Tanıdığım günden beri yaşadıklarının çoğunu bildiğim için, hatıralarını yazmasını ısrarla talep ettiğim Mehmet Ali Hocamız, yazma işini henüz bitirmişti ki emr-i Hak vâki oldu. Bazen yapmakta geciktiğimiz işler için hayıflanmamız olmuştur, bazen de Mehmet Ali Hocamızın hatıratı gibi, “iyi ki” dediğimiz durumlar da olabiliyor. Kendi yazdıklarından kısa anekdotlara birlikte bakalım:

Mehmet Ali Hocamız, 10 Mart 1945’te Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Elden köyünde doğmuş. Annesi Sâime Hanım ve babası Hasan Bey’in dört evladından ikincisi olarak, ilkokulu Dereköy’de okumuş. Asıl ismi Tahir olan ve Fakir Baykurt olarak bilinen bir öğretmenin de öğrencisi olmuş. İlkokulu bitirdikten sonra, hocamızın emsallerinden farkını hisseden Fakir Baykurt peşini bırakmamış. Onu öğretmen okuluna gönderip kendi düşüncesine göre yetiştirmek istiyormuş. Masraflarını da yükleneceğini taahhüt ederek aileyi ikna etmiş, fakat babasının kısa dönem medresede ders aldığı Haşim Hoca, bir tevafuk eseri olarak, karar verildiği gün ziyaretine gelen Hasan Efendi’ye, “Evladım ben Kur’ân’ı çok anlamam, ama nankörlüğümüze ağlarım. Ya sen Kur’ân’ı anlasan, başını taşlara, kayalara vurursun!” diyor. Bunun üzerine Hasan Efendi, “Allah’ım bana dört evlat verdin. Bunların birisini hiç olmazsa Kur’ân kursuna vereyim, Allah’ı, Peygamberi ve dini öğrensin.” deyip kararını değiştiriyor. Tâhir (Fakir Baykurt) öğretmen, Öğretmen Okuluna getirmek için çok ısrar ediyor ama Hasan Efendi vermiyor ve hemen Mehmet Ali evladını Çardak Kur’ân Kursuna veriyor.

1958’de Çardak Kur’ân Kursundayken, bir gün tren istasyonundaki makasçı Mustafa Bey, Mehmet Ali Hocamızı ve kurstaki diğer arkadaşlarını telaşla çağırıp “Dünyanın en büyük âlimlerinden Bediüzzaman Hazretleri geçecek; gelin çocuklar, ona bir selam verelim.” deyip onları Denizli-Afyon anayoluna diziyor. Üstad Hazretleri arabasıyla geçerken camı açıp iki eliyle onlara selam verdiğini, onları çağırır gibi ellerini sallayıp “Gelin, bu yüce davaya katılın.” demek ister gibi bir vaziyette olduğunu ifade ediyor.

Mehmet Ali Hocamız kurstan belli aralıklarla köyüne gidiyor. Köyün 80 yaşlarındaki imamı, bir gün kendisini alıp kabristana götürüyor. Bir kabrin başına geldiklerinde yaşlı hocanın, “Evladım, bu kabirde cenaze yok, dinimiz gömülü!” dediğini hatırlıyor ve “Meğer Kur’ân harfleriyle tedrisat yasaklanınca, tefsir ve hadis gibi İslâmî eserleri, insanlar evlerinde bulundurmaktan korktukları için getirip bu kabre gömmüşler.” diyor.

Kur’ân okumayı öğrendikten sonra, hâfız olmak için Denizli Merkez Kursuna giden Mehmet Ali Hocamız, orada İstanbul’un meşhur hocalarından Hasan Akkuş’un talebelerinden Mehmet Aydınoğlu Hoca’dan hafızlığını tamamlıyor. Aydınoğlu Hoca, onu Çarşı Camiine götürüp başına sarığı kendi eliyle sardıktan sonra, imamete geçirip arkasında namaz kılarak cemaate, “Bu delikanlı çok iyi yetişti, arkasında namaz kılabilirsiniz.” mesajını veriyor. Altı ay kadar vekaleten imamlık yaptığı bu dönemde Risale-i Nur sohbetlerine gitmeye başlıyor ve zaman zaman o sohbetlere gelen Muzaffer Arslan ve Ahmed Feyzi Kul Ağabeylerle tanışıyor.

