Mekke döneminin bunaltıcı atmosferinde Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem)nefes aldıran öyle bir hadise vardı ki kıyamete kadar önemini kaybetmeyecekti. Bu hâdise, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ileride kendisine can yoldaşı olacak Ensar’ın ilk temsilcileriyle tanışmasıydı. Bir avuç Medineli delikanlı uzun yollar aşıp Mekke’ye gelmişler, şehrin dışındaki küçük tepelerin arasında kalan tenha bir mekânda O’nunla (sallallahu aleyhi ve sellem) buluşmuşlardı. Yesrib’i kasıp kavuran kabile savaşlarından ve huzursuzluktan yorulmuşlardı. Bir çıkış yolu arıyorlardı; ancak bu çıkışın bir bedeli vardı. Öyle bir devirde peygamberliğini ilan eden bir zâta el vermek, çöllerde gül bitirip bülbüllerin gelişini beklemek demekti. Bu bekleyişte çile ve ızdırap vardı. Bunu bilerek O’na(sallallahu aleyhi ve sellem) el uzatıyorlar, biat ediyorlardı. Bu hareketle büyük bir tepeyi-akabeyi-aşıyorlardı. Yani târihî bir misyonu yeniden üstlenerek “Ensar” vasfını kazanıyorlardı.

Kur’ân-ı Kerim, hicret diyarı Medine-i Münevvere ahalisini “Ensar” sıfatıyla tebcil etmişti. Ayetlerde Ensar’a açıktan ve dolaylı yoldan övgüde bulunulmuştu:

İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, işte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır “ (Enfal Sûresi, 8/74).

 

Ensar Olmak Ne Demekti?           

Ensar, Arapçada ”yardım edenler, yardımcılar” demektir. Bu kelime hicretten sonra bir toplumun kimliği olarak terimleşmişti. Allah’ın dinine, Resûlünün davasına yardım etmeleri yanında; kelimenin ek anlamı, Medine’ye gelen Muhacirlere sahip çıkmalarına dayanmaktaydı.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabını Mekke’den şehirlerine davet ederlerken; ev ve bahçelerini onlarla bölüşmeyi, dönüşü olmayan bir yola girerek onlara düşmanlık besleyenlerle karşı karşıya kalmayı göze almışlardı. Çok kısa sürede öyle mesafe kat etmişlerdi ki sanki on üç yıllık Mekke döneminde Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında yer almışçasına işe sahip çıkmışlardı.

Bedir öncesi ashabıyla istişare eden Allah Resûlüne (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben “Bize zulmet denizine gir de, girelim. Yürüt bizi Allah’ın bereketiyle!” diyen Sa’d ibn-i Muaz, Ensar’ın efendisiydi. Bedir’de Kureyşlilerle vuruşmak üzere öne çıkan ilk üç kişi de İslam’a her şeyleriyle sahip çıkan Ensar’dan olmuştu. Bedir şehitlerinin çoğu da onlardandı. Uhud rüzgârıyla köylerindeki yetmiş evden cenaze çıkması, Ensar’ı yolundan döndürmemişti.

Kardeşlikte Ufuk Nokta: Ensar-Muhacir Kardeşliği                 

Birinci ve İkinci Akabe biatlarından sonra Müslüman olan Medineliler, Ensar bahçesinin ilk gülleriydi. Bu bahçenin bülbülü de bir müddet sonra Sevr Sultanlığı’ndan Kuba’ya doğru yol alacak; Ensar’ın estirdiği bayram havasında kutlu beldeye teşrif edecekti.

Ensar, daha ilk safhada Ensarlığını göstermiş, muhafız alayı oluşturarak, Kuba’da güvenlik endişesiyle iki hafta bekleyen Gönüller Sultanı’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) şehre girmesini sağlamışlardı.

Hicretten beş ay sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Ensar ve Muhacirlerden kırk beşer kişilik bir grubu toplamış, onları cemaat huzurunda ikişer ikişer kardeş ilan etmişti.Meselenin Ensar-Muhacir kardeşliği şeklinde ele alınması, müminler için kıyamete kadar sürecek bir uygulamanın da temelini oluşturuyordu. Bu vesileyle 45 aileden 185 kişi kardeş ilan edilmişti.

