Yaratılış keyfiyetlerinden dolayı yaşadıkları, gördükleri, duydukları her hadise, insanları az ya da çok etkiler; üzer, sevindirir, korkutur veya düşündürür. Beni de hadiseler karşısında mümince bir duruş sergileyememe, takdir edilen ilahi hayır ve hikmetleri fark edememe, yarın hesabı verilemeyecek sözler sarf etme, başkalarını yaralayacak, yıpratacak, yoracak ve yakacak fiiller işleme endişesi ürkütür.

Bilir ve inanırım ki benden sadır olan her şeyin, hem dünyama ve ahiretime hem de bana ve başkalarına bakan neticeleri vardır. Bundan dolayı ihsan edilen insanî donanımı yerinde kullanmalı ve inandığım değerlerin hakkını vermeliyim. Hal, hareket ve hamlelerimi sürekli gözden geçirmeliyim. Aksi takdirde yapıp ettiklerim, yazıp çizdiklerim, bakış açım, niyetim, kendimce hayır veya şer gördüklerim, beni ve başkalarını çıkışı olmayan bir yola ve hesabını veremeyeceğim hatalara sürükleyebilir.

Kur’ân bana, olaylar karşısında insanların iman, ümit, dua, takva, hesap duygusu ve ihsan şuuru ile hareket etmediğinde nelere saplanacağını ve nerelere savrulacağını bildirir; tevhid ve nübüvvet tarihinden tablolar sunar. Hadis ve siyer kaynakları, Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) muhatap olduğu olayları, O’nun duruşunu, müdahalelerini, ikaz ve niyazlarını, vaz ettiği esas ve usulleri, tatbik ettiği metodolojiyi haber verir. Tarih ve Tabakât kitapları, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ve annemiz Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) başta olmak üzere birçok sahabenin ve onları örnek alan hak dostlarının yaşadıkları nifak endişesini, sürekli niyet, amel ve hedefler açısından kendilerini hesaba çekmelerini anlatır.

Bütün bunlara muttali olup da gayet rahat hareket etme, konuşma, bir şeyler karalama, hep başkalarının muhasebesini yapma, hatalarının peşine düşme, zanlara hüküm bina etme, zararlı fiiller işleme; bir yerlerden fişlenmiş, Kur’ân ve Sünnet-i Sahîha mutfağında pişmemiş ham ve ithal fikirleri, üzerinde yeterince düşünmeden herkesin paylaşımına sunma benim için en tehlikeli güzergâh. Bu sebeple hayatımı kuşatan imtihan dolu hadiseler karşısında bir muhasebe yapmak, kemale, cemale ve rızaya götüren hak yolun, duruşun ve istikametin neresinde bulunduğumu sorgulamak istiyorum.

İmtihanlar

İmtihan, dünya hayatının en büyük gerçeklerinden ve Allah, kullarını bazen tek, bazen de toplu halde değişik imtihanlara tabi tutmaktadır. Bu imtihanların en önemli unsurları küçük büyük nimetler ve musibetlerdir. Mühim hikmetlerinden biri, insanların ahlak, iman, İslam ve ihsan seviyesini ortaya çıkartıp bulundukları yeri ve eksikliklerini kendilerine göstermektir. Talep edilen ise nimetlerin şükürle karşılanması ve musibetlerin sabır ile göğüslenmesidir.

Kur’ân ve Sünnet, imtihanlar konusunda rehberlik yapar. Nankörlük ve isyan sayılabilecek bir hale düşmeme adına yol gösterir. Her şeyden önce kimsenin imtihandan hali olmadığını, mutlaka imanımdaki samimiyetimi, derinliğimi test eden imtihanlara maruz kalacağımı bildirir. Korkuyla, açlıkla, mal, can ve ürünlerden eksiltmeyle sınanacağımı hatırlatır. İmtihanları takdir edenin Allah olduğunu hep hatırımda tutmamı, sabırlı olmamı, ümitsizliğe düşmememi, dua ve niyazla O’na yönelmemi emreder. Öncekilerin, önlerine çıkan imtihanlar karşısında sergiledikleri tavır ve davranışları adres gösterir ve beni, O’na bihakkın inanan, dayanan, güvenen ve yönelen peygamberlerin yoluna davet eder.

