İftira, ilk münafıklardan günümüze kadar aciz, zayıf ve basit insanların kullanageldiği bir saldırı aracı olmuştur. O, tabiatları itibarıyla daima korkak ve ikiyüzlü olan münafıkların kalkanı ve maskesidir. Açıktan açığa müminlerin karşısına çıkmaktan çekinen ve korkan nifakın temsilcileri, inanan insanlara duyulan güveni sarsmak ve onları yok etmek için Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar bu silahı kullanmışlardır. Bu gayretleriyle İslam toplumuna muvakkaten zarar vermiş olsalar da Allah’ın (celle celâluhu) inayeti ve müminlerin basireti ile başarılı olamamış, kirli el ve dudaklarıyla ortada kalakalmışlardır. Siyer-i Nebevîde bunun birçok örneğini göstermek mümkündür. Bunlar arasında en çarpıcı olanı, İfk Hâdisesidir.

İfk Hâdisesi

Mustalıkkoğulları gazvesinden dönülüyordu. Yorgun düşen ordu bir müddet istirahat ettikten sonra tekrar harekete geçmişti. Ordu ayrıldıktan sonra ortalığı kontrol etmekle görevli Safvân ibn-i Muattal ise son kontrolleri yapıyordu. Zira unutulan veya kaybedilen eşyaları alıp sahiplerine teslim etme görevi ona tevdi edilmişti. Çevreyi tararken az ileride, bir ağaçın altındaki karaltı dikkatini çekmişti. Az yaklaşınca birisinin uyuyakaldığını gördü. Biraz daha yaklaşınca bir anda “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyerek istircada bulundu. Zira bu, bütün müminlerin annesi Âişe Validemiz’den (radıyallahu anhâ) başkası değildi.

Âişe Validemiz hâdisenin devamını şöyle anlatmaktadır: “Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur ne de ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn’ ifâdesinden başka ondan bir kelime işitmişimdir. Bundan sonra Safvân, devesini ıhdırdı. Bineyim diye ayağını devesinin ön ayağına bastı. ‘Binebilirsiniz!’ dedi ve kendisi geri çekildi. Hemen kalkıp deveye bindim. Devenin yularını çekerek askere yetişmek için süratle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik. Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan, beni ordunun konakladığı yere ulaştırabildi.”[1]

Yolculuk esnasında Âişe Validemiz’in konaklama mekânında unutulduğu ancak geldiği görülünce anlaşılmıştı. Meğer o, ordu hareket etme hazırlığı içindeyken ihtiyacını gidermek üzere uzaklaşmış, döndüğünde ise gerdanlığını düşürdüğünü fark etmişti. Aramak için gittiğinde ise ordu hareket etmiş, içinde seyehat ettiği hevdeç, deveye yüklenirken yokluğu farkedilmemişti. Gerdanlığı bulup konaklama yerine geri dönen validemiz, ordunun ayrıldığını görünce oradaki bir ağacın altına oturmuş ve yokluğunun anlaşılıp geri gelinmesini beklemeye başlamıştı.

