İslamköylü Hâfız Ali, Bediüzzaman Hazretleriyle beraber girdiği Denizli Hapishanesinde zehirlenmiş ve orada vefat etmişti. Mezarı da Denizli kabristanındadır.

1980 senesinde İslamköy’e gittik ve şehid Hâfız Ali’nin talebesi Hasan Efendiyi ziyaret ettik. O bize dedi ki: “Hâfız Ali Ağabey, ehl-i keşif bir veli idi. Biz ilkokulda okurken yanına gider, Kur’an öğrenir ve yazı dersi alırdık. Risale-i Nurları da yazardık. Hâfız Ali Ağabey, çok iktisatlı yaşıyordu. Mesela kibrit parası vermemek için ocaktaki ateşin közünü akşam küle gömer sabahleyin onunla ateşini yakardı. Çünkü o kibrit parası ile kâğıt ve mürekkep alır ve Risale-i Nurları yazardı. Her sabah namazından sonra kabristana gider, Yâsin okurdu. Bir gün çok üzgün vaziyette dedi ki: ‘Kabristandan geliyorum. Bazılarını gördüm, çok perişan durumdaydılar. Uhrevî hiçbir azıkları yoktu. Dağlara çıkıp bunları haykırmak, bağırmak istedim.’ Bunları söylerken ağlıyordu.”

Risale-i Nurları okuyup yazmak suretiyle her yönden yüksek bir seviye kazanan o ilk Risale-i Nur talebelerinin Üstadlarına yazdıkları mektuplarda, Külliyatı ne derece anladıkları ve istifa ettikleri çok açık şekilde görülüyor. İşte Hâfız Ali Ağabeyin bir mektubu:

“Muhterem Üstadım!

“Otuz Birinci Mektubun On Dördüncü Lem’asının İkinci Makamını bir defa kendim okudum. Pek cüz’î istifade ile, dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci ve üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk-i ruhânî uyandırdı ki; eğer kalb ve kalemim ruhuma tercüman olabilseler, belki bir derece siz Üstadıma minnettarane arza cür’et eylerdim. Heyhat ne kalbim ve ne de kalemim ve ne ruhum, acz ile önüme çıktılar ve itiraf-ı kusur ediyordular.

“Sevgili Hocam! Sözler ünvaniyle neşr-i envar ve feth-i bab-ı rahmet eden envâr-ı Kur’aniye esasen has, mahsus bir sikke-i hâtem-i İlâhiyeye cüz’î, küllî bir kapısı var gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübarek Risaleyi, Süleyman, Zeki, Zekâi ve Lütfi kardeşlerimle okurken, hayalime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Aslı ve hakikatını ve vüs’atini ve müzeyyenatını temâşâ için ruhen çıktım baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir tarzda geriye döndüm. Zekâi kardeşim devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnaktar, kıymetçe, mahiyetçe aynı, ufak bir saray-ı vücud âlemi gördüm. Feth-i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtarı yoktu. Birden kardeşimin ağzından “Bismillahirrahmanirrahim” işittim. Kapı açıldı. “Elhamdülillâhi alâ nûri’l-imânı ve hidâyetir-Rahman” dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemilâtı ve tezyinâtı, o küçük sarayda dercedilmiş. Âdeta çarklardan mürekkeb bir saat ve çok ipleri hâvî bir nessâcdır (dokumacıdır). Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûnâ gûnâ boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi, pek parlak bir surette izah buyurulunca gördüm. Tekrar “Elhamdü” dedim ve şu âlem-i kübrânın fihristesini ve nümunesini elime alınca artık pervasız seyahate çıktım.

“Muhterem Üstadım! Şu söz öyle bir hakikati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü munis bir arkadaş oluyor ve susuz vadiler ve geniş sahralar ve koca küre-i arz bir bahçe hükmünde Hâlık-ı Rahîm tarafından ihzâr edilmiş ve tılsımı da “Bismillahirrahmanirrahim” olduğu ve tılsımı bulunmazsa ve alınmazsa, o bahçede yaşamak mümkün olmadığı ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her adımında istiskal edilerek, hayat değil, belki câmid olarak bulunacağını izah buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman, günde kırk defa havsalamız almayarak “Ah!” ile geri dönen müminin miracı olan namazda “İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” sırrı öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki, her mümin kendi vücud âleminde bir elektrik fabrikası görüyor. Düğmesini açınca bütün dünyayı ziya ile gösteriyor.”

