bu talihsiz düşünceye mârûz kalmışlara, hakikati duyurmaya bıkıp usanmadan devam etmek.</p>
<p style="font-weight: 400;">Küfrün suistimal ettiği, etrafa yalancı bir aydınlık veren faydasız ve kısır bilgiyi; irfana dönüşmüş ilim güneşinin tayflarıyla ortadan kaldırmak için bir ömür koşuşturmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">Çocukla çocuk gibi şen şakrak, yaşlıyla yaşlı gibi olgun bir şekilde gönül sohbeti meclisleri kurabilmek. Gönlünü açabildiği kadar açmak.</p>
<p style="font-weight: 400;">İşte hep bu mülahazalarla tasavvur ederim ruhunun ufkuna yürümüş veya dünyanın dört bir yanında koşturan, altın kalbli Hizmet arkadaşlarımızı.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şu an cebrî ya da ihtiyarî hicretle farklı ülkelere tohumlar gibi saçılmış, temsille tüllenen tebliğlerinin etraftaki muhtaç gönüllerde yaydığı nur hâlesi, Hak indinde kim bilir ne kadar değerlidir!</p>
<p style="font-weight: 400;">Dağ başında açan bir papatyanın bile ekolojik dengede bir görevi olduğuna göre, nerede olursa olsun kardeşlerimizin, dünyamızdaki huzur iklimine katkı sağlayan manevî birer denge unsuru olduğuna gönülden inanıyoruz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne mutlu onlara ki “Kutsîler” içinde olmak ve bir ömür boyunca o yoldan ayrılmamak için çırpınıp dururlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yâ Rab!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2023/10/01/ya-rab-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Oct 2023 12:31:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://caglayandergisi.com/?p=260992</guid>

					<description><![CDATA[Adını ananlar nura gark olur Sana kul olanlar gece fark olur Fâni dünyalar sonsuza kalbolur Yâ Rab, aşka beşik, ism-i Rahman’dır! Âşıklar her vakit Seni heceler İsmini zikreder, bitmez geceler Esman ile çözülür bilmeceler Yâ Rab, virde eşik, ism-i Sübhan’dır! Sana râm olanlar huzuru bulur Yola revanlar Hızır’la buluşur Biter korkular, ümitle mest olur Yâ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adını ananlar nura gark olur<br />
Sana kul olanlar gece fark olur<br />
Fâni dünyalar sonsuza kalbolur<br />
Yâ Rab, aşka beşik, ism-i Rahman’dır!</p>
<p>Âşıklar her vakit Seni heceler<br />
İsmini zikreder, bitmez geceler<br />
Esman ile çözülür bilmeceler<br />
Yâ Rab, virde eşik, ism-i Sübhan’dır!</p>
<p>Sana râm olanlar huzuru bulur<br />
Yola revanlar Hızır’la buluşur<br />
Biter korkular, ümitle mest olur<br />
Yâ Rab, virdin şahı, ism-i Âzam’dır!</p>
<p>Hayatlar imanla mânâyı bulur<br />
İmandan yoksun ruh belayı bulur<br />
Huzurda kulun mizanı kurulur<br />
Yâ Rab, hükmü veren, ism-i Sultan’dır!</p>
<p>Seni seven kalbler aşkına erer<br />
Nefse boyun eğen şaşkına döner<br />
Hevâya uyan ruhun nuru söner<br />
Yâ Rab, asiye hak, ism-i Kahhar’dır!</p>
<p>Seni anlatan dil eylesen bizi<br />
Hiç kalmasa, affetsen günah izi<br />
Cennette rızanla peylesen bizi<br />
Yâ Rab, ümidimiz, ism-i Gaffar’dır!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüve, Hava ve Hevâ</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/06/01/huve-hava-ve-heva/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2022 14:38:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Kültür - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=220484</guid>

					<description><![CDATA[Birlikte bir gezinti yapmaya ne dersiniz? Şöyle doğum öncesi yıllarımıza doğru&#8230; Haydi bir biyoloğun hakikat ve hayalinin buluştuğu dünyasında birlikte gezintiye çıkalım. Lakin bütün peşin düşüncelerden arınmış ve vicdanımızın dupduru ikliminde bu tefekkürü gerçekleştirelim. Üç kelimemiz var: Hüve, hava ve hevâ. Hayal kuşunun kanatları arasında, olan biteni kuş bakışı seyre dalmak, seyretmekle kalmayıp görebilmek görülmesi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birlikte bir gezinti yapmaya ne dersiniz? Şöyle doğum öncesi yıllarımıza doğru&#8230; Haydi bir biyoloğun hakikat ve hayalinin buluştuğu dünyasında birlikte gezintiye çıkalım. Lakin bütün peşin düşüncelerden arınmış ve vicdanımızın dupduru ikliminde bu tefekkürü gerçekleştirelim. Üç kelimemiz var: Hüve, hava ve hevâ.</p>
