“Enstitüye gitmek için evimden çıktım. Baktım elden gazete satan bir çocuk bağırıyor: ‘Yazıyor! Yazıyor! 147 profesörün üniversiteden çıkarıldığını yazıyor!’ Gazeteyi aldım elime. Baktım benim de ismim var. Enstitü yerine Süleymaniye Kütüphanesi’ne gittim. Kitap okumaya başladım.

Öğrencilerim, asistanlarım nerede olduğumu merak etmişler. Beni aramışlar, bakmışlar ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışırken buldular beni.”

Bu sözler, yakınlarda ruhunun ufkuna yürüyen bir asırlık çınara, Fuat Sezgin’e ait. Bilim tarihinde Müslüman âlimlerin oynadığı önemli rolü bütün dünyaya ispatlayan, sadece yayınladığı çok sayıda eserlerle değil, hazırlanmasına vesile olduğu âletler, cihaz kopyaları, maketler ve model koleksiyonlarıyla dünya bilim tarihine kazıyan bir âlim…

Fuat Sezgin ile defalarca görüşmeler yaparak, biyografisini daha hayattayken kaleme alarak kültür hayatımıza mühim bir katkı sağlayan Prof. Dr. İrfan Yılmaz’ın eserinden[1]aldık bu sözleri.

“Aslında böyle bir şeyi (147’liklerden olmayı) beklemiyordum, ama Türkiye’de atmosferin değiştiği realitesini de görmüştüm. Hatta bazen de dışarıya çıkmayı istiyordum, ama kendi kendime de çıkamazdım.

Memleketimi çok seviyordum, çok şeyler yapmak istiyordum… O gün artık Türkiye’de yaşayamayacağıma inandım.

Amerika’daki, Almanya’daki dostlarıma, ‘Bugünden itibaren ben üniversitesinden atılmış bir insanım, yanınızda çalışmak isterim, benim için bir yer var mıdır?’ diye birkaç kısa mektup yazdım. “Almanya’ya misafir doçent olarak davet edildim.”

Galata Köprüsü’nde Yarım Saat

“Ayrılmadan (13 Mart 1961) önceki son gece Galata Köprüsü’ne gittim. Karaköy’e yakın bir tarafından, yüzüm Anadolu Yakası’na çevrili, yarım saat kadar parmaklıklara dayalı olarak derin derin düşünmeye başladım.

O kadar çok sevdiğim İstanbul’dan ayrı, bütün hayat boyunca nasıl yaşayabileceğimi, memleketimi altüst eden hâdiselerin sebeplerini kendime soruyordum. Aradan geçen kırk yedi yıldan beri İstanbul’a uğradığım her seferde o köprünün kuzey köşesinde geçirdiğim yarım saatlik muhasebeyi ve nemli gözlerle oradan ayrılışımı hep hatırlarım.”

Altı Aylığına mı Çağırdınız?

Sürgün cezasına denk gelenler iyi bilir, sıkıntı; yalnızca gurbet hasreti, yabancı bir kültür değildir, aklının ucundan geçmeyen sıkıntılara rast gelir insan. Almanya, o yıllarda da bir mazluma kucak açmıştır, ancak Fuat Sezgini büyük bir sürpriz beklemektedir. Rektör yardımcısı, dört ay sonra odasına davet eder ve kendisine:“Biz sizi altı ay için çağırdık, altı aydan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?” der. Mahcup bir şekilde, “Amerika’ya gitmek ister misiniz? Frankfurt’ta kalmanız mümkün değil. Maalesef size yardım edebilmek için böyle bir yanlışlık yaptık” diye ilave eder. Frankfurt Şarkiyat Enstitüsü,altı aylığına izne ayrılan bir akademisyenin yerine derse girmesi için çağırmıştır kendisini. Sürgünler insanı daha da bir hissî yapar belki, ama hoca duygularının esiri olmamaya kararlıdır:

“Ben çok rahat bir şekilde dinledim onun söylediklerini. Türkiye’de o ihtilalden sonra ben, yeni bir insan olmuştum. ‘Hiç üzülmeyin’ dedim. ‘Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim, üniversiteyi de öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı.

Ondan sonra bir askerî darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte bu hâdiseden sonra ben şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar maddî imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için daha önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onları düşünmüyorum.’

Adamcağız bana baktı, baktı… Ayağa kalktı, beni kucakladı. Bana dedi ki: ‘Ben ateistim, Allah’a inanmıyorum. Fakat bu kadar inanan bir insan olmanıza ne kadar gıpta ediyorum!’

Sonra bana hissettirmeden çalışmış, kimlerle görüşmüş bilmiyorum. Frankfurt’a 100 km kadar bir mesafede Marburg şehrindeki üniversitenin Hititler bölümü başkanı geldi ve bana dedi ki: ‘Biz burada yeni Şarkiyat Kürsüsü kurduk, orada ders verecek kimse yok, siz bu dersleri alır mısınız?’