Hâdisenin aslı buydu. Ancak olayları çarpıtmada ve gizli emelleri için kullanmada mahir olan münafığa bu kadarı da yeterdi. Bu olay, onlar için bulunmaz bir fırsattı. Zaten münafık, fırsatçı aynı zamanda da şeref ve itibar suikastçisiydi; yalandan ve iftiradan beslenen hastalıklı bu ruh, zaman, zemin ve fırsatını bulduğu yerde hemen devreye girecek ve fırsatı kaçırmayacaktı. Zira Mustalıkoğulları yurdunda ortalığa öyle fitneler salmıştı ki ilk defa Ensâr ile Muhâcirîn’i karşı karşıya getirmiş, birbirleri için canlarını verecek ölçüde kardeşliğe kilitlenen iki mübarek kitleyi bile karşı karşıya getirecek oyunlar sergilemişti. Üstelik Efendimiz’e de (sallallahu aleyhi ve sellem) en ağır hakaretler etmiş, tehditler savurmuştu. Yaptıkları fark edilip de çevirdiği entrikalar gün yüzüne çıkınca da herşeyi inkâr etmiş ve kendini kamufle etme yarışına girmişti. Ne var ki dönüş yolunda Münâfikûn Sûresi inmiş ve İbn-i Selûl’ün maskesini düşürüvermişti! İyice sıkışmış, kendini kurtaracak yeni bir gündem arayışına girmişti; çünkü kurduğu tuzak ve çevirdiği tezgâhları gün yüzüne çıkan her mücrimin başvuracağı en tesirli silah, iftira idi ve bu, ilk defa olmuyordu; Hazreti Yûsuf’u odaya kapatıp süflî emellerine alet etmek isteyen ve suçüstü yakalanan kadın, iffet âbidesi Hazreti Yûsuf’a iftira atmış, ortada duran delil, kurulan mahkeme ve aleyhinde verilen net hükme rağmen bu iftirasından geri durmamıştı! İbn-i Selûl de bu fırsatı kaçırmadı; hemen içindeki nifakı kustu ve üzerinde yoğunlaşan gündemi değiştirebilmek için iffet âbidesi Âişe Vâlidemiz ile Safvân İbn-i Muattal’a iftirayı yapıştırıverdi!

            Medine’de Büyütülen Fitne

İbn-i Selûl’ün bu iftirası, ordudan önce Medîne’ye ulaşmıştı. Münafıkların keyfine diyecek yoktu; reislerinden gelen bu haberi köpürtüyor, kendilerince iz kaybettiriyorlardı! Fırsatını yakalamışlardı ya, haklılıklarını ispat edebilmek için samimiyetin karartılması gerekiyordu ve buna dört elle sarıldılar. Tuzaklarının bir daha boşa çıkmaması için sefer yolunda yaşanan bu olayı ağızlarına sakız yapmış, dilden dile aktarıyorlardı. Kartopu gibi büyüyen bir fitneydi bu.

Bütün bunlar olurken Âişe Vâlidemiz’in (radıyallahu anhâ), olup bitenden hiç haberi olmadı; zaten yorgun düşmüş ve dönüşte hastalanmıştı. Bu arada Ramazan ayı da girmiş, onca hastalığına rağmen kendini ibâdet ü taâta vermiş, hücresinde istirahat ediyordu.

İftiranın üzerinden yirmi gün geçmişti. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu apaçık yalan ve iftiraya değer vermiyordu ama ortada hız kesmeden devam eden bir problem duruyordu. Gerçi, herkes eteğindekini dökmüş ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, Mescid-i Nebevî’de kamufle olan yüzlerdeki maskeler de düşmüştü! Bu vesileyle saflar daha bir netleşmiş, mümince duruşa sahip olanların safında kenetlenme yaşanırken kalbinde maraz taşıyanlar da rengini belli etmişti.

İlk Hamle

O güne kadar yaşanılanları teenniyle takip eden ve müdahale edeceği uygun zamanı kollayan Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselâm), toplum bünyesinde nükseden bu ur ve çıbana neşter vurup tedavi edebilmek için önce bir hutbe îrâd etti; vahiyle müeyyed olmasına rağmen, etrafında koparılmak istenen fırtına hakkında cemaatinin kanaatini soruyordu. Aynı zamanda bu, ailesi üzerinden bizzat kendisini vurmayı hedefleyen nifakın, muhtemel başka hamlelerini de kapatmak anlamına geliyordu. “Ey insanlar!” buyurdu. “Bazı kimselere ne oluyor ki ailem üzerinden bana eziyet ediyorlar; ehlimin aleyhinde gerçek dışı uygunsuz sözler sarfediyorlar? Kaldı ki ben onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Hakkında dedikodu yapılan adama gelince, onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. O, benim olmadığım yerde asla evlerimden birine girmiş değildir! Aileme töhmet isnat eden bazı kimseler hakkında yapılması gerekenler hususunda ne diyorsunuz?”[2]