Hâlid ibn-i Zeyd (Ebâ Eyyub el-Ensârî) O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) evini açmış ve diğerleri de onu takip ederek Muhacirlerle evlerini paylaşmışlardı. Ensar’daki bu alicenaplığı yerinde değerlendiren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Aşere-i Mübeşşere’den Said ibn-i Zeyd’i Râfi ibn-i Mâlik’le, Selmân-ı Fârisî’yi Ebû Derdâ ile kardeş ilan etmişti.

Hatta bu kardeşlik uygulaması öyle önem arz etmişti ki Ensar ve Muhacirler, birbirlerine mirasçı tayin edilmişler (Enfal Sûresi, 8/72), bu durum Bedir sonrasında başka bir ayetle nesh edilene kadar devam etmişti. (Enfal Sûresi, 8/75).

Fidanlar Meyveye Durdu

Ensar-Muhacir kardeşliği (muâhât), İslâm toplumunda bütünleşmenin gerçekleştirilmesinde ve o günkü sosyal, kültürel ve ekonomik problemlerin çözümünde büyük kolaylıklar sağlamıştı. Bu uygulama; yurtlarından ve yuvalarından ayrı düşen Muhacirlerin garipliğini, mahzunluğunu gidererek Medine’ye ve Medinelilere ısınmalarını kolaylaştırmıştı.    Onlara maddî destek imkânları araştırılırken bunun mânevî bir kardeşlikle desteklenmesi ve yardım görmelerinden doğabilecek psikolojik ezikliğe fırsat verilmemesi de ayrı bir güzellikti.

O zamana kadar yaşadıkları ağır şartlarda tecrübe kazanan Muhacirlerin Ensar’a mürşid, Ensar’ın da onlara bir nevi öğrenci kılınarak eğitici bir hareketin başlatılması, ashab arasında karakter benzerliğinin belirginleştirilmesi ve her iki zümrenin ortak bir paydada buluşarak birlikte hareket etmelerini sağlamıştı.

Îsâr-İstiğna Yarışı               

Misafirlerine çok yakınlık gösteren Medineliler onlarla bütün mallarını bölüşmek istemişlerse de Muhacirler bunu kabul etmemişti. Ensar’ın îsar duygusuyla Muhacirlerin istiğnâ yönü, bir yarışa vesile oluyordu. Sözgelimi Abdurrahman ibn-i Avf, kendisine malının yarısını teklif eden kardeşine hayır duada bulunmuş, “Bana bir ip ver de pazarın yerini göster” demişti.

Bir defasında Ensar ile Muhacir, hurma mahsulünü paylaşacakları zaman, Ensar’dan bazıları alt tarafına hurma dalları döşedikleri yığını fazla göstermiş, Muhacirler malın asıl sahibi olan Ensar’ın daha fazla almaya layık olduklarını düşünerek farkında olmadan daha küçük görünen kıymetli hisseyi almışlardı.

Bir defasında da Muhacirler karşılıksız bir şey almayı kabul etmedikeri için onlara saygı duyan Ensar, kardeşlerini minnet altında bırakmamak için “Onlar da bahçeleri sulasınlar” demişlerdi. Oysa bağ-bahçe işlerinden anlayanlar Mekkeliler değil, Medinelilerdi.

Sonuçta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mülkiyeti Ensar’da kalmak üzere Muhacirlerin emekleri karşılığında ürüne ortak olabileceklerini bildirmiş, böylece birlikte çalışılıp elde edilen kazanç paylaşılmıştır. Muhacirlerin borç alarak bunu daha sonra ödemek istemelerine karşılık Ensar’ın yardım etme arzusu, kendi yoksulluklarını unutup Muhacir kardeşlerinin ihtiyacını gidermeyi (îsâr) ön plana alacak kadar artmıştı (Haşr Sûresi,59/9).

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Bahreyn arazisini ayırıp dağıtmak üzere önce Ensar’ı topladığında onlar hisselerinden feragat ederek şöyle demişlerdi: “Ey Allah’ın Resûlü! Muhacir kardeşlerimize bunun bir mislini vermedikçe bize bir şey verme!” Onlar, benzeri bir duruşu Benî Nadr ganimetleri paylaştırılırken de ortaya koymuşlardı.

Ensar’ın muâhât çerçevesinde Muhacirlere karşı yardımları, destek ve feragatleri Müslümanların Medine’nin iktisadî hayatında söz sahibi olmasına da vesile olmuştur. Muhacirler kanalıyla kurulan Müslüman çarşısında İslâm’ın ticarî hayata getirdiği değerler uygulanmış, bunun sonucunda Yahudilerin Ensar üzerindeki iktisadî tesirleri azalmıştır.