<p>Hayal kuşunun kanatları arasında, olan biteni kuş bakışı seyre dalmak, seyretmekle kalmayıp görebilmek görülmesi gerekeni ve bulmak bulunması gereken en önemli gerçeği. Mahlûkat aynasında yansıyanları görebilmek için sağlam bir basar (bir çift göz) ve o gözleri tasdik edecek kalbimizin gözü olan basiret. Bu tefekküre, basar ve basiret arasındaki perdeyi kaldırarak başlayalım.</p>
<p>Öncelikle Hüve’nin (celle celâluhu) isim ve sıfatlarıyla tanış olalım.</p>
<p>Kendisine ilahi bir armağan olarak verilen yaratılış zarafeti ve cüz’i iradesiyle malumdur insan. İnsanın doğumu kendi iradesi dışında gerçekleşir. Bir İnsana ikram ve ihsan edilen hayat ne güzel bir hediyedir aklı olana! Sonsuz kerem sahibi Yaradan, var ettiği insanı, bir ömür sayısız nimetlere mazhar eder. İnsan, rahmet-i ilahiyeden gelen sebze, meyveler ve diğer gıdalarla hayatını sürdürür. Az bir emekle yiyeceği nimetleri sofrasında bulur insan. Gel gör ki bir kısım gafil insanlar, var edilen sayısız nimetleri görmez, nimetleri veren Rabbimize alaka duymaz. Hâlbuki bir memur olan güneş, her gün vazifesini yapar, ışıklı yüzünü gösterir. Bulutlar da vazifelerini yapar, yeryüzüne akıtır rahmet yüklü yağmur tanelerini ve toprak, ana rahmi gibi, bağrında sayısız tohumların çimlenmesinde görev yapar.</p>
<p>Ruhlar âleminden sonra insanın ilk durağı ana rahmidir. Şimdi henüz doğmamış bir bebeğe (fetüse) misafir olacağız. Ona bir süre sonra doğumuyla teşrif edeceği ve bir ömür geçireceği dünya hayatında karşılaşacağı hakikatlerden haber verelim. Mesela ona, “Milyonlarca kilometre uzaktan dünyamıza ısı ve ışık yayan güneşten, gece semada parıldayan Ay’dan, gökyüzünü çepeçevre saran sayısız yıldızlardan, kendisine tebessüm edecek ve onların arasında oynayıp büyüyeceği rengarenk çiçeklerden, birbirinden hoş görünümlü ve lezzetli meyve-sebzelerden, birbirinden farklı renk ve desene sahip milyonlarca kara ve deniz hayvanından bahsetsek… Acaba o müstakbel bebek nasıl bir tepki verir? Onun dünyasında, anlatılan bu hakikatler acaba ne anlam ifade eder? Herhâlde hayrete düşecektir. O fetüs, sadece içinde yaşadığı amniyon sıvısını ve o sıvının bulunduğu amniyotik keseyi bilir.</p>
<p>Sahi oraya nasıl gelmiştir? Anne ile fetüsün bağlantısını kuran plasenta, o karanlık dehlizde niçin ve nasıl teşekkül etmiştir? Âciz haldeki fetüs, kendisine plasentadaki kan damarlarıyla annesinden bol oksijeni ve sindirilmiş besinleri alarak geliştiğinin farkında değildir. Karbondioksitli kirli havanın ve azot içerikli zehirli metabolik atıkların da annesi aracılığıyla uzaklaştırdığının da şuurunda değildir. İlk hücre (zigot) safhasını çoktan geçmiştir. Şimdilerde zigotun ardı ardına geçirdiği mitoz bölünme mekanizmasıyla milyonlarca hücre kitlesine ulaşmıştır. Bu hücre artışını kontrol eden genetik mekanizma nasıl işlemektedir?</p>
<p>Ne ilginç şeyler olmaktadır vücudunda! Dokular, organlar derken farklı sistemler ortaya çıkmıştır. Ne de heyecan vericidir aynı tür hücrelerin birbiriyle raks ederek akıl almaz biçimde farklılaşması!</p>
<p>Ne gizemli bir sırdır; dış, iç ve orta olarak adlandırılan emriyonik tabakaların, mucizevi fonksiyonlara sahip bir organın yaratılmasında istihdam edilmeleri!</p>
<p>Ne muhteşem ve ne hoş bir hadisedir gözlerin embriyonik indiksiyon mekanizmasıyla yaratılması! El ve ayak parmaklarının lizozom vesilesiyle belli ölçüde birbirinden ayrılıp parmak arası boşlukların meydana getirilmesi!</p>
<p>Ne akıl almaz bir takdirdir beyin, kalp ve akciğerler gibi çok hassas organların vücudun en sağlam yerlerine milimi milimine yerleştirilmesi!</p>