Belli ki konumunu kullanarak konunun üstünü kapatmak yerine herkesin kanaatini alarak hakikati ortaya çıkarmayı hedeflemişti. Hâlbuki O (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın Resûlü’ydü; “Âişe tertemizdir ve onun hakkında konuşulanların hepsi de iftiradır!” deyip son sözünü söyleyivermiş olsaydı, ashâb-ı kirâmdan herkes buna “Evet” der ve mesele, bir daha açılmamak üzere kapanıverirdi. Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), etrafındaki eş-dostuna cemîlede bulunup kendi arzusuna göre ülûfe dağıtmıyor, göz ve kulağını vahye dayamış, kıyâmete kadar herkesin yürüyebileceği en sağlam zemini inşâ ediyordu. Bunun için herkese açtığı meseleyi, bir de Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Ali ve Hazreti Üsâme (radıyallahu anhüm) gibi yakınında duran ashâbıyla da paylaştı. Ardından meseleyi eşlerine de götürerek onların da kanaatini aldı. Hepsinin kanaati net ve aynıydı: “Ya Resulallah!” dediler. “Ehlin olan Âişe hakkında biz hayırdan başka bir şey bilmiyoruz; bunlar kesinlikle yalan ve iftiradır!”

Bu istişareleri üzerine bir kaç gün daha değerlendirme yaparak bekleyen Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm), fitneyi tamamen ortadan kaldırma adına son hamlesini yaptı ve hastalığını baba evinde geçiren Annemiz’i (radıyallahu anhâ) ziyarete gitti.

İlk Ziyaret

Yaklaşık bir aydır tutuşturulup canlı tutulmaya çalışılan bu iftiradan Âişe Vâlidemiz’in, bir hafta önce haberi olmuştu! Duyar duymaz da bayılmış, kendini kurtarma adına başka hayatları karartmayı hedefleyen böyle bir alçaklık karşısında nutku tutulmuştu! Ayılıp kendine geldiğinde, yataktan kalkacak hali yoktu. Gözlerine uyku girmiyor, gece-gündüz ağlıyordu. Ağlamaktan gözyaşı pınarları kurumuş, iştahı kesilmişti. Bu ağır imtihanın o gün üzerinde oluşturduğu tesiri, daha sonra şöyle özetleyecekti: “Neredeyse ağlamaktan ciğerlerimin söküleceğinden korkuyordum!”

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kapıyı çalmış ve içeriye buyur edilmişti. Yağmur yüklü bulutlar gibi duruyordu! Genelde O (sallallahu aleyhi ve sellem), hüzne kapı aralayan bir meseleyle karşılaştığında hemen namaza dururdu ve o gün de selam ve musafahadan sonra namaza durdu. Göz aydınlığı namazını bitirdikten sonra, gözyaşları içinde bir köşede dua dua kıvranan Âişe Vâlidemiz’in yanına gelip oturdu; “Ey Âişe!” dedi. “Senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer bu iftira ve dedikodulardan berî isen, Allah seni vahiyle temize çıkaracaktır. Şayet bir günah işlediysen tövbe et; zira kul bir günah işler de tövbe ederse Allah (celle celâluhu) onun tövbesini kabul ve affeder!”

Bugüne kadar sadece gözyaşlarıyla konuşmuştu. Bundan sonra diliyle de meselenin aydınlığa kavuşması için bir şeyler söylemesi adına Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine bir kapı aralamıştı. Bir dil üstadı olarak söz söylemeyi de iyi bilirdi. Yemin ederek sözlerine başladı: “Vallahi ben, Senin bahsini ettiğin konuda asla tövbe edecek değilim. Çünkü ben, insanların benim hakkımdaki ifadelerinden dolayı Allah’a tövbe etsem, o zaman yapmadığım bir şeyden dolayı tövbe etmiş olacağım. Yok, şayet ‘Böyle bir şey yaşamadım’ desem, sizler bana inanmayacaksınız. Aklıma Hazreti Yûsuf’un babasının halinden başka bir şey gelmiyor. Ben de sadece onun dediği gibi ‘Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında benim tek dayanağım, Allah’tır!”