Hazreti Ömer ile İtbân İbn-i Mâlik misalinde görüleceği üzere kardeşlerden bazıları, Resûlullah’ı nöbetleşe takip ederek gündüz öğrendiklerini akşam işinden dönen kardeşlerine aktarıyorlardı. Böylece muâhâtınboyutları manevi ve ilmî sahalara da uzanıyordu. Muâhât çerçevesinde Asr-ı saâdet’te görülen hayır ve güzelliklerin daha sonraki asırlarda da Müslümanlar için örnek teşkil ettiği söylenebilir.

 

          Ümmetin Ensar Muhabbeti

Ashab-ı Kiram Efendilerimizin (radıyallahu anhum) hepsi bizler için azizdir. Bir defasında, ganimet dağıtımında başkaları gözetildi diye gençlerin serzenişte bulunması üzerine Ensar’ı toplayan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Size ben yetmez miyim?” iltifatıyla onları bir kere daha tebcil etmişti. Fetihten sonra vefalı dostlarını terk etmeyip çok sevdiği Mekke’ye dönmeyerek hayatının sonuna kadar Ensar beldesinde kalmıştı.

Ebû Heysem el-Teyyihânî ve küçük oğlu Ebû Talha, Sa’d ibn-i Muâz ve niceleri de Ensar’dan kalan yâd-ı cemiller olarak ayrı bir ufku temsil etmişlerdi.

Onlar bu ümmete yurdundan ayrılanlara Ensar olmayı öğretip dünyadan göçmüşler belki de kıyamete kadar devam edecek olan Ensarlık anlayışı, hayra yol açtıkları için amel defterlerinin açık kalmasına vesile olmuştu.

Hicretin fazileti müsellem olmakla birlikte Ensarlık da ayrı bir güzelliği temsil etmiş, başta muhaceretle yetinmeyen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere İslam tarihinde pekçok insan bu vasıfla vasıflanmıştı.

Onlar kendi beldelerini misafirleriyle paylaşmışlar, İbn-i Selûl’ün “Aslandınız, bunların elinde kuzu oldunuz” fitnesine aldırış etmemişlerdi.

Kutsal topraklara ayak bastıktan sonra Efendimizin köyünü ziyaret etmemeyi vefasızlık sayan hassas ruhlar, Medine sokaklarında O’nun ve ashabının hatıralarını kollarken Ebâ Eyyub el-Ensârî’nin evinde misafir kaldığı mekânı, Hazreti Ebubekir’e biat edilen Benî Saîd sakîfesini, bugün mescidinin altı kubbeli ana kapısının yerine rastlayan Ebu Talha’nın bahçesini ve daha birçok mekânı ibretle gezerken kitaplara esir olan değil, yaşanmış bir dinin izlerini sürerler. Bu izler arasında Ensar’ın hatıraları da ayrı bir lezzet alınarak dinlenilir.

Muhacirken Ensar Olmak

Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) nazarında Ensar’ın fazileti öyle büyüktü ki bir defasında onları tebcil ederken “Muhacir olmasaydım, Ensar olurdum” buyurmuştu. Cenab-ı Hak, hicretten kısa süre sonra Muhacirlerin bir kısmına Ensar olmayı da nasip etmiş, elde avuçta bir şey kalmadan yeni bir beldeye gelen Muhacirler çalışıp çabalayıp kendi ayakları üzerinde durmaya başlar başlamaz imkânlarını Ensar kardeşleri gibi hayır yolunda kullanmışlardı.

Medine-i Münevvere, yüzyıllar boyunca ateşe koşan pervaneler gibi bu topraklara can atan peygamber aşıklarının uğrağı olmuştur. Hayatının geri kalan faslını kutlu beldede tamamlayıp Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat vaat ettiği Bakî kabristanı ehliyle birlikte haşri beklemek için can atan niceleri, buralara kadar gelmişlerdi.

Bu vesileyle Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) komşu olmaya mücâveret, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) komşu olanlara da mücâvir denmişti. Mücâveret de ümmet içinde önemli bir kavram olmuş, bu mazhariyete nail olanlara, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) misafirleri nazarıyla bakılmıştı.