<p>Hüve’den (O’ndan) (celle celâluhu) başka hangi el müdahale edebilir ki bu yaratılışa?</p>
<p><strong>İlk Nefes Alış ve Havayla Buluşma</strong></p>
<p>Zaman su gibi akıp geçer ve bebekler doğumla dünya hayatına merhaba der. Bir bebek dünyaya gelir gelmez kendisine hoş geldin diyen “hava” ile tanışır. Akciğerine dolan hava, canını yakar ve ağlayarak tepki verir. Özel kesenin doğumla parçalanması neticesinde bebeğin sudan karaya geçişi başlamıştır. Artık göbek bağının kesilmesiyle annesinden bağımsız bir fert hâline gelmiştir. Bundan sonra kendisine verilen farklı sistemleri daha da gelişecektir.</p>
<p>Kendine ait solunum sistemiyle akciğerlerine uygun olan atmosfer gazlarını alacaktır. Aldığı her bir nefesle ona da tıpkı bizim gibi iki hayat bahşedilecektir. Zira nefesi alması da vermesi de hayatta kalması için zorunludur. Hücre zarından geçemeyecek büyüklükteki kompleks besinlerin hücre metabolizmasında kullanılabilmesi için artık kendi sindirim sistemi görev yapacaktır. Karaciğer, pankreas, mide, ince bağırsak, tükürük bezi salgıları; besinleri hücre zarından geçebilecek parçalara ayıracaktır. Etrafta meydana gelen değişmelere sinir sistemi ve duyu organlarıyla cevap verebilecektir. Kalbi, dolaşım sistemi elemanlarıyla tüm vücuda kan gönderecek, endokrin sistemi vücut içinde birçok düzenleme yapacaktır. Boşaltım sistemi elemanlarından olan böbrekler ve ter bezleri, metabolizma sonucu oluşan zehirli atıkları karaciğerin de desteği ile vücuttan uzaklaştıracaktır.</p>
<p>Yukarıda adı geçen sistemlerin tamamı bir ömür insan iradesinin dışında çalışan sistemlerdir. Bu iç organ faaliyetleri, istemsiz kaslarımız olan düz kaslarla gerçekleşir. Bu sistemlerin çalışmasını sağlayan kaslara, beyin kabuğu doğrudan etki etmez. Kalp kası da özel bir kas yapısına sahip olup her ne kadar güçlü kasılsa da düz kas gibi istemsizdir. Rabbimizin takdir ettiği şekilde, iç organlarındaki kasların faaliyetini, sempatik ve parasempatik sinirlerin oluşturduğu otonom sinir sistemi elemanları düzenler.</p>
<p>Artık iradenin, bazen de hevânın ayak sesleri… İstemli kasılan çizgili kaslar devreye giriyor.</p>
<p>Çocuk büyür ve genç bir ergene dönüşür. Bu dönemde “hevâ” ile tanışır. Hevâ insanın ruhuna musallat olan şeytani duygulardır. İşte insan hevâsının, insana insanlığını unutturan yasaklara (günahlara) meyli, ergenlik döneminde başlar. İnsan, fıtratı icabı masum olarak yaratılmış olsa da hevâsına dur diyemediği sürece bu günah sarmalında takılır kalır. Zaman gelir -mazallah- günahı, günah olarak kabul etmemeye başlar ve şirazeden çıkar.</p>
<p>Hevâsına uyan bir insanın, günah işlerken kullandığı eli, ayağı, gözü, kulağı, dili, boynu, çenesi gibi günah işlemeye uygun organlarının hepsi, merkezî sinir sisteminden gelen uyarı ile çalışır. Çizgili kasların kasılmasıyla insan ya günah ya da sevap işler. Günah işleyen bir insanın huzur-u ilahide itiraz etmesi yersizdir, çünkü günah işleyen organlarımız, iç organlarımız gibi otomatik olarak kasılıp gevşemezler. İnsanın iradesi devreye girmiştir. Gözümüzü çevirme, göz kapağını açma ve kapama, odaklanma ve dikkat kesilme kendi elimizdedir. Sese yaklaşma, kulak verme, kulaklarımızı tıkama, oradan uzaklaşma kendi irademizdedir. Uzatılan bir haram yiyeceğe veya içeceğe el uzatıp alma, haramı ve helali seçme bizim tercihimize bırakılmıştır. Birisinin gıybetini yapmak bizim tercihimizdir. Haram olan bir şeyi çiğneyip yutmayı özgür irademizle yaparız. Bütün bu davranışlarımızın huzur-u ilahide hesabının sorulacağı unutulmamalıdır.</p>
<p>Şu âyet mealini hayatımıza rehber edinelim: “Öyle bir günde rüsvaylıktan sakının ki o gün Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız, sonra her kişiye kazandığının karşılığı tamamen ödenecek ve kendilerine asla haksızlık edilmeyecektir.” (Bakara, 2/281).</p>