            Müjdeli Haberin Gelişi

Hissedip de ifade edemediği çok şey vardı ama maksat hâsıl olmuştu. O, Allah’a tevekkül ve teslimiyetle, hâdisenin son hükme kavuşturulmasını Rabbine bırakmıştı. Böylesine organizeli bir karalamaya maruz kalışının bizzat Allah tarafından bertaraf edileceğine imanı tamdı. Bu duygularla mahzun ve mükedder bir şekilde yatağına çekildi. Sadece o beklemiyor, onunla beraber annesi babası ve bütün müslümanlar da aynı ızdırar haliyle bekliyorlardı.

Allah Resûlü, eşinin bu sözleri üzerine bir şey söyleyip yorum yapmamıştı. Denilecek bir şey de yoktu. Artık konuşması gereken herkesle görüşmüş, konuşmuştu. Makam sükût makamıydı. Oturduğu yerden daha kalkmamıştı ki kendisine vahiy gelmeye başladı. Vahyin ağırlık ve şiddetinden yüzünden inci taneleri gibi ter damlıyordu. Başının altına bir yastık koyup üstünü örtmüşlerdi. Manzaraya şahit olan feraset ve basiret timsali Annemiz’in dünyasına bir meltem serinliği akın etmiş, başından beri “Vallahi, ben, bunları gördüğüm zaman, hiç korkmuyor, telaşlanmıyor, aldırış etmiyordum. Bilakis, seviniyordum, çünkü atılan iftiralardan tamamen berî idim. Ben böyle olduğum halde, elbette Allah bana zulmedecek değildi!” şeklindeki duruşunun mükâfatını almak üzere olduğunu anlamıştı.

Vahyin gelişi tamamlandığında Peygamberimizin yüzünde tatlı bir tebbessüm belirmişti. Belli ki sevindirici bir haber vardı. Âişe Vâlidemiz’e dönerek, “Müjdeler olsun Yâ Âişe!” buyurdu. “Allah’a hamdet; zira senin tertemiz olduğunu bana vahiyle bildirdi!”

İşte Beraat Kararı

İlk müjdeyi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), başta Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) olmak üzere Ebû Bekir ailesine vermişti. Bu konuda inen ayetleri de ilk önce onlara okuyacaktı. Bir aydır üzüntüden kan ağlayan aile, şimdi sevinçten gözyaşları döküyordu. Kızlarının iffetini herhangi bir kimse değil, bizzat Allah tasdik ve ilan etmişti. Dünyada bundan daha büyük bir saadet, daha büyük bir bahtiyarlık olamazdı. Hepsi pür dikkat Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından seslendirilecek âyetleri dinlemek için etrafında hilal olmuş heyecanla bekliyorlardı. Derken Efendiler Efendisi istiazeden sonra inen âyetleri okumaya başladı: “O iftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda şer sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nisbetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır” (Nûr Sûresi, 24/11).

İftiracılar Sizden!

Âyet-i kerime, Âişe Vâlidemiz üzerinden başlatılan algı operasyonunun tamamen bir iftira olduğunu ifade ederek söze başlamıştı. Belki onlar için bunun bir iftira olduğunun tespiti yeterliydi. Ancak âyet-ı celîlede, yaşanan bu hâdiseyle ilgili dört şey daha söyleniyordu:

İlk olarak,bu iftira tuzağını kuranlar, dışarıdan bir grup değil “sizin içinizden, sizden bir topluluktur.” Zira münafıklar İslam toplumunun bir parçası olmasa da onlar gibi gözüküyor, onlarla beraber yaşıyorlar ve Müslüman toplumun bir parçası gibi duruyorlardı. Çoğu zaman Mescid-i Nebevî’de ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ardında namaza duruyorlardı. Saflar arasında en önde yer alıyor, göze girmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla bu bukalemun azınlığa karşı artık daha dikkatli olmak gerekiyordu. Zira mümin, bir delikten iki defa ısırılmamalıydı.

