Magdeburg, Doğu Almanya’daki Sachsen-Anhalt eyaletinin başkenti. Düz bir araziye kurulmuş, orta ölçekli ve düzenli bir şehir. II. Dünya Savaşı’nda yerle bir edilmiş. Şehirden geçen Elbe nehrinin kenarı ağaçlarla kaplı. Özellikle ıhlamurlar çiçek açtığı zaman, etrafa yayılan kokuya doyum olmuyor.

Burada okuyan Türk öğrenciler var. Almanya doğumlu iki Türk öğrencinin kaldığı bir eve misafir oldum. Evde iki de Tacik öğrenci var. Çok nezih ve zeki gençler… Ali çok güzel Kur’ân okuyor ve hafızlık çalışıyor. Bir akşam evde çay içerken Anar Bey ile tanıştık. Kendisi, hak ve hakikate gönül vermiş, yolundan dönmeyen bir adam.

Anar Bey üniversiteyi bitirdikten sonra gelmiş buralara. Azerbaycan Türkü. Kim olduklarını ancak 90’lı yıllarda anlamışlar. Daha önce İslam’ı sadece isim olarak biliyorlar. İslam’a dair her şey yasak… Hatta isimleri bile değiştirilmiş. Okulda, Antik Dünya Tarihi ve Bolşevik Tarihi okumuş Anar Bey.

Anar Bey bizi evine davet etti. Çok sevindim ve o sıralar bayan öğrencilerle kalan hanımıma haber verdim. Ertesi gün şehir merkezinde buluştuk. Üniversite öğrencisi Esma da gelmişti hanımımla. Şehirde yabancı olmak ve dil bilmemek çok zor. Birinin rehberliği, çölde bulunan su gibi… Almanca bildiği için evin sahibesi ile konuşabileceklerdi.

Anar Bey bizi durakta karşıladı. Hava epey soğuktu. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdük. Eski Sovyet yapısı binalardan birinde oturuyorlardı. Yan yana birçok daireden oluşan, uzun ve çok katlı binalar… Ancak çok sağlam ve korunaklı… İçeri girer girmez ısındığımızı hissettik.

Bizi önce mutfağa aldılar. Aileler küçük olduğu için buralarda mutfaklar çok büyük olmuyor. Ev sahibesi çorba hazırlamıştı. Büyük porselen bir kâsede, farklı bir çorba, ‘Ukrayna çorbası’… Hanımla göz göze geldik. Aynı şeyleri düşünüyorduk. İçimden besmele çekip ilk yudumu aldım. Ancak ilk kaşıkta durum değişmişti. Lahana ile yapılmış bu lezzetli çorbayı ilke defa içiyordum. Çorbanın adını merak ettim. Hanımefendiye soracağım, ama Türkçe bilmiyor. Esma kardeşimiz tercüme etti. İlk anda anlamadım telaffuzu. Ancak üçüncü tekrarda çorbanın isminin “Borş” olduğunu anladım. Anar Bey’in hanımı, Ukrayna’ya göç etmiş bir Azeri ailenin kızı. Oraların da kültürünü almış ve Azeri kültürü ile yoğurmuş.

Borş çorbasından sonra ne kadar teşekkür ettik, ne kadar dua ettik, bilmiyorum. Soğuk kış günü, bir evde çorba içmek ne kadar kıymetli imiş meğer… Bunu aylarca kamplarda misafir edilip bir ev ortamına hasret kalınca, daha iyi anlamış olduk.

Çay içerken Anar Bey, eski Azerbaycan’dan bahsetti. 90’lı yıllarda oralara giden ilk alperenler gündeme geldi. Onların da benzer bir dille konuştuklarını görünce, başka kardeş topluluklar olduğunu fark etmişler. O zamana kadar onlara hep siz Rus halkısınız ve Azeri’siniz diye telkinde bulunulmuş. Hatta yanı başlarında yaşayan Kazak, Türkmen ve Özbeklerden de haberleri yokmuş.

