İslam dini, birtakım âli gayeleri gerçekleştirmek ve bunlarla, hidayete mazhar olanların yollarını düzenlemek üzere vazedilmiştir. Neticede bu din, hem ülkelerin hem de kulların maslahatlarını gerçekleştirmek suretiyle meyvelerini vermektedir.

İslam dininin ortaya koyduğu bu gayeler, hayatın bütününde (nefislerinde, inançlarında, mallarında, ırzlarında, akıllarında) emniyet ve güveni temin etmeye yöneliktir.

Allah, insanlara, birbirleriyle muamelelerinde merhametli ve barışçıl olmalarını emretmiştir. Ta ki din, bütünüyle Allah’a ait olsun ve bu konuda hiçbir insanın bir diğeri üzerinde herhangi bir tahakkümü, bir üstünlüğü olmasın, herkes rahatlıkla dinini yaşayabilsin, malına, ırzına, canına, ticaretine, evine, beldesine gelebilecek zararlardan emin olsun, inandığı dini rahatlıkla ifade edebilsin ve onun gereklerini yerine getirirken hiçbir şeyden korkusu olmasın.

Gerek kanunlar gerekse hukuk sistemleri işte bu hürriyeti temin ve tanzim etmek için ortaya konmuştur.

Hürriyetler, toplumda bazen herkes için müşterektir. Bazen üzerinde ittifak edilir, bazen karşılıklıdır, bazen de hürriyetler kesişir ve birbirine zıttır. Bazen emirler, yasaklar, nasihatler, ceza ve mükâfatlar karşı karşıya gelir. Zira bu tür mevzular toplumun fertleri arasında daima münakaşa sebebidir.

Toplumda varlığı saygıyla karşılanan hür insan, gelişmeden faydalanan; başkalarının hak ve hürriyetlerini gözeten; kendi haklarını müdafaa ettiği gibi onların haklarını da savunan insandır. Bu konuda yaptıklarını karşısındakinden de isteme hakkına sahiptir.

Kendi görüş ve inançlarını ifade ettiğin çerçevede başkalarının fikirlerini ve inandığı şeyleri tartışabilir ve onlara itiraz edebilirsin ancak bunu yaparken asla başkalarını kötüleme, mukaddesatlarını hafife alma veya inandığı değerlerle alay etme.

Bütün bu konularda, başkalarından saygılı olmalarını talep etme hakkın olduğu gibi senin de onlara karşı daima saygılı davranman gerekir.

Allah (celle celâluhu) şöyle buyuruyor:

“Biz seni onların üzerine bekçi olarak göndermedik. Sen onların işlerini yürütmekle de görevli değilsin. Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’âm, 6/107–108).

“Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et.” (Nahl, 16/125).

“Zulmedenleri hariç, Ehl-i kitab ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin.” (Ankebût, 29/46).

İslam dininde hürriyet binasının temeli, onurlu bir şekilde yaşamanın asgari şartlarını sağlamak suretiyle ferdin hayatını güvene almaktır. Bu açıdan her fert; düşünme, itikat, fikirlerini açıklama ve bir dine mensup olma hakkına sahiptir. Şayet cemiyet, muhtaç, zayıf ve fakirlerin haklarını kısıtlar ve toplumun tabakaları arasındaki zenginlik-fakirlik makası açılırsa, fakir, hürriyetten mahrum kalır. Zira hürriyet her ne kadar hayat kadar kıymetli ise de ihtiyaç ve fakirliğin baskısı altında ezilmeye mahkûmdur.