İkinci olarak âyette, “Siz, bu iftirayı hakkınızda bütünüyle şer sanmayın. O sizin için hayırlıdır” buyurulmaktadır. Demek ki zahiren bu ve gelecekte yaşanabilecek bu tür olaylar büyük bir bela ve musibet olarak görülse bile sonuçları itibarıyla çok hayırlara kapı aralamış, ardından nice fütuhatlar akın etmiştir. Zira her yönüyle imtihanlar, samimi olanlarla olmayanları birbirinden ayırır, müminleri hatalarından ve günahlarından arındırır. Hikmet açısından bakıldığında başlangıcı sancılı olsa da imtihanlar, sonucu tatlı Rahmânî lütuflardır; onlarla Allah (celle celâlühu), herhangi bir suçu olmayanların derecelerini yükseltir, inanan kimselere sabır ibadetini öğreterek onları geleceğe daha güçlü olarak hazırlar, Hazreti Âdem ile meleklerin imtihanında olduğu gibi Âdem’deki potansiyeli melekler vasıtasıyla bütün âleme ilan eder, kıvam kazandırır ve dirençlerini yükselterek yarınlar adına daha büyük yükleri taşıyacak insanlar haline getirir. Başta Âişe Vâlidemiz ve ailesi olmak üzere müminlerin o bir aylık dönemdeki yalvarış ve yakarışlarla kazandıkları sevapları, yapageldikleri ibadet ü taatlarla kazanmaları mümkün değildi. Aynı zamanda bir insanın en hassas olduğu bir hususta ağır bir imtihana tabi tutulması demek, kendisine ateşten bir gömleğin giydirilmesi demektir. Takdir edilen bu gömleği, İlâhî Kudret çıkaracağı âna kadar dayanmasını bilenler, davanın cihan çapında hakkıyla temsili için kandan-irinden deryaları geçmeye namzet hale gelebilirler. Dolayısıyla bir yönüyle zahiren anlam vermede zorlandığımız bu tür ağır vakalar, samimi olanların hal ve istikbal adına hazırlanmalarının yanında bir de dayanıklılık testidir. Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh), “Ben, Câhiliye döneminde bile böyle ağır bir imtihan yaşamadım!” sözü bu açıdan değerlendirilebilir. Kaldı ki bir Peygamber eşi olarak Hazreti Âişe’nin (radıyallahu anhâ), gözyaşı pınarlarını kurutarak elde ettiği derece ve gelecekte davayı temsil adına kazandığı dayanıklılığı bizim ölçmemiz de mümkün değildir. İbn-i Abbas’ın (radıyallahu anh) ifadesiyle, “Hazreti Âişe’yi Allahü Teâlâ, kıyamete kadar tilavet edilecek olan Kur’ân-ı Kerîm’deki azametli âyetlerle beraat ettirmiştir ki beraatin bu derece belagatlısı görülmemiştir. Şüphe yok ki bu takdir, onların Rabbimiz katındaki yüceliğini ifade etmek içindir.”

Üçünçü olarakbu âyette çoğu zaman dikkat etmediğimiz, belki de önemsemediğimiz bir husus daha ele alınmaktadır; o da iftiranın radyoaktif tesiri altına girerek ona kapılan ve bir şekilde onu seslendirenler de küfre denk bu günahın ortaklarıdır. Bu kimseler, hisseleri ölçüsünde de mesul tutulurlar. Âyetteki, “O kimselerden her birine kazandığı günahın karşılığı ceza vardır” ifadesi, bunu bir hüküm olarak ortaya koymaktadır. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem), bu âyet nazil olduktan sonra iftiracıların etkisinde kalarak bu yalana kapılmış iki erkek ve bir de kadın sahabîyi tecziye etmiştir. Böyle bir duruma düşmemek, iftiracıların ortağı konumuna düşüp adlarının yalancılar ve müfteriler defterine kaydetilmemesi için müminler daima uyanık olmalıdırlar ki âyet bize bunu ihtar etmektedir. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), bu konuda bize verdiği ölçü, kendimizi böyle bir sû-i akıbetten koruma adına yeterlidir: “Doğruluğu hususunda bir fikri olmadığı halde her işittiği şeyi seslendirmesi, kişiye günah olarak yeter.”