1962 ve 1963 yıllarında, yaz tatillerinde, Kestanepazarı İmam Hatip ve İlahiyata Öğrenci Yetiştirme Yurdundaki özel derslere bir hafta ara verilip Zeytindağ (Bergama) yakınlarındaki Aşağı Şakran köyünde kamp yapılırdı. Bir kamp sonrası, geceleyin yurda döndüğümüzde, yatsı namazını kıldıran, kadife sesi ve hoş edalı tilavetiyle ilk defa tanıdığım Mehmet Ali Hocamızla ondan sonraki Hizmet hayatımızda, vazife icabı ayrılıklar dışında hep beraber olduk.

Yaşar Tunagür Hocamızın vaazlarında cuma günleri müezzinliğini devamlı olarak Mehmet Ali Şengül Ağabeyimiz yaptığı için ona “müezzinim” derdi. Mısır’da okumak ve hem kıraat hem de diğer ilimlerde tahsil yapmak isteyen Mehmet Ali Ağabeyimizi, Yaşar Tunagür Hocamız engellemiş ve İzmir’de kalmasını sağlamıştı. Daha sonra anladık ki ileride Edirne’den İzmir’e getireceği M. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi anlayacak ve ona yardımcı olacak birileri bulunsun istemişti.

1965’te askere gitti. İskenderun’da asker iken, daha önce askerliğini orada yapan Hocaefendi’nin de vaaz verdiği Çarşı Camiinde bir gün vaaz ettikten sonra, cemaat etrafını sarıp “Fethullah Hocayı tanıyor musun?” diye sorduklarında, “Tanıyorum.” demişti, çünkü Hocaefendi, 1964’te Yaşar Hocamızı ziyarete geldiğinde, Mehmet Ali Ağabeyin sınıfını ziyaret etmişti.

Askerden terhis olur olmaz İzmir’e, Kestanepazarı’ndaki kursa geldi; kaydı silinmemişti. O günlerde Hocaefendi, Türk Ocağında “Kur’ân’da Müsbet İlim” üzerine konferanslar veriyordu. Orada Hocaefendi’yi dinledikten sonra, çok samimi bir şekilde, “Allah’ım, ölünceye kadar bu zatla beraber bana hizmet etme fırsatını lütfeyle.” diye dua etmişti.

Bir cuma günü Hocaefendi, çok rahatsız olduğu için hâfız İbrahim Kılıç Hoca’nın hutbeye çıkması için haber göndermişti. İbrahim Hocamız da Mehmet Ali Ağabey’e, “Hutbeyi sen oku.” dedi. “Hocam, ben yapamam.” deyince, başını okşayarak “Hâfızım, biz yaşlandık. Biz sizleri, Ben yapamam.’ demeniz için mi yetiştirdik?” demiş, o da çıkıp hutbeyi okumuştu. Hocaefendi, şiddetli grip olduğu için namazı başı gözü sarılı olarak müezzin mahfilinde kılmıştı. Namazdan sonra Mehmet Ali Şengül Ağabey’i tahta kulübesine çağırarak kendisini tanımak için sorular sormuştu. Ağabeyimiz, “Bize ders okutur musun?” diye bir istirhamda bulunmuş, Hocaefendi de “Beraber müzakere ederiz.” diye cevap verdikten sonra birkaç arkadaşı ile özel derslere başlamışlar. Ondan sonra hiç ayrılmayıp hep beraber hizmet ettiler.

İzmir’de ilk defa başlayan kahve sohbetlerini organize etme, öğrenciler için evler kiralama gibi işlerde gayretlerini ortaya koyan Mehmet Ali Hocamız, Bozyaka Yurdunun ve Yamanlar Kolejinin yapımında da hep Hocaefendi’nin yanındaydı. Cömert ruhu, yumuşak üslubu, hilm ve mülayemeti, vakarlı tavır ve davranışlarıyla hep problem çözücü bir denge insanı oldu. İkna edici konuşmaları, herkes üzerinde hep güven unsuru olmuş, yeni mütevelli arkadaşlar tarafından kabul görmüştü.

İzmir Islahevi savcısı, Mehmet Ali Hocamızı ıslahevindeki gençlere sohbet etmesi için davet etmişti. Gençlerden bazıları, dinî mevzuları anlatarak nasihat edecek kimse istemiyorlardı. Bu gençlerin, diğerlerini de organize ederek protestolarla sözünü kesmeye çalışmalarına rağmen Mehmet Ali Hocamız, yumuşak tavır ve samimi hâliyle onların vicdanlarına dokunmuştu. Daha ilk Ramazan’da bu gençlerin %95’i oruç tutmuş ve %75’i de namazlarını eda etmeye başlamıştı. Daha sonra bu gençlerin bir kısmı tahsilini tamamlamış, bir kısmı da meslek sahibi olmuştu.