Sonra imtihanlar karşısında Allah’ı çok az anmanın, her çağrıyı aleyhe sanmanın, yaşarken O’nu unutmanın, olayların hep kötü tarafını dile dolamanın, insanların doğru şeyler yapmasının önüne geçecek fikirler ortaya atmanın, korkuya kapılmanın, dinî değer ve dinamiklerin adres gösterilmesine kızmanın, dünyevîlik sayıklandığında sevinmenin, içte olanın aksini dillendirmenin, zarar ve yararda nihai karar verenin O olduğunu kabul etmemenin, Allah’ı gazaplandıran şeye uyup O’nu sevindiren şeye tabi olmamanın, Allah’a güvenen ve yönelenlerin aklını kıt görmenin beni nifaka sokacağını haber verir. Ayrıca Allah yolunda bulunmaktan dolayı başıma ya da başkalarının başına bir bela geldiğinde bunu Allah’ın bir azabı saymanın, ortada bir yerde durup musibeti görünce kulluktan kaçınmanın beni, dünya ve ahireti kaybetmeyi içine alan büyük bir hüsrana sevk edeceğini beyan buyurur.[1]

Hakikat böyle iken acaba ben muhatap olduğum küçük büyük, ağır hafif imtihanlar karşısında sabrın ve şükrün neresindeyim? Efendimizin (aleyhissalâtu vesselâm) bahsettiği her halimin ancak onlarla hayır olacağı hakikatinin ne kadar şuurundayım? Yoksa bana bakan yanlarını, zulümse zalime bakan taraflarını irdelemeden; ince hikmetleri görmeye ve anlamaya çalışmadan veya ortaya çıkmasını beklemeden, işin kolayına kaçıp (haşa) Rabbimi, dinimi ve davamı mı sorguluyor ve suçluyorum?

Haberler

Doğru veya yalan haberin, ferde, aileye, topluma, idareye ve devletlerarası münasebete bakan ve hayata dokunan neticeleri vardır. Özellikle zor zamanlarda, insanları birbirine düşürmek, kırdırmak, korkutmak veya paniğe sevk etmek için üretilen şâyialar, tam bir fitne örneğidir. Uhud’un en çetin anlarında, birileri tarafından Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) öldürüldüğü şâyiası yayılmış, üst üste ağır imtihanlara şahit olan askerler arasında bu haber, büyük bir paniğe ve dağılmaya sebep olmuştur. Bu fırsatı iyi değerlendiren müşrikler, Müslümanlara büyük kayıplar yaşatmıştır. Bu ve benzeri sebeplerle Kur’ân, doğru veya yalan haber hususunda birtakım esaslar ve usuller getirir.

İşin aslını bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık etmeme, edip de gelecekte pişmanlık yaşamama adına haberin kaynağını, kaynağın ilahi emir ve yasaklar karşısındaki ciddiyetini, ahlakını dikkate almayı; haberi iyice tahkik etmeyi ve doğruluğunu araştırmayı emreder.[2]Allah Resûlü de hayatı boyunca hep bu çizgide hareket etmiştir. Fethin peşinden Müslüman olan Velid ibn-i Ukbe’yi zekât âmili olarak görevlendirir ve Mustalıkoğullarına gönderir. Velid’i yolda karşılamak isteyen ahali, atlarına atlar ve yola koyulur. Onları atlarına binmiş, kendisine doğru ilerliyor halde gören Velîd, korkuya kapılır ve Medine’ye geri döner. Allah Resûlü’ne “Onlar her halde seninle savaşmak için bir araya gelmişler!” haberini ulaştırır. Bu haber, dört yıl önce Müslüman olan Mustalıķoğulları’nın irtidad ettiğine delalet eder ki bu iki tarafı karşı karşıya getirecek tehlikeli bir durumdur. Allah Resûlü böylesi durumlarda takındığı genel tavrı devreye sokar ve haberi tetkik ettirir. Velid’in verdiği haberin doğru olmadığı anlaşılır ve muhtemel bir fitnenin önüne geçilir.Hendek hadisesi sırasında Kureyzalıların ihaneti, fetih sonrası Hevazinlilerin saldırı hazırlıkları haberi kendisine ulaştığında da hemen hüküm verip harekete geçmemiş ve önce haberin doğruluğunu tahkik etmiştir.

