Medine’ye gidişimin ilk yıllarıydı. İlk defa hac yapacaktım. Memleketten hac kuramız çıkmış, kafileye Medine’de katılacaktık. Daha önce hac görevini ifa etmiş kişilerle görüştüm. Onları dinledim, tavsiyeler aldım. İşin garibi pratikte kimsenin bana söyleyebileceği bir şey yoktu. Herkes hurmayı şuradan al; tespih, seccade filan yerde daha ucuz gibi şeyler söylüyordu. İbadetleri nasıl yaşayıp hissedeceğime dair pek bir şey öğrenemedim. Kitaplar birbirinin tekrarından öteye geçemiyor, ancak naklediyorlardı. Bunlar beni pek tatmin etmedi. Hele biz kadınlarla alakalı neredeyse hiçbir bilgiye ulaşamadım. Kendimi manen hazırlamaya çalışıyor, elime ne geçerse okuyordum. Bir kitapta şu hadisi şerifi okuyunca heyecanlandım:

Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor: Bir gün Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle bir soru sordum: “Yâ Rasûlallah! Cihadı amellerin en faziletlisi görüyoruz, böyle iken biz kadınlar da cihada sizlerle beraber katılmayacak mıyız?” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu soruma şu cevabı verdi: “Hayır, kadın için cihadın en faziletlisi ve en güzeli mebrur bir hacdır.” Hz. Aişe (radıyallahu anha) diyor ki: “Bunu duyduktan sonra durur muyum hiç? Hemen hemen her yıl haccettim.”

Hac yolculuğunda Hz. Aişe (radıyallahu anha) annemizi kendime rehber edinmeye karar verdim. Birçok eserde onunla alakalı şeyler aradım. Nasıl hac yaptığını öğrenmeye çalıştım. Çok öğrenemesem de onu hep yanımda hissetmeye çalıştım, ona yoldaş olma arzusu ile yanıp tutuştum. Zihnen eski devirlere gittim. Deve hevdeçlerinde, çadırlarda; imkânsızlıkların, kıtlık ve kuraklıkların çok olduğu devirlerde nasıl yolculuk yaptığını hayal ettim. Haccederken neyi murat etti, haccı nasıl cihada çevirdi bunu anlamaya çalıştım. Bugün kadının cihadı olan hac nasıl yapılırdı onu bulmaya çalıştım.

Bu duygu ve düşüncelerle hac yolculuğuna çıktım. Medine’de evimde değil, hacılarla beraber sekiz gün otelde kaldım. Bu sekiz gün boyunca her yerde Efendimizin yanında hep onu aradım. Yeşil Kubbenin altındaki evinde, Hz. Aişe sütununda, Uhud’da, Cennet’ül-Baki’de hep onu aradım durdum ama ufkuma yanaşmadı bir türlü. Hayatına ait çok şeyler okumuş, dinlemiştim. Onun ilminden, maneviyatından ve haccı yapma üslubundan istifade etmek istiyordum. Hep bu hayallerle gözlerim her menzilde onu aradı durdu.

İhramlarımızı giydik; hacca hazırlanıp yollara düştük. Telbiye, tekbir ve salavat getirerek Mekke’ye doğru hızla ilerliyorduk. Bir ara telbiye ve tekbir sesleri iyice yükseltildi. Burası harem sınırı, dediler. İşte bu da Hz. Aişe Mescidi… Aişe deyince yol arkadaşımı yeniden hatırladım. Sanki hac yolcusu hanımları burada hoş-âmedi ediyordu. Yeniden bir heyecan doldurdu içimi ve sesimi çok yükseltemesem de gür bir şekilde “Lebbeyk!” deyiverdim.

​Bütün hac mekânlarında Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) izlerini arayıp durdum. Beytullah’ta, Mina’da, Müzdelife’de ve Arafat’ta hep “Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl hac yapmış, nerelerde, nasıl davranmış?” diye düşünürken Hz. Aişe’yi de (radıyallahu anha) Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında aradım. Bu konuda ne kendi bilgim vardı ne bana bilgi verebilecek biri. Mekânlar da çok değişmişti. Oralarda o ruhu bulamıyordum.

“Hac, Arafat’tır” dediler, Arafat’a çıktık; ne Mina gördük ne de Müzdelife. Arafat’ta bir saniye dursanız hacı olursunuz diyorlardı, biz de öyle yaptık. Kısa bir dua edildi, öncesinde durmadan ilahiler okunmuştu, ardından bizi serbest bıraktılar. Kimi yatıyor, kimi geziyor, kimi akraba ziyaretine gidiyor, kimi de çadırlarda uyumayı tercih ediyordu. Biz de Cebel-i Rahme’ye nasıl gideriz onu araştırıyor, etrafta dolaşıyorduk. Bu arada içme suyu bulabilmek için epey yürüdük. Bu gezinmeyi vicdanım kabul etmiyordu. Bu ibadet böyle olmamalıydı.

​Güneş batınca araçlarla bizi Müzdelife’ye getirdiler. Akşam ve yatsı namazını cem ederek kıldık. Şeytana atacağımız taşları topladık. Şeytanı taşladıktan sonra otelimize ulaştık. Saat daha gece on iki olmamıştı. Bir anormallik var gibi geliyordu bize, ama pek anlamadık. Biraz istirahat edip bayram namazı için Kâbe’ye gittik. Çok kalabalık değildi, bayram namazı kılınırken tavaf edenler de vardı. İlk defa hayatımda bayram namazı kılıyordum. Namaza çok kişi iştirak etmiyor, tavaf yapıyorlardı. Hâlbuki bizim memlekette olsa ne coşkulu yaşanırdı bayramlar. Biz de tavaf ve sa’yimizi tamamlayıp haccımızın Kâbe’de olan bölümünü bitirdik. Geriye diğer taşlama ve veda tavafı kaldı. “Hac bu mu?” diye geçiyordu içimden. Ortalıkta pek kimse görünmüyordu. Hâlbuki Arafat’ta dehşet verici bir kalabalığa şahit olmuştum. Sonradan gelen kalabalık bizi iyice şaşırtmıştı.

​Meğerse biz acele edip erken gelmişiz, ibadetimizi eksik yapmışız. Müzdelife’de gecelememişiz. Şeytana atacağımız taşları, sabah namazından sonra atmamız gerekirken biz daha gece yarısı bile olmadan atıp erkenden otele gelmişiz. Aklımız fikrimiz Kâbe’de kılacağımız bayram namazında idi. Hâlbuki hacılar bayram namazı kılmazmış. Müzdelife’den yürüyüşe geçtiğimizde yolların boş olmasının sebebi de bu imiş. Bütün bunları öğrendiğimde içime bir alev düştü. Bize rehberlik edenlere: “Size hakkımı helal etmem!” dedim. Sorup soruşturduk, “Eksikleriniz için kurban kesin” dediler. Kurban kestik, ama iç sesimi bir türlü bastıramıyorum. Haccım olmadı gibi geliyordu bana. İlk haccımda bu eksikliklerin üzüntüsü ciğerimi yakıyordu.

​Bayram günleri boyunca şeytan taşlamaya gidip geldik. Bayram günleri de gelip geçti; dönmek için daha vaktimiz vardı. Günlerden pazartesi idi, oruca niyetlendik eşimle beraber. Akşam namazına yakın Beytullah’taydık. Sanki Ramazan gibi iftar sofraları kuruldu. Biz de o gün oruçlu olduğumuz için iftar vaktini bekledik Mescid-i Haram’da. Hanımlar bölümünde iftar vaktini beklerken bir taraftan da Kâbe-i Muazzama’yı seyrediyorum. Uyku ile uyanıklık arası bir haldeyim. Bütün dertlerimi ve şikâyetlerimi Kâbe’ye bakarak Rabb’ime arz ediyorum, O’nunla konuşuyorum. “Allah’ım haccımı kabul eyle! Bizi cennetine al!” diye dua ediyorum.

​Çok az bir zaman kalmıştı iftara ki bir anda etrafımızı siyah feraceleri ile hanımlar sardı. İftar sofrası hazırlıyor, yere muşambalar seriyorlardı. Bu sofralara önceden hazırladıkları iftariyelikleri dağıtıyorlardı. Etrafında beş on kadar hanımın yer aldığı özel bir hanımefendi dikkatimi çekti. Etrafındakiler adeta nedime gibi davranıyorlar; onun direktiflerini yerine getiriyorlardı. Çok merak ettim bu kişinin kim olduğunu. Etrafına öyle nur haleleri saçıyordu ki hem göz kamaştırıyor hem de adeta kendine çekiyordu. Yüzünün aydınlığından yüz hatları belli bile olmuyordu.

​Yerimde duramıyordum. O hanımın çekim gücü karşısında kendimi alamıyordum ve kimliği hakkındaki merakım artıyordu. İçimden şöyle demeden de duramıyorum: “Ya Rabbi! Acaba bu hanımefendi Hatice (radıyallahu anha) annemiz; ya da Aişe (radıyallahu anha) annemizin ruhaniyeti mi?” Bu düşüncelerle yerimden kalktım. Feracesinin etekleri bir kuğu kanadı gibi sağa sola kanat çırpıyordu. Çok büyük bir rikkatle Rahman’ın misafirlerine ikramlar takdim ediyordu. Yanına biraz yaklaşınca bu halin normal bir hal olmadığını iyice anladım. Etrafımızı nurdan ışık huzmeleri sarıyordu ve benden başka kimse de onların farkında değildi.

​Daha fazla dayanamadım ve iyice yaklaştım. Bir an göz göze geldik. İsmimi söylüyorum tanışmak için, ama sadece kendim duyuyorum sesimi. Kendisi de beni fark etti. Bana doğru yöneldi, kollarını açarak bana doğru uzattı. Gür bir seda ile “Aişe” dedi. “Aişe” adını duyunca birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Göğüs kafesim hızlı hızlı inip kalkmaya, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı. Gözlerimden yaşlar dökülmeye başlamıştı ki sağ kolumdan tuttuğu gibi yanına çekti beni. Kollarını bana doğru bir açışı vardı ki sanki bir meleğin kanatları gibiydi. Kanatlarının içine beni aldı ve yüksek sesle haccımızın kabulü ve Cennet ehli olmamız için dua etti.

​Beni sağına aldı, Beytullah’a dönerek, tam Mültezem’in hizasında, bütün hacıları kucaklıyor gibi ellerini kaldırıp aynı duayı tekrarladı. Kollarını bir kanat gibi çırpıyor, benimle beraber dua ediyordu. Şu ayeti okuyordu: “İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup, pek feyizlidir, insanlar için hidâyet rehberidir” (Ali İmran, 96).

​Kollarını her kaldırıp indirişinde Cennetin kapılarının açılıp kapandığını hisseder gibi oldum. Sanki her açılışta müminler Cennete giriyordu. Kendisine son bir kere daha sımsıkı sarıldım. Kulağıma “Aişe” dedi yeniden. Ben onun kulağına kendi adımı bir türlü söyleyemedim. Kendime geldiğimde iftar sofrasında ağlıyordum. Herkes orucunu açıyordu. Ezan-ı Muhammedi bittikten sonra kendime gelebildim, orucumu açtım. İçimi topyekûn kaplayan bir huzurla biraz sonra namaza durduk. Bana haccımın son günlerinde bu manevi hazzı yaşattığı için Rabbime hamd ettim.