1980 İhtilali olmuş; ülkede olağanüstü hal uygulaması var.

Cani teröristlerin fotoğrafları arasına, kurak Anadolu topraklarını gözyaşlarıyla sulamaya çalışan muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin resmi de eklenmiş!

İnanan ve inancına uygun yaşamak isteyen insanların başında balyoz gibi duran 163. Madde var.

Dinî eserleri okumak, basmak, dağıtmak, sohbet yapmak, himmetlere müracaat etmek, Anadolu’nun garip evlatlarının talim ve terbiyesine zemin hazırlamak suç olabiliyor!

Anadolu’nun kırsal bir bölgesinden, batıdaki illerimizden birine, imam hatip lisesinde okumaya gitmiştim. Tarih Eylül 1981… Yani, ihtilalden bir sene sonra.

Bugün zulme ve gadre uğrayan fedakâr Anadolu insanının alın teri ve emeğiyle vermiş oldukları burslar vesilesiyle okula kayıt olmuş, bir öğrenci evine yerleşmiş ve okumaya başlamıştım. Kaderin cilvesine bakın ki evinde beni sadece bir gece misafir edebilen yakın akrabam, beni ağabeylerime teslim etmişti.

Akrabam, evin masrafları için gerekli parayı da ödeyemeyeceğini söyleyince, bana o gün ağabeylik yapan Abdullah Ağabey, “Aslanım, sen üzülme, moralini bozma, yeter ki oku. Benim 10 liram varsa, yarısı senin. İki gömleğim varsa, biri senin. İki pantolonum varsa, yine biri senin” demiş ve o gün kalbimi fethetmişti.

İmam hatip lisesinde ilk seneyi tamamlamış ve yeni öğretim yılına başlamıştık. Abdullah Ağabey, üniversite öğrencisiydi. Bölümünü sevmediği için tekrar imtihana girmiş, her gün radyodan yerleştirme sonuçlarını dinliyordu. Sonunda, doğu illerimizden birinde bulunan ilahiyat fakültesini kazandığını öğrendik. Artık bize ağabeylik yapmayacaktı. Bir anda evimize bir hüzün çöktü. Onu kendi ağabeyimden daha çok severdim.

Eşyalarını topladı. “Artık ayrılık zamanı” dedi. Bizlere gözyaşlarıyla veda etti. Aynı sınıfta okuduğum arkadaşım Mahmut’la beraber ağabeyimizin bir bavulunu garaja kadar götürelim diye evden çıktık. Kitap ve elbise dolu ağır bir bavulu taşımaya çalışan iki çocuk… Hükümet Konağının önünden geçerken bir adam, “Çocuklar, nereye böyle? Ne taşıyorsunuz? Ne var bu bavulda?” diye sorunca, şaşkın bir halde, “Ağabeyimin eşyaları… İçinde elbise var” diyebildim.

“Durun bakalım, bu bavul çok ağır. Gelin bakalım siz şöyle karakola” dedi o adam.

Hayatımda ne polis ne de karakol bilmezken bir anda hepsini öğrendim. Mahmut bavulla birlikte içeri girdi. Ben o adama, “Ağabeyim garajda, isterseniz haber vereyim” dedim. “Tamam,” deyince koşarak haber verdim. Ağabeyimin sanki dünyası yıkıldı. Şimdi daha iyi anlıyorum o günkü yaşadığı sıkıntıyı.

Ağabeyimle karakola kadar gelmiş ve tam içeri girecekken içimden gelen bir ses, “İçeride iki kurban var, yetmez mi? Bu kitap düşmanları, ilim ve âlimden korkan zalimler, sevgi ve muhabbet mahrumları, bu işi burada bırakmaz, mutlaka evi basarlar” dedi.

Karakoldan nasıl çıktığımı bilmiyorum. Koşarak eve geldim. Evde bir arkadaş var. Zile basıyorum, ama kapıyı açmıyor, “Elma mı, armut mu?” diye soruyor. “Aç kapıyı, biraz sonra elma mı armut mu öğrenirsin” deyince hemen kapıyı açtı ve “Ne oldu, bir şey mi var?” diye sordu.

“Evet, biraz sonra polis amcalar ziyarete gelecek” dedim. Temel insan haklarına saygı gösterilen, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu, demokratik bir ülkede hiçbir suç unsuru teşkil etmeyen nuranî eserleri, Kur’ân’ın manevî tefsirlerini saklamak zorunda kaldık.

Biraz sonra polisler geldi. Evimiz mescit gibiydi, ama ayakkabılarıyla içeri daldılar. İlk baktıkları yer, tuvaletin havalandırma boşluğu… Neymiş efendim, burası hücre eviymiş ve silah arıyorlarmış. Sonra evin her yerini kontrol ettiler, ama nafile… Aradıklarını bulamadılar, zaten mevcut olmayan şey bulunmaz. Bulacakları tek şey ilim ve muhabbet… Fakat nefrete kilitlenmiş insanların bunları fark etmeleri pek mümkün değil, maalesef.

Bizi sorguya çektiler ve dövmeye başladılar. Acıyla kıvranıp ayakta durmaya çalışırken komiser ve yardımcısı odaları aramaya gitti. Arkada kalan polis memuru omuzuma dokunarak, “Üzülme aslanım! Sizin gibi imanlı bir gençliğe bu milletin su kadar, hava kadar ihtiyacı var”diyerek beni teselli etti. Bugün bu teselli sesleri hâlâ kulaklarımda. Milletimin böyle bir gençliğe hâlâ ihtiyacı var.

Aradıkları hiçbir şeyi bulamadan evden ayrıldılar.

O gün o zulmü yapan, masumlara hakaret eden, kin ve nefret kusan zalimlerin akıbetini bilmiyorum. Ancak o evde kalan kardeşlerimin hepsinin, 30 yıldan beri neslimizin iman ve ahlakına, umumî sulh ve asayişe, yüksek insanî değerlere hizmet ettiklerini biliyorum.