Kur’ân ayrıca insanlardan bazısının, güvenlik veya korkuya dair bir haber aldıklarında, doğruluğunu araştırmadan ve başkalarıyla paylaşmada mahzur bulunup bulunmadığını istişare etmeden, duydukları haberi etrafa yaydıklarına dikkat çeker. Bu yaptıklarının toplumu fesada götüren işler olduğu bildirildiğinde onların, yaptıklarını ıslah gördüklerini ve işin şuurunda olmadan faaliyette bulunduklarını ifade eder.

Aynı hataya düşülmemesi için haberi, o hususta mütehassıs ve yetkili zatlara arz etmek gerektiğini, zira işin içyüzünü araştırıp ortaya çıkaranların,onun mahiyetini, haberin neye delâlet ettiğini bileceğini ve böylece Allah’ın lütuf ve rahmetiyle şeytanın adımlarını takip etmekten insanın alıkonacağını beyan eder.[3]Allah Resûlü de (aleyhissalâtu vesselâm) doğru ya da yalan her duyduğunu dillendirmenin günah olarak insana yeteceğini haber verir ve uyarır.[4]

Bütün bunlar çerçevesinde, bin bir kanaldan, farklı malumatın ortalığa saçıldığı günümüzde, haberler karşısında aldığım tavır, acaba ne kadar sağlam ve sağlıklı? Doğru ya da yanlış, dinlediğim ve dillendirdiğim haberin oluşturacağı etkinin ne kadar şuurundayım? Haberler üzerinden vardığım neticelerin, hakikat katındaki yerini ne kadar sorguluyorum?

İftiralar

Tarih boyunca peygamberler dahil insanlar, muhataplarındaki haset, hırs, heves, kin ve kibir sebebiyle; konum, kimlik ve misyonlarından dolayı, planlı ya da plansız, değişik iftiralara maruz kalmışlardır. Hukuka riayet etmeyen birçokları, istemediklerine çamur bulaştırma adına, hala bu alçakça yola başvurur ve sürekli birileri, onların çirkin iftiralarına muhatap olur. Yazılı, görsel ve sosyal medya, itibar kezzabı bu iftiraları sürekli umumun nazarlarına arz eder ki bundan dolayı insan, farkına varmadan çok ağır cezası ve vebali bulunan bu günahın yüklenicisi ve taşıyıcısı haline gelebilir. Bunun için Kur’ân, iftira çukuruna düşmeme adına bir yol haritası sunar.

İftira atmanın, iftirayı kabul etmenin veya iftirayı dile dolamanın büyük, zararlı, apaçık ve bütün amellerine rağmen insanı iflasa götürecek bir günah ve suç olduğunu bildirir.[5]Müfterinin zamanla, şeytanların ziyaretgahı ve oyuncağı haline geleceğini söyler.[6]  İnsanın iftira kapsamına girecek bir söz duyduğunda iftiraya konu olan şahıs veya şahıslar hakkında hüsnü zanla hareket etmesini, söylenenin apaçık iftira olduğunu dile getirmesini ve asla o iftirayı önemsiz görerek dile dolamamasını, kesin ve keskin bir dille haber verir ve emreder.[7]

Nitekim yalan beyanla fitne çıkarmayı meslek haline getiren münafıkların o büyük iftirasını duyduğunda Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselam), hutbeye çıkmış ve herkesin huzurunda “Ey insanlar! Birtakım kimselere ne oluyor ki ehlimle alakalı bana eziyet ediyorlar ve asla gerçeği yansıtmayan sözler sarf ediyorlar. Hâlbuki ben onlarla alakalı hayırdan başka bir şey bilmiyorum”buyurmuştur. Aynı duruşu Hazreti Safvan ibn-i Muattal’la ilgili de sergilemiş; “Ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum” diyerek onun dürüstlüğünü ifade etmiştir.[8]Meseleyi ashâb-ı kiramdan bazılarına sorduğunda onlar da ilgili şahıslarla alakalı hayırdan başka bir şeye şahit olmadıklarını söyleyerek bunun apak iffete atılmış apaçık bir iftira olduğunu dillendirmişlerdir. Şayiaya kapılıp iftirayı diline dolayan birkaç kişi de iş tebeyyün edince cezalandırılmıştır.

Acaba ben çağın en yaygın fiillerinden biri haline gelen iftiralar karşısında neredeyim? Tanıdığım veya tanımadığım başkaları hakkında değişik kanallardan duyduğum menfi sözlerin iftira olabileceğini ne kadar aklıma getiriyorum? Muhatabının itibarını bitirecek ve aslını bilmediğim bu şeyler dilimi ne kadar meşgul ediyor? “Bilmediğim bir konuda söz beyan ettiğimde, bundan böyle beni hangi sema gölgeleyebilir, hangi arz üzerinde taşıyabilir!” buyuran Hazreti Ebû Bekir tavrı ve düşüncesi bende ne kadar canlı?