<p>Ne mutlu haddini bilenlere, kendine emanet edilen bütün uzuvlarını yaratılış maksadına uygun kullananlara! İradesini hayırdan yana kullananlardan olma dua ve temennisiyle&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gel Ey Rehnümâ!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2022/05/01/gel-ey-rehnuma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2022 21:14:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=220104</guid>

					<description><![CDATA[Bir nur iken indin arz u semaya Hira’da eriştin vahy-i semaya Kul oldun, yükseldin kutlu Miraca Mihman olup erdin yüce Mevla’ya Serfürudur yer arz-ı endamına Haz duyar gök rahmet-i kudûmuna Pürnur olur geçsen tüm ova oba Can gelir minberde kuru ağaca Anılsa adın, dolar cevv-i sema Duyulsa sesin, kul kalkar semaa Ermiş iken namın Habibullah’a [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir nur iken indin arz u semaya<br />
Hira’da eriştin vahy-i semaya</p>
<p>Kul oldun, yükseldin kutlu Miraca<br />
Mihman olup erdin yüce Mevla’ya</p>
<p>Serfürudur yer arz-ı endamına<br />
Haz duyar gök rahmet-i kudûmuna</p>
<p>Pürnur olur geçsen tüm ova oba<br />
Can gelir minberde kuru ağaca</p>
<p>Anılsa adın, dolar cevv-i sema<br />
Duyulsa sesin, kul kalkar semaa</p>
<p>Ermiş iken namın Habibullah’a<br />
Aşkınla dolup taşsın tüm masiva</p>
<p>Başlara taçtır inen vahy-i sema<br />
Kul muhtaçtır lâl ü güher sadana</p>
<p>Yaşıyorsa ins ü can ahlakınla<br />
Zulmet gider nurefşan encamınla</p>
<p>Muhtacız Efendim, gel ey Rehnümâ!<br />
Gel ne olur ya Muhammed Mustafa!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zor İmiş</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/10/12/zor-imis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Oct 2021 07:33:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir - Yazı Platformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=180269</guid>

					<description><![CDATA[(Bir Rabıta-i Mevt) Hicret vacib oldu hevadan hüveye Nefis dönmüş iken azgın bir köpeğe Geçmek çetin, fısk batağından öteye Medet ya Rab! İnsan olmak ne zor imiş Ecel yaklaştı, kul Hak’tan af dilese Durup divana, göz yaşıyla inlese Sırat-ı müstakim üzre, seyr eylese Affet ya Rab! Kemâle ermek zor imiş Sıyrılıp tenden, ruhu ile yücelse [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>(Bir Rabıta-i Mevt)</p>
<p>Hicret vacib oldu hevadan hüveye<br />
Nefis dönmüş iken azgın bir köpeğe<br />
Geçmek çetin, fısk batağından öteye<br />
Medet ya Rab! İnsan olmak ne zor imiş</p>
<p>Ecel yaklaştı, kul Hak’tan af dilese<br />
Durup divana, göz yaşıyla inlese<br />
Sırat-ı müstakim üzre, seyr eylese<br />
Affet ya Rab! Kemâle ermek zor imiş</p>
<p>Sıyrılıp tenden, ruhu ile yücelse<br />
Kefeni giyip kabir yolu beklese<br />
Kabre girip sorgu sual edilse<br />
Lütfet ya Rab! İmansız ölmek zor imiş</p>
<p>Damla olan dünyadan ufkuna baksa<br />
Deryalar saklı ukbaya ruhunu salsa<br />
Teni dünyada koysa ruh ile kalsa<br />
Yardım et ya Rab! Berzah bezmi zor imiş</p>
<p>Ortada ne ceset kaldı ne kefeni<br />
Kalmadı hiç hâlini sorup edeni<br />
Ruhu ağlar da yoktur hâli bileni<br />
Sensin dost ya Rab! Yalnız kalmak zor imiş</p>
<p>Dünyada gün doğar batarmış neyine<br />
Geçmez ki berzah âleminde saniye<br />
Atıp gittiler kara toprak içine<br />
Işık yok ya Rab! Karanlıklar zor imiş</p>
<p>Bir Fatiha gelince hemen koşulur<br />
Neşe duyar da sürura gark olunur<br />
Ekmek yok, aş yok, dua ile doyulur<br />
Azık yok ya Rab! Amelsizlik zor imiş</p>
<p>Ah ne olaydı dost kalbi kırmasaydı<br />
Dilini tutsaydı gönlü yıkmasaydı<br />
Gözünü yumup harama bakmasaydı<br />
Setret ya Rab! Günahın yükü zor imiş</p>
<p>Bir muştu gelse, azap bitti deseler<br />
Uçarak gitse, ruhu azat etseler<br />
Çözülse bir bir tüm girift bilmeceler<br />
Ya Rab! Kabir azabı çekmek zor imiş</p>
<p>Keşke deme sakın, kem sözdür burada<br />
Kavuşur belki ruh, nara da nura da<br />
