Çevrenize hangi gözlükle bakarsanız o şekilde görürsünüz. Bu, Allah’ın (celle celâluhu) takdir ettiği kanunlardan birisidir.

Bakmakla görmenin, işitmekle duymanın ve hissetmekle dokunmanın farkı herkesin malumudur. Allah, ayetlerini yani Kendisinin varlığına delil olarak yarattığı her şeyi, afakta ve enfüste insanlara göstereceğini mealen şöyle buyuruyor:

“Onlara âyetlerimizi dış âlemlerde ve kendi içlerinde göstereceğiz ki O’nun (Kur’ân’ın) hak olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53).

Bakış açımızı ne kadar düzeltebilirsek kâinatta cereyan eden hadiseleri ve Allah’ın varlığına delil olan ayetleri o nispette daha iyi görebiliriz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, boyun fıtığı ağrıları sebebiyle benden uzman bir yakınımın görüşünü almamı rica etmişti.

Ben de gerekli bilgileri alıp kendisine şu tavsiyeleri ilettim:

“Öncelikle boynu sıcak bir havlu ile sarın. Böylelikle kaslar gevşeyecektir. Daha sonra ‘traksiyon’ denilen boyun çekme işlemini uygularsınız, inşallah faydalı olur.”

Ardından bu şekilde tedaviye başlanıldı. Günler geçtikçe Allah’ın izni ile uygulama faydalı oldu, ağrılar azaldı ve kendisi şifa buldu.

Tedavi esnasında bir gün bana dönüp “Doktor Bey, boynu ısıtıp traksiyon yapmak faydalı oldu, Allah razı olsun” dedi ve sonra ekledi: “Bazı meseleleri çözmek için de önce muhatabı yumuşatmak lazım, yoksa çözemezsiniz ve daha büyük komplikasyonlara yol açabilirsiniz.”

İşte Allah’ın kâinatta koyduğu fizikîbir kanundan çıkarılan içtimaîbir sonuç… Bu konuyla alakalı bir mefhum olan “te’vîl-i ehâdîs,” yani hadiselerin yorumlanması, bakın ne kadar güzel ifade edilmiş:

“Tefekkuh, işin özünü kavrama, illet-malûl, sebep-netice arasındaki münasebeti görme, kozaliteye göre düşünme demektir. Mülâhazalarını günü birlikçiliğe bağlayanlar, küllî bakıp, küllî düşünemeyenler, küll-cüz’, yani bütün-parça arası gidip gelmesini bilemeyenler, neticeyi de göremezler.

Kur’an-ı Kerim’de tefekkuhun yanı sıra, teakkul, tefekkür gibi kelimeler de geçer. Teakkul, aklı kullanma demektir. Kur’an-ı Kerim’de, felsefedeki gibi, başlı başına bir fakülte, âtıl bir latîfe olarak akla yer verilmez. Akıl, hep fiil olarak kullanılır. Tefekkür ise, bilme, bildiğini bilme ve bir de bilgiyi kullanma gibi üç buudlu bir faaliyettir. Tefekkürî bir bakış, aynı zamanda tecessüsî bir bakıştır. Bunun zirvesi ise, te’vîl-i ehâdîstir. Te’vîl-i ehâdîs, sadece rüya yorumu demek değildir. Hayatını şuurla yaşayan, her hadiseye sebep-netice çerçevesinde bakabilen, her şeyden bir manâ çıkarmasını bilen ilhama açık ruhlar, te’vil-i ehâdîsin üveykleridirler. Batı düşüncesinde tarihe ve hadiselere tek yönlü bir akış olarak bakılır; su akıp gittiği için, bir ırmakta ikinci defa yıkanılmaz denilir. Hadiseler akıp gitmektedir. Fakat ayniyete yakın bir misliyet içinde akıp gitmektedir. Bu bakımdan, her hadisenin bir de perde gerisi, hikmeti, birbiriyle münasebeti, sebep ve neticesi vardır. Meselâ, şu masada, kim nereye oturuyor, nasıl davranıyor, sürahiler, termoslar nasıl diziliyor, bunları tefahhus ve tecessüsle gözleyen, hayatını duyarak yaşayan bir insan, bir-kaç günlük bir müşahedeyle, bunlardan bile yanıltmayacak manâlar çıkarabilir ve kesin denebilecek neticelere varabilir. Bu da bir çeşit firâsettir.”[1]

Resûlü Ekrem’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) mealen şöyle bir hadis-i şerif rivayet ediliyor: “Müminin ferasetinden sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.”[2]

Konumuzla alakalı başka bir hatıra şu şekilde:

Vücutta D vitamininin üretilebilmesi için güneş ışınlarına doğrudan maruz kalmak lazımdır. Bir camın arkasında saatlerce güneşte kalsanız bile vücutta D vitamini üretilemez. Öte yandan, kışın bile sadece yüzünüz doğrudan güneş ışınlarına maruz kalsa, D vitamini üretilir. Özellikle osteoporoz denilen kemik erimesi yaşamamak için bu önemlidir. Bu meseleyi kendisine kısaca anlattıktan sonra, “Kısa süreli de olsa, bahçeye çıkarsanız, kemikler için faydalı olur. Osteoporozun engellenmesi adına bir tedbir olur” demiştim.

Kendisi de o günlerde (yaklaşık 15 yıl önce) öğle yemeğinden sonra, bahçeye çıkmayı âdet edinmişti. Bir süre bahçedeki kameriyede de oturduğu oluyordu. Bir seferinde, bahçeden kaldığımız binaya dönerken, “Doktor Bey, geçenlerde vücudun D vitamini üretebilmesi için güneşle doğrudan muhatap olması lazım demiştiniz. Aynen öyle de bazı meseleleri çözmek için telefon yeterli olmuyor, muhatapla yüz yüze gelmek lazım” demişti.

Ben de bu tavsiyeye uyarak işlerimi mümkün mertebe yüz yüze halletmeye çalışmıştım.

Bir kardeşimizden duyduğum başka bir hadise ise şu şekilde:

“Bir seferinde küçük salonda oturuyorduk. Kendisiyle bazı konuları istişare ediyorduk. Bir ara not defterime gözü takıldı.

‘Zeyd Bey, yazınız güzel gözüküyor. Defterinizi verin de bir bakayım’ dedi.

Defteri kendisine uzattım.

‘Yazınız o kadar da güzel değilmiş. Ben güzel zannettim. Uzaktan güzel görünüyordu’ dedi.

Sonra şu tavsiyede bulundu: ‘Demek ki bazı meselelere uzaktan bakmak lazım. Uzaktan daha güzel gözüküyor. Tecessüs etmemek lazım; yakınlaştırmamak lazım…’”

Muhterem Hocaefendi’nin bu günlerde çok ihtiyacımız olan şu ifadeleriyle yazımızı hitama erdirelim:

“Gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız, ama mü’minler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız… İcap ederse gözlerinize mil vuracaksınız, ama Müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkûm edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.”[3]

Dipnotlar

[1]Ünal, İsmail, Fethullah Gülen’le Amerika’da Bir Ay, “İmtihanda Kaybetme Sebebi Olarak Tefekkuhta Bulunmama”, İstanbul: Işık Yayınları, 2001.

[2]Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16; Suyûtî, El-Câmiu’s Sağir, 1, 24.

[3]Gülen, M. Fethullah, İkindi Yağmurları, Kırık Testi -5, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 110.