İnsan hakları konusuna İslam’ın bakışı nettir. İslamiyet’e göre bütün insanlar Allah katında eşittir ve üstünlük ancak takvaya göre ölçülür. Bu konuda M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “İslâm, insan hakları konusunda olabildiğince dengeli, engin ve evrensel bir dindir. O kadar ki Kur’ân-ı Kerim, haksız yere bir insanı öldürmeyi, “Bütün insanlara karşı cinayet işleme” şeklinde değerlendirmiştir (Mâide, 5/32)” der. (Fasıldan Fasıla 4, s. 92-94).

İnsanlar rasyonel varlıklardır ve insan hakları olarak bilinen belli temel ve devredilemez haklara sahiptirler. İnsan hakları, insanlık medeniyeti kadar eskidir; ancak kullanımları ve alaka düzeyleri son yüzyılda daha iyi tanımlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde ve özellikle 1948’deki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesinden sonra daha fazla önem kazanmıştır.

İnsan hakları, tabiiyetleri, ikamet yerleri, cinsiyetleri, milletleri, etnik kökenleri, renkleri, dinleri, dilleri veya diğer statüleri ne olursa olsun, tüm insanlara özgü haklardır ve genel olarak; yemek, çalışma, sağlık, sosyal hizmet, kadın hakları ve en önemlisi de hayat hakkıdır. Doğdukları andan itibaren bütün insanlar için geçerlidir ve ortaya çıkmaları adalet ve eşitlik duygularından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir hak gibi, insan hakları da, siyasi kurumlar aracılığıyla kamuya açık olarak ortak hedefler göz önünde bulundurularak tanımlanmışlardır. Gerek ulusal gerekse uluslararası mahkemeler, insan haklarını güvence altına alır ve savunmasız fertleri korur. Hepimiz insan haklarına sahibiz ve bu sebeple başkalarının insan haklarına da saygı göstermeliyiz.

Buraya kadar yazılanlar temelde olması gerekenler ya da bazı refah seviyesi yüksek ülkelerde hâlihazırda uygulanan insan hakları modelleridir. Peki, yaşadığımız coğrafyanın perspektifinden baktığımızda durum böyle mi? Güzel ülkemizin sokaklarında insanlar rahatlıkla fikirlerini beyan etmenin rahatlığı içinde dolaşabiliyor mu? Yoksa mesnetsiz sebeplerden dolayı ve sadece fikrini beyan ettiği için derdest mi ediliyorlar? Bu soruların cevabı, aslında manzarayı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor ve içimizi kavursa da insan haklarının sadece nefes alıp vermekle ilgili olan, yani hayat hakkı kısmıyla iktifa etmemiz gerektiği bize farklı münasebetlerle hatırlatılıyor. Peki, gerçekten böyle bir hak, yani hayat hakkı eşit olarak hepimize adil olarak dağıtılıyor mu? Bizi koruması gereken devlet ana, yavrularına eşit muamele gösteriyor mu? Orası da tartışmaya açık bir konu. Zira her gün okuduklarımız ve kaçırılıp derdest edilerek hayatına kastedilen onlarca insanın hikâyesi var hafızamızda ve çocuğunu dünyaya getirmesine müsaade edildikten hemen sonra kapalı duvarlar arkasına terk edilen yüzlerce ana ve binlerce masum kadın gerçeği. Bir hiç uğruna parmaklıklar ardına atılıp temel ihtiyaçları yeterince karşılanmayan ya da işkenceyle hayatına son verilen onlarca masum insan.

Yaşanan bunca iç acıtan olay, bu coğrafyanın insanını, insanca yaşayabileceği başka limanlar bulmaya itiyor. Bugün herhangi bir sosyal medya organına, “göçmen” kelimesini girseniz, okuyacağınız ilk haber Müslümanlarla ilgili ya da göreceğiniz ilk fotoğraf, maalesef başörtülü bir kadına ya da esmer bir Müslüman erkeğe aittir. Kendimize hiç sorduk mu isminde barışı sembol haline getiren bir dinin hâkim olduğu bir coğrafyada neden bu kadar mağduriyet yaşanıyor ve neden bu insanlar sevdiklerini ve hatıralarını arkalarında bırakıp yurt değiştirmeye mahkûm ediliyor. Bu soruya verilebilecek en güzel cevap şu olsa gerek: İnsan hakları bizim coğrafyamızı teğet geçmiş.

