İnsanoğlunda öyle hâller vardır ki hissedilir ama tarif edilemez. Bunlardan biri de “gücün yanına usulca yanaşanların” tavırlarıdır ki son dönemde yaşananları gördükçe bu hususu daha iyi anlamaya başladım. Bu tür hisse sahip olanlar; her yerde, her camia, sanat veya iş dünyasında mevcut. Bu kendi zayıflığını, acizliğini bastırmak istercesine, tağutlaştırdığı hedeflerine ulaşmak için fani bir varlığın gücüne, kendince mantıklı bahaneler bularak sinsice yanaşma hissidir. Psikolojide buna “telafi etme” diye bir isim verseler de ben işi bir adım ilerleterek buna “gücün yanına yanaşma sanatı” diyorum. Çünkü bu türden bir işlemi yapanlar, o kadar zeki ve mahirdirler ki işledikleri cürümlere “makul” bahaneler uydurma konusunda “Tas tamına kanunsuzdurlar.” Bir tiyatrocu hassasiyeti ve kıvrak yeteneğine sahip olan bu kişiler, toplumda yadırganmamak ve hüsnükabul görmek için bu sanatı pek ustaca kullanırlar.

    Aslında bu his; maddeye tapmış olmanın, ruhunu “mefistoya” kaptırmış olmanın verdiği pespaye, acınası bir histir. Putlaştırılan bu menfaatler; kimi zaman deste deste para yığınları, kimi zaman makam mevki sarmalı, kimi zaman da “alkışlanma hazzı” dediğimiz şöhret sevdasıdır. İşte bu cüzi, kısa, geçici hevesler için bazen koskoca bir milletin istikbali karartılır, nesiller bu uğurda heder edilir. Ama bütün bunları yaparken hep geçerli mazeretler, türlü bahaneler, laf cambazlığı, kelime oyunları cepte saklıdır; öte yandan, destekleyici güç olan medya silahı, yargı sopası da hazırdır. İktidarın verdiği bu güce yaslanarak, yerde yatan zavallı tekmelenir, hakkını arayamayanların hakkı itina ile yenir, çok düşünen muhalif varsa şayet derhal bir bahaneyle zindanlara gönderilir. Bu güce secde etmeyenlerin itibarı yerle bir edilir. Sanki bu güç zayıfları ezmek, gökyüzünü çaresizlere dar etmek için bir sebeptir.

   Hz. Musa (aleyhisselâm) hayatı boyunca kardeşiyle birlikte bu güce karşı savaşmıştır. Yunus suresindeki şu rikkatime dokunan ifadesinde adeta bir serzenişte bulunuyordu: “Rabbimiz, Firavuna ve yandaşlarına bu dünya servetini ve ziynetini insanları Sen’in yolundan alıkoysunlar delalete, düşmanlığa sürüklesinler diye mi verdin?” (Yunus, 10/88) Bu Ulü’l-Azm Nebi de biliyor, ama Firavun nefsini şeytana öylesine kaptırmış ki Allah’ın lütfedip kendisiyle imtihan ettiği o gücü despotizmin emrine vermiş. Ayetin devamında bu şanlı Nebi; “Allah’ım onların o çok sevdikleri mallarını talan et, dünya sevgisiyle dolu kalplerini öyle şiddetli sık ki o acı azaba girmedikçe onlar imana gelmeyecekler” şeklinde duada bulunur. Demek ki güç ve kudretine bel bağlayan Firavun’un akıllanmaya niyeti olmadığını ve insanları saptırmaya devam edeceğini anladı. İlâhî cevap çok gecikmez: “Allah ikinizin de (Musa ve Harun) duasını kabul etti ve buyurdu: ‘Sizler doğru hareketinize devam edin ve kendini bilmeyenlerin, hakkı hakikati gözetmeyenlerin yoluna uymayın.’” (Yunus, 10/89).

    Ezilenler

    Kur’ân-ı Kerim; ezilenlerin, Firavun karşısındaki tavırlarını yine aynı surede şu şekilde anlatır: “…Firavun yeryüzünde çok büyüklenen bir zorba idi. Ve doğrusu o, gerçekten haddi aşarak israf edenlerdendi. Musa ise dedi ki: Ey kavmim, eğer Allah’a iman etti iseniz ve O’na gerçekten teslim olmuş Müslümanlardansanız, o halde sadece O’na tevekkül edin.” (Yunus, 10/83–84). Evet, hakiki iman sayesinde, aciz beşer dağlarvari dehşetli hadisatın taarruzundan kurtulabilir, tevekkül ve teslimiyet gücüyle musibetlere karşı dayanabilir. Bu hakiki iman sahipleri şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma! Bizi Rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.” (Yunus, 10/85–86) Unutulmamalıdır ki ayette geçen “kâfirler” kelimesinin bir manası da “gizleyen, gerçekleri örtenler” demektir.

    Yunus ve Yusuf Surelerindeki Âyetler Arasındaki Derin İrtibat

    Yunus suresinin 87. ayetinin sonunda, inananlara namaz tavsiye edilir ve inananlar, Yüce Yaradan tarafından müjdelenir. Demek ki inanarak, istikamet üzere Rabbine yönelenler, sabır, tevekkül ve güzel ahlak ile yoluna devam edenler, ileride pek güzel haberlerle sevinecekler. Yani Cenab-ı Hak onlara değişik yollarla yardım edip lütuflarda bulunacak ve Hak dostlarını bu güç, engebeli, bir o kadar da zor yollardan kurtaracak ve sahil-i selamete ulaştıracaktır. Dolayısıyla müminler asla ümitsizliğe düşmemelidirler.

