Şehrin en kalabalık caddesinde koştururcasına ilerliyorduk. İnsanlar, iş çıkışı evlerine dönüyorlardı. Bu hızlı akış gözlerimi yoruyor, karışan çizgiler birbirine ekleniyordu.
Yolun neresinde olduğumuzu, çevredeki binalardan anlıyordum.
Akşam, şehrin ufkunu kızıla çevirirken dolmuşu kaçıracak olmanın telâşıyla ilerliyorduk. Hızlı adımlarımız, yüzümüzün kızarıklığı, kaşlarımızın kıvrımları telâşımızı ele veriyordu.
Cadde uzun ve kalabalık; vakit dar… Bir türlü dolmuş durağına varamamıştık.
Hepsi bizi bekliyormuş gibi yoldan birçok insan geçti, fakat bir sima dikkatimizi çekti. Tülbendinde Anadolu’mun nakışları, elinde sesine eşlik eden titremesi… Burnunun kıvrımları, büyüyen küçülen gözleriyle âdeta anacığım gibi bir teyze belirdi yanımızda.
Ne zaman fark ettim bu kadar detayı, bilemedim. Birkaç adım bizimle birlikte yürüdü, durmayacağımızı anlamış gibi attı kendini önümüze. Gitti geldi gözleri gözlerime ve şöyle dedi:
“Allah size belâ, musibet vermeye. Çoluğunuz çocuğunuzla şâd olasız. Daim bahtiyar olasız.”
Kelimeler sanki tepe oldu, aşamadım. Yol durdu, sokak durdu…Dua büyüdü gönlümde. Yanımdaki öğrencilerim de durdu. Bu teyze sadaka istiyordu bizden. O kadar içten, o kadar bizden.
“Bu Tacik teyze Türkçe dua etti. Gönlünüzden ne koparsa verin teyzeye.”
“Hocam dolmuşu kaçıracağız.”
“Bırak evlâdım şimdi dolmuşu.”
Zihnimde birkaç gün önce öğrencilere sadaka ile ilgili söylediklerim. Onca sözün üstüne, dediğini yapmamak korkuttu; durdurdu yolun ortasında beni. Teyzenin elleri titriyordu. Yüzüne tam bakamadım.
Verdik gönlümüzden geldiğince. Yol yeniden hareketlendi, arabalar ve insanlar yürümeye, sesler tekrar duyulmaya başladı. Durağa geldiğimizde dolmuş kalkmıştı.
On beş dakika sonra diğer dolmuş gelecekti. Bir önceki dolmuşu arzulamamızın sebebi daha geniş olmasıydı.“Kısmet böyleymiş” deyip bir sonraki dolmuşa bindik.
Kalabalık kaybolmuş, şehir gürültüsüyle geride kalmıştı. Teyze ve duası kalmıştı o tablodan zihnimde.Şehir görünmez olmuştu. Yolun az ilerisinde bir kalabalık gördüm. Az sonra ne olduğunu daha net görmeye başlamıştım. Yolun kenarında bir dolmuş,  üzerinde devrilen bir kamyon sebebiyle âdeta katlanmış kâğıt gibi olmuştu. Dikkatlice bakınca onun kaçırdığımız dolmuş olduğunu anladım.
“Hocam, bu bizim kaçırdığımız dolmuş.”
“Hocam, iyi ki kaçırmışız dolmuşu.”
Bizi durduran teyzeyi düşündüm bir an; yüzünün kıvrımlarını, tülbendinin nakışlarını, titreyen ellerine eşlik eden duasını:“Allah size belâ, musibet vermeye. Çoluğunuz çocuğunuzla şâd olasız. Daim bahtiyar olasız.”