Kabir azabı azalsa da artsa da<br />
Haktır bu ya Rab! Son pişmanlık zor imiş</p>
<p>Yaşı, başı ermişti sinn-i kemâle<br />
Bitti ömrü, kalmadı vakit âmâle<br />
Dönerdi dil, gıybet ile kîlükale<br />
Ya Rab! Kul hakkı ile ölmek zor imiş</p>
<p>Kabir üstünde bıtıraklı ot biter<br />
Gül bitse ne yazar, içinde od tüter<br />
Günün birinde yorgun düşen, it yatar<br />
İnayet ya Rab! Kabrin içi zor imiş</p>
<p>Ya Rab! Ümitler zirvede iman kadar<br />
Günahlar olsa dağlar deryalar kadar<br />
Sensin hem Gaffar hem Rahman hem de Settar<br />
Ölüm hak ya Rab! Mücrim olmak zor imiş</p>
<p>Karanlık dağıldı ışık oldu her yer<br />
Aşıldı kabir denen zorlu bariyer<br />
İşe yaramadı dünyalık kariyer<br />
Razı ol ya Rab! Necat bulmak zor imiş.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geceler</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/07/01/geceler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2021 09:25:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=179566</guid>

					<description><![CDATA[Karanlık dehlizinde nursuz geceler Bilinmez ki sineler neyi heceler Sanki ölüm uykusuna yatmış gibi Kayar da yıldızlar bir bir sönüp gider Ne mehtap görünür ne bir ses duyulur Faniye râm olanlar onda kaybolur Sanki hep dünyada kalacakmış gibi Divane başlar bir bir aldanıp gider Sabah olmaz sanır saraydaki cüceler Ne de çabuk biter maytaplı geceler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Karanlık dehlizinde nursuz geceler<br />
Bilinmez ki sineler neyi heceler<br />
Sanki ölüm uykusuna yatmış gibi<br />
Kayar da yıldızlar bir bir sönüp gider</p>
<p>Ne mehtap görünür ne bir ses duyulur<br />
Faniye râm olanlar onda kaybolur<br />
Sanki hep dünyada kalacakmış gibi<br />
Divane başlar bir bir aldanıp gider</p>
<p>Sabah olmaz sanır saraydaki cüceler<br />
Ne de çabuk biter maytaplı geceler<br />
Sanki mevsim bahar kalacakmış gibi<br />
Nadanlar kışta bir bir yıkılıp gider</p>
<p>Bir ömür geçer de uyanmaz niceler<br />
Tükenir ömür sermayesi inciler<br />
Sanki anasından yeni doğmuş gibi<br />
Üryan kalır da bir bir çürüyüp gider</p>
<p>Ecelle uyanır, sabah oldu sanır<br />
Ruhu ötelere ulaşır, yol alır<br />
Sanki “Ah keşke!” çığlığı atmış gibi<br />
Secdesiz başlar bir bir savrulup gider</p>
<p>Hak âşıkları her dem “Hu, Hu” heceler<br />
Alnı secdede ârâm edip geceler<br />
Sanki kurtuluş muştusu almış gibi<br />
Aşkın deryasına yelken açıp gider</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Böceklerden Bir Yudum Tefekkür</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/02/01/boceklerden-bir-yudum-tefekkur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2021 13:47:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=176192</guid>

					<description><![CDATA[Odama giren sinek ve böcekleri öldürmeden uzaklaştırmak için gayret ederim. Fakat bugün canım, misafir olarak gelen bir karasineğin uçuş gösterisini seyretmek istedi. Her zaman olduğu gibi, elimle yakalayıp pencereden dışarı bırakmayı planlamıştım, fakat canını yakmadan yakalamayı başaramayınca, pencereden çıkıp gitmesini bekledim. Lakin, ne mümkün! Adeta odamı mesken tuttu. Kim bilir belki de üzerime yaptığı bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Odama giren sinek ve böcekleri öldürmeden uzaklaştırmak için gayret ederim. Fakat bugün canım, misafir olarak gelen bir karasineğin uçuş gösterisini seyretmek istedi. Her zaman olduğu gibi, elimle yakalayıp pencereden dışarı bırakmayı planlamıştım, fakat canını yakmadan yakalamayı başaramayınca, pencereden çıkıp gitmesini bekledim. Lakin, ne mümkün! Adeta odamı mesken tuttu. Kim bilir belki de üzerime yaptığı bu saltolarla “Aç gözünü, aç da gör üzerimde sergilenen sanatları!” diyordu. Hayran olmamak elde değildi. Ben de onu, camın kenarında sakinleşip durduğunda, temaşa etmeye başladım.</p>