   Bu ayet üzerinde tefekkür ederken içimden bir ses, Yusuf suresine de bak dedi. Yusuf suresindeki 87. ayet ne diyor, biliyor musunuz? “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfir topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” Demek ki ümitsizlik, bir kâfir sıfatı! Her zaman için hayata tutunacak sebepler bulmalı, etraf ne kadar karanlık olsa da ışığı aramak için yola koyulmalı.

  Kudret-i İlahi, ayetler içerisinde öyle enteresan ilişkiler kurmuş ki satır aralarında birbirine işaret eden, esrarengiz mesajlar mevcut. Adeta, gergeften örülmüş muhteşem bir sanat eserinin desenleri, hem manasını hem de aralarındaki mukavemeti güçlendiriyor:

    1- Yunus (90): “Derken İsrailoğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri saldırmak için peşlerine düştüler. Sonunda Firavun boğulmaya başlayınca (pişman vaziyette) ‘inandım şimdi’ ve ‘ben Müslümanlardanım’ dedi” (91): “Şimdi mi anladın? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin, fesat çıkarıyordun!” (92) “Biz de cesedini kurtaracağız ki arkadan gelenlere ibret olsun (93) “Ve İsrailoğullarını çok güzel bir yurda ulaştırdık…”

  İlginçtir ki Yusuf suresinin 91. ayetinde de Yusuf’un kardeşlerinin, yaptıkları hatadan pişman vaziyette suçlarını kabul ettikleri anlatılır. 93. ayet de gömleğinin babasına ulaştırılmasından bahseder. Yani öncekinde İsrailoğulları güzel bir yurda sonrakinde ise Yakup aleyhisselam gözlerine ve oğluna kavuşur. İsrailoğullarına bol rızıklı bir memleketin kapıları açılır, Yakup aleyhisselamın ise gözlerindeki perde…

    2- Yunus suresinin 98. ayetinde, kısaca bir tek Yunus Peygamberin kavmi üzerinden helak emrinin kaldırıldığı, pişman olup tövbe eden bu halkın Cenab-ı Hakk’ın merhameti sayesinde kurtulduğu bildiriliyor. Yusuf suresinin 98. ayetinde ise Yakup (aleyhisselam) yine bu minvalde, “Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir” buyuruyor.

    3- Yunus suresi 100. ayette, “Allah’ın dilemesi olmadan kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” Yani, Allah’ın lütfu sayesinde iman nuru insanın kalbine yerleşir. Elbette bu nur, insanın cüz’i iradesini ortaya koymasına bağlıdır. Yaradan’ın verdiği cihâzâtı, O’nu bulmak için kullanıp gayret edenlere Allah imanı nasip eder. Yusuf suresi 100. ayette ise yine; “Şüphesiz Rabbim dilediğine lütfeder. O her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir” buyruluyor.

    4- Yunus suresinin 104. ayeti, risalet ile ilgilidir ve bu defa Peygamber Efendimiz bizzat konuşur ve der: “…bilin ki ben Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kul oldum ve müminlerden olmakla emrolundum.” Yusuf suresi 104. ayet dahi, risaletten bahseder. Cenab-ı Hak, Habib-i Edibine hitaben buyurur: “Yaptığın tebliğ vazifesi karşısında onlardan bir ücret istemiyorsun. O Kur’ân bütün âlemlere ilahi bir mesajdır.” İki sure arasındaki ilişki sanki diyaloğa dönüştü, diyalog ise malumdur ki en azından iki konuşan ister.

    5- Bu sefer Yunus suresinin 105. ayetinde kelam-ı ilahi, Hz. Peygamber’e hitap eder; “Hakka doğru yönelmiş olarak yüzünü dine çevir ve sakın müşriklerden olma.” Yusuf suresinin 105. ayetinde de bu kez, “Göklerde ve yerde nice Allah’a işaret eden deliller vardır ki yüzlerini çevirirler, üzerlerine basıp ibret almadan geçip giderler” buyurulur.

    6- Yunus suresi 107. ayet kaderle çok alâkalıdır; yani insanın başına gelebilecek felaket veya nimetlerden bahseder ve adeta inananları teskin eder; “Eğer Allah sana bir zarar dokunduracak olsa onu, O’ndan başkası kaldıramaz. Eğer sana iyilik murad ederse, O’nun bu ihsanını geri çevirebilecek yoktur. O, ihsanını dilediği kuluna ulaştırır.” Müminleri teslimiyete sevk eder ve gönüllerine su serpercesine der: “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” (Yirminci Mektup).

  Yusuf suresinin 107. ayeti ise inanmayanlara hitaben kıyametten bahseder: “Onlar acaba başlarına herhangi bir felaketin gelmesinden yahut ansızın kıyametin kopmasından emin mi oldular?” Bir önceki surede, müminler teselli olurken sonrakinde ise inanmayanlar dehşete düşer.

    7- Yunus suresi, 109 ayetten oluşmaktadır ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap ederek biter: “Sana ne vahyediliyor ise, ona uy ve sabret! Ta ki Allah hükmünü icra etsin. O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” Yusuf suresi ise 111 ayettir ve son iki ayetiyle şu şekilde hitama erer: “Sonunda Peygamberler ümitlerini kesecek hale gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi ve böylece dilediğimiz kullar kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise günahkârlar topluluğundan geri çevrilmez.” (110) Aynı surede Rabbimiz; “Muhakkak ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Kur’ân uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı anlatan, inanan bir toplum için de yol gösterici bir rehber ve rahmettir” (111) şeklinde buyurur ve böylece hakiki müminlere müjdeler verirken güç karşısında boyun eğip savrulanları da şiddetle ikaz eder…