Uzun ve koyu selvi ağaçlarıyla kaplı mezarlığın yanından geçiyorlardı. Dudaklarının kıpırdaması ve sonra ellerini yüzüne sürmesinden Seçkin’in dua okuduğu anlaşılıyordu. Derin bir nefes alıp verdi ve yanındaki arkadaşı Nezih’e dönüp “Ölümü bizim için korkunç bir kâbus olmaktan çıkaran imanımıza şükürler olsun” dedi. Birbirlerinin gözlerine bakıp gülümsediler.

Nezih arabasını hareket ettirdi ve yola koyuldu. Hayali onu on yıl öncesine götürdü. Seçkin’le, çalıştıkları hastanede karşılaşmış, birbirlerini yakından tanıma imkânı bulmuşlardı. Seçkin o zaman ne kadar kötü görünüyordu! Bazen ölçüsüz neşeli, çoğu zaman yorgun, isteksiz, kendine bakmayan biriydi ve mutsuzdu.

Seçkin, Nezih’in zihninden geçenleri okumuş gibi, onun hayali de on yıl öncesine gitti. Perişan hâli gözünün önüne geldi. O yıllardaki psikolojik problemlerini, ölümden ne kadar çok korktuğunu ve ölümün konu edildiği yerlerden derhal uzaklaştığını hatırladı. 

O zamanlar, yaşadığı bunalımları unutmak için daima şakalaşma, gülme ve şamata içinde olmak istiyordu. Basit futbol tartışmalarını abartabildiği kadar abartarak, siyasi tartışmaları uzatarak ve kendini ilgilendirmeyen afakî konuları konuşarak içinde yaşadığı çıkmazlardan uzaklaşmaya çalışıyordu. Sıkıntılarını unutmak için sık sık alkol alıyordu. 

Karanlıktan korktuğu ve uyuyamadığı için her gece ışıklar açık halde uyuduğu dönemler geldi aklına. Uyumaktan da korkuyordu. Çünkü uyuduğunda mutlaka kâbuslar görüyordu. Kara bir şeyler üzerine çullanıyordu. Nefes alamayarak iyice daralıyor ve boğulmak üzereyken suyun dibinden dışarı fırlayan bir insan gibi can havliyle kâbustan çıkıyordu. Kâbus görmek ve uykusuzluk hayatının bir parçasıydı. Geceleri kitap okumak ve okurken ışığın altında uyuyup kalmak, onun uykuya dalabilmek için başvurduğu masum bir yoldu. Ancak yine bir kâbusla uyanıyor, ertesi gün uykusuz, mutsuz ve huzursuz olduğu yüzünden okunuyordu.

“Bu halimle evlilik yapabilir miyim?” diye düşündü. Ya eşi de problemli biri olursa? O bu hayatta kendini bile taşıyamıyor, hiçbir şekilde huzur ve sükûnet bulamıyordu. Bir aileyi nasıl taşıyabilirdi? Hele çocuk sahibi olmak, onu yetiştirme sorumluluğunu almak, akıl kârı bir iş değildi. Hem, kendisi gibi sürekli ölüm korkusuyla azap çeken bir canlının dünyaya gelmesine sebep olmak istemezdi. Neden böyle bir insana vesile olsundu ki?

Seçkin, inanç problemiyle ilk defa lise çağlarında karşılaşmıştı. Biyoloji derslerinde kesin bir gerçekmiş gibi, hayatın tesadüfen, kendiliğinden olduğunu anlatan teoriler ve ideolojik akımların etkisiyle ateizme teslim olmuştu. Aynı yıllarda babasını kaybetmişti. Canlı bir insanın nasıl birdenbire ölüp soğuk bir beden haline dönüştüğünü ve daracık bir kabre yerleştirilip üzerinin önce sıkıca tahtalarla sonra da toprakla kapatılarak gömüldüğüne şahit olmuştu.