Bilerek ve istenerek insanlar mağdur edilmiş ve oynanan oyunun bir parçası olarak toplumun bir kesimi mağdur edilirken diğer kesimine de mağdur etme rolü biçilmiş. Kendi değerlerimize yüzümüzü dönüp onlara sahip çıkmadıkça da işleyen bu çarkın verdiği zarar katlanarak devam edeceğe benziyor. Peki, nedir kendi değerlerimiz? İçinde İslam dininin neşv-u nema bulduğu bu coğrafyanın ilacı nedir? İslam gerçekten de popülist medyanın pompaladığı gibi terörü mü destekler? İslam’da terörizm, haksız şiddet ve savaşçı olmayan sivillerin öldürülmesi ve hatta onları korkutmak, tehdit etmek veya yaralamak kesinlikle yasaktır. İslam, halkı Müslüman olsun ya da olmasın, bir topluma barış getirecek bir hayat tarzıdır. Müslüman olduğunu iddia edenlerin aşırı eylemleri, cehalet, hayal kırıklığı, kontrolsüz öfke veya politik yani dini olmayan tutkularının bir sonucu olabilir. İslam adına bir terör eylemi düzenleyen ya da işleyen herhangi biri, İslam’ı takip etmiyor ve aslında onun ilkelerini ihlal ediyordur. Bu insanlar kendi görüş ve ajandalarına sahip fertlerdir.

Fanatik Hristiyan ve Yahudilerin, kendi dinlerinin gerçek öğretilerini temsil etmedikleri gibi, fanatik Müslümanlar da, Müslümanlığın gerçek öğretilerini temsil etmemektedirler. Aşırılıkçılık ve fanatizm, sadece Müslümanlara özgü olmayan sorunlardır. Bu tür “dinî” fanatiklerin en belirgin örnekleri, manifestolarında “yüzde yüz Hristiyan” olduğunu iddia eden Norveçli terörist Anders Behring Breivik ve bazı Yahudiler tarafından “kahraman” ve bir “aziz” olarak kabul edilen, 1994 Hebron katliamının faili Baruch Goldstein gibi, dini kendi maksatlarına alet eden kimselerdir. Bütün Müslümanların terörist olduğunu düşünenler, IŞİD, El Kaide ve Boko Haram gibi terör gruplarının Müslümanları da öldürdüğünü not etmelidirler. Ayrıca eski boksör Muhammed Ali, yaşadığı dönemde belki de çağımızın en ünlü kişisi ve aynı zamanda İslam’ı, hayatının merkezine yerleştirmiş barış elçisi bir Müslümandı.

Yeni Zelanda’da yaşanan Müslüman karşıtı terör saldırısını bir de bu minvalde değerlendirmek ve yapılan bu saldırıyı bütün Hristiyan âlemine mal etmemek gerekir. Bu terör eylemine karşı verilecek en güzel cevap, Müslümanca duruşumuzu bozmadan ve faili lanetlemeden, sadece onun hakkında hidayet talep etmektir. Zira insanlığın ışık kaynağı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine yapılan onca saldırıya ve işkenceye rağmen hiç kimse hakkında buğz etmemiş ve kendisine tacizkârane tavırlar takınan talihsizler için Rabb-i rahiminden hidayetlerini talep etmiştir. Bu terör eylemine karşı, politik görüşlerden beslenen İslamfobiyi kırmak ve gerçek Müslüman kimliğini dünyaya göstermek için gayret edilmelidir. Kim bilir belki de bu terör eylemi karşısındaki Müslümanca duruş ve devamındaki diyalog faaliyetleri sonrasında, insan hakları kavramları bizim coğrafyamıza kalıcı olmak şeklinde yerleşebilir ve bizler de insanca yaşamayı tekrar öğrenebiliriz.

Kaynaklar

www.unicef.org/turkey/udhr/_gi17.html
www.kuranokuyankalem.org/islam-hakkinda-merak-edilenler.html
fgulen.com/tr/fethullah-gulen-kimdir/gulen-hakkinda/sorularla-fethullah-gulen/19999
fgulen.com fethullah-gulenin-insan-haklarina-bakisi-nasildir