İki haftalık misafirlik ve resmi işlemler sonrası, yabancısı olduğumuz o küçük şehrin, artık yeni sakini olarak 13 numaralı binada bize verilen tek göz odaya yerleşmek için hazırdık.

Yerleşik hayata (!) burada, odamızda, kaldığımız yerden devam edebilirdik.  Şimdi, kasvetli, pis kokulu ve her yeri çöp içinde olan bu yeri yaşanılır hale getirme zamanıydı.

Elimizde bir kutu boya ile meraklı bakışlar eşliğinde koridordan geçip odamıza girerken, oradakilerin şaşkınlıklarının cevabını biliyordum da bir kutu boya nasıl kapatırdı içimdeki kırıkları, çizikleri onu bilemiyordum. Birbirine çarpmış iki testi gibiydik; mecbur bırakıldığımız yol ve biz… Kırılan, dağılan taraf biz olmuştuk. Bir kutu boyayla kapatmaya hazırdık görünenle görülmeyenleri…

Aslan yattığı yerden belli olurdu nihayetinde. İlk olarak boya badana ile işe başlayıp ne kadar kalacağımızın belli dahi olmadığı yeri yuva haline getirmek için kolları sıvamıştık. Şaşkınlıkları iyice artmıştı komşularımızın. Bu kadar gayret, temizlik, uğraş biraz fazla değil miydi? Nihayetinde bir mülteciydin. Orası sadece bir uğraktı onlar için, gelenin geçtiği, konanın göçtüğü…

Her biri farklı coğrafyadan insanlar, kafalar karışık, sorular ardı ardına…

Buz gibi havada, odamızdan birkaç yüz metre öteki binada beklediğimiz banyo sıraları, bir diğerinde de çamaşır yıkama sıraları ve dahası… Bekliyorduk, oysa beklemek, gelecek olan bilinirse güzeldi. Sahi neden buradaydık?

Ait olduğumuzu hissetmek için verdiğimiz çabalar…  Sahi neresiydi ait olduğumuz yer?

Şubat soğuk ve uzundu. Dün yarınla aynı olmak için at başı koşarken, inandığımız her değerin zerresine zeval getirmeden, birbirinin aynı olan günleri boyamaya başladık renkten renge…

Kampta başlatılan dil kursuyla, birçok kültürü tanıma fırsatımız olmuştu. Tanışılan yeni yeni insanlar, telefon rehberine kaydedilen değişik isimler… İlginç bir şekilde sahiplenmiş ve sahiplenilmiştik. Birçok yeni arkadaşımız olmuştu kaldığımız kampta. Iraklı, Suriyeli, İranlı, Azerbaycanlı, Eritreli her inançtan, her renkten…

Misafirdik hepimiz, o küçük şehrin yan yana uzayan binaların tek göz odalarında…

Odamızda misafir ağırlayıp uzun uzun sohbetler eder olmuştuk. Sanki yıllardır tanıyorduk birbirimizi. Artık onlar da Türk yemeklerini, çay ve kahvesini sever olmuştu.

Bahar kapıdaydı.

Şubat soğuğu yerini bahar meltemlerine bırakmaya başlamıştı yavaştan. Tüllenen sevinçler, yanakta kalan izler, kalbde ince bir keder. Zaman geçip gitse de hatırası uçup gitmeyenler. Hüznüm yakamda takılı bir bahar çiçeği; boynu bükük.

Mevsim yaza gelmiş, kararmamak için direnen gün. Kampta ilk Ramazan orucu… Komşularla yapılan iftarlar, hatimler ve ‘’Bir Kırık Dilekçe” gibi sunulan dualar… “Amin!” demişlerdi en kalbî duygularla, “Amin!” Burası hepimize ayrı ayrı gurbetti.

Hâl dili, gönül dili ve İngilizce ile bizi biz yapan ne varsa paylaşmıştık. Sevmek yetmişti, şükür de cabasıydı. Geriye kalan sadece iyi insan olmaktı.

Rast gelmiştik biz oraya, oradakiler bize. Yolumuz çıkmıştı birbirimize. Mültecisi, yerlisi ve her türlüsü…

“Haydi, toparlanın gidiyoruz”la başlayan bir yıla yakın zamanımızın geçtiği kampta, her türlü destekleriyle toparlanıp inandığımız yolda yalnız olmadığımızı hissettiren, bize yurt olan, aile olan, iyiliğini, insanlığını esirgemeyen, bir elin parmak sayısını geçmeyen, anlamı sadece sözlüklerde, semtlerde kalmayan vefanın vücud bulmuş hâli güzel insanlar…

“Sevmek, gönül almak, ince düşünmek, güzel konuşmak, düşeni kaldırmak, ağlayanı güldürmek… Hep bedava, biliyor musunuz?” (Farid Farjad)