<p>Biyoloji öğretmeniydim. Dört yıl boyunca okuduklarım ve yıllar boyu öğrencilerime anlattıklarım zihnimde canlandı. Gözlerine, ayaklarına, karın bölgesindeki kitinden vücut örtüsüne göz gezdirdim. Karın bölgesine yerleştirilmiş ve her kanat çırpışıyla nefes almasını sağlayan stigma açıklığını, hücrelere kadar hava taşıyan incecik trake ve trakeid uzantılarını düşündüm. Ah bir görseydiniz o vücut bölmelerini, ne de hoş dizayn edilmişti!</p>
<p>Devâsa bir uçağın kanadındaki bir hasar sonucu yere ne feci bir şekilde çakıldığını filmlerde görmüştüm. Bu misafir karasineğin zar gibi ince kanatlarındaki göz kamaştırıcı nakışlar ve yapılar hem narin hem çok sağlam olmalıydı ki sineğin düşmanlarına yakalanmadan akıl almaz akrobasi hareketlerini yapmasını mümkün kılıyordu. Uçakların çoğu, havalanmak için en az birkaç km uzunlukta bir piste ihtiyaç duyarken sinek her ortamda havalanabiliyor, ters olarak tavana tutunabiliyordu.</p>
<p>Sakın abarttım sanmayın! Üzerindeki muhteşem sanat şaheserleriyle kendini sevdiren karasinekle empati kurdum. Artık ben o olmuştum hayal dünyamda. Yüzlerce gözcükten yapılmış petek gözü, kanatlarının altında, havada dengesini sağlayan, jiroskop gibi halter organları, uçuş ve bacak kasları, boşaltım organı olarak bağırsağına açılan kılcal malpighi borucukları, hormon ve üreme sistemi, nöronların toplanmasıyla yapılmış beyin gibi bütün özellikler, gözümün önünden geçmeye başladı. Bir santimetrelik bir böcekteki, teknolojimizle yapılamayacak bu minik ve harika sanat eserlerine bakmak, içimde tarifsiz bir huzura vesile oldu. Sineği yaratanın da beni yaratanın da Allah (celle celâluhu) olduğunu düşününce, Yüce Kitabımızdaki “Aklınızı kullanmaz mısınız?”, “Tefekkür etmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?” gibi ikaz edici âyet mealleri aklıma geldi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mikroskoptaki Kelebek Anteni</strong></p>
<p>Misafir karasinekle yaşadığım macera, maziye ait başka pencerelerin açılmasına vesile oldu. Yıllar önce Biyoloji Öğretmenliği Bölümü öğrencisiydim. Omurgasız Hayvanlar Sistematiği dersindeydik. Zor mu zor bir dersti doğrusu. Hocamız inançlı, başarılı ve hoş bir insandı. Omurgasız hayvanlardan böcekler konusunu şekiller çizerek işliyordu. Vücut bölümlerinden bahsederken bir ara antenlerin bahsi geçti. Uzun bir süredir merak ettiğim bir husus, o esnada zihnimde belirdi. Parmak kaldırdım. Hocamız “Sor bakalım.” deyince bütün sınıf sessizliğe büründü. Sınıfımızda namaz kılan iki öğrenciden biriydim. Hocamızla beraber arkadaşlar, sorumu dikkatle dinlemeye başladı:</p>
<p>“Hocam, ben sekizinci katta bir dairede oturuyorum. Karıncalar zeminden tırmanarak bizim mutfaktaki şekere geliyor. Bunun izini nasıl buluyorlar?”</p>
<p>Arkadaşlarımın maksadımı anladıklarını fark ettim. Başka derslerde de olduğu gibi düşünce dünyama ait bir kısım mesajları onlara duyurma peşindeydim. Hocamızın da inançlı olduğunu bildikleri için cevabı merak ediyorlardı. Hocamız gayet sakin bir şekilde, sınıf içi dengeleri de düşünerek şöyle dedi:</p>
<p>“Teneffüste odama gel. Hem anlatayım hem de mikroskopta bir şeyler göstereyim. Merakını giderirsin!”</p>
<p>Az sonra ders bitti. Hocamızı takip ederken arkadaşların da peşimden geldiğini görünce Rabbime hamdettim. Hocamızın odasına girdik. “Gel bakalım!” diyerek o zamanlar ilk kez gördüğüm, çift gözle bakılabilen binoküler mikroskoba bakmamı ve ne gördüğümü anlatmamı istedi. Biraz inceledikten sonra gördüğüm cismin şeklini tarif etmeye başladım. Hocamız boş kâğıda anlattıklarımı çizmeye başladı. Tam da gördüğümü çizmişti. Bu esnada iyice meraklanan arkadaşlar, izin isteyerek teker teker mikroskobu kullandılar. Hocamızın çizdiği şekil, çatılarımıza monte ettiğimiz eski tip bir televizyon antenini andırıyordu. Ana kolonu, yan kolları ve daha ince, tâli tüyümsü kolları olan bir böceğin başına ait bir antendi. Sonra hocamız şöyle dedi:</p>
