Nifak, sözlükte “tükenmek, fare deliğine girmek ve ikiyüzlü olmak” gibi anlamlar taşıyan Arapça bir kelimedir. Yine bu kelimeden hareketle, “giriş ve çıkış noktasına sahip olan tünele; özellikle de tarla faresi, köstebek ve benzeri hayvanların rahatlıkla girip çıkabildikleri deliklere, yuvalara “nefak” denir. İslami ıstılahta nifak, “iman etmediği halde iman ettiğini söylemeyi, mümin olmadığı halde müslüman gözükmeyi ve bununla inananları aldatmayı” ifade eden bir kavramdır.

Münafık ise kalben iman etmediği halde diliyle inandığını söyleyen, siyaseten müslüman gözükmeye çalışan ve bununla inananları aldatan kimsedir. Bu tanım dinde nifakı ifade eder. Bir de dünya nifakı vardır ki o da; kalbinde düşmanlık olduğu halde dostluk gösteren, dostmuş gibi davranan kimsenin nifakıdır. “Koyun postuna bürünmüş kurt” deyimi tam olarak onu tanımlar. Kelimenin lugat manasından hareketle münafığın, bazen tarla faresinin, bazen de köstebek ve emsali hayvanların karekterini sergilediği söylenebilir. Nerede, ne zaman ve karşımıza hangi tünelden, nasıl bir tuzakla çıkacagı belli değildir.

 

Münafık, müslüman gözüktüğü için inanmayan ve inanmadığını açıktan söyleyen kâfirden daha tehlikelidir. Onu tanımak tam teşhis etmek de kolay değildir. Bunun için Kur’an, onun belli başlı genel vasıflarını belirterek önümüze bir prototip koyar. Onu bize adeta resmederek tanıtmaya çalışır. Zira tanımadığımız kimselerin şerrinden emin olamaz, kendimizi koruyamayız. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) de farklı hadislerde münafığın bazı vasıflarından bahsetmiş ve onlara karşı ümmetini özellikle uyarmıştır. Fakat o, bir de müstakil olarak, herhangi bir münafıktan daha tehlikeli olabilecek, farklı bir münafığa karşı da özellikle tahşidatta bulunmuştur: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey alîmu’l-lisan olan münafıktır.” Hadisin bir başka rivayetinde ise münafığın cedelci, mücadeleci kişiliği de dile getirilerek beraber zikredilir: “Sizin için en çok korktuğum şey çok münakaşacı, diyalektikçi alîmullisan olan münafıktır.” Hadisin bir başka rivayetinde bu kelimeyi daha açıklayacak şekilde “selîtu’l-lisan” ibaresi geçmektedir. Bu vasfı da “sivri dilli, keskin dilli, ümmete musallat olursa, kendisinden kurtulmanın kolay olmayacağı, yapışkan çamur dilli, zift dilli” şeklinde tercüme etmek mümkündür.

 

Peygamberimizin özellikle “en çok kortuğum şey” diyerek, münafığın dilbaz olanına karşı ümmeti ikaz etmesi, üzerinde durulması gereken bir husustur. Çünkü o bu özelliği ile iyice tanınmazsa, yeterli tedbirler alınamayacağı için İslam toplumuna vereceği zararlar daha büyük olacaktır. Bilhassa ‘diliyle ne kadar kötülük yapabilir ki’ diye küçümsenmemesi adına da dikkatimizi çeken bir uslup kullanmıştır. Teşhis için kalbi yarılıp bakılamayacağına göre Kur’an ve sünnet, onun diliyle tesbiti adına belirli kriterler vermiştir. Şimdi bunlar üzerinde kısa kısa durmaya çalışalım.

 

Münafık Bir Dil Cambazıdır

Bu münafık, bir dil cambazıdır. Hele hele bu konuda çok çok mahir olanlar, daha tehlikelidir. O, tek değil birçok dillidir. Onda bu çok dilliliğe bağlı çok da yol vardır. Ona, menfeatine ulaşma adına her yol mübahtır. Dil dökmeyi iyi bilir. Dilbazlığıyla, haksız dahi olsa kendini haklı göstermeye çoğu zaman muvaffak olur. Bu dili sayesinde hep üste cıkmayı başarır. “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözleri dinlenir…” (Münafıkun, 63/4) ayeti, onların bu kabiliyetleri yanında kalp adamı değil, kalıp adamı olduklarını da ifade eder. Kalıbına verdiği önemin öşrünü kalbine vermez. Kalbinden değil gırtlağından konuşur, gırtlak ağasıdır. “Yüreğinde ve duygularında olmayanı da varmış gibi dilleriyle çok rahat ve inandırıcı seslendirebilir”(Fetih, 11).Nutuklarıyla muhataplarını tesir altına alır, milyonları peşlerinden sürükleyebilir.

