Hacı Kemal ağabeyimiz 22 Nisan 1926’da, Havza’da dünyaya gelmiştir. Babası Hilmi Bey, Jandarma Subayıdır. Osmanlı Subayı olarak Beyrut’ta görevdeyken asil bir ailenin kızı olan Suphiye Hanım’la evlenmiştir.

Hacı Kemal ağabey liseyi, Pertevniyal Lisesinde okumuştur. Kendi özel merakıyla da tarih, edebiyat, musiki gibi alanlarda yüksek seviyede bir genel kültür edinmiştir.

1956’da temiz bir aile kızı olan, tam bir Anadolu kadını Adviye Hanım’la evlenen Hacı Kemal ağabeyimiz artık namazına orucuna son derece dikkat eder olmuştur.

Zaten her zaman, yetişme ortamı ve aile yapısı itibariyle, dine ve imana âşina bir atmosferde bulunmuştur. Onun için siyasî konularda hep dine yumuşak bakan ve yakın olanların yanında yer almıştır. 1950 seçimlerinde, Hacı Kemal ağabey, Adnan Menderes’i hep desteklemiş ve evinde misafir etmiştir. Bilhassa ezanın aslî şeklinde okunması, Hacı Kemal ağabeyi ve benzer kimseleri gözyaşlarına boğmuştur.

1958 uçak kazasından Başbakan Adnan Menderes sağ kurtulup Ankara’ya dönünce, Hacı Kemal ağabey de trenle Ankara’ya gidip yanında götürdüğü bir danayı şükür olarak Allah’a kurban eder.

1960 ihtilalinden sonra kurulan Adalet Partisine destek verir, Süleyman Demirel’i evinde misafir eder. 1977 seçimlerinde İzmir’den milletvekili adayı olan Turgut Özal’ı da desteklemiştir. Bunları yaparken Hacı Kemal ağabeyin siyasetten hiçbir şahsî beklentisi olmamıştır.

Hacı Kemal ağabeyi 1960’ta İzmir’de tanıdım. O zamanlar Ramazan aylarında İzmir’e vaaza gelen Tahir Büyükkörükçü Hocamızın vaazlarını takip ederdi. Elindeki teybi ile onun gölgesi gibiydi. 1963’ten itibaren de Yaşar Tunagür Hocamızın vaazlarını teybi ile takip etti. Ayrıca Hacı Kemal ağabeyimizi Mustafa Birlik ağabeyimizin evindeki Risale-i Nur sohbetlerinde de görüyordum.

Hacı Kemal ağabeyimiz, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaazını ilk olarak nasıl duyduğunu şöyle anlatmıştı: “Ben Cuma namazı için Başdurak Camiine gittim. Takunyaları ayağıma geçirdim, abdest alıyorum. Baktım, hoparlörden bir ses geliyor ama nasıl bir ses! Bir hoca vaaz ediyor. O zaman Kestanepazarı’ndaki vaaz, merkezî sistemle çevre camilerde dinleniyordu. ‘Allah Allah!’ dedim. Bu nasıl vaaz böyle? Nurları anlatıyor. Böyle vaaz mı olur, nasıl şey bu? Sanki bu dünyadan değil de başka bir âlemden geliyordu bu ses. O gün takunyalarla gittim Kestanepazarı Camiine. Hocaefendi’yle asıl tanışmamız böyle oldu. Ertesi gün beraber Karşıyaka’ya sünnet düğününe gittik. Bütün hocalar orada. Hepsi konuştu, o konuşmadı. Herhalde rekabet olur diye, konuşmak istemedi. Dönüşte bindik gemiye; güvertede oturmadı, ambara indi hemen. Cebinden bir kitap çıkardı, başladı okumaya. Ben sürekli tetkik ediyorum. Dedim: Bu ne Tahîr Hoca’ya benziyor ne de Yaşar Hoca’ya. Allah selamet versin ikisini de çok severim ama bu hiçbirine benzemiyor, bambaşka… Kendi kendime ‘Hacı Kemal, işte yıllardır aradığın mürşidi buldun. Bundan sonra bu hocanın peşinden ayrılma.”

Gerçekten de Hacı Kemal ağabey, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye gönülden en derin bir muhabbetle bağlıydı, tavsiyelerini emir telakki eder, hatta ima ve işaretlerini bile değerlendirip onlardan kendine pay çıkarırdı.