Allah (celle celâluhu) şöyle buyurur: “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayacak (dünyanın her tarafına ulaştıracaktır). O Rasûlü’nü, diğer bütün dinlere üstün kılmak için, hidayet ve hak dini ile göndermiştir.”[1]

Nurun tamama ermesi ve hakkın izhar edilmesi, ancak toplum ve ümmet, dinin merhamet, huzur, karşılıklı saygı, yardımlaşma, birlik-beraberlik, mutluluk, doğruluk gibi güzelliklerini temsil eden birer örnek haline geldiğinde tahakkuk edebilir ve itikadî tasavvurlar davranışlara ve estetik değerlere dönüşür. Bu durum, milletin haklarını bilmesiyle başlar, haklarını talep etmesiyle devam eder, sonra söz konusu hakların garanti altına alınıp fertler ve devletler namına gerçekleştirilmesi adına fedakârlık, azim ve kararlılık gelir. Daha sonra ise onların müdafaa edilmesi, dünyanın neresinde olursa olsun adil her davanın yanında olma ve hürriyet, kalkınma, refah ve bağımsızlık gibi haklarını arayan tüm halkların ve milletlerin yardımına koşma…

İslam’ın getirmiş olduğu ahlakî değerler manzumesi, onun olmazsa olmaz bir rüknüdür. Bu rükün aynı zamanda vahiyden faydalanabilecek donanıma sahip, sağlam bir insan inşa etmenin biricik yoludur. Bunlar öyle ahlakî değerlerdir ki herhangi bir toplumda kök salıp fertlerin vicdanlarına yerleştiğinde, kesinlikle davranış şekillerine yansır ve o toplum ahlakî seviyesine göre yükselip gelişir.

İslam, ahlak meselesini fertlerin arzu ve ihtiyarlarına bırakmamış, şekil ve sayı bakımından belli olan bazı cezalar getirmiş, bunun yanında bir kısım hüküm ve kanunlar da vaz’ etmiştir. Bunlara muhalefet edildiğinde ise çeşitli cezalar belirlemiştir. Böylece ahlakî manzumeyi muhafaza etmiş; toplumdaki emniyet duygusunu tehdit eden, fertler arasındaki beraber yaşama ve karşılıklı yardımlaşma ruhunu öldüren tehlikelere karşı tedbir almıştır.

İslam aynı zamanda, fakir ve muhtaçların kazanılmış hakları olarak bir nevi sosyal sigorta sistemi ihdas etmiştir. Zengin mü’minlerin mallarından fakirlere zekât verilmesini farz kılmış; sadaka, nezir, kefaret, diyet ve maddi tazminat gibi hükümlerle de zekâtın ötesinde bir kısım malî sorumluluklar getirmiştir. Buna mukabil, mal sahiplerinin mülkiyet haklarını korumak için de bazı tedbirler almış; hırsız, yol kesici ve anarşistlere de belirli cezalar koymuştur. Çünkü bunlar toplumun emniyet ve birliğini tehdit eder, ahlakî değerleri hiçe sayarlar. Dolayısıyla toplumun selameti adına caydırıcı cezalar koymak gerekir.

Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın daveti, bir ahlak manzumesini bina etme üzerine teessüs etmiştir.O, sallallahu aleyhi ve sellem, Yaratıcının ve O’nun peygamberinin insanı sevmesini, o insanın yüce değerlerle olan irtibatına bağlamıştır. Yine Rasȗlullah aleyhissalâtü vesselâm, misyonunu, yalnızca güzel ahlakı tamama erdirme olarak nitelemiştir. Bu yol, O’ndan önceki peygamberlerin açtığı bir yoldur. Onlar bu binayı kurmuş, yalnız küçük bir kısmını boş bırakmışlar, Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam da bu muhkem binayı tamama erdirmek üzere o kısmı ikmal etme vazifesiyle gelmiştir. O’nun, sallallahu aleyhi vesellem, kemâliyle insanlığın terakkisi tamamlanmıştır.

O der ki: “Ben, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.”[2]

Bir başka hadiste de şöyle buyurur: “En çok, ahlakı güzel olanlarınızı seviyorum.”[3]

İnsanları cennete layık hale getirecek en önemli şeyler sorulduğunda, şöyle demiştir: “Takva ve güzel ahlak.”[4]

Bir başka hadislerinde de güzel ahlakı, insana gündüzü oruçlu, geceyi de ibadette geçiren kişi kadar büyük sevap kazandıran bir sıfat olarak tavsif etmiş ve şöyle demiştir: “Mü’min, güzel ahlakıyla, geceleri kaim, gündüzleri saim abidlerin mertebesine ulaşır.”[5]

İslam’ın tesis ettiği ahlak manzumesi, şu özellikleri haizdir:

1- Kaynağı İlahî vahiydir: Kur’an ve Sünnet, insanın davranışlarını yüce ahlak manzumesine uygun şekilde düzenleyecek ölçü ve prensipler içerir.