Bir ehl-i keşif olan Hâfız Ali’nin Besmele ile ilgili keşifleri son derece mühimdir. Nasıl ki, Bediüzzaman’ın Kur’an’ın her bir kelimesi bir melek-i nâtık gibi, ufkunu açıyor ve hakikatleri fısıldıyor; Hâfız Ali Ağabey için de Risale-i Nur’un kelimeleri, onun dimağını, fikrini ve anlayışını açan tılsımlı sözler oluyor…

Hâfız Ali Ağabey, On Üçüncü Lem’a olan Hikmetü’l-İstiâze Risalesi için diyor ki:

“Sâniyen: Bu hakikatları düşünürken kalbime şöyle geldi ki: Nasıl ki “Hüdhüd-i Süleymanî, zeminin suyu meçhul olan yerlerinde —hafriyatsız—suyu bulmaya vesile idi diyorlar… Aynen bu Risale, Hüdhüd-i Süleymanî tarzında, âlem-i asgar olan insanın zıtlardan müteşekkil cism-i vücudunda “nur-ı iman yatağı” olan kalbi, aynen gösteriyor. Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhis eden kimyâgerin âb-ı hayat bulduğu gibi,—binde bir hakikatini ancak görebildiğini anladığım—bu eser-i âlî, bütün ehl-i iman ve zîşuura, menba-i hakikisi olan Kur’an-ı Hakîm gibi, nurları ile âb-ı hayatı serpiyor.”

Hâfız Ali Ağabey, Risale-i Nurlara ve Üstad’a bütün dünyanın muhtaç olduğunu ve lisan-ı hâl ile arayışını da şöyle ifade ediyor:

“Ey yüce Üstad! Cenab-ı Erhamürrahimine çok şükürler olsun ki, size, o muazzam Kitab-ı Mübînin hazine-i hakâikının anahtarını, rahmetiyle ihsan buyurmuş. O büyük hakikatlar ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç ile, sabırsızlıkla, mütereddid, mütehayyir, “Acaba bir âb-ı hayat bulacak mıyız?” diye bir hâlette iken, o mahfuz, o mestur zemzeme-i azîmenin musluklarını açarak, her meşrep ehlinin müracaatlarında içirilmemek kabil olmayan bir tarzda, cüz’î, küllî hatta pek âmî olanlar bile bir damla ile hararetini kestirecek derecede âlî vazifenizde münteşir, tekellüfsüz, tasannusuz, çok cihetlerle kanaat-ı kâmile ile şâhid olabildiğimiz bu vazife ile muvazzaf ve ancak sonsuz bir ilimden kaynayan, arş-ı Hudâya nazar ile âleme rahmete vesile olduğunuz hengâmda ne bir şey diyebilmek mümkün ve ne de bir şeye cesaret! (…) Üstadım, bu Üçüncü Nükte-i Kenziyyeyi mütalâa ettim. Mübarek Alâk Suresinin harflerinin imâ ettiği sırlar karşısında hayretimden gayr-i ihtiyarî “Allah! Allah!” lâfz-ı celâli ağzımdan çıkmakla öz ve gözlerim hazin hazin yaşarıyordu ve şöyle düşünüyordum: Evet nasıl ki, kâinatın her zerresi Hâlık-ı Kâinata şehâdet ederek ve gülümseyerek haber veriyorlar. Öyle de, kâinat haritası olan Kur’an-ı Hakîmin vücudunu teşkil eden harfleri de, kevnî hadiselerin mâzi, hal ve müstakbeline lisan-ı halleriyle şehâdet edecekleri bedîhîdir, diyorum. Bu düşüncemin izahını nihayetteki ihtarında buldum, elhamdülillah, dedim. Hele mübarek Rahman Suresi, şu zamanın bâtıl fikirlere ve firavun-meşrep kafalara yıldırımları ile pek sarih bir surette, her işi, Rahmanürrahimindir diye isbat ediyor ve otuz bir defa “Rabbinizin hangi nimet ve lütuflarını yalanlarsınız?” cümlesini tekrarlıyor, çerçöpten ibaret olan tabiiyyûn ve maddiyyûn sığınaklarını, o kudsî harflerinin remizleriyle zir ü zeber ediyor. Zaten Üstadım, çok yerlerde beyan buyurduğunuz gibi, bu kâinat kitabını açan Kâdir-i Zülcelâl ve Hâkim-i Zülkemâl, o kitabı kapayıncaya (kıyamete) kadar, o Kitabın (Kur’an’ın) sahife, satır, harf ve noktalarını hakkıyla izah edecek ve hikmetini gösterecek bir müfessir, bir muarrifi ve o muarrifin hakikî vârislerini rahmetinin iktizası olarak eksik etmeyecektir. Elhamdülillah hâzâ min fazli Rabbî…”