<p>“Gençler, bu bir kelebek antenidir. Bu antenin benzeri karıncalarda da vardır. Bu omurgasız hayvanlar hedeflerini, salgı sistemleri ve bu antenleri yardımıyla bulurlar.”</p>
<p>Bu zor görülen antenin koku ve haberleşme ile ilgili marifetleri, hocamızın ağzından mesaj dolu cümlelerle dökülüyordu. Sıradan bir organ, artık mesaj veren, ilâhî bir sanat eseri olarak görülüyordu. Kaldığım evi ziyaret eden öğrencilere ve arkadaşlara da bunları anlatacak, onların da tefekkürüne vesile olabilecektim.</p>
<p>Biyolojinin, araştırmacı ruha sahip insanlarda, ufuk açıcı keşiflere yönelmelerini sağlayacak nitelikte bir bilim olduğunu çok açık görmüş oldum. Sınıf arkadaşlarım inançlı bir eğitimcinin ağzından, düşünmeye değer şeyler duymuşlardı. Meğer o gün hocamız, derse hazırlanırken, ölmüş bir kelebeğin vücut kısımlarını teker teker mikroskop altında incelemiş. Tevafuk bu ya, derse girmeden az önce de mikroskopta kelebek antenini inceliyormuş. O da çok mutlu olmuştu. Her mevsimde milyonlarca hayvan türünün, milyarca ferdinin var edildiğini göremeyen insanların gözlerini bir antencikle bile olsa açmaya çalışmıştı.</p>
<p>Madem <em>Lepidoptera</em>’nın (kelebek) bu kadar güzel antenleri var, biraz daha yakından tanışalım onunla. Kim bilir bize anlatacağı daha neleri vardır! Yaklaşık 150 bin türü olan kelebekler, böceklerin pul kanatlı fertleri olarak bilinir. Tefekküre meraklı ruhlar için bu durum, 150 bin farklı kelebek anteninin varlığı demektir. Şu an sistematiğe kayıtlı yaklaşık iki milyon hayvan türünün sadece bir çeşidindeki, tek bir organının farklılığından bahsedildiğini hatırlatmak isterim. Şöyle düşünebilirsiniz: Bir santimetre boyunda, şekil olarak birbirinin aynı olmayan 150 bin antenin anatomik ve morfolojik farklılığıyla beraber, fizyolojisi aşağı yukarı aynı olan bir duyu organındaki sanatları, her şeye gücü yeten Allah’ın (celle celâluhu) yaratması hakikatinden başka ne ile izah edebiliriz?</p>
<p>Pul kanatlı bu hayvancıkların rengarenk görüntüyü alıncaya kadar geçirdiği, “metamorfoz” denilen, hâlden hâle geçme devrelerinin (yumurta, tırtıl, pupa); akıllara durgunluk verecek mahiyette olduğu hepimizin malumudur. Bütün vücut kısımları, altı bacak, iki çift kanat, baş, hortum biçimli ağız aletleri gibi her şey, belli bir statik ve dinamik denge içindeyken; havada uçarken kanatlarının hangi matematik denklemlerine göre hareket ettiği hakkında tezler yazılırken bizler bunun farkında olamıyoruz. Organları belirli bir fiziki dengeye, dokuları da biyokimyevî içerik uyumuna sahiptir. Kısacık bir hayat döngüsünde (istisnalar hariç, iki ile dört hafta) beslenme ekolojisine katkıları tarifsizdir. Yarasalar başta olmak üzere çoğu kuş, kurbağa, tatlı su balıkları ve sürüngen gibi omurgalı hayvan sınıflarının besin kaynağı olan kelebekler, ilkbaharda bitkilerin tozlaşmasında da önemli bir görev yaparlar.</p>
<p>Başta böcekler olmak üzere birçok omurgasız türünde antenler, en önemli organlardan biri olup hayatî bir fonksiyona sahiptir. Çok hassas ve dengeli bir ölçümle baş kısımlarına monte edilen bu çubuklar hem kimyevî alıcı olarak kokuları hem de mekanik mahiyetteki ses dalgalarını algılayabilir. Bir çift sanat harikası olan petek gözlerin işleyişi, gece ve gündüz kelebeklerinde farklıdır. Gece kelebeklerinin beş km uzaktan hemcinsiyle iletişime geçtiği tespit edilmiştir. Hortumları sayesinde hem su hem de en sevdiği yemekleri olan bal özünü emerken nektarın tadını ayaklarıyla algılarlar.</p>
<p><strong>Karıncaların Tokalaşması (Antenleşme)</strong></p>
<p>Söz antenlerden açılınca isterseniz biraz da karıncalardan bahsedelim. Karıncalar inanılmaz bir iletişim ağına sahip varlıklardır. Kuş dilini çok duymuşsunuzdur. Peki, karınca dilini hiç duydunuz mu?</p>