Neticeler

Dünden bugüne hak ile batılı, hayır ile şerri, adalet ile zulmü, hüda ile hevayı temsil edenler arasında bir mücadele hep var olmuştur. Hakkı temsil edenler, bu mücadeleyi hep ilahi mesajların, yüce ruhlu rehberlerin gölgesinde; meşru ve adil bir çizgide sürdürmüşlerdir. Zulmün temsilcileri ise şeytan ve nefislerinin güdümünde, hedefe giden yolda her çirkinliği mubah görerek meydana atılmışlar ve muhataplarını bitirme adına ne tiksindirici ve ürkütücü yollara başvurmuşlardır.

Güneş tutulması kabilinden muvakkat mağlubiyetler yaşansa da bu mücadelelerden hep hakkı temsil edenler galip çıkmışlardır. Ne yazık ki sıkıntısız günlerde hak yolda görünen niceleri, ufukta mücadele gerektiren bir durum göründüğünde, ya işin başında ya ortasında ya da sonunda çizgisini değiştirmiş ve içini ele vermiştir. Sefer, zafer veya muvakkat mağlubiyetler karşısında doğru bir duruş sergileyememiş, tavır ve davranışlarıyla çizgiyi aşmışlardır. Tam burada hayırlı bir akıbet için Kur’ân; doğru yer, yön, konum ve duruş adına bazı emir ve tavsiyelerde, nehiy ve uyarılarda bulunur.

Öncelikle mümin bilmeli ve inanmalıdır ki netice Allah’a aittir. O, rızası hedeflenerek ortaya konulan hiçbir gayreti ve fedakârlığı, karşılıksız bırakmayacaktır. Mümine düşen ilmin, imanın, iradenin ve idarenin hakkını vermek; badire boyunca azmini ve ümidini yitirmemektir. Zoru görünce bahaneler uydurup bir köşeye çekilmek, yol arkadaşlarını yarı yolda bırakmak ve hele husumetle oturup kalkan cephenin işini kolaylaştıracak fiil ve beyanlarda bulunmak ona yakışmaz.

O kendisine düşenleri eksiksiz yapmaya, gerekli her türlü tedbiri zamanında almaya çalışır. İşi muhataplarıyla istişare eder sonra da korkuya kapılmaksızın tam bir iman ve itminan ile Allah’a tevekkül edip yoluna devam eder. Karşılaşacağı netice ne olursa olsun Külli İrade’nin takdirini dikkate alır, zaferler karşısında şımarıklığa veya muvakkat hezimetler zamanında şoka girmez. Hele yürünen yolun peygamber yolu olduğunu asla unutmaz; bütün değerlendirmelerini bu yolun kaderini, kadr u kıymetini ve keyfiyetini dikkate alarak yapar. Muvakkat sıkıntıları ve sarsıntıları esas kabul edip yolu sorgulamaz. Kur’ân ve Sünnet’in yola koyduğu işaretleri (haşa) manasızlıkla ve peygamberin izini adım adım takip eden işaretçileri muhakemesiz olmakla suçlamaz.

İstişare sırasında Medine’nin içinde kalma fikrine sırf kendilerini ve kimliklerini gizleme adına sıcak bakanlar, çıkan karar üzerine Uhud cephesine gidilirken Müslümanları yarı yolda bırakmışlardı. Sonra da orada alınan yarayı içlerinde biriktirdikleri hasedin hesabını görmek için değerlendirmeye çalışmış ve kendi görüşlerini değil de şuraya hâkim olan görüşü tercih ettiği için Allah Resûlü’ne ve liderliğine dil uzatmışlardı. Bir taraftan “Sözümüze kulak verselerdi böyle öldürülmezlerdi” diyerek merhamet tellallığı yaparken diğer taraftan yıkıcı fikirlerini insanlara yaymış ve O’nun cemaati üzerindeki etkisini kırmaya çalışmışlardı.