Kur’an-ı Kerim’in kırk cihetten mucize olduğunu izah eden Yirmi Beşinci Söz hakkında Üstada yazdığı mektubunda Hâfız Ali Ağabey şöyle diyor:

“Efendim! Yirmi Beşinci Söz, Cenab-ı Hakkın ferman-ı mübîni olan Kur’an-ı Mucizül-beyan için öyle bir vuzuh-u etemmi ihtiva eden hakiki muarrifidir ki: Hakikat denizinde seyr ü seyahat eden ve haricen çelikle cilâlanmış ve sağlam hâle getirilmiş ve dâhilen elmas ve akîk ile tezyin edilmiş, delil ve bürhanlarla tahkim edilmiştir. Hakikî menbaı olan Furkan-ı Hakîm gibi daima gençliğini ve resânetini, ziynet ve hüsnünü ziyadeleştiren ve muhafaza eden ve hiçbir vecihle methedilip övülen hükümlerine noksanlık getirmeyen semâvî bir sefinenin mahsulü olup kalpleri kabuklaşarak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gâfil ve âsilere şiddetle müthiş ve helâk edici darbesini çarpan o Yirmi Beşinci Söz, mutilere, mânevi eliyle dünyevî ve uhrevî, nihayetsiz mükâfâtını ihsan eden Cenab-ı Hakkın, siz Üstadımıza lütuf buyurduğu ve “Vehhâb” ism-i celilinden doğan nurun lem’asıyla ziyalandırıp İlâhî hakikatlerin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren Üstadımın hakikatler denizinde seyr ü seyahatleri esnasında isabet eden dalgalar ki: Bir damlası bile îcazı (vecizliği) ile i’câzını (mucizeliğini) gösterdiğini gördüğümde “Mâşâallah”, “Elhamdülillahi alâ nuri’l-îman ve hidayetti’r-Rahman) cümle-i celilesini lisanımda vird ediyorum.”

Hâfız Ali Ağabey, Üstad’ın her ân emrine hazır ve uğrunda her şeyini fedaya âmâde olduğunu da bir mektubunda şöyle ifade ediyor:

“Eyyühel Üstadü’l-Muhterem!

“Hayatımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infazına ateşte yakmaya her an hâzır olduğum kıymetli Üstadım!

“Evet, değil böyle hakikat uğrunda, hatta bu kıymetli hediyeyi ihsan eden Padişah-ı Zîşan için o hediyeyi sarf etmekte tereddüt edilmez. Öyle de Üstadım, bize emanet olarak ve ne zaman alınacağı meçhul olan hayatın ve her zaman emrine âmâde ve hâzır olduğum Cenab-ı Mün’imin, o emânet üzerine ne gibi emri vâki olsa, inşallah bilâ-tereddüt emânetini iâdeye hazırız. Madem siz, o Padişah-ı bî-zevâlin kurbiyet-i İlâhisinde aynı emrini tebliğe memur bulunuyorsunuz; öyle ise, hem mübarek sözünüz hak ve aynı rahmettir. Hem Efendim, bahçıvan-misal fidanları, büyütmek üzere, hayvanat-ı muzırranın taarruzundan bir an evvel kurtarmak için aşağı dallar kesilir ki, tâ yükselsin. O fidanların hiçbir cihetle hakları yoktur ki, ‘Bunu tımar eden ve hayatımıza sebep olan bizi bazen rencide ediyor’ diyemezler. Zira hâl-i asılları ile kalsaydılar bir muzır hayvan dahi koparacaktı ve topraktaki kökü de tefessüh edecekti, yok olacaktı.

Evet Üstadım, mübalağasız, pür-kusurlukta mislim olmadığını nefsime bile bazen kabul ettirdiğim, pür-zünûb talebenizi; dizlerime değil, belime değil, boğaz çukuruma değil, belki de boyumdan aşağı ve belki dâhilinin de siyah çamurlara mezcolduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokman, Kur’an-ı Hakimin şifahanesinden lemeân eden muâlecelerle tedaviye başladınız. Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesilesiniz. O hayatı ihsan edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifnâ etmemek kâr-ı akıl değildir.”

Üstad Hazretleri, Hâfız Ali Ağabeyin bu ifadelerinin altına şöyle bir hâşiye koyuyor: “Benim bedelime şehid olacağını hissetmiş. Kuvvet-i ihlâsın kerâmeti olarak haber veriyor. Haber verdiği gibi de şehid oldu.” (Said Nursi).

Bazı sözlerini hatırlatarak, Mübarek şehid Hafız Ali Ağabeyimizin zihinlerimizde bu vesile ile tazelenmesini istedim…