<p>Koyunlar kuzularını kimyevî bir salgı olan kokularından tanır. Aynı özellik karınca milletinde de vardır. Aynı yuvanın elemanları birbirini “antenleşme” ile tanır. Yolunu şaşıran bir karınca, başka bir yuvada yaşayamaz ve oradan kovulur. “Anten tokalaşması” her karınca topluluğunun parmak izi gibidir. Karıncaların antenlerinin birbirine dokunmasıyla iletişim başlamış olur. Kimyevî sinyaller birbirlerine aktarılır. Sinir sisteminde yer alan iki sinir hücresi (nöron) arasında kurulan <em>sinaps </em>boşluğuna salgılanan kimyevî maddelerin <em>(nörotransmitter)</em> tek yönlü impuls (uyarım) aktarımı gibi, karıncaların antenleri arasında da benzer bir iletişim, çift yönlü olarak gerçekleşir. Anten aracılığı ile kimyevî bilgi aktarımını elde eden bir karınca, arkadaşlarının kimyevî izlerini takip ederek yuvasına ulaşır.</p>
<p>Ayaklarımızın altında dolaşıp duran karıncalar, gıda zincirinin olmazsa olmaz birer elemanıdır ve ekolojik dengede önemli bir yere sahiptir. Görme duyuları olmayan termitler ise karıncalara benzemekle beraber, çok farklı hayvanlardır. Bütün sosyal ve fizikî iletişimlerini antenleriyle yaparlar. Gözleri olmadığı için kimyevî salgı kabiliyetleri çok daha hassas yaratılmıştır. Vücutlarını koruyan kitin örtü tabakasından salgılanan, hidrokarbon temelli özel bir maddeyi, termitler doğrudan antenleriyle algılayabilirler. Sosyal böceklerden olan termitler, kraliçelerinden talimat alıp uygulamayı, eş bulmayı, yuva yapma ve yuvanın yerini bulmayı, antenleri aracılığıyla gerçekleştirirler.</p>
<p>Karıncanın, arının veya sineğin de hayat sahibi ve yaşama hakkına sahip olduğunu bilen, bu yüzden de tarihe “karınca ezmez efendiler” kazandıran kutlu bir İslâm medeniyetinin ferdi olmak için, her varlığa ibret nazarıyla bakmaya ve sergilenen sanattaki Yüce Rabbimizin isim ve sıfatlarını okumak üzere mevcudatı temaşa etmeye değmez mi? Yaratan güzel olunca, yaratılan da münezzeh bir hüsne ayna olur. Güzel görünce, güzel düşünme ufku kazanmak ve hayatından lezzet almak da böyle bir şey olsa gerek. Hangi bilimle meşgul olursak olalım, gözlerimizin hakkını vererek, akıl-kalb izdivacından doğan marifetullah meyvesini elde etmek için, insan olmanın alameti olan tefekkür ibadetini yapmak çok zor bir iş midir?</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yâ Resûlallah!</title>
		<link>https://caglayandergisi.com/2021/01/01/ya-resulallah/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Çağlayan Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2021 10:04:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://34.207.235.27/?p=168674</guid>

					<description><![CDATA[Dinledim de kalbimin ritmini perperişan Çığlık çığlık üstüne, nefsimde ayn-ı isyan Yanıyor ruhum yanıyor, kor ateşte biryan Gir gönlüme, berd-i selam ol yâ Resûlallah! Beklerken hicranla yaşlı ve yaslı gözler Seni Eskimedin turfanda kaldın, canlı ve yeni Göster ah ne olur ışıklı güzelliğini Sonsuz nurunla zulmeti boğ yâ Resûlallah!]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dinledim de kalbimin ritmini perperişan<br />
Çığlık çığlık üstüne, nefsimde ayn-ı isyan<br />
Yanıyor ruhum yanıyor, kor ateşte biryan<br />
Gir gönlüme, berd-i selam ol yâ Resûlallah!<br />
Beklerken hicranla yaşlı ve yaslı gözler Seni<br />
Eskimedin turfanda kaldın, canlı ve yeni<br />
Göster ah ne olur ışıklı güzelliğini<br />
Sonsuz nurunla zulmeti boğ yâ Resûlallah!</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-68579" src="http://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2019/12/Devamı-300x75.png" alt="" width="300" height="75" srcset="https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2019/12/Devamı-300x75.png 300w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2019/12/Devamı-600x150.png 600w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2019/12/Devamı-696x174.png 696w, https://caglayandergisi.com/wp-content/uploads/2019/12/Devamı.png 720w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