Anar Bey başka bir hatıra ile devam etti:

“1980’li yıllarda Rauf adında bir doktor vardı. İçinde hep bir hasret olarak yaşayan dinini, Kur’ân’ını arıyor. Namazı öğretecek birini bulabilir miyim diye sürekli arayış içinde. Sonra Gürcistan taraflarına gidiyor. Orada bir arkadaşından namaz kılmasını öğreniyor. Ancak onun bir hasreti daha var. Batıda kardeşleri olduğunu biliyor ve onlara kavuşmak istiyor. O kadar hasret ki Dr. Rauf kendi özünü bulmaya… Bu hasretle ara ara Karadeniz sahiline iniyor ve deniz suyu ile elini yüzünü yıkıyor. ‘Neden böyle yapıyorsun?’ diye soranlara, ‘Bu su batıdaki kardeşlerimizi görmüştür. Onların elleri de bu suya değmiştir. Bu yüzden biraz olsun hasret gideriyorum’ diyor.”

Sonra konu günümüze geldi. Anar Bey, Emirdağ Lahikası’nı açtı ve bir bölüm okudu:

“Nurların muarızları, her cihetle mağlup olduktan sonra, zahiren bize hoş görünmeyen ve hakikaten Nurlara daha menfaatli bir plan takip ediyorlar. Güya Nurcuların tesanüdünü kırıp bilinmeyecek bir tarzda bazı mühim erkânlarını başka yerlere gitmelerine sebebiyet veriyorlar. Hâlbuki onların gitmesiyle tesanüd kırılmadığı gibi, gideceği yerlerde lüzumları var. Ezcümle, Muharrem’i Tavas’a, Mustafa Osman’ı Karabük’e, Refet’i İstanbul’a gibi… Bazı kardeşlerimizi dağıtmaya sebebiyet veriyorlar.”

“Sahabe gibi değil mi?” dedi Anar Bey. “Onları da Allah bir vesile ile dört bir tarafa göndermedi mi? Bana kalırsa bugün de böyle oluyor. Sizleri de Allah farklı yerlere dağıttı. Bu tarihî bir süreç… Sonu çok güzel olacak inşallah” dedi, gözleri doldu.

Sözlerine şöyle devam etti: “Yıllardır bir hasretle yaşıyorum. Aynı Dr. Rauf gibi… Buraya gelmeden önce, Bakü’de bir arkadaşımla kalıyordum. Almanya vizesine başvurmuştum. Orada evlenecektim. Bir gün vizem geldi. Ancak içimi bir hüzün kapladı. Gideceğim yerde ne böyle bir ev ne arkadaş ne de mescit vardı. Bu duygular içinde gideceğim günü beklerken bir gece rüyamda Üstad Bediüzzaman Hazretlerini gördüm. Bana bir şeyler anlattı ve şehadet parmağını kaldırıp “Dershane…” dedi. Sonra da arabasına binip gitti.

Buraya geldim. Gerçekten de ne bir mescit ne bir ev… O günlerde hep şöyle dua ettim: ‘Ya Rabbi! Bu şehre Risale-i Nurları okuyan insanlar gönder. Buralara iman ve Kur’ân hizmetleri nasip et. Aradan yedi sene geçti ve bazı gençler geldi. İlk olarak bir dernek açıldı. Sonra da ilk ışık evi açmak nasip oldu.

Derken bu sıkıntılı süreç başladı. Öğrenci akışı birden kesildi. Çok az kişi kalmıştı. Ben yine hüzünlendim. Böyle giderse burada yine büyük bir boşluk olacaktı. Yine ellerimi açtım ulu dergâha: ‘Ya Rabbi! Beni Senin sevdiğin ve razı olduğun insanlarla tanıştır ve arkadaş et.’ Artık dilimde bu dua vardı.

Bu sefer yedi yıl beklemek zorunda kalmamıştım, çok şükür. Bir gün duydum ki Türkiye’den muhacir ağabeyler, ablalar gelmiş şehrimize. Rabbim bu sefer cebrî bir hicret nasip etmişti hizmet insanlarına.”

Sonra cep telefonunu aldı ve bir mesaj okudu. Bu, günümüzle alakalı bir ayet mealiydi:

“Zulme mâruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi!” (Nahl, 6/41).

Ne diyeceğimi bilemedim. Sonra yavaşça, “Allah büyüktür ağabey” dedim.

Bu dinin sahibi O’dur (celle celâluhu). Kimi bu hizmette istihdam etmişse, o bahtiyardır.