İslam tarihi boyunca çok farklı milletlerden mücavirler, Medine havasını solumuş, ömürlerini sâlih bir dairede tamamlamışlardır. Yirminci yüzyılda bu halkanın Anadolu’da en çok bilinenleri Ali Ulvi Efendi, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Efendi, Mustafa Necati Efendi, Minnetullah Efendi, Hacı Hüsnü Efendi, Zekeriya Buhârî Hazretleri ve Mihr Ali Efendi’dir. Bunlardan Mimar Ömer Kirazoğlu Beyefendi’ye Kuba Mescidi’ni yeniden inşa etmek nasip olmuştur.

Ne var ki mücavir olmak üzere Medine-i Münevvere’ye gelip de Ensar’ın kapısını çalanlar onlardan pek çoğunu burada bulamamıştı. Onlar, Ensarlık şerefini Muhacirlikle taçlandırmak üzere başka beldelere gitmişler ve orada da Allah (celle celaluhu) onlara başka Ensarlar lütfedecekti. Onların haliyle hallenen pek çok mücavire Cenâb-ı Hak, Muhacirken zamanla Ensar olmayı da nasip etmiş¸ bu insanlar kutsal topraklara gelenlerle yakından ilgilenmişlerdi.

Parası olanın imdadına fakiri yetiştiren Mevlâ, nerede Muhacir varsa onun yardımına koşup Ensar olmak üzere bahtiyar kulları istihdam etmişti. Fatih’in Balkanlar’a açılmasıyla o beldelere giden Evlâd-ı Fâtihân, kendilerine sine açan ahalinin yakın alâkasıyla karşılaşmıştı.

Akif’e ve Mustafa Sabri Efendi’ye Mısır’da, Abdurreşid İbrahim’e Japonya’da, Hamîdullah Hoca’ya Paris’te Ensarlar nasip eden Allah; Bediüzzaman’a; Kosturma’da Tatarları, Kastamonu’da Çaycı Emin’i, Emirdağ’da Mehmet Ceylan’ı yetiştirerek “Muhacirlerin” daralan sinelerine ferahlık lütfetmişti.

Son dönemde ise dünyanın farklı coğrafyalarına hicret eden eğitim gönüllülerine sîne açan o kadar “Ensar” çıktı ki hikâyeleri ciltlere, güzellikleri kelimelere sığmaz desek mübalağa etmiş olmayız.

Sonuç Olarak

Asr-ı saadete, kıyamete kadar görülecek bütün güzellikleri bağrında saklamakla birlikte, En Güzel’in (sallallahu aleyhi ve sellem) teşrifiyle şereflendiği için asr-ı saadet denmişti.

Ensar’ın faziletleri ve Ensar-Muhacir kardeşliği siyer âlimleri tarafından bütün ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Bu yazıda nazara verilmek istenen bunlardan ziyade bu kardeşlik meselesinin hayata taşınmasıdır. Günümüzde de Muhacirlik pâyesine ulaşıp güzel niyetlerle farklı beldelerde yeni hayatlar kurmaya çalışanlar bulunmaktadır. Geçmişten günümüze kadar yaşanan sürece baktığımızda birilerine hicreti nasip eden Allah, onları Ensar’la da teyit edecektir.

“İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular”  (Tevbe Sûresi, 9/100) ayetiyle Ensar’ı Muhacirlerin yanı başında anarak yücelten Allah (celle celaluhu), günümüz müminlerine de Muhacirlerin Ensar’ı olmak üzere hayırlı kapılar açmıştır. Darda kalanlara kimi iş, kimi aş verirken kimi de hicretin ilk günlerinde olduğu gibi evini açmıştır. İçlere inşirah salan bir başka örnekse gözünü “fî dînillâhi efvâcâ” ufkunadikmişçesine güzellikleri izleyen farklı dünyaların insanlarının, “Bizim birden fazla evimiz var, birini buralara göçenlere verelim” demeleridir.

Bir defasında Ensar’ın ikramı karşısında memnuniyetini ifade eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem),  “Yâ Sa’d, yetmedi mi bunca verdiğiniz!” diyerek iltifat etmiş; Hazreti Sa’d da Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sizin bizden aldıklarınız, bizim için yanımızda kalanlardan daha sevimlidir” demiş ve onun, kıyamete kadar müminlerin kulağına küpe olacak bu sözleri tarihin levhalarına altın harflerle yazılmıştı.

Hicret edenlere, Ensar olabilenlere ne mutlu!

KAYNAKLAR

TDV İslam Ansiklopedisi, “Muhâat” maddesi.

Hatıralar, Üstat Ali Ulvi Kurucu, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2016.