Hocaefendi bizim bir hatamız, bir yanlışımız olduğu zaman çoğu zaman doğrudan yüzümüze vurmaz, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) usulü ile “Ne oluyor ki bazıları şöyle yapıyor?” diyerek umuma hitap edip herkesin içinde o yanlışı yapan ders alsın diye bir üslup kullandığı gibi, bizlere “Bazı arkadaşlarımız…” diye meseleyi anlatırdı. Çoğu zaman biz esasen Hocaefendi’nin bizlerden hangimizi kastettiğini bilirdik, ama Hacı Kemal ağabey bunların hepsini kendi üzerine alır, “Vallahi, Hocaefendi bunları bana söylüyor, ben şöyle yapmalıyım, ben böyle yapmalıyım” der ve her sözden hisse kapıp ibret ve ders alarak güzel işler yapardı. Gerçekten, mürşidleri “Bana hitap ediyor” diye dinlemek, çok iyi istifade etmeye vesile olur. Hocaefendi’den 12 yaş büyük olan Hacı Kemal ağabeyin bu hâli hepimize bir örnekti.

Hocaefendi Ege Üniversitesinin bulunduğu İzmir Bornova’da, Cuma vaazlarına başladığı dönemde, aynı gün akşam namazından sonra soru-cevaba başlar, yatsıyı biraz geciktirir, bilhassa o günlerde üniversitede öğrencilere yönelik dinsizlik propagandalarına dair ileri sürülen sorulara uzun uzun cevaplar verirdi. Bunların bir kısmı Sızıntıdergisinde neşredildi ve kitaplaştırıldı. O cevapları teypten birkaç defa dinledikten sonra öğrenciler de profesörlere ve arkadaşlara bunları anlatırlardı. Böylece çok güzel hizmetler olurdu. Onun için Hacı Kemal ağabey, İstanbul’dan tanıdığı, hatırının geçtiği ileri gelen kimseleri perşembeden uçakla İzmir’e getirir, Cuma vaazını ve akşamki soru-cevapları dinletir, cumartesi ve pazar günleri de onları üniversite civarında öğrencilerin kaldıkları evlere götürüp Hizmet’i tanıtmaya çalışırdı.

Bir müddet sonra Hacı Kemal ağabey, “Artık Hocaefendi’nin İstanbul’a gitmesi lâzım. Eğer İstanbul’a giderse, Hizmet bir anda on kat gelişir” demeye başladı. Başta Yusuf Pekmezci ağabey olmak üzere buna karşı çıktık. “Hocaefendi İstanbul’a gidecek, burada biz ne olacağız? Herkes gelsin İzmir’e dinlesin, ziyaret etsin” diyorduk. Sanki hep İzmir’de kalacakmışız gibi… Hacı ağabey de bizlere kızıyor, “Siz anlamıyorsunuz. Siz Hizmet’i düşünmüyorsunuz. Hiç İstanbul, İzmir’le bir olur mu? İstanbul’a bir gitsin, görün bakalım neler oluyor?” diyordu.

Kader, 12 Eylül 1980’den sonra zalim insanların eliyle Hocaefendiyi İzmir’den ayrılmaya mecbur etti. Hakikaten gördük ki Hacı Kemal ağabeyimiz çok haklı imiş!

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Türk Cumhuriyetlerinde okullar açmak için yollara düşüldüğünde, yine en önde koşturanlar içinde o yaşlı ve hasta haliyle Hacı Kemal ağabey vardı. Bir yanda şeker, bir yanda kalb, bir yanda tansiyon onu zorlarken o, hiçbir şey yokmuş gibi bütün gençlere örnek olacak şekilde en önlerde gayret ediyordu.

Azerbaycan’da, Türkmenistan’da, Kırgızistan’da, Tacikistan’da, Özbekistan’da onun hep izlerini görüyoruz. Bilhassa Tacikistan’daki hizmetleri gerçekten bir destandır. Bu büyük yolculuğun neredeyse hepsinde ona arkadaşlık eden Sadettin Başer Bey’dir.

Burada bir hususu özellikle arz etmek istiyorum:

Hacı Kemal ağabeyin vefatından on gün önceydi. Bir gün, Zamangazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak odamda meşgulüm. Aniden Hacı ağabey geldi ve açtı ağzını yumdu gözünü: “Böyle vefasızlık olur mu? Nasıl böyle haber yapabilirsiniz? Hiç insan düşünmez mi? Siz biliyor musunuz onlar nasıl insanlar?” Şimdi bu girişten sonra hakkında haber yaptığımız ailenin, bizim hiç mi hiç bilmediğimiz fedakârlıklarını, bilhassa 1980 İhtilali’nden sonraki yiğitlikleri ile ilgili hatıraları bir bir sıralıyor. Ben hemen bir arkadaşa gizlice bir teyp getirmesi için işaret verdim. O da gizlice teybi açtı. Hacı ağabey bir müddet sonra meseleyi fark edince, “Kapat” diye bağırdı. Ben “Ağabey, ne olur kapattırma! Biz bunları hiç bilmiyoruz gerçekten. Sen bize kızmasan bunları söylemezdin. Bütün arkadaşların bunları bilmeye hakkı var. Kapattırma ne olur!” diye yalvardım. “Olmaz” dedi. O zaman “Peki, sonra ne olacak? Bu kadar hatırayı beraberinde alıp götüreceksin. Sonra bizler, ondan ona naklederken ve içine birçok ilaveler karışmış, birbiriyle iç içe girmiş, özünü kaybetmiş şeylerle karşılaşacağız. Bu sefer acaba bunlar doğru mu diyecek duruma geleceğiz. Bunların aslını anlatsanız, biz de kaydetsek ne olur?” dedim. Müsaade etmedi. Maalesef, bizden ayrıldıktan üç gün sonra komaya girdiğini öğrendim. Bir hafta sonra da vefat etti. Duyunca hastaneye koştum. Bir de baktım, ta karşıdan, Altunizade’den, Hocaefendi bizden önce gelmiş. Birkaç gün sonra Sadettin Başer Bey’le karşılaştık. Durumu ona söyledim. “Ne olur, sen bari yaz. Hep Hacı Kemal ağabeyle beraber Orta Asya’yı dolaştınız. Bunlar unutulmamalı” dedim. “Tamam, Hocaefendi de yazmamı söyledi” dedi. Allah razı olsun, yazdı da böylece 500-600 sayfalık hatıraları okuma imkânımız oldu.