1992 yılında Mehmet Ali Hocam Avrupa’ya gitti. Gurbetteki insanlarımıza büyük bir gayretle çok güzel hizmetleri oldu. Sonra başka ülkelerde de güzel faaliyetlerde bulundu. Ziyaret için gittiği Avustralya’da bir rüya görmüş. Rüyasında merhum Mehmet Özyurt Hocamız ona, “Seni almaya geldim.” demiş. O da “Hocam, izinsiz, istişaresiz Cennet’in kapısı bile açılsa girmeyeceğimize dair söz vermedik mi? Ben şimdi Avustralya’dayım. Hocaefendi Türkiye’de; izin almadan seninle şu an gelmem mümkün değil!” deyince, boynunu büküp “Doğru söylüyorsun, ben gideyim.” demiş. Mehmet Özyurt çok temiz giyimli imiş; uzaklaşıp kayboluncaya kadar onu seyretmiş. Bu rüyadan iki gün sonra, arabayla bir tünelden geçerlerken tünelin tam ortasına geldiklerinde, şoför birden geri dönmeye kalkmış. Arkadan gelen bir tır, ani bir frenle durmaya çalışmış. O sıradaki kargaşada tünel yıkıldı zannetmişler ve bir süre şuurları kaybolmuş. Kendilerine geldiklerinde, arabalarının harikulade bir şekilde, tünelin duvarına yapışmış bir hâlde durduğunu görmüşler. Gözleri tavana bakıyormuş. Arkaya devrilselermiş, tırın altında kalıp Mehmet Özyurt’un âhirete çağırma davetine icabet edeceklermiş!

Hindistan Müslümanlarından Yakup Dede, Burma’ya seneler önce yerleşmiş. Oraya ilk giden arkadaşlar kendisiyle tanışmış olduklarından Mehmet Ali Hocam da ziyaretine gitmiş. Yakup Dede hasta olmasına rağmen onları kabul etmiş. Yatağından kaldırıp oturtmuşlar. Hocamız kendisine Hizmetimizi anlatmış. Yakup Dede, “Sen ne diyorsun evladım! Dünyanın her tarafına hoparlörler kuralım bütün insanlığa bu gerçekleri duyuralım! Ben dünyaya huzur ve güven getiren Devlet-i Âliye bir daha dirilmemek üzere öldü, üzerine ölü toprağı atıldı zannediyordum. Arkadaşınızı tanıyınca, meğer ölmemiş. Toprağın altına atılan tohumun filiz vermesi gibi filiz vermiş. Tâ benim ülkeme kadar meyveleriyle beraber dallarının uzanmış olduğunu gördüm. Allah’ım bana bu günleri gösterdin ya, artık ölsem de gam yemem.” diyerek göz yaşlarını siliyormuş.

Burma’daki eğitim gönüllerimizle ilgili bir hatırasını Mehmet Ali Hocamız şöyle anlatıyor: “Sözleri kanun hükmünde bir general, lisede okuyan ve kontrol altına alamadığı çocuğunu Türk kolejine kaydediyor. Belli bir zaman sonra çocuk sakinleşiyor, ailesine karşı daha saygılı davranmaya başlıyor. Bir gün general gelip ‘Benim çocuğuma ne yaptınız?’ diyor. İdareci arkadaşlar ‘Hassasiyetle eğitimi üzerinde durduk. Başka bir şey yapmadık.’ deseler de general ‘Hayır! Yaptınız… Yaptınız…’ diye ısrar edince, ‘Çocuğunuza farkına varmadan hoşlanmadığı bir şey mi yapmışız!’ diye soruyorlar. General diyor ki: ‘Bu çocuk daha evvel söz dinlemez birisi olmasına rağmen, şimdi bize karşı fevkalâde saygılı davranıyor!’ Bunun üzerine bizimkiler: ‘Bizim içkimiz, yalanımız, ahlaksızlığımız yok. Büyüklere saygı, küçüklere şefkatle muamelemiz var. Bizim bu davranışlarımızdan etkilenmiş olabilir.’ diyorlar.