Daha altı hafta bile geçmeden oldu bütün bunlar. Böylece hayatımda çizdiğim yeni yolun doğru olduğuna inanmaya başladım. O inanç hâlâ hayatımın esasını teşkil ediyor. O zaman gençtim, sağlamdım, diriydim, bugün de çok şükür iyiyim. Yapacağım daha çok iş var; belki o yüzden Allah bana güç, kuvvet, sıhhat veriyor. O günlerde şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim. Bu düşünce bana müthiş bir kuvvet veriyordu! Uçuyordum, biliyor musunuz?

Sadece memleketimin perişan hâli beni rahatsız ediyordu.”

Çocukça Şeyler

“İhtilâl günlerinde Türkiye’de atmosfer hiç iyi değildi. Herkes birbirini ihbar ediyordu. ‘Filan Demokrat

Partili, falan Millî Birlik Komitesi hakkında şunları söyledi’ gibi sözlerle, birbirlerine düşmanlıkları ve hasetlikleri olanlar, ihbarda bulunuyorlar.

İsmini zikretmeyeceğim, bir adam Şarkiyat’ın atmosferini çok kirletti. Bizim çalışmalarımızı kıskanırdı. Devir askerî ihtilal devri. Hükümeti Yassıada’ya mahkûm etmişler. Siz gençsiniz, bu olayları bilmezsiniz, ama okumuşsunuzdur.

Millî Birlik Komitesi içerisinde bulunan bir subay, bizde Şarkiyat tahsili yapan bu adamın hanımının akrabasıymış. Bu yolla benim ismimi vermişler.

Zaten böyle ortamlarda bu işler de kolaydır.

İnsan, çocuklarının yaptığı hataları affeder. Ben de bu sebepten (27 Mayıs ihtilâlinin ardından yapılanlar için)çocukça bir hareketti diyorum. Zaten neticesi de benim açımdan iyi olduğu için böyle düşünebilirim. Bu yüzden bana fazla bir menfîtesiri olmadı diyebilirim. Tam aksine Almanya’ya giderek müthiş bir çalışma ortamının içerisine girmiş oldum. Onun için bugün de bir kızgınlık duymuyorum. Fakat şu hatırayı anlatmadan geçmeyeyim:

1971 senesi olabilir, belki 12 Mart dönemi olarak hatırlanan süreçti galiba. Kardeşim Re’fet Sezgin [(1925-1992) Adalet Partisi milletvekili, devlet bakanlığı ve enerji ve tabiî kaynaklar bakanlığı yaptı.]o sıralarda bakandı. Üstün zekâlı Türk çocuklarının geliştirilmesi maksadıyla, Almanya’da bir vakıfkurmak istiyordum. Vakıf vasıtasıyla da senede on kadar Türk talebesini finanse ederek, onlara bilimler tarihini öğretme düşüncemiz vardı.

Vakfa yardım sağlamak ve talebe istemek için Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’e [(1921-1992)emekli tuğgeneral, devlet bakanı]gittik. 1960 darbesinde Milli Birlik Komitesinde vazife yapanlardan biri de o idi. Daha sonra tabiîsenatör olmuştu.

Ona ‘Siz askerî darbe yaptığınız andan itibaren daima sizin yanlış yaptığınıza inandım ve size karşı hep muhalif oldum. Maalesef her şeyi yanlış yaptınız, ama bir şeyi doğru yaptınız… Bu da beni memleketten çıkarmış olmanızdır’ dedim, kıpkırmızı oldu.”

Fuat Sezgin, 94 yıllık bir çınar ve geride dev eserler bırakan bir âlim. İslam dünyasının bilimdeki izzetini gösteren ve bunu dünya bilim literatürüne âdeta kazıyan bir bilim adamı.  İlimde zirvelere çıkması bir sürgün öyküsü ile başlamıştı. Çok sevdiği İstanbul’da, 30 Haziran 2018’de vefat etti. Nur içinde yatsın…

Bazen şiddetli bir fırtına alır götürür garip tohumu, betonlaşmış yurttan, yaban ellere. Tohum endişelidir; götürüldüğü toprağın ona sahip çıkacağını, büyüteceğini, göklere çıkaracağını nereden bilsin. Yoksa hiç rüzgâr esmeyip de kalıverse, kaybolup gidecektir çorak toprakta. Rüzgâr elinden tutmuş kurtarmıştır onu.

“O’dur ki rahmeti olan (yağmurun) önünden müjdeci olarak rüzgârlar gönderir” (A’raf, 7/57).

Dipnot

[1]Yitik Hazinenin Kâşifi Fuat Sezgin, Prof. Dr. İrfan Yılmaz, İstanbul: Yitik Hazine Yayınları, 2010.