Uhud’dan yaklaşık bir yıl sonra Allah Resûlü’nün, istek ve verilen güvence üzerine Necid taraflarına gönderdiği Suffe’de yetişmiş sahabîler, Reci’de tuzağa düşürülüp şehit edildiğinde de aynı yolu denemişlerdi. “İşkenceye uğratılarak öldürülen zavallılara yazık oldu! Onlar ne çoluk ço­cuklarının içinde rahatça oturabildiler, ne de adamlarının elçiliğini yerine getirebildiler” diyor vemerhamet tellallığı kılıfında fitne çıkartmaya çalışıyorlardı.[9]

Cepheden zaferle ya da ahirete bakan tarafıyla kesin zafer, ama dünyaya bakan tarafıyla muvakkat mağlubiyetle ayrılsalar da müminlerin dilinden hep aynı söz çıkıyordu: “Allah.” Sonra da konuştuklarının nereye dokunduğunun farkında olmayan insanlara dönüyor ve “Allah’ın, Resûlü ve Müslümanlara takdir ettiği şeyde muhakkak hayır ve hikmet vardır!” diyorlardı.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de hep işin başından beri “Allah” demiş ve hepsi birbirinden çetin hadiselerle dolu yirmi üç yılın sonunda, her alanda kesin zaferlere nail olduktan sonra da “Allah” demeye devam etmişti. Safa ile Merve arasında on binlerce insanın şahitliğinde üç defa “Allah’tan başka ilâh yoktur; O birdir, ortağı da yoktur. Mülk ve hamd O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter. Va’dini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş, düşman ordularının hepsini tek başına bozguna uğratmıştır!”[10]buyurmuş ve arkadan gelenlere, her türlü sıkıntı karşısında, önünde secdeye kapanılacak yegâne yardım merciini göstermişti.

Yolda karşılaştığım zafer ve muvakkat hezimetler karşısında acaba benim tavrım nasıl? Her türlü netice, beni O’na yaklaştırıyor mu, yoksa uzaklaştırıyor mu? Acaba hal ve hareketlerim, etrafımdaki insanların bu çerçevede O’nunla irtibatını artırıyor mu, azaltıyor mu?

Sonuç

Cenab-ı Hak, ahseni takvime mazhar yarattığı, mükerrem varlık insanı; başıboş, nefis, şeytan ve zalimlerle baş başa bırakmamıştır. Fıtratındaki aceleciliği, zayıflığı ve hırsı dikkate alarak onun yükünü hafifletmek istemiş ve bunun için her meselede doğru yolu bulması, bu yolda dosdoğru yürümesi ve sabitkadem olması için illetler, hikmetler ve hükümler vaz etmiştir. Bunların da nasıl anlaşılıp hayata taşınması gerektiğini, temsil ve tebliğ insanı peygamberlerle ve onların yaşadığı imtihanlar üzerinden kullarına talim buyurmuştur ki insan, eşya ve hadiseleri anlamaya, yaşamaya ve anlatmaya çalışırken şaşırmasın, şımarmasın, sarsılmasın ve sağa sola savrulmasın. Azalarının bütün faaliyetlerinin hesaba tabi tutulacağını bilsin, her ameline ve adımına dikkat kesilsin. Sermayesine zulüm, şirk, nifak, nankörlük, isyan, iftira ve riya bulaştırıp bulaştırmadığını, hesaba çekilmeden önce kendi muhasebesini yaparak fark etsin. Böylesi bir muhasebeye yöneldiğimde ilk fark ettiğim şey, Allah ve Resûlü’nün beni yalnız bırakmadığı ve etrafımı kuşatan imtihan kapsamına girecek her hadisede, bana takip etmem gereken güzergâhı en net bir şekilde gösterdiğidir.

Dipnotlar

[1]Hacc Sûresi 22/11

[2]Hucurât Sûresi 49/6

[3]Nisa Sûresi 4/83

[4]Müslim, Mukaddime 5; Ebû Dâvud, Edeb; Hâkim, Müstedrek

[5]Nisa Sûresi 4/48, 112; Ahzab Sûresi 33/38; Buhârî, Vesâyâ 23; Müslim, İman 38, Birr 60;Tirmizi, Kıyamet 1

[6]Şuarâ Sûresi 26/221-223

[7]Nur Suresi 4/12, 15, 16

[8]İbn-i Hişâm, Sîre 3/192

[9]İbn-i Hişâm, Sîre 2/104; Taberî, Tefsîr 4/230

[10]Beyhakî, Kübrâ 5/151, 153 (9335, 9337, 9344); Vâkıdî, Megâzî 721