 

Profosyenel Yalancıdır

Bu münafık, dilbaz olduğu kadar da profesyonel yalancıdır. Ona göre yalan bir “lafz-ı kafir” değil, nifak siyasetinin olmazsa olmazıdır. Yalan konuşur ve konuştukça yeni yalanlar üretir. Zira o, yalandan ve aldatmadan beslenir. Konuşur aldatır, susar yanıltır. Hadis-i şerifin ifadesiyle, “selîtu’l-lisan”,yani hipnoz eden bir dili vardır. Yerinde dili bir kılıç gibi kullanabilir. Bu kabiliyetiyle kitleleri arkasından sürükleyebilir. Hakkı batıla, batılı da hakka karıştırarak fark ettirmeden sunabilir. Sonuçta batılı hak gösterebilir. Bununla Uhud yolunda yüzlerce insanı cennete giden yoldan geriye çevirebilir. Geriye dönerken de daima arkasına fitne tohumlarını ekerek gider. Toplumun fertlerini birbirine düşürür. Aile içi ayrılıklar çıkarır, kardeşi kardeşe düşman eder. Sıla-ı rahim bağlarını koparır. Çünkü böyle bir kaos ortamı, emellerine ulaşması adına onun için bulunmaz bir fırsattır.

 

Barıştan Yana, Islahcı Gözükür

Bu dilbaz, fesatçı bir kişiliğe sahiptir. Nifak fasit dairesi içinden çıkamadığı için, fesat onun tabiatı olmuştur: “Bir de onlara ne zaman: ‘Yeryüzüne fesat saçmayın!’ denilse ‘Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler” (Bakara, 11). Var güçleriyle ifsatçı değil ıslahcı gözükmeye çalışırlar. Hâlbuki Ziya Paşa ne güzel söyler; “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” Dolayısıyla münafığın sözlerine değil, icraatlarına bakılmalıdır. Faaliyetlerinde de çoğu zaman sanal görüntü verir. Fakat bu içi boş görüntüler, kuru iddialar ve makyaj icraatler, basiret ve feraset sahibi müminleri aldatmamalıdır: “Gözünüzü açın (söz ve görüntüler sizi aldatmasın), bunlar bozguncuların ta kendileridir. Lakin şuurları yok, farkında değiller” (Bakara, 12). Konuşmalarını dinlerseniz, onları şuurun zirvesinde ve şuurluların önderi zannedebilirsiniz. Hâlbuki onun şuur iddiası bir yalan ve aldatmaca olduğu gibi, peşlerinden gidenlerin de şuurdan nasipleri olduğu söylenemez. Tabii nereye doğru sürüklendiğinin farkında olmayan bu gafil kalabalıkları uyandırmak da kolay değildir.

 

Dilinde İstihza Vardır

Bu tür bir münafığın dilinde, bakışlarında, jest ve mimiklerinde daima bir istihza vardır. Alaylı ifadeleri, küçümseyen nazarları ona uslup olmuştur. Menfaatleri gereği; “İman edenlerle karşılaştıklarında ‘Biz de müminiz’ derler” (Bakara, 14). İnananların arasında mümin görüntüsü verirler. “Fakat kendileri gibi insi şeytanlarla başbaşa kaldıklarında ‘Emin olun biz sizinle beraberiz. Onlarla sadece alay ediyorduk’ derler” (Bakara, 14). Onların bu ruh hali, akıl ve idrakten mahrum olduklarının apaçık bir göstergesidir. Zira akıl ve idrakleri olsa alayla değil, fikirle mücadele ederlerdi. Bakışlarındaki aşağılama, dillerindeki iftira ve hakaret, simalarındaki kendini beğenmişlik, onların yüz çizgileridir. Kur’an’ın ifadesiyle: “Biz dileseydik, o münafıkları sana gösterirdik, ama onları sen yüz çizgilerinden tanırsın. Ve hiç şüphesiz konuşmalarından da tanıyacaksın(Muhammed, 30). “Uslüp, aynıyla insan” derler ya! Sözü eğip bükerek, kelimeleri çatlatarak ve “hani alkış yok mu” bakışlarıyla bir avcı gibi etrafı süzerek konuşurlar. Çünkü alkış ve takdir onların gıdasıdır. Çevrelerindeki mele’ (kitle) tarafından medh u sena ile beslenmezlerse ayakta duramaz, nefes alıp veremezler.