Son olarakâyette mevzu, işin elebaşlarına getirilerek tamamlanmıştır: “İşin elebaşlarına gelince onlara büyük azap vardır!” Bu iftiranın planlanmasında öncülük yapanları, bu tuzağın kurulmasında ve yaşatılmasında başı çekenleri bekleyen acı son, büyük bir azaptır. Öyleyse onlar, yakında çarpılacakları büyük bir azaba hazır olsunlar.

Sonuç

İfk hâdisesi, tarihin belli bir döneminde yaşanıp bitmiş bir olay gibi zannedilse de sonraki dönemlerde de farklı desenlerde kendini tekrarlayan bir illettir. Kâinatta yeknesaklık yoktur ve İlâhî Kudret, müminleri güçlü kılabilmek için Şeytan ve nefisle imtihan ettiği gibi aralarında dolaşan nifak şebekeleriyle de imtihan eder. Âyette yer aldığı şekliyle, burada önemli olan, daha ilk baştan tavır belirleyip (yine İlahi bir hikmete binaen, birkaçı müstesna olmak üzere) Sahâbe-i Kirâm’ın (radıyallahu anhüm) yaptığı gibi Rahmânî bir duruş sergilemektir. Zira âyette Cenâb-ı Mevlâ, “Siz ey müminler!” demekte ve vicdanlara şöyle seslenmektedir:

“Bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip ‘Hâşa! Bu, besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi? … Nasıl oldu da onu işitir işitmez, ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, pek büyük ve pek çirkin bir bühtandır!’ demediniz!”[3]

Örnek bir duruş olarak, İfk Hâdisesi karşısında Ebû Eyyûb el-Ensârî ile hanımı arasında geçen şu konuşma ne kadar mânidardır: Akşam evine geldiğinde hanımı, Ebû Eyyûb Hazretlerine sordu:

– Âişe hakkında insanların söylediklerini sen de duydun mu?

– Duydum ama bunların hepsi de yalan! Hem, ey Ümmü Eyyûb! Allah için söyle bana, böyle bir şeyi sen hiç yapar mısın?[4]

– Allah’a yemin olsun ki asla yapmam!

– Unutma ki Âişe, senden daha hayırlıdır![5]

Dipnotlar

[1]İbn-i Hişâm, Sîre, 3/191.

[2]İbn-i Hişâm, Sîre, 3/192.

[3]Bu münasebetle gelen âyetlerin tamamı için bkz. Nûr Sûresi 24/11 vd.

[4]Bazı rivayetlerde Ebû Eyyûb el-Ensârî ile hanımı Ümmü Eyyûb arasında geçen konuşmada daha başka detaylar vardır; Ebû Eyyûb, hanımına şöyle demiştir:

– Şu söylenilenleri görüyor musun?

– Safvân yerinde sen olsaydın, Resûlullah’ın mahremi hakkında olumsuz bir şey düşünür müydün?

– Elbette hayır!

– Ben de Âişe yerinde olsaydım, asla Resûlullah’a ihanet etmezdim; hâlbuki Âişe benden, Safvân da senden daha hayırlıdır! (Bkz. Diyârbekrî, Târîhu’l-Hamîs,1/476, 477).

[5]Daha sonra gelecek ifadelerde de Allah (celle celâluhu), Ebû Eyyûb’un bu mümince duruşu gibi duruş sergileyenleri takdir edecek ve aynı duruşun, herkese ait bir meziyet olması gerektiğini söyleyecekti. Zira bu duruş, Allah’ın sevdiği bir duruştu ve benzeri iftira kampanyaları karşısında inananların, her zaman aynı tepkiyi vermeleri, O’na ait bir emirdi.