Hayat, akışıyla insana hep bir şeyler söyler. Bu fısıltıları duyabilme liyakati verilerek dünyaya gönderilen insan, sürekli öğrenir. Öğrendiklerini hafızasına, kalbine ve ruhuna işler. Binbir sevinci ve hüznü tecrübe edeceği bir ömür sürer. Bir hâlden diğerine geçerek yolculuğunu sürdürür.

Hz. Ömer (radıyallâhu anh) bu geçişleri ne güzel ifade eder. Bir gün gitmek üzere oldukları Şam vilayetinde veba salgını olduğunu haber alır ve istişare neticesinde geri dönmeye karar verir. Sahabenin arasından birisinin, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun ey Ömer?” sorusu üzerine şöyle cevap verir: “Allah’ın bir kaderinden diğerine kaçıyoruz.”[1]

Hayatın akışında, sırayla kapılar açılır ve sırayla fırsatlar veda eder. Bu akışta deneyimlediği bir acı veya sevinç, bazen bitmesi gereken bir dönemi arkada bırakmaya, bazen de yepyeni bir dönem için yola düşmeye sebep kılınabilir.

İnsan için sonu gelen her dönem bir tür kıyamettir. Sura üflenir ve her şey altüst oluverir. Her insanın şahsında mahkemeler kurulur. Mahkeme heyeti, insanın manevî donanımıdır. Sanık sandalyesine kimin oturacağına o heyet karar verir. Kanunlar o heyete ait değerlerdir. Değerlerin hak olması ölçüsünde hükümler de adil olacaktır. Bu yüzden insan, gönül dünyasında değer olarak nelerin yer aldığına dikkat etmelidir. Hakkaniyete hürmet etmeyen değerlerin hayatına girmesine izin vermemelidir. Aldatıcı ve bâtıl değerlerden bir an evvel uzaklaşmalıdır. Bu terbiyeyi almış ruhların amel defterleri temiz sayfalarla doludur. İç huzuruna ulaşmak onlar için zor değildir. Kaderin farklı ve hikmetli cilvelerinde his dengesini yakalarlar.

Terk etmeler birer arınma fırsatı, tecrübelerse binbir sancıdan geriye kalan değerlerin kumbarasıdır.

Bu hesaplaşmalar çok manidardır. Koca bir ömürden geriye bu hesaplaşmalardan kazandığı kıymetler kalır ve bu küçük kıy(a)metlerle büyük kıy(a)mete hazırlanır. Bu hesaplaşmaların talimiyle büyük hesap kolaylaşır.

Bir devirden diğerine geçerken sahip olduklarını çoğu zaman götüremez insan. Buna bazen şartlar izin vermez, bazen de taşımaya kendi gücü yetmez. İki elinin taşıyabileceğinden fazlasını yük etmediğinde, yüreğine koyabildiğinden fazlasını sahiplenmediğinde ve bir kuş gibi uçarak mevsim değiştirdiğinde, dünya uğranılacak bir han, hayat şefkat dolu bir medrese olur.

Yeni devirler, gönülden gelen bir besmeleyle başlasaydı, terk etmeler o kadar acı vermezdi belki… Yepyeni bir nefes bahşediliyorsa, ciğerlerine kadar çekmeli değil mi insan? Sonunda değerli olan, ne kadar hassas yaşadığın ve senin için anlamı olmayanı ne kadar zarif bir şekilde terk ettiğin değil mi?

Bin bir anıyla vuruldum ciğerimden. Yitik bir yılgının peşini bırakıp yeni bir diyarda başladım hayatıma… Bir dönemin sonuna geldiğimi anladığımda cümleler terk etti dilimi ve yaşayamaz oldum şehrimde… Fazlasının canıma okuduğu yerde başladı terk ediş ve yeterince çabalamış olmanın huzuruyla kapattım defteri. İlk kez “Yolum açık olsun” dedim kendime. Yanıma aldığım birkaç eşyaydı sahip olduklarım ve kalbimde biriktirdiklerim kaldı yanıma. Sevdiklerim, değerlerim, hayallerim, ideallerim… Yük olmayanlar, yük olmayacaklar, kısacası yüksünmeyeceklerim sığdı cebime. Ötekileri taşıyamadım. Bırakınca peşini, alışverişim kalmadı geçmişten. Canım yanmadı değil, ama benim için iksir oldu rıza…

Yepyeni bir dönemin kapısından seslendiğimden olsa gerek, kelimeler biraz titrek, ama umutlu. İçimde büyüyen bir heyecanın yardımıyla zorluklarla başa çıkmaya çalışıyorum. Yeni bir kıtanın keşfedilmesi gibi açacağım bu yeni dönemin kapısını. Bu kıtada yalnızca insan olma güzelliğini ısmarlayacağım kendime.

 

Dipnot

[1] Buhari, Tıb, 30.

Paylaş
Önceki İçerikFiraktan Vuslata
Sonraki İçerikİnsan