 

Dilbazdır Ama Yakın Körüdür

Bu münafık dilbazlığına rağmen yakın körüdür. Kalbi hasta olduğundan dili kadar gözleri çalışmaz. Arkasında saf bağlayıp namaz kıldığı, önünde el-pençe divan durup saygı gösterdiği, son Peygamberin nubüvvet nurunu göremez. Fakat dili, bu tür ayıplarını, açıklarını ve alçaklıklarını örtebilecek uzunluğa ve esnekliğe sahiptir. Körlüğünden kaynaklanan boşlukları dili rahatlıkla telafi eder. İşte canlı örneği: Mustalıkoğulları seferinden dönülmektedir. Allah Resulünün rehberliğinde yol alan birlik istirahat halindedir. Dilbaz münafık yine iş başındadır. Müslümanlar arasındaki küçük bir tartışmayı hemen fırsat bilir ve içindeki kini dışa vurur: “Bizimle Kureyş’in sürgünlerinin durumu tıpkı eskilerin şu sözünü andırıyor:‘Besle kargayı oysun gözünü.’ Allah’a andolsun ki Medine’ye döndüğümüzde aziz olanlar mutlaka zelil olanları oradan çıkaracaktır” (Bkz. Münafıkun Suresi, 8). Tabii her zamanki gibi hakikat ortaya çıkınca, dilbazlığı ve kurnazlığıyla geri dönüş yapmayı da başaracaktır. ‘Ya Resulullah! Vallahi, billahi. Yeminler olsun, ben öyle bir söz söylemedim. Kim bu sözü size taşımışsa yalancıdır efendim! Sonsuz saygılarımı sunar, mübarek ellerinizden öperim!’

 

Evet, Yesrib’de başkan olamamanın hırs ve hıncı, kalb gözünü kör etmiştir. O kadar ki çağlayanlar gibi coşan, ışıl ışıl parlayan nurun kaynağının yanıbaşındadır. Ama arada çok uzun mesafeler vardır. Krallık sevdası, kara sevdaya dönüştüğü için, hakka açık bütün duyguları dumura uğramıştır. Bu ufuksuzluğu ve sukutuna rağmen o, yine de kendisine göre bir dahi, çevresindeki halayıka göre ise eşsiz bir liderdir. Etrafındakilerin makbuliyeti de körlükleriyle ve dilsizlikleriyle doğru orantılıdır.

 

İhanet İçindedir

Bu münafığın kendisi gibi dili de haindir. Yalan söyler, hakikate ihanet eder. İftira atar, iffete, masumiyete, masumlara ihanet eder. İnandım der, kalbine ihanet eder. Medine yolunda fırsat bulur, Resul-u zişan Efendimize zelil der, izzete ihanet eder. “Bu sıcakta sefere mi çıkılır” (Tövbe, 81) der, davaya ihanet eder. Muhacirlere “kaçak” der, hicrete ihanet eder. Bugün dostum deyip yere-göğe sığdıramadığına yarın hain der, kardeşliğe ihanet eder. İhanet karekterinde vardır. “Ey Allah’ın Resulü! Ben ölürsem namazımı kıldırıp affım için dua eder misin”der. Namaza da duaya da ihanet eder. Nihayet “Kaftanını bana kefen olarak verir misin”diye talep eder. Kaftana da kefene de ihanet eder.

 

Nifak ve Zulüm Karşısında Susanlar

Bu arada münafığın bunca ayak oyunlarına ve tuzaklarına şahit olduğu halde derin bir sessizliğe gömülen yığınlar vardır. Tabloyu sadece seyretmekle yetinen ve “nemelazım” deyip sessizlik-hissizlik murakabesine (!) dalanlar vardır. Kendilerinden, “Hayır! Bu haksızlığı yapamaz ve bu zulmü işleyemezsiniz” demesi beklenen âlimler ve muktedirler de onlara dâhil olmuşlardır. Hâlbuki cihan sussa onlar susmamalıdır. Ama heyhat! Hepsi lal kesilmiştir. Allah ve insanlık namına kükremesi gerektiği halde korkarak ebkem kesilen bu eşhas, Ali ed-Dekkak’ın ifadesiyle; “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytanlardır.” Çünkü dili olduğu halde, batıla tercüman olan, dilli şeytandır. Ama ilmi, konumu ve dili olduğu halde, hakkını vermeyip sükût eden kimse ise dilsiz şeytandır. Bu haliyle de konumları ne olursa olsun, insi şeytanların işini kolaylaştırdıkları için onların adi birer yardımcısı derekesine düşmüşlerdir.