Sadettin Bey, bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “1991’de, her taraf bomboş, hiçbir şey yok… O zaman yapacak tek şey vardı: Türkiye’den zeytin, peynir, tereyağı, bal gibi yiyecekler getirtip onlarla idare etmek. Çoğu zaman bütün öğünlerimiz bu kahvaltılık yiyeceklerden oluşuyordu. Bazen çarşıdan pazardan domates, salatalık gibi bir şey bulursak alıyorduk. Ramazan ayında Cenab-ı Hak bize, elhamdülillah, bir tahammül verdi. Bir gün Hacı Kemal ağabey dilini gösterdi. Baktım, bembeyaz… ‘Ağabey, bu vaziyette gitmeyelim, oturalım, akşam iftar yapalım, sonra gidelim’ dedim. Bana ‘Ölsem ne olur? Allah böyle bir fırsat verdi. Bir daha bu ele geçmez. Tarihî bir fırsat bu… Cenab-ı Hak, şu kadar zaman sonra kapıları açtı. İkimiz bu işi takip ediyoruz, vazifeliyiz sanki. Onun için sen hiç aldırma. Allah büyüktür, bir şey olmaz’ dedi. Otelde, aynı odada kalıyoruz. Yoruluyoruz tabi… Değişik bir iklim, değişik bir yer. Problemler var. Canımız sıkılıyor, moralimiz bozuluyor bazı şeylere. Bakıyorum Hacı ağabey kalkmış, yatağın içinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ondan sonra diyor: ‘Ya Rabbi biz buralara geldik, bizi boş gönderme. Bizim konuşmalarımızı, insanların gönüllerine, kalblerine sevdir.’ Böyle ağlaya ağlaya dua ediyor.”

1994 yılında Tacikistan Hava Yollarından özel olarak kiralanan bir uçakla Duşanbe’ye gidiyorlar. Uçağın kargo bölümü, açılacak okullar için alınan masa, sıra, dolap ve bilgisayarlarla dolu. Tacikistan bir iç savaş yaşamıştı ve hâlâ çatışmalar devam ediyordu. Eğitim gönüllüleri pasaport işlemlerini yaptırıp çıkış kapısına yöneldiklerinde karşılarında şık giyimli, ak saçlı, aksakallı birisi gülümseyerek onlara bakıyordu. Bu zat Hacı Kemal Erimez ağabeyden başkası değildi.

Okul malzemeleri tıra yüklendi. Tam otobüse bineceklerdi ki birden iki minibüs yanaştı ve içlerinden makineli tüfekli ve maskeli 20 kişi indi. Etraflarını sarıp silahlarını onlara doğrulttular. Bizimkiler eşkıyalara eğitimden, okuldan ve talebeden bahsediyorlardı, ama onların anlayacağı yoktu. Birden Hacı Kemal ağabey, “Beni iyi dinleyin! Savaş çıktı. Herkes ülkenizi terk etti. Bu genç öğretmenler canları pahasına burada kalıp çocuklarınızı yetiştirmeye çalıştı. Ayrıca ta Türkiye’den modern eğitim cihazları getirdiler. Şimdi siz kalkmış bunları yağmalamaya çalışıyorsunuz. Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız?” diyerek gözyaşlarıyla bağırdı. Çetenin lideri elindeki silahı yanındakilere verip başındaki çorabı çıkardı. Onun da gözleri yaşlıydı! Bozuk bir Türkçe ile “Benim de annem Türk” dedi ve özür diledi. Ayrıca başka eşkıyalar zarar vermesin diye arkadaşlarını refakatçi olarak görevlendirdi.

Cenab-ı Hak, bu hayırlı işlerde eşkıyalara bile hizmet ettirdi. Yeter ki biz samimi ve ihlaslı olalım, sadece O’na güvenip dayanarak hareket edelim.