Kasım ayı ile birlikte Almatı’ya kar yağmaya başlamıştı. Dört ay önce geldiğimiz, yeşilliğiyle bizi büyüleyen şehre beyaz da çok yakışmıştı. Şehrin sakinleri, son 20 yıldır böyle bir soğuk görmediklerini söylüyordu. En kalın paltolarımızı giyiyorduk üşümemek için. Böyle bir zamanda almıştık Kazakistan’dan Kerbela’ya gitme kararını ve yine karlı bir kasım sabahı ayrılmıştık elmaların şehrinden.

Dubai’de aktarma yapmış ve gece yarısı Necef’e inmiştik. Uçağın kapısından çıkarken yüzümüze vuran sıcaklık, hepimize çoktan unutturmuştu Kazakistan’ın soğuğunu. Erbain için gelen ziyaretçilerin dönüş zamanı olduğu için havalimanı çok kalabalıktı. Bütün dünyadan Ehlibeyt dostları, Hazreti Hüseyin’in vefatının 40. günü olan Erbain Gününde onun mezarını ziyaret edebilmek için buraya geliyorlardı. Milyonlarca insan, günler öncesinden yürüyüşe başlıyordu Kerbela’ya doğru… Bizim gelişimiz tam bu ziyaret döneminin bitimine denk gelmişti. Epey bekledikten sonra pasaport kontrolünden geçip bagajlarımızı aldık ve arabalara bindik. Yol ne kadar sürdü, yolculuk nasıldı, hiç hatırlamıyorum. Otele geldiğimizde öyle yorgunduk ki etrafımıza bakacak hâlimiz bile kalmamıştı. Ertesi sabah odamın penceresinden baktığımda; toprak renkli alçak evleri, tozlu yolları, griye çalan seması ve yeşilin tek temsilcisi hurma ağaçları ile mahzun bir şehir karşıladı beni. Kerbela; hüzünlerin şehri… İnsan kendisi de hüzünlü olunca, şehrin hazin öyküsünü daha bir derinden hissediyor olmalı.

Eşimle birlikte bu şehirdeki bir hastanede çalışmaya başlamıştık. İdareciler ve hastalarla iletişimimizi, kaderleri bize benzeyen Türkmen kardeşlerimiz sağlıyordu. Onlar da iki yıl önce IŞİD zulmünden kaçarak Kerbela’ya gelmişler ve burada kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlardı. Ağlamak, Kerbela günlerinin ayrılmaz bir parçasıydı; kimselere göstermeden, sadece Rabbimle konuşarak… “Boğazı düğümlenmek” deyiminin ne anlama geldiğini burada anlamıştım. İçimde bir şeylerin parçalandığını hissettiğimde, “Kalbim kırıldı.” sözüyle ne demek istenildiğini de…

Acılarımızı, sevinçlerimizi, sofralarımızı paylaştığımız güzel dostlarımız oldu burada. Bize sadece evlerinin değil gönüllerinin de kapısını açtılar. Bir akşam Hadi Ağabeylerdeyken gözyaşlarımın akmasına engel olamadım. Reznihan Abla bana sarıldı ve “Ben seni çok iyi anlıyorum, ne yaşadığını da çok iyi biliyorum. Sen geride neler bıraktıysan biz de bıraktık aynılarını. İmam Hüseyin’i ziyaret et. Allah’a yalvar orada. Göreceksin çok iyi gelecek, ferahlayacaksın.” dedi. Tegrit, güzel kardeşim, Kerbela’da tercümanım, elim ayağım, can dostum, “Evet abla, ben söylüyorum zaten sana çoktandır, haydi gidelim.” dedi.  Reznihan Ablanın abasını giydim ve düştük yola. Kerbela’da kadınlar aba giyiyorlar. Bizdeki siyah çarşafa benzeyen bu kıyafet, belli ki yüzyıllardır süren derin üzüntüyü temsil ediyor.

Vardığımızda ikindi vaktiydi ve ortalık ana baba günü gibiydi. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı binlerce insanı görünce, Eyüp Sultan geldi gözümün önüne. Hazreti Hüseyin’in türbesinin bulunduğu camiye girdik ve namazlarımızı eda ettik. Tegrit eline bir Mushaf alıp bir kenara çekildi. Türbenin etrafı çok kalabalıktı. Parmaklıklara dokunmak isteyenler, dua edenler, ağlayanlar… Yaklaşmak mümkün değil. Yakın bir köşeye oturdum ve gözlerimi kapattım. “Yâ Hüseyin, ben geldim!” dedim.

Kendimi sana nasıl anlatsam ki? Ben senin hikâyelerinle büyüdüm. Sizi düşününce, gözümün önüne hep âlemlerin Rabbinin huzurunda hakkıyla namazını eda eden sevgili Dedelerinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sırtına binmeye çalışan veya birbiriyle güreşen iki sevimli çocuk geliyordu.

Bir zalime karşı çıkmak için çıktığın seferde, yolun Kerbela’ya düşmüştü; benimse bir zalimden kaçarken… Aslında yolda öğrenmiştin gönderdiğin elçiye, amcanın oğlu Müslim b. Akîl’e, Kûfe halkının yaptığı vefasızlığı, ama geri dönmemiştin. Tarihler değişse de zulüm değişmiyor. O gün de “Size su yok.” demişlerdi, tıpkı bugünkü gibi…

Savaştan önce, saldırı emri bekleyen Kûfelilere bir konuşma yapmıştın. Kalpleri yumuşayıp yaptıkları yanlıştan dönerler belki diye… Ardından başlayan savaş, sevdiklerinin birer birer şehit edilmesi ve en sonunda senin şehadetin…

Aslında buraya seninle dertleşmeye gelmiştim. Senin yaşadıklarının yanında hükmü kalmadı benimkilerin. Dünyanın her yerinden binlerce insan geliyor ziyaretine. Sanki o gün yanında duramayanların yerine senden af dilemek için gözyaşı döküyorlar durmadan.

Bu satırları yazarken Kerbela’dan çok uzaklardayım ben. Aylardan Muharrem ve yine aklıma düştün sen…

Sevgili Peygamberimizden (sallallâhu aleyhi ve sellem) haber almıştık seninle ağabeyinin Cennet gençlerinin efendisi olduğunu. Vefatlarıyla ciğerimizi dağlayan yüzlerce kardeşimizin o gençler olması ümidini taşıyoruz.

O gün yaşanılan tarifsiz acıları içine gömüp bağrına taş basarak, Şam’a götürülürken yolda gördüğü her insana bu zulmü anlatan ve sarayında Yezid’in yüzüne karşı haykıran kardeşin Zeynep gibi, nice kardeş, eş, evlat var, gidenin ardından davasına sahip çıkan. Hapistekilerin yakınlarına, sevdiklerini bırakıp sürgüne gidenlerin emanetlerine, Ashâb-ı Kehf gibi saklanmak zorunda kalanlara ve daha bilemediğimiz nice kardeşimize yardım ulaştırmak için kendilerini tehlikeye atan ve bazen sadece mahzun bir kalbi sevindirmek için kilometrelerce yol giden asrın kahramanları var. Buldukları her fırsatı, yaşanan zulüm ve haksızlıkları anlatmak için değerlendiren ve kendisine “Tutuklanmaktan korkmuyor musunuz?” diye soranlara, “Evet korkuyorum, ama acım korkumdan daha büyük.” diyen melek gibi anneler var…