2- İslam ahlakı, çalışma ve gayretle kazanılır. Herkese manen terakki imkânı ve fırsatı verilmiştir. Bu hususta insanlar arasında düşünülebilecek yarış, herkes için eşit olan noktadan başlar: insanlık (insan olma).

Ebu Said el-Hudri (radıyallâhu anh) rivayet ediyor: Ensar’dan birileri Rasȗlullah’tan bir şeyler istediler, O da verdi. Daha istediler, yine verdi, ta ki elinde avucunda bir şey kalmayıncaya kadar ve şöyle dedi: “Elimde bir şeyler olduğunda sizden esirgemem. Ama kim iffetli, müstağni davranmak ister, başkasına el avuç açmama hususunda kararlı olursa, Allah onu iffetli ve müstağni kılar. Kim sabırlı olma hususunda kendini zorlarsa Allah ona sabır lütfeder.”[6]

3- İslam ahlakının özelliklerinden birisi de değişkenlik göstermemesidir. Nitekim İslam ahlakı, ferdin Rabbinin rızasını hedeflediği taabbüdî (aklın muhakemesine bağlı olmayan, emrolunduğu için icra edilen) bir ahlaktır. Bu yönüyle ahlakiliğin genelde çıkar ve nefsanilik merkezli olduğu diğer ahlak sistemlerinden ayrılır. Zira Ebû Hureyre radıyallahu anhden rivayet edildiğine göre, Rasȗlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular. Eğer onlara istedikleri verilirse hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmazlar.”[7]

4- İslam ahlakı kapsayıcı ve tamamlayıcı özelliğe sahiptir. İnsan hayatının bütün yönlerini kuşatır; insanlarla olan münasebetlerinden Rabbiyle olan münasebetlerine, evinde, işyerinde, tek başına ya da toplum içinde, bütün hayatını kuşatır.

5- İslam ahlakı idealisttir ama aynı zamanda pratik ve realisttir. Ferde asla takatinin üstünde yük yüklemez. Nitekim Cenab-ı Hak, farklı ayetlerde şöyle buyurmuştur: “Gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten, haramlara girmekten sakının.”[8]“Ben, gücüm yettiğince, ıslahtan başka bir şey istemem.”[9]“Allah’ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse, sen de öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.”[10]

6- İslam ahlakı evrensel ve canlıdır. Bütün beşeriyete uygundur. Ayrıca bu ahlakî kurallara riayetin faydası Müslüman gayr-ı Müslim herkese dönecektir. Bütün bunlar İslam’ın getirmiş olduğu âlemşümȗl sistemin, evrensel hukuk ve ahlak kurallarının neticesidir. Zira Cenab-ı Hak farklı ayetlerde şöyle buyurur: “Bu (Kuran) bütün âlemlere bir zikirdir (derstir).”[11]“Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim.”[12]“Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik.”[13]

Ayrıca Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm): “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Mümin, insanların malları ve canları hususunda güvendiği kimsedir”[14]ve “İnsanların Allah’a en sevimlisi, insanlara en çok faydası dokunandır” buyurmuştur.[15]

 

Dipnotlar

[1]Saf, 61/8–9.

[2]İmam Malik, Muvatta.

[3]Buhari, Fedailü’s-Sahabe.

[4]Tirmizi, Birr ve Sıla.

[5]Ebu Davud, Edeb.

[6]Buhari, Zekat.

[7]Buharî, Rikak.

[8]Teğâbün, 64/16.

[9]Hûd, 11/88.

[10]Kasas, 28/77.

[11]Kalem, 68/52.

[12]A’raf, 7/158.

[13]Enbiya, 21/107.

[14]Sahih-i İbn Hibbân.

[15]Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr.