Hak yolunun talebinde bulunma, onu isteyip dileme ve Ruh-u Seyyidi’l-Enâm aleyhi ekmelüttehâyâ’ya ittiba ve iktida etme mânâlarına gelen “hidayet”; اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ beyan-ı sübhânîsiyle ifade buyurulan hayır ve şer yollarını bilip birincisine tâlib ü râgıp olmanın, ikincisinden de sakınmanın, uzak durmanın; Kitap’ta, Sünnet’te kırmızı-çizgilerle belirlenmiş bulunan hayır ve saadet-i ebediye yolunda yürümenin, o istikamette derinleşmenin ve ayn-ı hidayet hâline yükselmenin unvanı olagelmiştir. Hayrı-şerri ilk taklidî biliş ve temyizden, onun tabiatın bir derinliği hâline getirilmesine ve murad-ı ilâhîdeki matlup zirveye ulaşma gayretinden, ulaştırıldıktan sonra da o konumda sabit kalabilmeye kadar merâtibi vardır hidayetin.

Hayır ve şer, hidayet ve dalâlet birbirinin zıddı şeylerdir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Biz ona -insana- hayır ve şer yollarını göstermedik mi?!.” (Beled Sûresi, 90/10) ferman-ı sübhânîsiyle bu iki yola işarette bulunarak, -çerçevesi vahy-i semavî, akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim ve önyargısız vicdana emanet- in’âm ve minnet sadedinde o beliğ üslubuyla hayır yolunu salıklar ve sadece o aydınlık ufka adım attırmakla da bırakmaz, kabul salonunun yolunu gösterir.. harem dairesine girme aşk u iştiyakını hem şahlandırır hem de adabını işaretler.. derken taklidî hidayetten muzaaf rüşde, ondan da mük’ab maiyyete açılma ima ve işaretinde bulunma lutf u keremiyle, وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ “Hidayeti o ilk kabul edenlerin Allah hidayetlerini derinleştirdikçe derinleştirir ve onları hakiki takva zirvesine ulaştırır.” (Muhammed Sûresi, 47/17) buyurarak, hidayetin farklı mertebelerini nazara vermenin yanında, gerçek hidayet taliplerine o konunun zirvesini de gösterir.

Daha önce de işaret edildiği gibi hidayetin zıddı dalâlettir. Şart-ı âdî planında “meyelân” ve “meyelândaki tasarruf”un nisbî müessiriyeti mahfuz, hidayeti de dalâleti de yaratan Allah’tır. Kur’ân-ı Kerim: وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ اُعْبُدُوا اللهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلاَلَةُ “Biz her millete bir peygamber gönderdik. Peygamber onlara, ‘Allah’a ubudiyette bulunun ve tağuttan uzak durun!’ dedi. -Dileme hakkı mahfuz- Allah onlardan bir kısmına hidayet nasip etti, bir kısmı hakkında/haklarında da dalâlet hükmü kesinleşti.” (Nahl Sûresi, 16/36) ferman-ı sübhânîsiyle bunu ihtar etmektedir. Ancak görüldüğü gibi, “Allah onları dalâlete sürükledi!” demiyor, “Bazıları dalâlete kesb-i istihkak etmişlerdir.”; yani, “Onlar kendi temayülleriyle dalâlete müstahak olmuşlardır.”buyuruyor.

Yeniden hidayete dönecek olursak; o, erbabınca hidayet-i âmme ve hidayet-i hâssa şeklinde ikili bir taksimle ele alınmıştır ki, bu da iman ve iz’an farklılığıyla alakalı gibi görünmektedir. İman, mertebeleri itibarıyla, avam, havâs, ehass-ı havâs ve daha fâik bir seviyede nebi ve resul imanı ve iz’ânı olmak üzere farklı derinlikleri bulunan bir inanma, bir teslim, bir tevekkül, bir tefviz ve bir sika farklılığıyla çok merâtibi haiz bir hakikat-i uzmânın unvanı kabul edilegelmiştir.

Bu açıdan, avam ufku itibarıyla olan hidayete hidayet-i âmme, onun üstünde ve daha ötesinde olanlara da hidayet-i hâssa, havâs ve ehass-ı havâs hidayeti denmiştir. Ayrıca hem hidayet-i âmme hem de hidayet-i hâssa kendi içlerinde de bir kısım farklılıklar arz ederler ki, bunlar da şöyle sıralanmıştır: Min veçhin karîb olanların hidayeti, akreb olanların hidayeti ve akrabü’l-mukarrabîn olanların hidayeti… Bu tür derece farklılıkları çerçevesinde her mühtedî, duyulup hissedilecek hakâiki ve Hakikatü’l-Hakâik’i ufkunun elverdiği ölçüde duyar, zevk eder ve davranışlarında o ufkun varidâtı görülmeye başlar.

Hangi seviyede olursa olsun, mümin; konum, pozisyon ve idrak ufkuyla alakalı kendisine lütfedilen hidayeti bir ilk mevhibe bilip “Hel min mezîd?!.” diyerek gözü hep ötelerde, ötelerin de ötesinde olduğu takdirde, verene minnet, şükür ve saygı, verileceğe de çağrı ve talepte bulunmuş olur. Böyle kadirşinasça davrandığı sürece insan yürür gölgesini arkasına alarak, gözleri itibarıyla hep Güneş’e doğru, mağriplerini maşrıklara çevirerek ve

“Âfitâb-ı hüsn-i hûbân âkıbet eyler üfûl

Ben muhibb-i Lâyezâl’im, lâ uhibbu’l-âfilîn..”

diyerek… Bu yolda o, şirkin her mertebedeki zâhir ve bâtınından fersah fersah uzak durarak, bütün letâifiyle, ateşte eriyen bir cisim gibi, Hakk’ın ziya-i vücudu karşısında tamamen gölge hâline gelip, hep “Hû” kelimesiyle nefes alıp vermeye başlar ki, artık arş-ı kemâlâtı itibarıyla neler duyup hissettiğini diller ifadeden âciz kalır.

Hep aynı seviyede olmasa da her mühtedî -hidayeti tabiatının bir derinliği hâline getiren- kendi terakki ve inkişaf ufku itibarıyla bunları duyar, zevk eder ve kendini iştiyak-ı likaullah çağlayanına salıverir. Hem öyle bir salıverir ki, artık duyup hissettikleriyle yetinmez de “mukayyet”ten “mutlak”a doğru sürekli hamleler yapar.. farklı sıçramalarla “Daha öteler!..” der yürür.. ve kısmî takılmaları karşısında da “Demek ki ya istidadım bu kadarına müsaitmiş ya da bilip bilemediğim sürtünmelere takılıyorum.” der.. tezkiye-i nefis etmeme azmiyle tezkiye-i nefis etme mülahazalarına dalar ve erer fânî vücudu itibarıyla mukayyet “fenâ”ya; erer yeni bir “ba’s-ü ba’de’l-mevt”le farklı bir bekaya ve durur bu mazhariyetleri mırıldanmaya:

“Ben ol şahbaz-ı aşkım ki dû âlemde mekânım yok,

Ben ol anka-i sırrım ki, özümde hiç nişanım yok;

Lihâz-ı hâcible dû cihanı eyledim hoş sayd,

Temaşa eyle, bil ânı ki tîrim yok, kemanım yok…”

Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn ve Ekremü’l-ekremîn bizim de hidayet ufkumuzu böyle verâlar verâsına müteveccih kılarak, hayal ve tasavvur dünyalarımızda şatahat ve naza giden köprüleri yıkıp bizleri “insıbağ-ı etem”le munsabiğ eylesin!..