Kendisini babasının yerine mi koydu, yoksa gelecekte bir gün mutlaka başına gelecek olan şeyi mi gördü, nedendir bilinmez, ama o zamanlardan beri karanlık ve dar yerlerden korkan biri olmuştu. Artık asansöre binemiyor, dar tuvaletlere giremiyor, girdiğinde kapıyı açık tutmak zorunda kalıyordu. Hayatını zehir eden kâbuslar o zaman başlamıştı.

Şimdi fikirlerini rahatça paylaşabildiği iki meslektaşı vardı. Biri ev arkadaşıydı, mesai dışında genellikle beraber oluyorlardı. Diğeriyle nöbete kalıyor, sabahlara kadar konuşabiliyorlardı. Sohbetlerinde inançla ilgili konular sıkça gündeme geliyordu. Seçkin, iki meslektaşının fizyolojik, anatomik ve biyolojik harikaları aksi düşünülemeyecek şekilde İlâhî bir kudrete bağlamalarını itirazsız dinliyordu. Anlattıkları aklına yatıyordu ancak yıllardır savunduğu ateizmden dönmesi kolay olmuyordu.

Nezih, bekâr olan Seçkin’i ve ev arkadaşı Kürşat’ı ara sıra eve yemeğe alırdı. Kürşat nişanlıydı ve inançlarına bağlı birisiydi. Nezih’in sakinliği, nezaketi, eşiyle arasındaki münasebet ve namaz kılması Seçkin’in dikkatini çekerdi. Onlardaki huzura hayran olmuştu. Gerçekten onlar hiç kâbus görmüyorlar mıydı? Ölüm problemini nasıl halletmişlerdi? İnançlarında hiç şüpheleri yok muydu? Hayattan nasıl lezzet alıyorlardı?

Zihninde bu sorularla boğuşan Seçkin’in dünyasında yeni, farklı bir âlemin kapısı açılmaya başlamıştı. Bir yanda Kürşat, Nezih ve ailesinde gördüğü huzur ve sükûnet, diğer yanda bu iki meslektaşıyla aylarca, sabahlara kadar süren konuşmalardan oluşan düşünceler bu kapıyı gittikçe aralıyordu. Bir gün otobüste etrafı seyrederek eve dönerken içine bir kabul duygusu geldi. Dikkatini toplayarak o duyguyu bir daha düşündü ve kalbinin Allah’ın varlığına inandığını hissetti. Evet, inanıyordu. Allah’a inanmış, teslim olmuştu. Sırtından tonlarca yükün, hatta bütün dünyanın ağırlığının kalktığını hissetmişti. Sanki karanlıktaydı da gündüz olmuş, her şeyi açık şekilde görür hale gelmişti.

Eve geldiğinde Kürşat’ı namaz için hazırlanırken buldu. Elindekileri bıraktı ve arkadaşına kendisinin de namaz kılmak istediğini söyleyip nasıl hazırlanması gerektiğini sordu. Kürşat, kulaklarına inanamamıştı. Hiçbir tepki vermeden ne yapmak istediğini anlamak için Seçkin’e baktı. Onun şaşırmış halde baktığını gören Seçkin, “Artık Allah’ın varlığına inanıyorum” dedi. Kürşat, “İstersen, öldükten sonra dirilmeyi ve diğer temel konuları da konuşalım, ondan sonra namaz konusuna geçeriz” dedi. Seçkin, “Ben Allaha inandım. Madem Allah var, elbette Ahiret de vardır. Namaz da Allah’ın emriyse, öğrenip kılmak istiyorum” dedi. Namaza başladığı o gece dâhil, dokuz yıldır bir daha hiç kâbus görmedi.

On yıl öncesinin hatıraları hayallerde dolaşırken, mezarlık bir hayli geride kalmıştı. Seçkin, derin bir nefes aldı ve tekrar, “Bizi kâbustan kurtaran, ölümü korkunç olmaktan çıkarıp sevdiren dinimize şükürler olsun” dedi. Artık o da iki çocuk babasıydı ve mutlu bir ailesi vardı.

Not: Yaşanmış bir hâdisedir.