 

Haksızlık karşısında hakkı haykırmak, ceremesi ne olursa olsun daima haklının yanında yer almak, hakkı tutup kaldırmak, Yüce Yaradan’ın insanın fıtratına koyduğu temel insani bir özelliktir. İslam ise bunu alıp geliştirmiş ve olgunlaştırmıştır. Hakkı tavsiye, iyiliği emir, kötülükten nehiy ve zalime destek olmama gibi prensiplere bağlamıştır. Haksızlık karşısında susarak zalimin yanında yer almaya karşı da ciddi uyarılarda bulunmuştur: “Baskı, zulüm ve işkenceyle temel hak ve hürriyetleri selbedenlere, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyenlere ve bunun için her türlü haksızlığı meşru görenlere en ufak bir eğilim göstermeyin. Onların fiillerine iştirak etmeyin, yardımcı olmayın ve desteklemeyin ki, size ateş dokunmasın. Sizin, Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden herhangi bir koruyucunuz ve emirlerine itaat edeceğiniz başka bir otorite yoktur. Değilse Allah’ın yardımına nâil olamazsınız” (Hud, 113. ayetin tefsirî meali).

 

Mazluma Gelince

İşte bunca dilli münafıkla dilsiz şeytanların yanıbaşında bir de mazlum var. Hayrette, sükût murakabesindedir. Zalimler ise onun sesini-soluğunu kestiklerini zannederler. Zaten “ağzı var ama dili yok.Vur sopayı, al elinde ve avucundakileri.” Hâlbuki mazlumun da dili var. Ancak o da mazlum. O da mazlum gibi mahcup ve mahkûm. Çok şey söylemek ister ama söyleyemez. Dili de bağlıdır kalbinin. Sükûtunun çığlıklarını bir avuç insan ya duyar ya duyamaz. Ama Rabbi’nin duyduğuna dair hiçbir müminin şüphesi yoktur.

 

Evet, sükûtu, çığlıklar barındıran mazlumun bir dili vardır aslında. Onun dili, öyle bir dil ki o kimse de yoktur. Çünkü onun dili, arşa yükselme potansiyelini her an kendinde taşıyan, ahı. Ve o “ah dili”, münafığın aksine, tam da kalbine bağlı. Gönlüyle de Rabbine. Dolayısıyla, “Alma mazlumun ahını/Çıkar aheste aheste” veya “Mazlumun ahı, indirir şahı!”diyen ehl-i hikmetin elbet bir bildiği vardır.

 

Elhasıl, mazlum, açar kollarını, açar açabildiği kadar kırılmış yüreğini ve “dağınıklığımı, çaresizliğimi, hüznümü Sana arzediyorum ya Rab” (Yusuf, 86) diye, Hz Yakup gibi inler. Kullar duymasa bile bu iniltiler, bu yalvarış ve yakarışlar arşa ulaşmıştır. Allah’ın duymadığını veya bu seslerin O’na ulaşmadığını söyleyenler veya iddia edenler varsa imanını tazelemelidir. Zira Allah (celle celaluhu), Peygamber Efendimizin lisanıyla: “Ben kalbi kırıklarla beraberim” buyurarak, mazlumu müjdelemektedir. Mahzun nebi, Hz. Muhammed Mustafa da (sallallahu aleyhi ve sellem) mazluma şu hakikatı sır vermektedir: “Mazlumun duasıyla, Allah arasında perde yoktur.” Ancak zalime veya münafığa verilen mühlet, ne zalimi ne de zalimin zulmu karşısında susan dilsiz şeytanları aldatmamalıdır. Zira hadisin ifadesiyle “Allah, zalime muhlet verir. Ama bir de yakaladı mı, onu, Rabbinin elinden kimse kurtaramaz.” Mühletin varlığı kesindir. Fakat mühletin süresini bilen de sadece Allah’tır. Haml müddetine sabredenlere müjdeler olsun!