1999 Marmara zelzelesi münasebetiyle, Samanyolu TV adına oluşturulan kriz masası vesilesiyle Adapazarı, İzmit ve Gölcük tarafına giden Mehmet Ali Hocamız, üzerine düşenleri yaparken bazı arkadaşların havaalanında tanıştıkları, Tayvan’dan yardım getiren SUCI Vakfı mensuplarıyla görüşüyor. Onlar getirdikleri para ve yardımları ihtiyaç sahiplerine bizzat vermeyi arzu ettiklerinden, onlara yardımcı olmaları için birkaç arkadaşı yönlendiriyor. Bu vakfın yetkilileri bütün faaliyetlerini fotoğraflarla tespit etmişler. Hocamız Hindistan, Tayvan, Malezya, Burma, Singapur, Tayland, Avustralya, Filipinler ve Endonezya gibi ülkelere, sık sık ziyarete gittiği için yine bir seferinde Tayvan’a uğradığında, 1999 zelzelesindeki yardımlarına teşekkür etmek için SUCI Vakfını da ziyaret etmiş. Vakfın kurucusuna Cenâb-ı Hakk’ın Güzel İsimlerini ihtiva eden bir levha hediye etmiş. Medine’de tahsil görmüş Tayvanlı bir Müslüman olan ve tercümanlık yapan Faysal Bey’e bu isimlerin mânâsını soran vakıf başkanı, isimlerin mânâlarını öğrenince, bu levhayı her zaman görebileceği bir yere itina ile astırmış.

2000’li yıllarda Avustralya’nın muhtelif şehirlerinde düzenlenen konferanslara katılmak için Türkiye’den ve dünyanın değişik yerlerinden gelen bazı akademisyen ve yazarlar, Mehmet Ali Hocamızla buluşmuşlardı. Programların katılımcıları arasında Melbourne Katolik Üniversitesinde öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Thomas Michel, Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Doğu Ergil, Prof. Dr. Ümit Meriç, Ahmet Taşgetiren, Yavuz Bülent Bakiler ve (merhum) Cemal Uşşak gibi şahsiyetler vardı. O gün ifade ettikleri hayranlık ve takdir hislerini, Mehmet Ali Hocam hatıralarında geniş olarak nakletmektedir. Melbourne Emniyet Genel Müdürlüğünü ziyaretten sonra, Doğu Ergil, “Kıymetli dostlar, ben Ankara Üniversitesinde çalışıyorum. Beni tanımayan azdır. Buna rağmen Ankara’daki Emniyet Genel Müdürlüğüne girmek istesem çantamı ve üstümü aramadan içeriye almazlar. Burada bizi herhangi bir arama yapmadan içeri aldılar!” diyor. Hayrettin Karaman, “Bir şiir okuyacağım.” diyerek gece yazdığı yedi mısralık “İlim Dervişleri” başlıklı şiirini okuyor ve eğitim gönüllülerini ve öğretmenlerini anlatıyor. Thomas Michel adanmış ruhlara hayranlığını dile getiriyor. Ümit Meriç Hanımefendi, kızlarımızın evlerinde kalıyor ve orada gördüğü rüyayı anlatıyor: “Taşların altından çıkan küçük filizler dünyanın her tarafına yayılıyor.” Bu rüyasını da her tarafa yayılan genç öğretmenlerimizin hizmetleri olarak yorumluyor. Hey gidi günler!

Mehmet Ali Hocamız, Sızıntı dergisinin kurulduğu günden itibaren, elinden geldiğince ve yoğun çalışmaları arasında fırsat buldukça yazı yazmayı da hiç ihmal etmemiştir. Bunu dergi çıkarken söz verdiği için vefasının gereği olarak görmüş ve hazırladığı yazıların neşredilip neşredilmemesini hiç problem etmemiştir. Ali Haydar Polat müstear ismiyle yazdığı yazılar konusunda, Çağlayan dergisinin Yayın Koordinatörü Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, Mehmet Ali Hocamızın bu yönüne şöyle dikkat çekmektedir: “En rahat ettiğimiz yazılar, Mehmet Ali Hocamızın yazılarıydı. Uzun bir seyahatinin ardından, çoğunu uçaklarda yazdığı yedi sekiz yazıyı çekinerek verdiğinde onun nezaketinden ben utanmıştım. ‘Hocam, heyetiniz yazıları istediği gibi kessin, biçsin, ilave yapsın, beğendiğinizi alın. Ben sadece bir vazife olarak, kırık dökük bir şeyler karaladım.’ demişti. Hürmet ettiğimiz bu ağabeyimiz, tevazu ve mahviyet içinde davrandığı için heyetimiz de çok rahat ederdi. Hayata erken atılmış, vazifesi sebebiyle üniversitede okuma imkânı bulamamış, fakat zaman içinde Hizmet’in bereketiyle kendini kitap yazacak kadar geliştirmişti. Çağlayan dergisi yayın hayatına başlayınca, Almanya’da daha fazla okuma imkânı bulduğu için, giderek edebî ve fikrî müktesebatına uygun bir üslup bulmuştu.”

Ruhu şâd olsun. Cenab-ı Erhamürrâhimîn, Hizmet’teki gayretlerinin meyvelerini daimî kılıp bereketlendirsin.