Nereden başlasam bilemiyorum. Zorlu, masraflı ve çamurlu geçen hicret yolculuğumuz, 31. gününde son buldu. Arkamızda onlarca kalbi kırığın duasını hissede hissede yürüyorduk, sanki bir gül bahçesinde yürüyor gibi, o kadar rahat ve neşeli…

En büyük badirelerden biri aşılmıştı. Sır dolu Almanya’ya, ikinci Türkiye’ye gidiyorduk. Yanımda Afrinli, gariban biriyle… Bizleri nelerin beklediğini bilmeden sadece gidiyorduk.
İki açık ve güzel, iki de açık ve kötü rüya görmüş bir hâlde gidiyordum, bir meçhule. Ne kadar şükretsek azdı.Maksat hâsıl olunca mutlu oluyor insan, fakat bu sefer durum çok farklıydı. Neşenin yerini hüznün alması çok sürmedi, hemen kuşatıverdi ruh dünyamı keder ve elem… Zira Meriç’i geçerken kalbimin yarısı çoktan Türkiye’de; gaybubette, nezarette ve Medrese-i Yusufiye’de kalmıştı, çünkü oralar tanıdıklarımla doluydu. Kalbimin diğer yarısı ise, Orestiada’da, Selanik’te ve Atina’da öylece kalakaldı. Ne bedeller ödemiş, ne tavizler vermiş, nelerini kaybetmiş bacılarımla, ağabeylerimle dopdoluydu geçtiğim bu şehirler ve onlar şu an oturduğum koltuğa benden daha layık idiler…

Bilgi, irfan ve edep damlıyordu tanıdığım her simadan ve bir o kadar da hasret… Kimliği sebebiyle ayrı bir işlem gören, alıkonulan, hapsedilen, sermayesini tüketip ortalıkta çaresiz kalan ve parçalanan ailelerin hikâyeleriyle inliyordu geçtiğimiz bu talihsiz yollar… İftihar ederek taşıdığımız “hilâli” saklamak zorunda kalıyorduk maalesef.

 

Meriç’in dili olsa da anlatsa… Evladını, eşini Meriç’in soğuk sularına kaptıranlar bir bir konuşsa… Balkan harplerinden sonra göç edenlerin en büyük şahididir Meriç. Dört asırlık hâkimiyetten sonra gelen hezimetin yorgunudur Meriç. Fakat bu sefer göç Anadolu’ya değil, Anadolu’dan Batı’ya idi. Zira Anadolu, bir işgalden beter hâle getirilmişti. Toplum ortadan ikiye ayrılmıştı bir bıçak darbesiyle sanki. Belki biz de bir bedel ödedik, şayet Rabbim kabul ederse. Canımızdan bir parça olan, henüz yedi haftalıkken Atina’ya bırakmak zorunda kaldığımız evladımız… İsmini bile koymuştuk, cinsiyet farkını gözetmeden, “Hicret” diye… Müjdesini alıp sevinmemiz de yirmi dört saatle sınırlı kalmıştı. Uzun ve yorucu bu yolculuğa dayanamamıştı. Bizim için imtihan, onun için Cennet’e uzanan bir koridor olmuştu bu yolculuk… Emanet Sahibi öyle takdir etmişti. Baş göz üstüne… İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…

Rabbim şehitlerden kabul etsin ve yaralı bir annenin hediyesi, iman ve Kur’ân hizmetinin de vesile-i necatı eylesin yavrumuzu. Biz ve bizim gibiler için her şey aslında yeni başlıyordu. Rabbim hayra çevirsin ve rızası nerdeyse orada istihdam etsin. Rabbim bu beldeyi sevdirsin ve bizi de sevdirsin. Rabbim geride kalan bütün mahzun gönülleri de acilen inşiraha erdirsin. Rabbim gözü yaşlı, kalbi kırık Hocamıza başlatmış olduğu bu Hizmet bestesini nihayete erdirsin, akim bırakmasın…